Yazı yazan insanlar iyi bilir; bazen bir bardak çay, insanın iç dünyasının sessiz şahidi olur. Demli bir çay koyarsınız önünüze. İlk yudumu almak istersiniz ama bir cümle gelir aklınıza. Ardından bir başka cümle… Sonra bir anı… Sonra yıllardır unuttuğunuzu sandığınız bir yüz, bir ses, bir ayrılık… Bir bakmışsınız, çayın buharı çoktan çekilmiş. İnsan neden bir bardak çayı soğutacak kadar düşünür? Çünkü bazı kelimelerin yükü ağırdır. Her cümle, yaşanmış bir ömrün içinden süzülüp gelir. Yazarken sadece bir hikâye anlatmayız; biraz kendimizi, biraz kırgınlıklarımızı, biraz da yeniden ayağa kalkma mücadelemizi yazarız. Okuyucu için birkaç dakikalık bir yazıdır belki. Bir çay molasında okunur, sonra hayatın telaşı içinde başka sayfalara geçilir. Ama yazar için öyle değildir. O yazının içinde uykusuz geceler vardır. Verilmiş mücadeleler, gizlenmiş gözyaşları, söylenememiş sözler vardır. Bazen bir paragrafın arkasında yıllarca taşınmış bir acı, bazen de küçücük bir mutluluk saklıdır. Ben hayatın bana öğrettiği en önemli şeylerden birinin şu olduğunu düşünüyorum: İnsan yaşadıklarını unutmuyor; sadece onları kelimelere emanet etmeyi öğreniyor. Belki de bu yüzden yazıyoruz. Birilerine akıl vermek için değil… Alkış almak için hiç değil… Sadece içimizde birikenleri sessizce bırakacak bir liman bulabilmek için. Şimdi yine önümde bir bardak çay var. Birazdan fark edeceğim ki yine soğumuş. Ve gülümseyeceğim… Çünkü çayın soğuması bazen bir kayıp değil, yeni bir yazının doğduğunun işaretidir. "Bazı insanlar zamanı saate bakarak ölçer; yazarlar ise soğuyan çaylarının sayısıyla..."