İslam tarihinde kadınların seyahat özgürlüğü meselesi hadis literatürüne ve fıkhi geleneklere dayandırılarak tartışılmış; bu süreçte Kur'an'ın bizzat kullandığı dil ve kavramlar göz ardı edilmiştir. Oysa Kur'an'ın kendi iç tutarlılığı içinde değerlendirildiğinde, kadını pasif ve evine kapalı bir figür olarak değil; aktif, hareket eden ve toplumsal hayata katılan bir özne olarak konumlandırdığı görülmektedir.
"Saihat" Kelimesinin Filolojik Kökeni ve Anlam Alanı
Konuya dilbilimsel bir perspektiften başlamak, tartışmanın sağlıklı bir zemine oturması bakımından elzemdir. Türkçede yaygın biçimde kullanılan "seyahat" kelimesi, aslında Türkçe kökenli değildir. Türkçenin temel ses uyumu kuralları olan büyük ve küçük ünlü uyumu dikkate alındığında, bünyesinde hem "e" hem de "a" ünlüsünü barındıran "seyahat" kelimesinin bu uyumlara aykırı olduğu hemen fark edilir. Bu durum, kelimenin yabancı kökenli olduğunun açık bir göstergesidir. Kelimenin kökeni Arapça'daki "siyahat"a dayanmakta; bu biçim Farsçaya "seyahat" olarak geçmiş, oradan da Türkçeye yerleşmiştir. Aynı Arapça kökten türeyen bir diğer kelime ise "saihat"tır. İki kelime arasında ince fakat önemli bir anlam farkı bulunmaktadır. "Seyahat", bir noktadan diğerine yapılan planlı ve amaçlı yolculuğu ifade ederken; "saihat", dolaşmayı, gezinmeyi, serbest ve keşfedici bir hareket içinde olmayı çağrıştırır. Türkçeye kazandırılan karşılıklar açısından düşünüldüğünde, "gezmek" seyahate, "dolaşmak" ise saihat'a daha yakın düşmektedir. Bu anlam çerçevesi, her saihat'ın bir seyahat olduğunu; ancak her seyahatin bir saihat sayılamayacağını ortaya koymaktadır.
Kur'an'da "Saihat" Kelimesinin Geçtiği Ayetler
Kur'an'da bu kökten türeyen kelimeler üç farklı ayette karşımıza çıkmaktadır.
Birincisi, Tevbe Suresi'nin 2. ayetinde yer alan "fesihu fil ard" ifadesidir. Bu ifade, "yeryüzünde dolaşın, gezin" şeklinde tercüme edilmekte ve hareket özgürlüğüne yapılan açık bir vurgu içermektedir. Anlam da son derece nettir: fiziksel hareket, yolculuk ve yeryüzünü tanıma.
İkincisi, aynı surenin 112. ayetinde geçen "saihune" kelimesidir. Bu ayet, inanan bireylerin vasıflarını sıralarken "dolaşanlar" anlamında bu kelimeyi kullanmaktadır. Burada da herhangi bir anlam muğlaklığı söz konusu değildir; "saihune" açıkça hareket eden, seyahat eden bireyler anlamına gelmektedir.
Üçüncüsü ve asıl tartışmanın merkezinde yer alan, Tahrim Suresi'nin 5. ayetindeki "saihatin" kelimesidir. Ayette Allah şöyle buyurmaktadır:
"Eğer sizi boşarsa, belki Rabbi sizden daha hayırlı, teslim olan, inanan, itaatkâr, tevbe eden, hizmet eden, dolaşan, dul ve bakire eşlerle değiştirir."
Bu ayette sayılan nitelikler arasında "saihatin" de yer almaktadır ve muhatap açıkça kadınlardır. Dilbilimsel açıdan bakıldığında bu kelimenin anlamı tartışmasızdır: dolaşan, gezen, hareket eden kadınlar. Ne var ki pek çok Kur'an mealinde bu kelime "oruç tutan kadınlar" olarak çevrilmektedir.
Anlam Kayması mı, Tahrif mi?
Burada durup şu soruyu sormak gerekmektedir: Aynı kökten gelen, aynı fiil kalıbıyla türetilmiş bir kelimenin Tevbe Suresi'nde "dolaşan, gezen" anlamıyla kullanılması kabul görürken; Tahrim Suresi'nde, üstelik muhatap kadınlar olduğunda, "oruç tutan" anlamına büründürülmesi nasıl açıklanabilir? Ayette "oruç" kavramını ifade eden Arapça kelimeler "savm" veya "siyam"dır ve bunların hiçbiri Tahrim Suresi 5. ayette yer almamaktadır. Buna rağmen meal yazarlarının büyük çoğunluğunun "saihatin"i "oruç tutan" şeklinde çevirmeyi tercih etmesi, dilbilimsel bir zorunluluktan değil; ideolojik bir ön kabulden kaynaklanıyor olmalıdır. Bu ön kabul şudur: Kadın, dolaşmamalı, seyahat etmemeli, hareket alanı kısıtlı olmalıdır. Oysa Kur'an'ın kendi iç tutarlılığına bakıldığında böyle bir ayrımı meşrulaştıracak herhangi bir dilsel ya da teolojik gerekçe bulunmamaktadır. Eğer "saihat" kelimesi Tevbe Suresi'nde erkekler için "dolaşan" demekse, Tahrim Suresi'nde kadınlar için de aynı anlama gelmek zorundadır. Aksi hâlde yapılan şey, Kur'an metnini yorumlamak değil; onu yeniden yazmaktır.
Meryem'in Kıssası: Bağımsız Bir Kadın Figürü
Kur'an'ın kadın ve seyahat meselesine ilişkin somut en güçlü örneklerinden biri, Meryem Suresi'nde aktarılan Meryem kıssasıdır. 16. ayette şöyle buyrulmaktadır:
"Kitapta Meryem'i de an. Hani ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti."
Bu ayette, bir kadının ailesinden uzaklaşarak yalnız başına bir mekâna çekildiği, yani bağımsız biçimde hareket ettiği anlatılmaktadır. Üstelik bu durum, Kur'an tarafından herhangi bir eleştiri ya da uyarı eşliğinde değil; tamamen olumlu bir çerçevede, bir kadının hayatının parçası olarak aktarılmaktadır. Bir mahrem eşliğinde bulunması şart koşulmamış, bu yalnız yolculuk kınanmamış; aksine Meryem, Kur'an tarihinin en yüce figürlerinden biri olarak sunulmuştur. Bu kıssa, soyut dilbilimsel tartışmaların ötesine geçerek kadının seyahat ve bağımsız hareket hakkını somutlaştıran güçlü bir örnek teşkil etmektedir.
Seyahat Hakkının Diğer Temel Haklarla İlişkisi
Kadınların seyahat özgürlüğünü kısıtlamak, salt bir "gidip gelmeme" meselesine indirgenemez. Bu kısıtlama, birbirine bağlı pek çok temel hakkı da beraberinde ortadan kaldırmaktadır.
Eğitim hakkı bunların başında gelmektedir. Başka bir şehirdeki üniversiteye kabul alan bir kadının, tek başına yolculuk yapamaması gerekçesiyle bu fırsatı kullanamaması; eğitim hakkının fiilen elinden alınması demektir. Çalışma hakkı da benzer biçimde etkilenmektedir. İkamet ettiği yerden farklı bir mekânda iş imkânı bulan kadının bu imkânı değerlendirememesi, ekonomik bağımsızlığının önündeki en büyük engellerden birini oluşturmaktadır. İbadet hakkı ise belki de en çarpıcı olanıdır. İslam'ın şartlarından biri olan haccı, tek başına seyahat edemeyen bir kadının yerine getirememesi; onun hem dini hem de kişisel bir hakkının gasp edilmesi anlamına gelir. Bu noktada şunu sormak kaçınılmaz hâle gelmektedir: Kadınların seyahatini kısıtlayan geleneksel anlayış, söz konusu temel hakların da fiilen ortadan kalkmasına zemin hazırlıyorsa, bu anlayışın dini bir temeli olduğu gerçekten savunulabilir mi?
Geleneksel Yorumun Teolojik Açmazı
Kadınların tek başına seyahat edemeyeceğini savunan geleneksel anlayış, bu iddiasını ağırlıklı olarak belirli hadislere dayandırmaktadır. Ancak Kur'an, hem kendi kavramsal bütünlüğü içinde hem de sunduğu örnek figürler aracılığıyla bu kısıtlamayla bağdaşmayan net bir tablo ortaya koymaktadır. "Saihat" kelimesinin Kur'an boyunca taşıdığı anlam, Meryem'in bağımsız hareketi ve Kur'an'ın genel olarak inanan bireylere yönelik kullandığı aktif, hareketli ve düşünen özne dili; kadının pasif, mahpus ve bağımlı bir figür olarak konumlandırılmasına izin vermemektedir. Bir dinin kutsal metninin açık ifadelerini görmezden gelerek ya da anlam kaymasına uğratarak geleneksel bir kısıtlamayı sürdürmek; o kısıtlamayı meşrulaştırmaz, aksine yalnızca geleneğin bir dini zorunlulukmuş gibi sunulduğunu ortaya koyar. Kur'an'ın "saihat" kavramına yaklaşımı incelendiğinde, tutarlı ve açık bir anlam bütünü ortaya çıkmaktadır: Bu kelime, hangi ayette ve kime yönelik kullanılırsa kullanılsın, "dolaşan, gezen, hareket eden birey" anlamını taşımaktadır. Tahrim Suresi 5. ayette bu kelimenin kadınları nitelendirmesi; kadınların da erkekler gibi aktif, hareketli ve bağımsız bireyler olduğunun doğrudan Kur'an'dan gelen bir ifadesidir. Meal yazarlarının bu kelimeyi "oruç tutan" olarak çevirmesi, dilbilimsel dayanaktan yoksun olduğu gibi, Kur'an'ın genel anlam bütünlüğüyle de çelişmektedir. Meryem'in kıssası ise bu dilbilimsel tespiti somut bir yaşam örneğiyle pekiştirmektedir. Kur'an, kadını hayatın dışında değil, tam ortasında konumlandırmaktadır. Onun seyahat etme hakkı, eğitim ve çalışma hakkının, ibadet özgürlüğünün ve en temelde insan onurunun ayrılmaz bir parçasıdır. Bu hakkı dilbilimsel bir manipülasyonla ya da geleneksel bir kabulle kısıtlamak; Kur'an'ın değil, geleneğin sesi olmaktır.