..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Yaşam kısa, sanat uzun, fırsat aceleci, deney aldatıcıdır. -Hippokrates
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Deneme > Doğa ve Dünya > Şevket Başıbüyük




23 Ocak 2009
Tarihe Yoculuk  
Şevket Başıbüyük
“Seyahat ediniz sıhhat bulunuz”… Peygamber Efendimiz(sav)’in bu tavsiyesinin günümüzde daha çok ihtiyaç duyulmaktadır. Zira, şehirlerin yaşam şartları teknolojik gelişmeler ve modernizmin getirdikleri insanımızı stres denilen çağın hastalığı ile tehdit etmektedir. Bu hastalıktan kurtulmanın en önemli ilacı da seyahat olmalıdır, diye düşünüyorum Nemrut’a gitmeyi dağ yolu üzerinde tercih ettik...


:DADH:

TARİHE YOCULUK /GEZİ NOTLARIM

BEYDAĞI’NDAN COMMEGANE’YE

ŞEVKET BAŞIBÜYÜK


“Yeryüzünde gezin, dolaşın da yalancıların sonunun nasıl olduğunu bir görün.” (Kuranı Kerim)

Tarihin, toplumun, insanın, evrenin anlamını kavramanız için yeryüzünü gezin, dolaşın, bir bakın öncekilerin akıbeti nasıl olmuş. ...

“Seyahat ediniz sıhhat bulunuz”

“Seyahat ediniz sıhhat bulunuz”… Peygamber Efendimiz(sav)’in bu tavsiyesinin günümüzde daha çok ihtiyaç duyulmaktadır. Zira, şehirlerin yaşam şartları teknolojik gelişmeler ve modernizmin getirdikleri insanımızı stres denilen çağın hastalığı ile tehdit etmektedir. Bu hastalıktan kurtulmanın en önemli ilacı da seyahat olmalıdır, diye düşünüyorum
Kimbilir, seyahat rehberimiz. Av. Abdulkadir Artan, da bunları düşünmüş olacak ki; Nemrut’a gitmeyi dağ yolu üzerinde tercih etti.
Sabah erken saatlerinde, iki minibüsle Malatya’dan start alan seyahatimiz iki gün sürecek…

Henüz İnönü Üniversitesindeyiz ki, benim bulunduğum minibüste tarih dersi başlıyor. Heyet başkanımız, bilge tarihçi Abdulkadir Artan, İnönü Üniversitesinin bu günkü bulunduğu yerin tâ Osmanlı döneminden beri medrese için ayrılmış bir mekan olduğunu söyleyerek konu hakkında kısaca bilgi veriyor…

Araçlarımız Beydağı’na tırmanırken, “naldöken” in artık nal dökmediğini, hatta teker bile patlatmadığını, yolların bir hayli iyileştirilip genişletildiğini görüyoruz.

Ege’dan başlayarak tâ Iran sınırlarına kadar özgürce uzanan Toros Dağları’nın bir parçası olan Beydağı üzerinden Adıyaman Kâhta’ya geçmek istiyoruz…

BALLIK DERE

Benim bulunduğum birinci minibüste, seyahat organizasyonu yapan heyet başkanı Av. Abdulkadir Artan var. İyi ki, aynı minibüse denk gelmişiz; kültür turizmden bir demet iki günlük bu seyahatte, bilge tarihçi Avukat Abdulkadir Artan’dan çok farkı bilgiler aldım.

Mesela, burnumuzun dibinde olan “Ballık Dere”yi bu güne kadar, “Balık Dere” olarak biliyordum. Beydağ’ına tırmanırken, üniversiteye bakan bu köyde hiç balık olmadığı halde nasıl olur da, “Balık Dere” ismini veririler diyerek hep merak ederdim.

Meseleyi, Sayın Artan’dan dinledikten sonra anladım ki, “Balık Dere” değil “Ballık Dere” imiş bunun asıl ismi. Yani bu köyde balık değil bal yetiştirilmiş…

BEYPINARI

Merkez Uluköy Köyü Ahudere Mezrası yolu üzerinde; Beydağı’nı aştıktan sonra, sağ kol üzeri, 20-30 metre ilerde, köyün girişinde bulunan bir pınarın ismi.

Kar suyunun Beydağı’dan damıtılması sonu çıkan bir su, soğuk bir pınar. Malatya'ya 58 km uzaklıkta, deniz seviyesinden yüksekliği 1290 metre ...

Heyetimizin ilk molası Beypınar’da oluyor, ilk dağ suyumuzu Beypınar’ından içiyoruz..

AVISIPİ/AKSU

“Avısıpi”, Kürtçe bir kelime olup Türkçe manası “Aksu” demektir. Aksu, Adıyaman Sincik sınırlarında bulunup, Türkdağı ve Çayisıpi/Akdağ eteklerinden çıkan bir su… Boz taşların oluğundan dışarı çıkan bu su, karpuz çatlatacak soğukluktadır.

Kahvaltı molamızı Avısipi’de veriyoruz.

Kimi savcı, kimi avukat, kimi öğretmen, kaptanlarımızla beraber toplam 20 kişilik bir heyet.. İçlerinde bir tek vasıfsız benim, diyeceğim ama “Gazeteci-Yazar” sıfatımı imdada çağırarak durumu kotarıyorum.

Avısipi’de, böyle bir heyetle kahvaltı yapmak gerçekten doyumsuz bir haz veriyor insana.

Eski savcılardan ve Malatya’nın tanınmış siyaset adamı Av. Necati Karabay, beraberinde getirmeyi ihmal etmediği çay termosuyla; Avısipi’de, çay içmenin keyfini yaşıyoruz.

Kahvaltıdan hemen sonra, bilge tarihçi Avukat Abdulkadir Artan, yanında getirdiği dosyadan çıkarttığı dokümanlarla bulunduğumuz ve gideceğimiz yol güzergâhı üzerinde bulunan yöre hakkında bilgi veriyor. Arşiv amaçlı, beraberinde getirilen, fotoğraf makine ve kameralarının çalıştırılmasıyla, ortalık bir andan, Kültür ve Turizm Bakanın konuşmasını kayıt alan basın mensuplarının görüntüsünü çağrıştırıyor. Av. Necati Karabay’ın manzara karşısında, beklenilmedik bir hareketle ayağa kalkıp, el- kol hareketleriyle sağır ve dilsizler için, önemli toplantılardaki konuşmayı aktaran muhabir taklidini yapmasıyla, koru şeklinde bir kahkaha parlatılıveriyor.

Espriler, gülmeler sınır tanımıyor burada. Burası, Adliye Sarayı değil Avısipi’dir. Avısipi’de, ilk kez bu kadar hukukçu bir arada ve özgürce gülebiliyoruz…

KANNİYE PİNCU

Yukarıdaki başlığı kullanmak mecburiyetinden kaldığım için, önce değerli dostum Dr. Ali Yalçın’dan sonra da siz okuyucularımdan özür dilerim.

“Kanniye Pincu” Kürtçe bir terim olup, komşum, Hacı Abuzer Yalçın’a (Dr. Ali Yalçın’ın babası) verilen bir lakaptır ve argo olduğu için açılımını yapmayacağım. Kendi cümlelerimle ifade edecek olursam, Hacı Abuzer Amca’nın Pınarında, ikinci molamızı veriyoruz.

Hacı Abuzer Amca’nın Pınarı, o yol üzerinde bulunan tek pınar olduğu gibi o yolda giden herkes mutlaka orada bir mola vererek o pınarın suyundan içmiştir. Bu arada, parantez içinde ifade ederek, değerli dostum Dr. Ali Yalçın’dan, pınarın etrafını yeniden düzenlemesini istirham ediyoruz. Gerçi, Sayın Yalçın, pınara plastik borular taktırarak, bir de havuz yaptırmak şartıyla bir emek vermiştir ama biz buradan, daha düzenli bir şeyler yapmasını talep ediyoruz.

YOL ÇALIŞMALARI

Yol kıvrıla kıvrıla gidiyor. Dağ üzerinde yolculuk yapmak gerçekten meşakkatli oluyor ama minibüste kah fıkra anlatarak kah tarih dersi dinleyerek yolculuk yapmak yormuyordu insanı. Oysa bir hafta önce aynı güzergâh üzeri yolculuk yaptığımda için dışıma gelmiş yorgunluktan iki gün kendime gelememiştim.

Bir hafta önce aynı yolda geçtiğimde de bu iş makineleri çalışıyordu. Yol çalışması hâlâ devam ediyordu. Yolların gitmediği yerlere, insan da gidemiyor, medeniyet de. Yeni açılan bu yollar, tıpkı bir insanın kalp damarlarındaki tıkanan damaların açılması gibi hayat veriyordu bu ısısız dağlara. Yol boyu zaman zaman karşılaştığımız evlere hayretle bakıyorlardı, dağ hayatını görmemiş arkadaşlar.

Bu dağları terk etmeyerek, tüm zorluklara rağmen buralarda ev yapan insanların devlet tarafından ödüllendirilmesi gerektiğini söylüyordu, yol arkadaşlarımızdan birisi…

SİNCİK
Sincik, Adıyaman ilinin bir ilçesidir.
İlçenin nüfusu 2000 genel nüfus sayımına göre 21828'dir. Bunun 5274'si ilçe merkezinde, 16554'i ise kasaba ve köylerde yaşamaktadırlar.
Benim doğduğum köy şimdi Sincik’e bağlıdır ama nüfuz cüzdanımda hâlâ Kâhta yazıyor.

Sincik’te üçüncü molamızı veriyoruz. Seyahat rehberimiz Abdulkadir Artan, Sincik hakkında bil verirken, ismini, iğde ağacının bir küçüğü olan ve bir dağ çalısı olarak bilen “sıncık/sincık” ten aldığını söylüyor. Tarihçimiz Abdulkadir Artan konuşmasına devam ededursun, benim kafam, çocukken isminden çokça bahsedilen “sıncık” dediğimiz o basit ağaca kilitleniyor. Etrafıma bakıyorum, ismiyle müsemma bir yer, diyorum kendi kendime. Sonra içimde öfke karışık kopan gizli bir çığlıkla; “Sincik!” diyorum… Memleketim benim, karın doyurmayan memleketim!... Ben bir serçe bile olsam yine gölgende gölgelenmem. Zira sen öyle bir çalısın ki, bir serçeye bile gölge yapamayacak kadar basit bir ağaçsın. Ağaç bile değilsin; çalısın, dikensin, hiçsin, sen bir hiçsin biliyor musun Sinciiiiiiiik?!...


ESKİ KÂHTA KELESİ’NDEN NEMRUT’A

“Yeryüzünde gezin, dolaşın da yalancıların sonunun nasıl olduğunu bir görün.” mealindeki ayetleri daha iyi anlayabilmek için, uzman bir tarihçinin nezaretinden, hayatı boyunca insanlara zulmederek, zulüm üzerine tahtlar kurarak sefalar süren kralların mekânlarını Commagene’yi /Kommagene’yi ziyaret etmek gerekiyormuş..

Biz de aynısını yaptık; uzman bir tarihçi olması ötesinde, bilge tarihçi Av. Abdulkadir Artan refakatinde geziyoruz…

Seyahat rehberimiz Sayın Artan, yol boyu geçtiğimiz muhit hakkında bilgi verirken, çok sık kullandığı bir kelime kafama takıldı.. “Commagene” diyordu sık sık. Sonunda dayanamayarak; “Hocam,‘Commagene’ nedir?” diye soruyorum.

Abdulkadir Hoca her soruya hazır cevaplıdır,; otomatik tüfek gibi seriye geçerek anlatmaya başladı: “Yunanca “Genler Topluluğu” anlamına gelen Kommagene, ismiyle bağdaşırcasına, Grek ve Pers Uygarlıklarının inanç, kültür ve geleneklerinin bütünleştiği güçlü bir krallıktır.”



ESKİ KÂHTA KALESİ

Sincik’ten sonra ilk göze çarpan tarihi mekân “Cendere Köprüsü” oluyor. “Cendere Köprüsünü dönüşte ziyaret etmek üzere teğet geçerek Eski Kâhta Kalesine gidiyoruz. Seyahat rehberimiz Av. Abdulkadir Artan, eliyle işaret ederek bilgi veriyor: “Değerli arkadaşlar, şu karşıda gördüğünüz yerler Eski Kâhta’nın bulunduğu yerlerdir. Yani, şimdiki Kâhta’nın 20 km. kuzeyinde, Arsemia’nın hemen karşısında Hisar Köyü/Eski Kâhta bulunuyordu…”

Derken, kalenin önünde buluveriyoruz kendimizi. Bizden başka gelenler de var. Kalenin önü, otopark gibi araba dolu..

Türkçe ve İngilizce olmak üzere iki dilde kalenin özgeçmişini yazan bir levha var girişte. Her geçen önce o levhadaki yazıyı okuyor…

Tırmanıyoruz hep beraber kaleye doğru. Seyahat rehberimiz; “Kalenin kesin yapım tarihi bilinmemekle birlikte M. Ö 2 yy da Hititlerden kaldığı. Rivayet edilmektedir.” diyor.

Kalenin üzerine çıktığımızda hava esmeye başlıyor veya burası hep böyle esiyor… İleride, en uç noktalardan bir yerde “zindan” olduğu söyleniliyor. Ancak gidemiyoruz oraya. Rüzgâr öylesine esiyor ki, -Allah muhafaza- en ufak bir dikkatsizlik yüzünden veya rüzgârın biraz daha kuvvetli vurmasıyla uçurumdan yuvarlanıp düşme ihtimali ve olasılığı çok yüksek. Dolayısıyla karşıdan bakabiliyoruz Nemrutların zindanına

Kaleyi gezdikten sonra bilge tarihçimiz ve seyahat rehberimiz Artan, konu hakkında bizleri bilgilendirmek için arkadaşları etrafına toplatıp saf aldırıyor. Rehberimiz, aynı zamanda öğretmen olduğu için, beraberinde getirdiği dosyadaki notlarına bakarak Eski Kâhta Kalesi. Kısaca anlatıyor: “Değerli arkadaşlar, ziyaret ettiğim kale, Kahta Çayına hâkim kayalık bir tepe üzerinde bulunmaktadır. Hititlerden kalma bir kale olup, MÖ.IX.yüzyılda yapılmıştır. Eski Hitit metinlerinde bu kalenin ismi geçmektedir. Yavuz Sultan Selim zamanında 1516’da ele geçirilmiş, Sultan I.Mahmut tarafından da onarılmıştır. Bugünkü kale meydanında bu kaleden arta kalan bir cami kalıntısı, hamam, iki su sarnıcı, kral sarayı ve diğer bina kalıntıları bulunmaktadır. Kaleden Kahta Çayına inen 400 m.uzunluğunda kayalar oyularak yapılmış merdivenli bir yol vardır. Bu yolun yapılış amacı kalenin kuşatıldığı sırada su gereksiniminin bu yolla sağlanmasıdır.”


NEMRUT DAĞI VE TÜMÜLÜS

Eski Kâhta Kalesinden ayrılarak Nemrut Dağına doğru yol almaya başlıyoruz. Beydağı üzerinde devam eden yolculuğumuz bir hayli yorgun bırakmıştır bizi. Peş peşe birbirini takip ederek yol alan araçlarımızın tekerleği hızla Nemrut Dağı’na doğru istikamet almış götürüyor bizi..

Hava yine bozuyor. Hafifte yağmur var. Yol kenarında bulunan bir dinlenme tesisinde kısa bir mola veriyoruz. Tesisin sahibi, “Şimdi çıkamazsınız dağa. Dağda yağmur/fırtına var.” diyor. Yalnız olsaydım hemen inanır bekler otururdum orada. Ama rehberimiz, karşı tarafın samimi olmadığını, burada bizleri bekleterek bir şeyler sattırmak maksadıyla böyle konuştuğunu anlamış olacak ki, “yolcu yolundan gerek kardeşim” diyerek yolumuza devam ediyoruz.

“‘Buraya/Nemrut’a hiç gelmeyen ahmaktır, iki kez gelen ahmak oğlu akmaktır’ demişler.” diyor rehberimiz. Yanımdaki koltuk arkadaşıma/Fuat Karakuş’a; “Senin ilk gelişin mi?” diyorum. Parmağıyla “sus” işareti yaparak, “kimseler duymasın ama benim ikinci gelişim” diyor. “Maalesef, bu benim de ikinci gelişim.” diyorum. Gülüyoruz… Abdulkadir Hoca’ya dönerek; “Hocam, bizim ikinci gelişimiz ancak biz ilk gelişimizde Malatya üzerinden gelen yolda gelmiştik, Adıyaman üzeri ilk kez geliyoruz, muaf olabilir miyiz o söylediğin şeyden?” Abdulkadir Hoca; tabii ki, tabii ki..” diyor. Yine hep beraber gülüşüyoruz…

Nemrut Dağı’na tırmanırken bir arkadaş arıyor beni. Koca yolları aştık ilk kez telefonum çalıyor. Anlaşılan medeniyetin beşiğine gelmişiz… (Medeniyetin değil ama gerçekten tarihin beşiğidir Adıyaman.) Yol boyunca onca dere tepe aştık hiç telefonum çalmadı, meğer çekmiyormuş oralarda. Aslında, bu telefonlar da çok yoruyor insanı biliyor musunuz? Cep telefonunun yaygın olmadı dönemlerde ne kadar rahattık…

Hava bir açıp bir kapanıyor. Ama o adamın söylediği kadar fırtına falan da yok. Bilakis dağa tırmandıkça hava açılıyordu. Lakin şiddeti bir baş ağrısı tutmuştu beni. Sanırım yol yorgunlu olacak. Abdulkadir Hoca’nın az önce söylediği söz ne kadar yerinde söylenilmiş bir sözmüş. İnsan bir kez gelebilir, herkes geliyor, hatta tüm dünya geliyor ama üst üste buralara gelmenin bir anlamı yok ki? Ne faydası olacak ki Nemrut’un. Faydası olsaydı, kendisine olurdu, bunca saltanattan sonra, onca zulümden sonra ölmedi mi? Öldü ama yine kurtulamadık bu zalimin zulmünden. Her gün binlerce insanı bu dağlara tırmandıran o değil mi? Hayır görmesin inşallah. Sağlığında insanlara kan kusturduğu yetmemiş gibi öldükten sonra da insanlar çekiyor be..

İlk geldiğimizde, Yerel Gündem 21’in organizasyonu ile dört yarım otobüsle gelmiştik Malatya yolu üzerinde. Yolda, şoförlerimizden biri kalp krizi geçirerek vefat etmişti. O günleri buruk bir dalgınlıkla canlandırdım hafızamda. Hava bu günden çok sıcaktı. Önce Pütürge’ye uğramış orada bir etkinlik yapmıştık. Malatya Yerel Gündem 21 Kültür Sanat ve Tarih Grubu üyeleriyle beraberdik. Komisyonumuzun başkanı yine Av. Abdulkadir Artan beyefendiydi ama o gün kendisi gelememişti. Pütürge’de, şairlerimizin okuduğu şiirlerle, Yakup Fırat’ın kendine has sesi ve besteleriyle inanılmaz zevkli anlar yaşamıştık.

Telefondaki ses; “Hani bir daha gitmeyecektin dağa? Senin için o dağ, bir anlam ifade etmiyordu hani?..” ne diyebilirdim ki… Mukadderat mı demem gerekiyordu acaba?!..

NOT: Değerli okurlarım yazı dizimizin en önemli ve çarpıcı bölümleri, asıl bundan sonra devam edecektir.. Konuyla ilgili görüş ve önerilerinizi, sbasibuyuk@hotmail.com adresine gönderiniz lütfen!.. Gönderilen eleştiriler, okuyucularıyla paylaştırılacaktır.

İŞTE NEMRUT DAĞINDAYIZ

NEMRUT DAĞI VE TÜMÜLÜS

Nemrut’a, Malatya Pütürge üzeri gidildiğinde en üste tepeye kadar çıkılabiliyor araçlar ama yolları çok bakımsız ve sahipsiz… Adıyaman tarafından gelen yol, kilit taşı/parke taşı ile döşeli olup tarihi bir görünüm arz ediyor ancak o güzergâh üzeri gelen araçlar tümülüse biraz uzaktan kalıyor.

Araçlarımızı park ettikten sonra, iri taşlarla gelişigüzel döşenmiş yoldan çıkıyoruz dağa. Taşların bu şekil dizilmiş olması bile bir doğallık kazandırmış buraya.

Hava yine bozdu, hafifte yağmur çiseliyor. Kimi kep, kimi şapka kimi panço şeklinde yağmurluk takarak, esen rüzgârdan, yağan yağmurdan kendini korumaya çalışıyor…

Ben de yanımda getirdiğim kepimi taktım. Esen rüzgârı adeta içime çekiyorum. Hafif yağmurla birlikte esen rüzgâr, tatlı tatlı busecikler konduruyor yanaklarıma. Rüzgâr estikçe içim açılıyor. Az önce ağrıyan başımın ağrısı bile geçiyor, hasılı rahatlıyorum..

Tarihçimiz Av. Abdulkadir Artan, bilgi veriyor Nemrut Dağı ve Tümülüs hakkında:

“Değerli arkadaşlar, Nemrut Dağı ve Kommagene Kralı Antiochos'a ait Tümülüs ve kutsal alanlar… Şu gördüğünüz şey; Antiochos'un tümülüsü ve heykelleri… Gördüğünüz gibi; Tümülüs, 2150 metre yüksekliğindir. Yine gördüğünüz gibi, bu tepe, bu muhitin en hâkim yerde yer alıyor. İşte şu gördüğünüz şu konik şeklindeki şey de, kırma taşlardan oluşturulmuş, kralın kemiklerinin ya da küllerinin anakayaya oyulmuş odaya konulduğu ve 50 metre yüksekliğinde ve 150 metre çapındaki tümülüs ile örtüldüğü yerdir…”

Dağın, doğu terasındayız şimdi. Bir, batı terası, bir de doğu terası vardır buranın. Her iki terasta da aslan ve kartal heykelleri arasında yüksekliği 7 metreye ulaşan oturur vaziyette dev heykeller var. Tarihçimizin söylediğine göre, bunlar yazıtları ve kabartmaları olan ortostad (dik olarak konulan büyük taş bloklar)'la çevrilmiştir. Eski Kahta Köyü yakınında Kommagene'nın başşehri Arsameia yer alır. Burada, Mithridates'in kutsal alanı bulunmaktaymış..

Bizim gibi bir sürü ziyaretçi gelmiş. Çoğu dışardan gelen insanlar. Dünyanın dört bir tarafından akın akın gelen bu insanlar, hatıra fotoğrafları çektiriyor, kameralarıyla görüntüler alıyordu.

Doğu terasından batı terasına geçiyoruz. “Antiochos’u mu tavaf ediyor şimdi?” diyor bir arkadaş. Espri de olsa, bana da öyle geliyordu sanki. Ama önemli olan niyetlerdir. Ameller niyetlere göredir. Lakin istemesek de, halk arasında Nemrut olarak bilen Antiochos’un tümülüsünün/mezarının etrafına bir tur atıyoruz. Biz yalnız değil buraya gelen herkes aynı şeyi yapmak zorundadır çünkü batı ve doğu terasları bu şekilde gezilmiş ve görülmüş olur.

Batı terasından, doğu terasına giden bir çift dikkatimi çekiyor. Nemrut onların umurunda değil. Yan yana yürüyorlar. İkisi de genç görünüyor. Bayanın gözleri koyu yeşil, erkeğinse siyah.. -Evet erinmedim, göz renklerine kadar baktım- Ürkek iki ceylan gibiydiler.. Yan yana yürürken, arada bir, bayan erkeğin elini kavramaya/tutmaya çalışıyor. Erkek, bayandan da ürkek davranarak elini kaçırıyor, elini kaçırıyor ama yeşil gözlerinin derinliklerine bakmadan da edemiyordu…

Of be!.. Bana ne bunlardan!....

Batı terasına dönüyorum tekrar. Arkadaşlar hep oradalar. Nemrut’un çağrışım yaptığı kadar kaba bir bekçi var, heykellere kimseyi yaklaştırmıyor. Avukat Emin Cömert, Kürtçe konuşuyor kendisiyle.. Benim de ilgimi çekiyor bu konuşmalar. Kaba bekçimiz, heykellere isim vermiş. Kimine Fatma, kimine Ahmet diyor. Sarışın bir turist bayan, bekçinin “Fatma” dediği heykelin önünde fotoğraf çektiriyor. Bizimkisi, ona fazla sesini yükseltmiyor. Onun yabancı bir turist olduğunu bildiği için daha fazla tolerans tanıyor. Gayrı ihtiyarı; “Ya şu kim” diyorum. Bekçi bir bana, bir sarışın turiste bakıyor, sonra; “o da Fatma” diyor.. (Gülüyoruz, ama Av. Emin Cömert daha fazla gülüyor/kahkaha patlatıyor.)

Tarihçimiz, teraslar hakkında bilgi veriyor: “Doğu Teras: Kommagene ülkesinde güneşin doğuşunu ilk gören yer olan doğu terasına sert kayalardan oyulmuş merdivenli yollardan çıkılır. Doğu terası; tanrılar galerisi, atalar galerisi ve sunaktan oluşur. Tanrılar galerisindeki devasa tanrı heykelleri anıt mezara sırtını dönmüş biçimde sıralanmıştır. Tanrılar galerisinin beş heykelinden biri olan Antiochos, güney uçta ilk sırada yer almaktadır. Kendisini tanrılarla aynı kategoride gören Antiochos heykelini bu sıralamaya dâhil etmiştir. 2. Heykel Kommagene-Fortuna Latince'de şans, uğur, bereket anlamındadır. Heykeller arasında en uzun olan 3. Heykel Zeus-Oromasdes, Tanrılar tanrısı Kronos'un oğlu, baş tanrı ve gökler hâkimidir. 4. Heykel Apollon-Mithras, Anadolu mitolojisinde baş tanrı Zeus'un oğlu olup ışık ve güneş tanrısıdır. Kuvvet ve kudretin sembolü olan Herakles Anadolu'da Herkül adıyla anılır. Kuzey Teras: Batı ve doğu teraslarını birbirine bağlayan 100 metre uzunluğunda bir tören yoludur. 80 metre uzunluğunda tamamlanmamış stel kaideleri bulunur. Batı Teras: Muhteşem bir gün batımının izlenebildiği, Doğu terasına benzer şekilde yapılmış batı terasında, tanrılar galerisindeki heykel sıralaması ve heykellerin arkasındaki kült yazısı bazı detaylar hariç aynıdır. Doğu terasından farklı olarak, tanrılar galerisinin kuzey ucunda, dördünde Kral Antiochos'un tanrılarla selamlaşması, diğerinde aslan figürü bulunan, kumtaşından yapılmış beş kabartma (rölyef) bulunmaktadır. Aslan horoskop olarak bilinen kabartma, 25.000 yılda bir meydana gelen astrolojik bir olayın sembolize edilmiş halidir. Doğu ve Batı terasın her ikisinde de tanrı heykellerinin tahtlarını oluşturan taş blokların arkasında Grek harfleriyle yazılmış 237 satırlık uzun bir kült yazıtı Nomos bulunmaktadır…”

Bu bilgileri aldıktan sonra hızla ayrılıyoruz oradan çünkü yüklü bir yağmur bulutu yaklaşıyordu. Araçlarımıza kavuşur kavuşmaz, bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı.

Şimdi istikamet, Kommagane krallığının yazlık başkenti olan Arsemia…

Nemrut’a giden bir sürü araçla karşılaşıyoruz inişte. Muhtemelen, birkaç saat sonra batacak olan güneşi izlemek için çıkıyor bu kadar insanlar. Akşam gün batımı ile sabah gün doğumu Nemrut’un ziyaret saatleridir. Zira güneşin batışı ve doğuşu, en iyi burada izlenilebiliniyormuş… İlk ziyaretimde, ben de batışını izlemiştim güneşin. Kim bilir bir gün de, güneşin doğuşunu izleme bahtiyarlığına da kavuşurum…

Güneşiniz hep iyi günlerde üzerinize doğsun efendim…

“Arsemia” dayız
“Arsemia'da bir yaz terletiyordu güneşle kucaklaşmış tüm anları. Yeni krallar yetiştiriyordu zaman ve yeni tanrılar doğuruyordu tabiatın her bir cismi.”

Seyahat rehberimiz Av. Abdulkadir Artan’ın dilinden düşmeyen “Arsemia” yı, başta ben olmak üzere, birinci minibüsteki arkadaşların hepsi ezberlemişti, daha doğrusu ezberletmişti rehberimiz bize “Arsemia” yı…
İşte “Arsemia” dayız… Kommagene Krallığının yazlık başkenti/yönetim merkezi olan Arsameia, Adıyaman’a 63 km uzaklıkta bir mesafedeymiş. Kâhta çayının doğusunda kalan bu mekân, yıkık olmasına rağmen hâlâ var olan iki tüneliyle dikkat çekiyordu.
Nedense buradan daha fazla etkilenmiştim. “Arsameia” yı gezdikten sonra, dünyanın bir kez daha; geçici olduğunu, bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu anlamıştım…
“Arsemia'dan Kahta'ya poyraz eserdi.”
Seyahat rehberimiz, bilge tarihçi Av. Abdulkadir Artan, önce bize, Karakuş Tümülüsüne bakmakta olan taştan bir heykeli gösteriyor. “Karakuş, yolunu gözlüyormuş “diyor.
“Bitmedi.” diyerek tepeye doğru çıkıyoruz.
“Gelin, gelin en ilginci yukarda” diyerek görme arzumuzu daha da kabartıyor. “Yukarıda ne var, nasıl bir şey?” gibi sorularla, “Merak etmeyiniz, görürsünüz birazdan. Büyük bir merakla yukarı çıkıyoruz!.. “Aman Allahım.” Ne görsek iyi, çıplak bir heykel.Tiksintiyle bakıyorum. Ama bir taraftan da bunu görmek için ne yollar aşıp gelmişiz değil mi?.. Yalnız biz değil, dünyanın her yerinden grup grup insanlar geliyor. “Bir de gördüğümüz şeye bak,” diyorum kendi kendime…
Kitabenin önündeyiz. Rehberimiz, kaldığı yerden anlatmaya devam ediyor: “Şu gördüğünüz kitabe; Anadolu'nun bilinen en büyük Grekçe Kitabesidir. ..”
Sonra mağara kapısı gibi görünen yeri tarif ediyor: “Gördüğünüz gibi, şu basamaklardan aşağı iniliyor. Rivayete göre150 basamakla aşağı inen kutsal işlevli dehliz…158 m. derine inen bir tünel… ”
Tepenin üst kısmında saray kalıntıları bulunmaktadır. Birkaç günlük konaklanıp terkedilmiş gibiydi buralar. Dünya hayatının hepsi birkaç günlük değil midir sizce de?
Birkaç saat önce ziyaret ettiğimiz Eski Kâhta Kalesi, şimdi karşı taraftan daha iyi görünüyordu. İkisi arasında Kâhta Çayı geçiyordu…
Seyahat rehberimiz, cep telefonuyla genel bir görüntü alarak adeta bir yoklama çekiyor: “Şu an Kommagene Krallığının yazlık başkenti olan Arsameia’dayız. Bendeniz Av. Abdulkadir Artan, ve Malatya Barosunun değerli avukat arkadaşlarında; Namık Gören, Eyüp Kurtulbay, Selcuk Cıcık, Reha Hotar, Muhammed Emin Yalçınkaya, Taner Özkan, Emin Cömert, Haşim Cengil, Fuat Karakuş, Ali Bakan ve eski savcılarımızdan Necati Karabay, ünlü icracımız Vahap Unutur, muallimlerimizden, Murat Arpa ve Hakan Ural, Gazeteci -Yazar Şevket Başıbüyük ve diğer arkadaşlarımız…
Seyahat rehberimiz, şimdi de, “Arsameia” hakkında genel bir bilgi veriyor: “Değerli arkadaşlar, az önce, biraz aşağıda; Mitras’ın kabartma steli, ayin platformu üzerinde Antiochos-Herakles tokalaşma steli ve bunun önünde Anadolu’nun bilinen en büyük Grekçe yazıtı’nı görmüştük.” –“Antiochos-Herakles tokalaşma steli” dediği şey o malum iğrenç çıplak heykeldi..- Bu alan Antiochos’un babasının yeridir. Buradaki eserler müzelere gönderilmiştir…”
“Ne tanrılar görünürdü yazlıkta ne de Arsemia eski yazlıktı. Ne Semisat hala payitahttı ne de Semisat vardı eski cazibesiyle…”
“Her şey yoktu. Bir "var" vardı. Poyraz, geleceğe akardı. İçinde bir tarih saklar ve gelecek nesillere yollardı Arsemia'yı, Semisat'ı, tanrıları, tanrıçaları..”
CENDERE KÖPRÜSÜ
Hani baştan söylemiştim ya. Cendere Köprüsü’nü teğet geçtiğimizi, dönüşte uğrayacağımızı…
Eski Kahta Kalesi, Nemrut ve Tümülüsü ile Arsemia’dan sonra Cendere Köprüsüne dönüyoruz.
Seyahat rehberimiz köprü hakkında bilgi veriyor: “ Arkadaşlar, Cendere Köprüsü, gördüğünüz gibi taşların birbirlerine sıkıştırılmasıyla yapılmış dünyanın en büyük mimarı değeri olan tarihi bir köprüdür. Köprü ismini sıkıştırılmış taşlardan alarak “Cendere” denilmiştir. “Cendere” demek, sıkıştırılmış demektir. Kâhta’ya 20 Km uzaklıkta, Nemrut ve Arsemia yolunun üzerinde olan bu tarihi köprü Bulam suyunun dar bir geçidi üzerinde kurulmuştur, gördüğünüz gibi. Su yüzeyinden 18 metre yükseklikte,35 metre uzunluğunda olan köprü 92 adet büyük blok taştan inşa edilmiştir.”
Değerli okurlarım, Kâhta-Sincik yolunda, Cendere Çayı üzerinde inşa edilen bu köprü, çocukluk dünyamın masalımsı kahramanlarından birisidir. Zira benim doğduğum köyün çayı bu köprünün altından akar. Bu köprünün altından akan çayda, çocukken az çimmedim. Onun için teğet geçmeyeceğim, sayfamız yetmese bile yarın devam edeceğim kaldığım yerden…
Not: Yarın “Cendere Köprüsü”ndeyiz. Bilge tarihçi Av. Abdulkadir Artan’ın anlattıkları bilgilerin yanı sıra, sizinle paylaşacağım başka bilgiler-hikâyeler de var bu köprü hakkında… Ama şimdi değil, yarın anlatacağım, bekleyiniz, ben de bekliyorum…
CENDERE KÖPRÜSÜ VE KARAKUŞ TEPESİ TÜMÜLÜSÜ
Dünkü yazımda “Cendere Köprüsü”nden kısmen bahsetmiş, çocukluk dünyamın masalımsı kahramanlarından birisi olan bu köprüyü teğet geçmeyeceğimi ifade etmiştim.
Malatya Hukukçular Derneği’nin organize ettiği “Tarihe Yolculuk” Gezi notlarımın 5.’sini yazıyorum bu gün. Okuyucularımız tarafından rağbet görmeseydi bu dizi yazıyı burada noktalar bırakırdım. Ama her gün onlarca telefon, mail ve bizatihi gelip benimle görüşen okuyucularımın tavsiyesi üzerine kaldığımız yerden devam ediyorum…
Değerli okuyucu, şimdi, Cendere Köprüsü’ndeyiz.Bu köprünün altından geçen çay, benim doğduğum köyün önünden geçer. Çocukken, bu köprü hakkında, -şimdi hayal-meyal hatırlayabildim- çok hikâyeler dinlemiştim. Masal tarzında anlatılan bu hikâyeler aşkı terennüm ediyordu ama nedense, her hikâyenin sonunda da, âşık maşukuna kavuşamadan getirilir bu köprü üzerinden hayatına son verdirilirdi…
Yol arkadaşlarımızdan Avukat Emin Cömert de buralıdır. Bu köprüye yakın bir mesafede bulunan, “Çat Köyü”nde doğmuştur. Avukat Muhammed Emin Yalçınkaya’da bu yörede doğmuş. Hem de bu köprüye en yakın köylerden birisi olan –şimdiki ismiyle- Teğmenli Köyü. Teğmenli Köyü, bu yörede misafirperverliği ile ün yapmış bir köydür…
Aynı zamanda okul arkadaşım olan Av. Emin Cömert, Cendere Köprüsü hakkında, büyüklerinde dinlediği hikâyeyi şöyle anlatıyor: “Üç delikanlı kardeş, kralın güzel kızına âşık olmuşlar.. Kral, kızını vermemek için her bir delikanlıya zor şartlar öne sürmüş Delikanlıların en büyüğüne; Nemrut Tümülüsünü yapma görevi vermiş, Ortancasından; Cendere Köprüsünü, en küçüğünden de Karakuş Tümülüsünü yapmalarını istemiş.…Delikanlılar, kralın güzel kızı aşkına, canla başla çalışmışlar… Ancak bir Cadı Kadın varmış ki, her üç kardeşi de şiddetle kıskanmaktaymış. Cadı Kadın, önce Nemrut Tümülüsünü yapan büyük delikanlının yanına gitmiş. Bir de ne görsün, Kralın verdiği görevi eksiksiz yerine getirmemiş midir?. İçinden; “Evin yıkıla ha oğlan” demiş ve eklemiş, “Kralın güzel kızını sana yar edersem bana da “Cadı” demesinler” demiş ve ocak söndüren yalanını söylemiş -Tabii ki, hafiften ağlamaklı bir sesle- “Oğul oğul, bileği güçlü, bahtı kara oğul! Kralın kızını almak için o kadar taşları çektin sırtınla ama kralın kızını, Cendere Köprüsünü yapan kardeşin aldı biliyor musun?!” Delikanlı, Cadıya inandığı için, hemen kendini o dağdan atarak hayatına son vermiş. Cadı, görevini başarıyla bitirmenin sevinciyle oynaya oynaya Horik Tepesi üzerinden Cendere Köprüsünü yapan ortanca delikanlının yanına inmiş.. Ortanca delikanlı, Cendere Köprüsü’nü yapmış baş taraflarına da üç sütun dikmiştir dördüncüsünü de dikmekle meşgulken Cadı; “Hey yiğidim, kolay gelsin!” demiş. “Çok yorulmuşa benziyorsun, gel hele dinlen şöyle bir!..” ve bir öncekine benzer bir yalan da ona anlatmış. Ortanca kardeş de, büyük kardeşinin yaptığının aynısını yaparak hayatına son vermiş... Sonra Karakuş’a gitmiş, yani küçük kardeşin yanına. O da, tümülüsün bir bölümüne taş çekmiş ancak henüz bitirememiştir. Cadı, bildik yalanlardan aynısını ona da söylemiş, o da hayatına son vermiş ve böylece kralın kızını kimseye yar etmemiş...”
Değerli okuyucular, bu tür hikâyeler o yörede, çok sık anlatılır. Kim bilir belki de, bu önemli tarihi mekânların ismini efsaneleştirmek gayesiyle uydurulmuş hikâyelerdir…
Ama biz, bir de olayı, bilge tarihçimiz seyahat rehberimiz Av. Abdulkadir Artan’dan dinleyelim: “Kahta-Sincik yolunda, Cendere Çayı üzerinde inşa edilen köprü, Roma İmparatoru Septimus Severus (M.S. 193 - 211) zamanında XVI. Lejyon tarafından yaptırılmıştır. Köprünün başlangıçta dört sütunlu olduğu, sütunların Septimius Severius, karısı Julia Donna, oğulları Caracalla ve, Getta'ya adandığı ancak Getta’nın sütununun kardeşi Caracalla tarafından öldürülmesinden sonra kaldırıldığı bilinmektedir. Başka bir ifadeyle, köprünün üstündeki Latince bir yazıttan anlaşıldığına göre Roma İmparatoru Septimius Severus (193-211), karısı ve oğulları adına yaptırılmıştır. Orijinalinde 4 korint sütun bulunduğu Kâhta tarafındaki ikisinin Septimius Severus ve eşine, Sincik tarafındaki ikisinin ise oğullarına adandığı biliniyor. Ancak oğullardan Geta’ya ait olan sütun, onu öldüren ve kardeşine ait her şeyi yok etmek isteyen Caracalla adlı kardeş tarafından yıktırılmış. Daha başka bir ifadeyle; Romalılar`da köprü uçlarına sütun diktirmek adetmiş ve bu sütunlar birisine/bir tanrıya atfen dikilirmiş. Gördüğünüz gibi, köprünün Karakuş tarafından gelirken görülen ucunda iki sütun var; biri Julia Domna adına, yani askerlerin anası olarak adlandırılan tanrıça adına, diğeriyse Septumuş Severus adına o seferin başındaki komutan adına dikilmiş. Öteki uçta bir sütun var ayakta; ikincisi eksik. Bu iki sütun köprü daha sonra bir tadilat geçirirken o devrin Roma İmparatoru Karakalla ve kız kardeşi Geta adına dikilmiş. Ancak Karakalla , kız kardeşini çok kıskandığı için Geta`nın adına yapılmış ne var ne yoksa yıktırmış sonra. Cendere Köprüsünün Geta sütunu da cezalandırılmış bu arada ne yazık ki!..”
Cendere Köprüsü 1997’de bakımdan geçmiş ve üzerinden 5 ton ağırlığa kadar olan taşıtların geçmesine izin veriliyordu. Ancak Bugün 500 metre doğusuna yeni bir köprü/Cumhuriyet Köprüsü yapılmış olup araç trafiğine kapatılmıştır.
Tarihçimizin anlattığına göre, köprünün üzerinde bulunan yazılı belgelerden; “ M.S. 192 – 211 Tarihleri arasında yaptırıldığı..” anlaşılmıştır. Cendere Köprüsü bugün bile ağır tonajlı vasıtalara geçit verebilecek kapasitede olan tek tarihi köprüdür.


KARAKUŞ TEPESİ /GRİ KÂRKUŞ ve TÜMÜLÜSÜ
Çocukluğumda en çok duyduğum isimlerden birisi de, “Gıre Kârkuş” yani “Karakuş Tepesi”dir. Aslında “Gıre Kârkuş” demekle tam telaffuz edemiyorum. Zira Kürtçe söylenilen bir ifade ama ben Kürtçe gramerini bilmediğim için “Gri Kârkuş” şeklinde yazabiliyorum. Bizim muhitteki insanların çoğu bu tepe üzerine yemin ederlerdi. Malumunuz, bir Müslüman ancak Allah’ın adıyla yemin edebilir. Oysa bizim muhitteki insanların çoğu, Müslüman oldukları halde, İslâm’ı iyi bilmediklerinden dolayı, bazı art niyetlilerin etkisinde de kalarak bu tepe üzerine yemin ederlerdi. İşte Karakuş Tepesi, o muhitin insanının ismine yemin ettirecek kadar kutsal sayılan bir tepedir.
Karakuş Tepesi’ne ilk gidişimdir benim. Karakuş’ta ilk göze çarpan şey; uzunca bir sütunun uç noktasındaki kartal heykeli oluyor. Tarihçimizin söylediğine göre, bu tümülüse/mezara ismini veren bu kuş heykelidir.
Girişte, kurulmuş siyah bir kıl çadırı ile karşılaşıyoruz. Nostaljik bir görünüm arz eden çadırda, turistlerin dikkatini çekmek için yine nostaljik kilim, halı ve yastıklardan oluşan bir şark köşesi açmışlar..
Hava yine bozuyor, yağmur yüklü bulutlar hızla Karakuş Tepesine yaklaşıyor. Rehberimiz bizleri Karakuş Tepesinin etrafından gezdirirken, ben, hâlâ neden bu tepenin üzerine yemin eder ve ettirirlerdi, sorusunun cevabını arıyorum. “Bilseydim” diyorum kendi kendime, “Bilseydim hiç yemin eder miydim bu adi tepenin ismine!..”
Karakuş Tepesi’nin etrafındaki turumuzu tamamladıktan sonra, tarihimizi dinliyoruz: “Değerli arkadaşlar, ‘kadınlar anıt mezarı’ olarak da bilinen ve Nemrut Dağı milli parkının güneybatısında Adıyaman-Kâhta girişinde, yani burada yer alan Karakuş Tepesi ev Tümülüsü, Kommagene kralı, Mithridates tarafından annesi İsas adına yaptırılan bir anıt mezardır. Şu gördüğünüz, sütun üzerindeki kartaldan dolayı karakuş tümülüsü olarak anılmaktadır. Doğu, batı ve güney yönlerinde dörder sütun varken, günümüze doğuda iki, batıda ve güneyde birer sütun kalmıştır. Doğudaki sütunun üstünde aslan ve kartal heykel kalıntıları, batıdaki sütunun üstünde tokalaşma steli, yerde aslan heykel parçası vardır. Nemrut Dağı giriş noktası olarak belirlenen Karakuş Tümülüsü milli park koruma alanı içersindedir.”

KÂHTA/ADIYAMAN VE İNSANI

“Anadolu, beşikler vermişim Nuh’a, /Salıncaklar hamaklar /Havva anan dünkü çocuk sayılır/ Anadoluyum ben tanıyor musun? /Utanırım utanırım fukaralıktan /Ele güne karşı çıplak /Üşür fidelerim harmanım kesat kardeşliğin çalışmanın beraberliğin atom güllerinin katmer açtığı şairlerin bilginlerin dünyalarında kalmışım bir başıma /Bir başıma ve uzak biliyor musun?”

Şairin de dizelerinde ifade etmeye çalıştığı gibi, insanlığın beşiği sayılan ve birden çok medeniyetin beşiği olmuş Adıyaman/Kâhta, yani Anadolu yani Mezopotamya ve insanını ancak bu kadar güzel anlatılabilir….

Evet, fukaradır ama gururludur Kâhta insanı,. Duygusaldır/kırılgandır ama çalışkandır, metindir, ikram sahibidir Adıyaman insanı…

Kâhta’da bir lokantaya gidiyoruz. (Bazıları kızacak ama, bizim Malatya’da öyle ferah, öyle naif bir lokanta yok işte..) Lokantada çok sıcakkanlı ve samimi bir hava ile karşıladılar bizi.

Kâhta’da verdiğimiz yemek molasından sonra, yolumuza devam ediyoruz. Benim bulunduğum arabada en çok tarih konuşuluyordu çünkü seyahat rehberimiz Av. Abdulkadir Artan vardı aramızda. Keşke, hepimiz bir arada olabilseydik de diğer arkadaşlar da tarih derslerinden istifade edebilselerdi. Veya biz onların anlattıkları fıkralardan faydalanabilseydik. Evet, tahmin ettiğiniz gibi, ikinci arabada en çok fıkra, siyaset ve magazin konularına ağırlık verilmiş. Hani fıkrasız da onca yol gidilmiyor yani..

PEYGAMBERLER ŞEHRİ URFA

Kentin "Peygamberler Şehri" olarak tanınması, inanç turizm açısından büyük önem taşımaktadır. Musevi, Hıristiyan ve Müslümanlar tarafından tanınan Hz. İbrahim'in Urfa'da doğup yaşadığına inanılmış olması bu kentin her üç dine mensup topluluklarca kutsal olarak tanınmasına neden olmuştur.

Urfa sınırına girince Urfa ile ilgili fıkralar anlatmışlar diğer arabadaki arkadaşlar ama hiç kimse Avukat Ali Bakan kadar güzel fıkra anlatamamıştır.. Doğrusu ben de bilmiyordum Sayın Bakan’ın bu kadar enfes fıkralar anlatabildiğini ama anlatmış işte; Urfa’nın biberinden, isotundan ve çiğköftesinden…

Bir biber fıkrasını da; seyahat rehberimiz Av. Abdulkadir Artan’dan dinleyelim: “Fransızlar Urfa’ya girmiş!.. Ahali toplanıp ağanın kapısına giderek; ‘Ağa, kurbanın olayım, Fransız, topraklarımıza girdi, ne yapalım?” Ağa; “Doğri söylersınız emme, bu toprakların devleti var, bekçisi var, bız ne yapabilırız ki; mukadderattır bu..” demiş. Aradan bir kaç gün sonra, yine toplanmışlar ağanın evinin önünde; “Ağa” demişler, “Fransızlar, şehre kadar ilerledi!” Ağa, yine aynı şekilde; “Doğri söylersınız emme, bu toprakların devleti var, bekçisi var, bız ne yapabilırız ki; mukadderattır bu..” demiş. Birkaç gün aradan sonra, bir grup vatanseverler, yine ağanın kapısını çalarak, demişler ki; “Ağa, haberin olsun, Fransızlar isot tarlasına kadar girdiler!” Ağa, yattığı, yerden hızla kalkarak; “Ne dediniz?! İsot tarlasına mı girdiler?”, “Evet ağam” demişler. Ağa bu kez avazının çıktığı kadar bağırarak; “Hey ahali, duyduk duymadık demeyiniz!... Cihat tüm ümmeti Muhammedi üzerine farz olmuştur, hucuuuum!...”


« Ey ateş ! İbrahim için serinlik ve esenlik ol»
Şanlıurfa'da otellerimize yerleştikten sonra ayağımızın tozuyla Balıklıgöl ve Hz. İbrahim Makamı veya Halil-Ür Rahman ve Aynzeliha gölleri, hatta “Dergâh” olarak da bilinen mekâna gidiyoruz. Tarihçimiz, Balıklıgöl’ü hakkında kısaca bilgi veriyor: “Burası, Hz. İbrahim'in doğduğu mağara, ateşe atıldığında düştüğü yer olarak bilinir. Kısaca; Halil-Ür Rahman ve Aynzeliha gölleri veya Balıklıgöl ve Hz. İbrahim Makamı olarak adlandırılır. Şimdilik değil, inşallah yarın yine gelerek gölün çevrelerindeki “kutsal” bilinen mekânları göreceğiz.”
Bu benim ikinci gelişimdi bu mekâna. Ama sanki ilk kez geliyormuşum gibi heyecan duyuyordum. Zira bu makan/Balıklıgöl ve Hz. İbrahim Makamı, Halil İbrahim Peygamber, devrin zalim hükümdarı Nemrut ve puta tabanlarla mücadeleyi bana hatırlatıyor. Putları kırıp parçalayarak insanı Allah’a inanmaya çağıran bir peygamberin mücadelesinin yapıldığı mekân insanı heyecanlandırmaz mı? İbrahim’i kıyam ve putperestlere kafa tutmak!.. Nemrut’a ve Nemrutlara karşı başkaldırmak!...
Tarih kitaplarında okuduğumuz bilgilere göre; İbrahim Aleyhisselamın nesebi Nuh aleyhisselamın oğlu Sam'a dayanır. Hz. Nuh'un vefatı ile Hz. İbrahim arasında iki peygamber (Hz.Hud & Hz. Sâlih) vardır. Bu rivayete göre, 1143 senedir. Hz. Hud ile Hz. İbrahim arasında da 630 yıllık bir fasıla olduğu bildirilmiştir. Doğum yeri Bâbil kentidir .
Rivayetlere göre İbrahim aleyhisselamın babası, Âzer ayrıca put yapardı ve Nemrut’un yakınında bulunurdu. Onun bir dediğini, iki etmezdi.
Bir gün Nemrut bir rüya gördü. Bir rivayete göre, rüyasında gökyüzünde bir nurun parladığını, güneşin, ayın ve yıldızların bu nurun ışığında kaybolduğunu gördü. Diğer bir rivayete göre ise, rüyasında bir kimsenin gelip tahtından kaldırıp kendini yere vurduğunu gördü. Müneccimlere gördüğü rüyayı anlatıp tabir ettirdi. Bunlar "Yeni bir peygamber ve din gelecek, senin saltanatını temelinden yıkacak! Ona göre tedbir almalısın" diye tabir ettiler. Nemrut bu isin tedbiri kolaydır deyip, " Bundan sonra kimse çocuk sahibi olmayacak. Hanımlardan uzak durulacak. Doğan çocuklar, erkekse öldürülecek, kızsa bırakılacak" emrini verdi. Bu suretle 100.000 masum bebeği öldürüldüğü nakledilmiştir.

Bu sırada Hz. İbrahim'in annesi hâmile idi. Âzer'in durumunu bildiği için, onu doğuma yaklaşınca kendisinden uzaklaştırdı ve gizlice bir mağaraya gitti ve orda Hz. İbrahim'i dünyaya getirdi. Doğduktan sonra annesi onu emzirdi ve mağarayı kapatıp geri şehre döndü. Âzer'e ," Çocuk çok zayıf doğdu ve hemen öldü" dedi. Bundan sonra mağaraya - gizlice -gelip İbrahim aleyhisselamı emzirip geri eve dönerdi. Rivayetlere göre, Hz. İbrahim mağarada 7, 13, 16 veya 17 yaşına kadar kaldı.

Buraya kadar, meselenin hikâyesi ve rivayetleridir. Beni, asıl heyecanlandıran; İbrahim aleyhisselam hakkında Allahü Teâlâ’nın « Halil'im » demiş olmasıdır.
Yine rivayete göre; Babil halkı Allah'ın yolundan saptığı için her sene putlar için âyin düzenlermiş. Bu âyinde bir yere toplanır bayram yapar ve sonra puthaneye gider, putlara secde eder, sonra da evlerine dönerlermiş.. Böyle bir bayram günü, İbrahim aleyhisselam put haneye girip, bir balta ile bütün küçük putları kırdı. Baltayı da, en büyük putun boynuna aşdı ve oradan uzaklaştı. Keldâniler puthâneye girince bütün putların kırıldığını gördüler ve bunu yapanı yakalayarak cezalandırmak istediler. Hz. İbrahim'i getirip, bu işi sen mi yaptın dediler. İbrahim aleyhisselam « Kendisi dururken küçük putlara tapınılması istemediği için, boynunda asılı olan büyük put yapmıştır. İnanmazsanız kendisine sorunuz » buyurdu. Onlar 'Putlar konuşamaz ki, sen onlara sor diyorsun' dediler. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam « O halde konuşamayan ve kendilerini kırılmaktan kurtaramayan putlara neden ibadet edersiniz ? Size ve taptığınız putlara yazıklar olsun » dedi , ama bu hiç bir fayda vermedi, çünkü onlar : «Dediler ki. Biz, babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk ».

İbrahim aleyhisselam putları kırınca putperestler bu işin onun yaptığını anladılar ve ceza vermek üzere hapsettiler. Durumu Nemrut’a bildirdiler.

Rivayete göre Nemrut Hz. İbrahim'in yaptığını duyunca onu yanına çağırdı. O zaman insanlar Nemrut'a secde ederlerdi. İbrahim aleyhisselam secde etmeyince Nemrut " Niçin secde etmedin" diye sordu. Hz. İbrahim de: « Ben beni yaratan Allahü Teâla'dan ziyade secde etmem » buyurdu. Nemrud " Seni yaratan kim ? " diye sorunca, İbrahim aleyhisselam: « Benim Rabbim, dirilten ve öldüren Allah'dır » diye cevap verdi. Nemrut, " ben de diriltirim" diyerek zindandan iki kişi getirtti. Birini serbest bırakıp, birini öldürdü. Güya böylece diriltmiş ve öldürmüş oldu. Hz. İbrahim bunun karşısında : « Benim Rabbim güneşi doğudan getirir, doğurtur. Eğer gücün yetiyorsa sen de batı'dan doğdur » buyurunca Nemrut şaşırıp, âciz kaldı. Bu husus Bakara suresinin 258. âyetinde bildirilmiştir. Bu münazaranın vukuu bulduğu zaman hakkında iki rivayet vardır. Birincisi, İbrahim aleyhisselam putları kırınca onu yakalayıp hapsettiler. Sonra ateşe atmak için hapisten çıkarıp, Nemrut'un yanına götürdüklerinde gerçekleşmiştir. Diğer rivayete göre insanlar arasında büyük bir kıtlık çıkmıştı. Bundan dolayı insanlar yiyecek almak için Nemrut'a giderlerdi. Nemrut her gelene, "Senin Rabbin kim ? " diye sorar ve "Benim Rabbim sensin" diyenlere gıda maddeleri verirdi. Hz. İbrahim yiyecek almaya gelip Nemrut ona bu soruyu sorunca İbrahim aleyhisselam : « Benim Rabbim dirilten, hayat veren ve öldürendir » dedi ve böylece bu münazara vukuu buldu . Bu olaydan sonra Keldâniler Halilallah'ı ceza vermek istediler ve onu ilk önce hapse attılar. Sonra Nemrut onu ateşe atmaya karar verdi. Rivayete göre bu fikri Nemrut'un aklına Hênun adında biri getirdi ve Allah onu sonra yerin dibine batırdı.
Ateş'in Halilallah'ı yakmaması
İbrahim aleyhisselam'ın ateşe atılması kararlaştırıldıktan sonra odun toplanıyor ve kocaman bir ateş yakılıyor. Problem Halilallah'ı ateşe atmakta. Rivayete göre İblis insan şekline girip Nemrud'a mancınık kullanmasını tavsiye ediyor . Kur'an'da : « Onun (İbrahim) için bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın ! dediler » buyurulmuştur. Bir bina (mancınık) yapılıp oradan İbrahim aleyhisselam ateşe atılınca, ateş bir gül bahçesi oluyor. Diğer bir rivayete göre içi balık dolu bir havuz oluyor ateş. Ve böylece ateş Halilürrahman'ı yakmıyor.
Değerli okuyucular, bunlar değişik kitaplarad anlatılan hikayelerdi ama bizim için önemli olan, Kur'an-ı Kerim'in Enbiya suresinde; : « Ey ateş ! İbrahim için serinlik ve esenlik ol» demesidir…
İşte bu gün böyle mübarek bir kıyam merkezindeyim, belki de onun için heyecanlıyım…

Urfa şehri ve insan manzaraları..

Ezan sesiyle uyanıyorum. Kafam, davul gibi şiş, dinlenememişim, yol yorgunluğunu atlatamamışım. Uğuldayan kafamın içinde, tarihçimiz Av. Abdulkadir Artan’ın Kommagene'nın başşehri Arsameia ve Nemrut Dağı gibi tarihi mekânlarda anlattıkları tanrı ve tanrıçalar cirit atıyor sanki. Bir sürü lüzumsuz bilgi birikmiş kafamda.. Patlayacak gibi kafam…

Kaldığımız yer acayip bir otel, sabaha kadar gürültü-patırtı ve yağsız-bakımsız kapı sesleriyle uyutmadılar beni. Sanırım sabaha doğru uyuyabilmişim ancak bir- kaç dakikalığına…

O uyku sersemliğiyle saatime bakıyorum. Saat, 04:00. Akşam arkadaşlarla saat:06:00 da kalkmayı kararlaştırmıştık. Öyle ise ben niye kalktım? Tekrar bakıyorum saatime, saat, 04:00. Hay Allah’ım az önce de “Saat, 04:00.” demiştim.. Ha anladım namaz kılmak için kalkmıştım. Sabah ezanıyla uyanmıştım ya… Hem az önce ezan sesiyle kalkmamış mıydım ve hâlâ ezan okunmuyor mu?..

Akşam sormayı unutmuşum, sahi kıble hangi tarafta? Ezan hâlâ okunmaktadır. Sanırım merkezi sisteme bağlı değil burası, değişik yerlerden değişik zamanlarda başlayan ezan sesleri geliyor. Camiye mi gitsem? Kıbleyi arayacağıma camiye gitsem daha iyi. Abdest almadan çıkıyorum odadan. Aşağıda, bir sandalyede uyuklayan otel görevlisi, benim çıktığımı görünce korkuyla uyanıp ardımdan koşuyor. Camiye gideceğimi, sabah namazımı kılacağımı söylüyorum. Vukuat olmadığına sevinir gibi derin bir nefes alıyor.

Gelişigüzel, ilk önüme gelen sokağa sapıyorum. Aceleden, en yakın camiinin nereden olduğunu sormayı unutmuşum. Sokakta ölü bir sessizlik hâkim. Sokak lambaları da olmasa, bu vakitte bu sokakta yürünmez. Aha şuradan camiyi bulayım, aha şuradan derken epey yürümüşüm. Arkamda bir polis otosu, devriye çıkmışlar.. En yakın camiinin nerede olduğunu söyleyeceğim, o zaman da yabancı olduğumu ele vermiş oluyorum. Sormuyorum, hızlı adımlarla cami aramaya devam ediyorum…

Meğer kaç cami atlatmışım… Kaldığım otelin hemen yanı başında bile camii varmış. Dönüp dolaşıp yine otele en yakın camiye gelmişim. Camii imamı henüz çocuk denilecek kadar genç bir delikanlı. Kıraati çok düzgün, Arapça şivesiyle okuyor. Huşuyla sabah namazımı kılıyorum. Namazdan sonra sanki biraz dinlenmiş gibi hafifliyorum..

Otele döndüğümde elektriklerin kesik olduğunu görüyorum...Elektrik kesilmeden önce de karanlıktaydık, gece lambası arızalı olup yanmadığı için sabaha kadar zindanı çağrıştıran bu odada uyku da tutmamıştı..

Tekrar yatmaya çalışıyorum yine uyku tutmuyor. Aynı odada kaldığımız Avukat Fuat Karakuş da uyanıyor. Sabahın bu erken saatlerinde Urfa şehrini bir turluyoruz Fuat Karakuş’la beraber.

Tarihle yoğrulmuş bu kenti gezerken en çok kesme taşlardan yapılmış tarihi binalar dikkatimi çekiyor. Bir de insan manzaraları.. Sabahın erken saatlerinde, bir insan kalabalığıyla karşılaşıyoruz. İşe gitmek için toplanan bu insanları görünce bizim Malatya’da ki, Söğütlü Camii civarı aklıma geliyor. Şimdi bilmiyorum ama daha önce bizim Malatya’da da işçiler böyle toplanır iş beklerlerdi. Yeni Camii civarı ve Söğütlü Camii çevresinde, erken saatlerinde işçiler toplanır o günkü çıkacak rızkını beklerlerdi. Söylemek ayıp gibi olmasın, bu fakir de az o insan mazatlarında (işçilerin toplandığı mekanlarında demek istiyorum) beklemedi hani.. İnsan mazatında iş bekleyen insanlar beni efkârlandırmıştı... Yanımdaki arkadaşa, ben de bir zamanlar böyle iş bekledim, diyeceğim, avukat adam, işçilikten ve işçilerin ruh dünyasından ne bilsin..

Urfalı Şair Nabi

Urfalı, “Şair Nabi Kültür Merkezi” önünden geçiyoruz. Sonradan edindiğim bilgilere göre, Şair Nabi Kültür Merkezi, Urfa’da birçok önemli kültürel etkinliklerin yapıldı bir mekanmış..

Otele döndüğümüzde arkadaşların bizi beklediğini görüyoruz. Sabah sabah Urfa sokaklarını turladığımızı söylerken, Şair Nabi’den de bahsediyoruz. Tarihçimiz Av. Abdulkadir Artan, Urfalı Şair Nabi’den fıkralar anlatmaya başlıyor… (Diyeceksiniz ki, sizin tarihçinizin bilmediği bir şey yokmuş. Aynen öyle, hem ben de boşuna bilge tarihçi demiyorum kendisine..)

“Ünlü Divan şairi Nabi aslen Urfalıdır, İstanbul’a gidip tahsil-terbiye görmesinden, iyi bir şair olup ününü duyurduktan sonra, Urfa’dan kardeşi kendisini ziyarete gitmiş. Kardeşi, Nabi’nin saraya gidip- geldiğini, Padişah’ın dostluğunu kazandığını duyunca, bir keresinde de kendisini saraya götürmesini ve Padişahla tanıştırmasını istemiş. Nabi, kardeşinin söz ve davranışlarına dikkat etmesi ve kendisini mahcup etmemesi şartıyla alıp götürmüş. Saraya girip huzura aldıklarında, Padişah, Nabi ile birlikte misafirine de itibar göstermiş. Bu arada, Nabi’nin kardeşinin saf hareketleri Padişah’ın hoşuna gitmiş, gülmüş eğlenmiş ve buna mukabil bir kese altın hediye etmiş. Nabi’nin kardeşi; “Vay Allah Peyğamber razi olsun ha..” diyerek keseyi cebine atmış. Oradan ayrıldıktan sonra, Nabi; “Bak, demiş, bizi mahcup ettiniz, koskoca bir padişah sana altın kese veriyor, sen buna karşı, elini öpmeden cebine atıyorsun, bundan böyle Padişah bir şey verdiği zaman, öpüp alnına koyacaksın, Padişah’ın da elini öperek teşekkür edeceksin..” demiş. Bizimkisi kafaya koymuş bu sözü, ikinci gidişde Padişah bunlara tatlı ikram etmiş. Nabi’nin kardeşi tatlıyı alıp alnına koyarak öpmüş sonra tatlının bulaşığı ile kirlenen elleriyle Padişah’ın elini de tutup öpmüş. Nabi, kardeşinin bu tutumundan son derece mahcup olmuş Bu olay üzerine şu beyti söylemiş: “Nabi’yi Nabi yapan Hüsn-i nazar/Urfa’nın köylüsünde nezaket ne gezer!”

Bu gün yine ilk ziyaretimiz tarihi Urfa Kalesi'nin alt kısımlarında kurulu, efsaneleriyle ünlü Balıklı Göl'e geliyoruz. Akşam gelmiştik ama gündüz gözüyle, bu mekânları gezmek/görmek bir başka oluyor. Belki binlerce, belki milyonlarca balık o tertemiz suda cirit atıyor.

Hz. İbrahim hikâyesini dün anlattığım için bu gün tekrar girmeyeceğim. Balıklı Göl ve çevresinde birçok cami, medrese, tekke, zaviye, hamam gibi anıtsal yapılar yapılmış. Çok bakımlı, güller içindeki bahçede Rızvaniye Camii ve medresesi, Halil - ür Rahman Camii ve külliyesi, Hasan Paşa Camisi ve Halil İbrahim'in doğduğu (doğduğu söylenilen) mağarayı ve arka tepede ki hendeği geziyoruz… Camilerdeki süsler dikkatimi çekiyor. Cami duvarlarında renk renk tabaklarla dolu. Urfa sivil mimarisinde Mezopotamya ve doğudan gelen Selçuklu - İran kültürlerinin birleşiminin izlerini taşıyan kalın duvarlı, avlulu, küçük pencereli tarihi evler arasında geziniyoruz. Hepsi küçük bir saray büyüklüğündeki evlerin insana ve doğaya saygı duyularak yapıldığını görüyoruz…


Eyyüp Peygamber’in türbesi

Eyyüp peygamber, denilince akla sabır gelir. İşte o sabır timsali Peygamberin makamındayız. Lakin, ben burada; “Allah, Eyyüb peygamberin kendisine bağlılığını göstermek için önce mallarını ve çocuk1arını elinden aldı ve daha sonra kendisine ağır bir hastalık verdi. Hasta yattığı mağarada bütün vücudunu kurtlar kapladı. Eyyüb peygamber bütün bunlara rağmen Allah’a isyan etmedi. Allah’a ibadetten geri kalmadı, sabır ve şükür gösterdi.” gibi saçmalamalarda bulunmayacağım. Hücre gibi türbesinin başına üşüşen insanlar arasına ben de dalıyorum ancak onlar gibi dua etmiyorum. Ben, ellerimi, Âlemlerin Rabbı olan Allah’tan başkasına açmam ve ellerimi Allah’a açıyorum. Mesela Camii meydanında bulunan sıcak suyu, şifa niyetiyle soğuk suya tercih etmedim bazı ziyaretçilerin yaptığı gibi. Şifa niyetiyle musluk suyunu, -bazı ziyaretçilerin yaptığı gibi-, yüzüme, gözüme atmadım, vücudumu o su ile mesh etmedim ve içmedim..Onun yerine, bir hayrat sahibinin yaptığı dolaplı soğuk sudan içtim ve bence bu daha şifalıdır, diyerek de sesli düşündüm..

Harran

Hz. Eyyüb’ün makamından ayrılarak Harran’a gidiyoruz.

Şimdi, Mezopotamya’nın yüreğinden geçiyoruz. Sağa bakıyorum ufuk yok, sola bakıyorum ufuk görünmüyor, uçsuz bucaksız bir ova, Haran Ovası..

Yıllardır susuz yaşamaya alışkın bu topraklar şimdi su altında kalmış. GAP’ın hizmete girmesiyle kocaman ova suya kavuşmuş ancak bu kez bünyesi, bu kadar su kaldıramadığından dolayı, biraz kuvvetli bir yağmurun yağmasıyla, -toprak suya doyduğu için/su emmediği için- her yer sele gidiyormuş. Suyun gelmesiyle toprakların daha verimli olması beklenilirken, Haran Ovası ve bölgedeki toprağın % 60 çoraklaşmış yani tuz oranı artmış ve verimsiz düşmüş…
Şanlıurfa'nın, 44 kilometre Güneydoğusunda kalan Harran’ı ilk kez göreceğim. Tarihçimizin söylediğine göre; her yıl binlerce yerli ve yabancı turist tarafından ziyaret edilen tarihi bir mekânmış Harran. Harran, “Harran Kenti”, adıyla anılan Harran Ovası merkezinde kurulmuş. “Tevrat'ta Hârân olarak geçen yerin burası olduğu” söyleniliyormuş. İslam tarihçileri, kentin kuruluşunu, “Nuh Peygamber'in torunlarından Kaynan'a veya İbrahim Peygamber'in kardeşi Aran'a (Haran)” bağlarlarmış. 13.yüzyıl tarihçilerinden İbn Şeddad, Hz. İbrahim'in Filistin'e gitmeden önce bu şehirde oturduğunu yazmış. Bu nedenle Harran'a Hz. İbrahim'in kenti de denildiğini, Harran'da İbrahim Peygamberin evinin, adını taşıyan bir mescidin, onun otururken yaslandığı bir taşın var olduğu söyleniliyormuş…
Harran’a gitmek üzere, sol kol üzeri ayrılan yola girdiğimizde, tarihçimiz, “Suriye sınırındayız.” diyor. “Hava puslu olmasaydı, Suriye evlerini çok iyi görecektik” diyor. Karşıdaki levhaya bakıyorum, “Suriye 20 Km.” yazıyor…
Tarihçimiz; “Dünyanın ilk üniversite kalıntılarının Harran’da olduğunu biliyor musunuz ?” diye soruyor ve yolumuza devam ediyoruz…
Şanlıurfa’dan güneye, Suriye sınırına doğru ilerledikçe tüm coğrafya değişiyor. Adeta çöle dönüşüyor. İlklim de farklılaşıyor ve yakıcı bir hava ile tozu toprağı savuran kavurucu sert rüzgârlar beliriyor. O gün karabasanlar gibi bizimle dolaşan bir bulut, arada bir yağmur atıştırıyor. Bu doğal değişime koşut olarak, yöredeki insan yapısı ve kültürü de farklılaşıyor. Yerleşim birimleri küçük ve kendi içine kapanmış köylere dönüşüyor. Yapılar tek katlı, çoğu düz çatılı ve iki göz odalı olarak bildiğimiz sıradan köy evleri. Bu alışılmış görüntünün arasında ise, kendilerini yüksekçe ve konik kubbeleriyle belli eden, yörenin özgün mimarisi, konik evler kolayca fark ediliyor. En çok dikkatimi, uzaktan bir yabani arı kovanını çağrıştıran bu evler oluyor. ..
“İş Kale” denilen Tarihi Kale’nin önündeyiz şimdi. Günlerce az kalmış ve sahibinin yolunu beklemiş aç kediler gibi, bir grup çocukla karşılaşıyoruz. Adeta elimize ayağımıza dolanıyorlar. Kimisi elindeki “özellik otu” denilen şeyi sattırmaya çalışırken kimisi de açıktan para istiyor. Henüz 09-10 yaşlarında bir erkek çocuk bize rehberlik yapmaya kalkışıyor ve yapıyor da…”İç Kale” yi gezdirirken, çok bilmiş bir tavırla öğrendiklerini şakır şakır anlatıyor...
Hititler döneminde iki katlı olan kalenin ikinci katı Ay Tapınağı olarak kullanılmış. M.S. 150 - 200 yıllarında Romalı'ların gelişiyle ikinci kat kiliseye dönüştürülmüş. Harran'ın çevresi de yüksekliği 90 metre, uzunluğu 4 km. olan surlarla çevrilmiş. Ayrıca Halep, Rakka, Bağdat, Musul, Anadolu kapıları, beş de gözetleme kulesi yapılmış. M.S. 744 - 750 yıllarında bölgeye gelen Emeviler kiliseyi camiye çevirip, kervansaray olarak kullanılmak üzere kaleye üçüncü bir kat daha ilave etmiş… Şeklinde bilgi veriyor çocuk rehber.
Tarihçimizin söylediğine göre, başta devrin en büyük matematikçi ve tabiplerinden, Yunan filozoflarının eserlerini Arapça'ya çeviren Sabit bin Kurra, dünyadan aya uzaklığı doğru hesaplamayı başaran Battani, atomun mucidi sayılan Cabir bin Hayyan olmak üzere birçok ünlü âlim, Harran'daki okullardan yetişmiş. Bu bilgiler, bu mekânlara bir başka anlam veriyor ruh katıyor.
Dünyanın ilk İslami Üniversitesi
Şimdi en heyecanlı mekâna yaklaşıyoruz. Dünyanın ilk İslami Üniversitesi olan Harran Üniversitesi'nin kalıntılarının bulunduğu yerdeyiz. Etrafı tel örgü ile çevrili. Daha yeni savaşta çıkmış gibi.. Tarihçimiz; “Dünyanın ilk üniversitesi olarak kabul edilen Harran İslam üniversitesinin kalıntıları buradadır.” diyor. “Bu üniversite Urfa ile Akçakale arasında dır. Akçakale’ye 66 km’ lik bir mesafe vardır. Akçakale ise Suriye sınır kapısı olan bir yerdir. Harran kelime anlamı yol manasına geliyor. Tarihte ilk astronomi çalışmalarının başladığı yer olduğu sanılan Harran da kazı çalışmaları 1952 de İngiliz Arkeolog S. Rıce başlatmıştır. Bu kazılarda Babil kralı Nabonidin mezar taşı bulunmuş, Şanlıurfa müzesine alınmıştır. Ayrıca külah biçiminde kerpiç yapının dünyada sadece bu bölgede bulunduğu sanılmaktadır. Harran elips şeklinde beş metre yükseklikte ve dört kilometre uzunluğunda bir duvarla çevrilidir. Altı da kapısı vardır. Selçukluların kurduğu, Moğolların yıktığı üniversiteyi Yavuz Sultan Selim han yeniden inşa ettirmiştir. Değerli arkadaşlar, işte gördüğünüz şu manzara Cengiz Han tarafından yapılmıştır.”
Değerli okuyucular, isteseydim bu dizi yazıyı birkaç gün daha sürdürebilirdim ancak bazı samimi okuyucularımın ısrarı üzerine, gezi notlarımı bu gün burada, -Atatürk Barajı’nı anlatmadan- sonlandırdım.. Yarından itibaren, kılıç elde/pardon kalem elde siyaset meydanına iniyoruz..En güzel günler, sizinle olsun…





Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın doğa ve dünya kümesinde bulunan diğer yazıları...
Çınar
Malatya
Zulme Sessiz Kalanlar Zulme Uğradılar…
Malatya Asimile mi Oluyor
Nevruz Ateşi
Orduzu İlçe Olur Mu?
"Maranki" mi Dediniz…
Malatya"da Yeşil Kuşak Projesinin Off The Record Hikâyesi

Yazarın deneme ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Bir "Şişirme Duası" Hikâyesi
"Şişirme Duası"
Kınıfır Bed Renk Olursa…
Kitap Okumak Eğlenceli Bir Eylem…
Sağır Kaplumbağa
Dicle Kıyısında Bir Mağara Kent
Akabe
Tasalanma Ey Reis!..
Başbakanın Malatya Mitingi
Piyerloti

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Cennet Gülleri [Şiir]
Tüm Türkiye Üşüdü Koca Reis [Şiir]
Tüm Türkiye Üşüdü Koca Reis [Şiir]
Çocukluğum [Şiir]
Duvardaki Saat [Şiir]
Olma Geveze [Şiir]
Özgürlük [Şiir]
[Şiir]
Bizim Kadir de Ehliyeli Olunca… [Öykü]
Vay Sözüm Vay… [Öykü]


Şevket Başıbüyük kimdir?

Edebiyatın karın doyurmadığını bile bile aç kalma pahasına yazmaktan imtina etmeyen, hayal gücünden çok izlenim ve gözlemlerini yazmaktan büyük keyif alan, yazarken adeta orgazım olan sıradışı bir yazar

Etkilendiği Yazarlar:
Roman, Hikaye, Şiir, Biyografi, Gezi


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2021 | © Şevket Başıbüyük, 2021
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.