Kusursuzluğun Görünmez Çatlağı Eskiden dükkânın kepengi ağır gelirdi, paslı metalin çıkardığı o dirençli ses içimi ısıtırdı. Şimdi akıllı sistemler, raporlar ve pürüzsüz işleyen süreçler arasında, kepenkler sanki kendiliğinden kalkıyor. Ama her şeyin bu kadar kolaylaştığı yerde, insan neden daha fazla yoruluyor?
Göz kararı kahvenin tadı ile dijital terazinin hassas ölçüsü arasındaki o uçurum, aslında hayatın kendisidir. Gallup raporlarına baksanız, insanların işlerine neden bağlanmadığını yüzdelerle anlatırlar. Rakamlar soğuktur, mesafelidir. Onlar dükkândaki o derin sessizliği "sorunsuzluk" olarak kaydeder. Oysa kimseden ses çıkmaması, her şeyin yolunda olduğu anlamına gelmez; bazen herkesin o dükkândan ruhen çoktan çıktığı anlamına gelir.
Mükemmellik, içinde insan nefesi barındırmayan bir cam fanus gibidir. İçerisi tertemizdir ama yaşanmaz. Bir hikâye yazarsınız, "daha iyi olsun" diye başkaları dokunur, düzeltir; sonunda ortaya çıkan metin hatasızdır ama size yabancıdır. Çünkü o metnin içindeki o "yanlış" kurulan cümle, sizin o anki kırgınlığınızın imzasıdır. O imzayı sildiğinizde, geriye sadece kağıt kalır.
Dükkândaki o genç çalışana "Sen nasılsın?" diye sormak, aslında sisteme atılan en büyük çelmedir. Raporların görmediği, cihazların ölçemediği o boşluğu, bir bardak çayın buğusuyla doldurmaya çalışmaktır. Bağlılık dediğimiz şey, bir grafiğin yukarı yönlü ivmesi değil, iki insanın göz göze geldiği o saniyelik samimiyettir.
Zemin çatladı mı? Evet. Ama belki de bu iyi bir şeydir. Çatlak olmayan yerden ne su sızar ne de ışık girer. Hayat, biraz kusurluyken, biraz "göz kararıyken" ve en önemlisi, biraz "bizimken" güzel. Düzeltilmemiş hikâyelerin, soğumaya yüz tutmuş çayların ve hatır soran seslerin peşine düşmek lazım.
Çünkü hayat, fazla düzeltmeye gelmiyor; düzeltildikçe ruhu çekiliyor. En iyisi, o çatlağı fark edip üzerine bir bardak çay koymak ve dumanı tüterken sadece beklemek. Belki de yeniden başlamanın tek yolu, kusurlarımıza geri dönmektir.