"Bir yazarın cenazesinde ağlayan tek kişi, muhtemelen yeni bir kitap bulamamış bir okurdur." **Terry Pratchett**"

Ölülerin Kutsallaştırılması: Psikolojik, Sosyolojik ve Dini Bir Analiz

İnsan psikolojisinin derinliklerine inen bu metin, ölümden sonra sevdiklerimizi ve toplumsal figürleri idealleştirme eğilimimizi inceliyor. Kayıplarımızı olduklarından daha mükemmel görme eğilimimiz sadece bireysel değil, toplumsal boyutta da kendini gösteriyor. Ölümle birlikte eleştiri dinamikleri değişiyor ve zihnimizde yaşayan kişinin dönüşümü başlıyor. Bu düşündürücü analiz, psikolojik savunma mekanizmalarımızı sorgulamamıza olanak tanıyor.

yazı resim

İdealizasyon, Bilişsel Çelişki ve Toplumsal Mekanizmaların Kesişimi
İnsan zihninin en köklü eğilimlerinden biri, kaybettiği kişileri yaşadıkları sırada olduklarından çok daha mükemmel, kutsal ve her şeyi bilen birisi olarak algılamaktır. Psikolojide "idealizasyon" olarak adlandırılan bu mekanizma, bireysel kayıpla sınırlı kalmayıp toplumsal ölçekte, özellikle karizmatik liderler, dini figürler ve kanaat önderlerinin ölümünün ardından son derece belirgin bir biçimde kendini gösterir.
İdealizasyon: Ölünün Zihnindeki Dönüşümü
Bir kişi hayattayken toplumun gözünde çok yönlü bir varlıktır. Hatalar yapar, eleştirilir, savunur, tartışır. Sosyal ilişkilerin doğal dengesi içinde o kişi gerçek bir insan olarak var olur. Ancak ölümün gerçekleşmesiyle birlikte bu denge köklü bir şekilde değişir. Ölüm bir anlamda eleştirinin önündeki en büyük engeli ortadan kaldırır; ancak aynı zamanda yeni bir psikolojik baskı da oluşturur. "Artık kendini savunamaz" düşüncesi, toplumda o kişiye yöneltilen her türlü eleştiriyi sosyal açıdan ağırlaştırır. Bu durum, kişinin hatalarının göz ardı edilmesine, öte yandan olumlu yönlerinin abartılmasına zemin hazırlar. Zamanla kişi, normal insanlığından sıyrılıp bir efsane haline gelir. Hayatın karmaşıklığı, kurgu ve yüceltmeyle kaplana kaplana gömülür. Bu dönüşüm bilinçli bir süreç değildir. Toplum, bu idealleştirmeyi bir tribüt olarak sunar; ancak arkasında derin psikolojik gereksinimler yatmaktadır.
Halo Etkisi: Tek Bir Özellik, Tüm Kişiliği Ele Geçirir
Psikolojide "Halo Etkisi" (Hale Etkisi) olarak bilinen fenomen, bir kişinin tek bir belirgin özelliğinin tüm algıyı nasıl şekillendirdiğini açıklar. Bu etki, ölü idealizasyonunda kritik bir işlev görür. Bir lider ya da dini figür hayattayken etkileyici bir hatip olabilir. İnsanları büyüleyebilir, onlara coşku ve yön verebilir. Ancak hitabet ile ilim arasında aslında zorunlu bir bağ yoktur; karizma ile hakikat arasında da. Buna karşın, Halo Etkisi devreye girdiğinde insanlar, o kişinin etkileyici söyleminden hareketle onun her konuda hatasız olduğunu, derin bir bilgi kaynağı olduğunu ve hatta kutsal bir nitelik taşıdığını varsayar. Ölümün ardından bu etki daha da yoğunlaşır. Hayatta olan takipçiler, kişinin güçlü hitabetini, onun her yönünü ele geçirdiği düşüncesiyle birleştirince konu "gerçek insan" olmaktan çıkar ve "kutsal figür" olmaya doğru değişir.
Bilişsel Çelişki: "Yanlış Kişinin Peşinden Mi Gittik?"
Bir bireyin bir lidere veya sisteme yıllarca adadığı bir yatırım düşünüldüğünde, o liderin sıradan, hatalı ve belki de aldatıcı biri olduğu ihtimalinin kabul edilmesi, bireyin kendi geçmişini, tercihlerini ve kimliğini sorgulamasını zorunlu kılar. Leon Festinger tarafından ilk kez sistematik olarak çerçevelenen bilişsel çelişki kuramına göre, zihin bu yıkıcı tutarsızlıktan kaçmak için yoğun bir çaba gösterir. Bu çaba çoğunlukla şu biçimde kendini ortaya koyar: Lider kutsallaştırılır. "Yanlış birinin peşinden gittik" korkusu yerine, "O aslında çok büyük biriydi; biz onu yeterince anlamak için küçük kaldık" yargısı ikame edilir. Bu yol hem tolere edilebilir bir çıkış sunar hem de grup kimliğini koruyanın yönünde işler. Liderle özdeşleşen bireyler için onu yıkmak, kendi varoluşsal dayanağını sarstıkları anlamına gelir.
Carl Jung'un Kurtarıcı Arketipi: Kolektif Bilinçaltının Gölgesi
İsviçre asıllı psikolog Carl Jung, insan psikesinin derinliklerinde evrensel, kalıcı şablonlar olduğunu ileri sürmüştür. Bu şablonlara "arketip" adını vermiştir. Söz konusu arketiplerden biri de "Kurtarıcı" ya da "Hero" arketipidir. Jung'a göre toplumlar, çalkantılı ve kaotik dönemlerde rasyonel çözümler üretmek yerine kolektif bilinçaltındaki bu kurtarıcı arketipi yaşayan bir kişiye yansıtma eğilimindedir. Bu yansıma, sorumluluğu bireyden alıp "kutsal" bir figüre yüklediği için komforlu bir kaçış alanı oluşturur. Toplum artık kendi problemlerini çözme yükünü taşımak zorunda değildir; çünkü "kurtarıcı" vardır ya da vardı. Bu dinamik, toplumsal Mehdi beklentisinin en köklü açıklamalarından birini sunar. Toplumlar zor dönemlerde yalnızca bir lider arar; bir kurtarıcı, rehber ve manevi yöneltici arar. Ve bu arayış genellikle sona ermez; çünkü arketipin oluşturduğu boşluk, tek bir gerçek insanla doldurulabilecek kadar büyük değildir.
Keramet Hikâyeleri: Sözlü Kültürün Büyütme Mekanizması
Ölünün kutsallaştırılmasının en somut yansımaları keramet anlatılarında kendini gösterir. Bu anlatılar, küçük ve belki de tamamen olağan bir olayın bir yandan diğerine aktarıldıkça nasıl olağanüstü bir nitelik kazandığını gözler önüne serer. Süreç genellikle şöyle işler: İlk anlatıcı, yaşadığı gündelik bir deneyimi aktarır. İkinci anlatıcı buna küçük bir yorum ekler. Üçüncü, dördüncü anlatıcılar her seferinde birkaç cümle daha ekler veya ayrıntıları abartır. Zamanla hikâye büyür ve büyük ölçüde gerçek olmaktan çıkar. Yeni nesil bu hikâyeleri ya doğru kabul eder ya da onları sorgulamak için sosyal bir baskıyla karşılaşır. Tarih boyunca evliya menkıbeleri, söz konusu mekanizmayla oluşmuştur. Bu menkıbelerde her zaman sıradan bir başlangıç noktası vardır; ancak nesiller arası aktarım, o noktayı tanınmayacak ölçüde genişletmiştir.
Grup Kimliği ve Koruyucu Kutsallaştırma
Bir gruba bağlı bireyler için lider yalnızca bir rehber veya öğretmen değildir; o kişi aynı zamanda grup kimliğinin simgesidir. Lider öldüğünde grup, kimlik krizinin eşiğine gelir. Bu kriz önlenmek için kutsallaştırma devreye girer. Lider artık "Mehdi", "veli", "kutup" veya "gavs" gibi unvanlarla yüceltilir. Bu unvanlar yalnızca saygı ifadesi olmaktan öte, bir işlev görür: Grubu bir arada tutan bağı korur, liderle özdeşleşen bireylerin kimlik temelsizliğini ortadan kaldırır ve grup için anlamlı bir devamlılık sağlar. Lider yaşamaya devam eder; ancak artık menkıbe ağında, kutsal anlatı çerçevesinde.
Mehdi Beklentisi: Kaos'tan Doğan Kurtarıcı Arayışı
İslam geleneğinde Mehdi kavramı, belirli teolojik boyutlar taşır. Ancak tarihsel süreç içinde bu kavram, psikolojik ve sosyolojik mekanizmayla iç içe geçmiş ve ilk zamanlar beklenen kişi dabbeyken asıl anlamından saparak kullanılmıştır. Toplumlar umutsuzluk dönemlerinde, var olan düzenin yetersizliğini hissettiklerinde, her şeyi düzeltecek birisinin geleceğine dair derin bir beklenti oluşturur. Bu beklenti genellikle karizmatik bir figüre yapışır. O figür öldüğünde şu söylemler ortaya çıkar: "Mehdi oydu ama tanınmadı" veya "Mehdi gizlendi; bir gün geri dönecek." Bu söylemler toplumu teselli eder; ancak aynı zamanda son derece ciddi riskler barındırır. Söz konusu anlatı çerçevesi, dolandırıcılara ve suç örgütlerine son derece verimli bir zemin hazırlar. Kendini Mehdi ilan eden bireyler tarih boyunca örgütler kurmuş, toplulukları manipüle etmiş ve hatta şiddeti meşrulaştırmıştır. Aynı zamanda bu dinamik, İslam dininin özünden uzaklaştırılmasına, yani dinin tahrif edilmesine yol açmıştır.
Hitabet mi, İlim mi? Karizma ile Hakikat Arasındaki Mesafe
Bu analiz çerçevesinde üzerinde durulması gereken en önemli noktalardan biri, insanların sıklıkla yaptığı şu kafa karışıklığıdır: Bir kişinin etkileyici konuşması, onun derin bir dini ilim taşıdığı anlamına gelmez. Hitabet bir beceridir. Karizma bir kişilik özellğidir. İkisi de gerçek ve büyük insanlarda bulunabilir; ancak ikisi de, gerçek ilmin yokluğunda, takipçilerin gözünde sahte bir yetki zemini oluşturabilir. Takipçiler zamanla bu yetki zeminine o denli adapte olur ki kişiyi hatasız kabul eder. Ölümün ardından bu yanılgı daha da pekişir. Lider artık düzeltme ve eleştiri yoluyla dengeleme yapılabilecek bir alan değildir. Halo Etkisi, bilişsel çelişki mekanizması ve grup dinamikleri bir araya gelince hitabetin ilim olarak algılanması kalıcı ve derinleşen bir hal alır.
Toplumun Rasyonel Gelişiminin Önündeki Engel
Tüm bu mekanizmaların topluluğa en uzun vadeli olumsuz etkisi, toplumu "menkıbe tüketici" haline getirmesidir. Figürler öldükten sonra efsaneleştikçe, toplum düşünme ve sorgulama yerine anlatılara teslim olmaya başlar. Kutsal figür gerçekliğin önüne geçer; çünkü onun anlatısı hem kimlik sağlar hem de umudu yaşatır. Ancak bu yaklaşım, toplumun kurumlarını, ilkeleri ve gerçek anlamdaki bilgi üretimini arka plana iter. Toplum artık kendi sorunlarını çözme kapasitesini kullanmak yerine, geçmişte yaşamış bir figürün söylemlerine ve menkıbelerine atıfla yönlenir. Bu durum, toplumsal ilerleme için zorunlu olan eleştirel ve rasyonel düşünceyi sistematik olarak zayıflatır.
Panzehir: İlkeleri Ön Plana Çıkarmak
Bu çalışmanın ortaya koyduğu en kritik sonuç şudur: Mekanizmanın panzehiri, kişileri değil, ilkeleri merkeze koymaktır. İslam geleneğinde bu ilke son derece açıktır: Kur'an, din konusunda yeterlidir. Ne var ki tarih boyunca uygulamalar her zaman bu ilkeyle örtüşmemiştir. Bazı topluluklar, hadisleri Kur'an yanında ikinci kaynak benimsemiş bazıları hadisleri Kur'an'ın aynı düzeyde bir kaynak olarak benimsemiş; bazı hadislere ise Kur'an'ın üzerinde bir yorum yetkisi tanımıştır. Bu yaklaşım, kutsal figür mekanizmasının dini alana sızmasına zemin hazırlamıştır. Gerçek çözüm, ilkelere dönüş ve figürlerin insanlığını korumaktır. Kur'an'ı yeterli görmek, hadislerin uydurma olduğunu kabul etmek ve insanları kutsal konuma taşımak yerine onları insanlar olarak değerlendirmek, bu eğilimin karşısında en sağlıklı tutumun özünde yatar. Ölülerin kutsallaştırılması, insanlık tarihinde tekrar eden bir kalıptır ve tekrar edecektir. Bu kalıbın ardında yatan mekanizmalar psikolojik, sosyolojik ve kültürel olarak çok katmanlıdır: İdealizasyon, Halo Etkisi, bilişsel çelişki, Kurtarıcı arketipi, grup kimliği korunma kaygısı ve Mehdi beklentisi, birbirini besleyen bir döngü kurur. Bu döngünün kırılabilmesi için toplum iki şeyi kabul etmelidir. Birincisi; her insan, ne kadar etkileyici ve kutsal görünürse görünsün, nihayetinde bir insandır. İkincisi; güvenilen figürler gönülde insanlık sınırları içinde tutulmalı; ilkeler ve kaynaklar ise onların yerine ön plana çıkarılmalıdır. Aksi takdirde toplum, rasyonel düşünmek yerine efsane tüketmeye devam edecektir. Ve bu, tarihsel bir eğilim olmaktan öte, toplumsal ilerlemenin önünde kalıcı bir engel hâline gelecektir.

KİTAP İZLERİ

Nasipse Adayız

Ercan Kesal

Ercan Kesal’ın Trajikomik İktidar Oyunu: "Nasipse Adayız" Her siyasi kampanya bir absürtlükler tiyatrosudur, ancak Ercan Kesal, "Nasipse Adayız" ile bu dramanın Türkiye'ye özgü sahnesinin perdesini
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön