İnsan, doğduğu andan itibaren kendisine verilmiş bir haritanın peşinden yürüyen yolcu mudur, yoksa yürüdükçe kendi yolunu çizen bir gezgin mi? Belki de yaşamın en eski sorusu “ Hayatın anlamı nedir?” sorusudur.
İnsan, var olduğu andan itibaren kendi gölgesine soru soran tek canlıdır. Yalnızca var olan değil, kendisini gerçekleştirmeye çalışır. Merak eder, araştırır ve anlamı sorgular. Çünkü anlam, hazır bir nesne gibi insanoğlunun cebimize konulmuş değildir. O, seçimleriyle, ilişkileriyle, emeğiyle ve kapasitesiyle kendi varoluşuna biçim verir.
Gece fırtınaya yakalanmış bir denizcinin fener ışığını beklemesi gibi, insan da hayatın kaosu içinde tutunacak bir imge, bir işaret arar. Hayatın her nüansında bir anlam arar fakat hayatın anlamını yalnızca “bulunacak” bir hakikat olarak düşünmek, insanı bazen sonsuz bir bekleyişe mahkûm eder. Sanki bir gün perde açılacak, uzaklardan bir ses gelecek ve “İşte senin hayatının anlamı!” diyecektir.
Oysa insan, anlamı yalnızca keşfeden değil, aynı zamanda üreten bir varlıktır. Bir anne çocuğunun elini tuttuğunda, bir insan yıllarca üzerinde çalıştığı kitabın ilk cümlesini yazdığında, biri sevdiği insanın yarasını sessizce sardığında hayatın içine görünmez bir anlam bırakır.
Anlam bazen büyük cevaplarda değil, küçük davranışların içine gömülmüş ince bir ışıkta yaşar.
İnsanoğlu için en mihenk nokta olan ‘’Hayatın anlamı nedir?’’ sorusu, kimileri için karanlık bir odada kaybettiği bir anahtarı aramak gibi hazır bir yanıtın peşine düşmektir. Kimileri içinse o odaya kendi elleriyle bir pencere açmak, yani anlamı sıfırdan inşa etmektir. Arayış, pasif bir bekleyişin, inşa ise özgürlüğün getirdiği ağır bir sorumluluğun adıdır.
Arayış fikri, anlamın bizden bağımsız, aşkın bir yerde hazır beklediği kabulüne dayanır. Bize sunulan hazır kalıpları, toplumsal rolleri ya da yazılmış senaryoları takip ettiğimizde o anlamın kapısını aralayacağımızı sanırız. Oğuz Atay, dışarıda hazır bir anlam bulmanın imkânsızlığını ve insanın bu çabadaki trajik yalnızlığını şu sözüyle fısıldar:
"Soru sormak, cevap aramaktan daha tehlikelidir, çünkü cevap sizi bir yere ulaştırır ama soru sizi kendinizle baş başa bırakır." Hazır bir yanıt aramak çoğunlukla insanın kendi gerçeğinden kaçma çabasıdır.
Anlamı dışarıda hazır bir nesne gibi aramak, felsefi ve psikolojik bir illüzyondan ibarettir. Gökyüzüne bakıp Yıldızların bizim için dizildiğini düşünmek ne kadar safça ise, evrenin bize hazır bir varoluş amacı sunduğunu sanmak da o kadar aldatıcıdır. Viktor Frankl, anlamın aranan değil, üretilen bir şey olduğunu şöyle ifade eder:
"İnsanın yaşamdan bir anlam beklemesi değil, yaşamın insandan bir anlam talep etmesi söz konusudur."
Frankl’a göre yaşam bir soru kağıdıdır. Yanıtı dışarıda aramak yerine, eylemlerimizle o kâğıdı doldurmak zorunda olan bizleriz.
Tam da bu noktada arayış biter ve mimari başlar. Anlam inşa etmek, ham bir mermer bloğuna bakıp içindeki heykeli kendi elleriyle yontmaktır. Bu yontma işlemi; çektiğimiz acılardan, kurduğumuz bağlardan, yarattığımız eserlerden ve verdiğimiz kararlardan harç karma sanatıdır. İnsan, kendi anlamının şantiyesinde hem mimar hem de ameledir. Cemil Meriç, zihnin ve ruhun bu sancılı inşa sürecini, insanın kendi iç dünyasında verdiği o büyük mücadeleyi şu dizelerle özetler:
"İnsan, kendi içindeki meçhulü fethettikçe derinleşir; anlam, hazır bulunan bir kuyu değil, kazıldıkça fışkıran bir pınardır."
Cemil Meriç’in "kazıldıkça fışkıran pınar" benzetmesi, inşanın dinamik yapısını gözler önüne serer. Anlam, durağan bir hakikat değil, eylem halinde olan ruhun ürettiği bir enerjidir.
Bir resmi yaparken, bir yarayı sararken ya da bir dizeyi kâğıda düşürürken inşa ederiz onu.
Kendimizi hayatın akışına bırakıp bir mucize beklemek yerine, kendi ham maddemizi işlemek zorundayızdır. Zira dışarıdan hazır alınan her anlam, eğreti bir elbise gibi üzerimizden dökülmeye mahkûmdur.
Bu inşa süreci pürüzsüz ve dertsiz bir yolculuk da değildir. Özgürlüğün getirdiği o amansız varoluşsal kaygı, mimarın en büyük yüküdür. Kendi anlamını inşa etmek, başarısızlığın ve anlamsızlığın sorumluluğunu da tamamen üstlenmek demektir. Jean-Paul Sartre, insanın bu kaçınılmaz ve sarsıcı durumunu tek bir cümleyle mühürler:
"İnsan özgürlüğe mahkûmdur çünkü bir kez dünyaya fırlatıldıktan sonra yaptığı her şeyden kendisi sorumludur." Sartre’a göre, anlamı inşa etmek bir lüks değil, bu mahkûmiyetin yegâne şerefli çıkış yoludur.
Soyut edebiyatın ve içsel yolculukların ustası Hasan Ali Toptaş, insanın bu içsel coğrafyasındaki arayış ve inşa çelişkisini, kelimelerin ötesindeki o ince boşluğu şöyle tarif eder:
"İnsan dediğin, kendi içindeki boşluğu yine kendi sesiyle doldurmaya çalışan uzak bir yankıdır." Toptaş’ın bahsettiği o "kendi sesi", inşanın ilk harcıdır. Dışarıdan gelen gürültüleri susturup kendi sesini dinleyebilen insan, o boşluğu bir uçuruma değil, bir mabede dönüştürmeyi başarır.
Hayat bize işlenmiş bir mücevher olarak sunulmaz, o, çıkarılmayı ve işlenmeyi bekleyen ham bir madendir. Yaşamın anlamı hazır bir definenin haritasını aramak değil, yürüdüğümüz yolda kendi izlerimizi bırakarak o haritayı bizzat çizmektir.
Arayışın pasif gölgesinden çıkıp inşanın etli kemikli eylemliliğine geçtiğimizde, hayatın ne anlama geldiğini sormayı bırakır, yaşamın kendisini anlamlı bir esere dönüştürmüş oluruz.