..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Yalnızlık güzel birşey, ama birilerinin yanınıza gelip yalnızlığın güzel birşey olduğunu söylemesi gerekir. -Balzac
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Aşk Romanı > YETER ÖZHAL




18 Kasım 2008
Karabatak  
YETER ÖZHAL
Fırlatılan ok, saplanacağı yeri bulmuştu. Geri dönüşü olmayan bir yola girildi. Talimatlar alındı, kılıçlar kuşanıldı, bu davanın korkunçluğu kendisini kusmaya hazırlanıyordu gittikçe. Sıra katillerdeydi… Sabahın ilk saatlerinde, uzaklardan gelen telefon gecenin karanlığından daha karanlıktı. Yirmi dört saat geçmeden, ölüm emri salık verildi, kurşun… Adres sormuyor, sormayacaktı yine.


:AJAIJ:
10 Şubat 2005 Saat 23.52
     Telefon ısrarla çalıyordu. Erkenden uyuyan savcı zar zor gözlerini araladı, elini telefona atıp açtığında karşısındaki ses;
—Korkut, Korkut… Diye kısık sesle konuşuyordu. Sesi hemen tanıdı ve
—Kemal? Bir şey mi oldu? Diye sordu.
—Sana bir zarf bıraktım, odanda, çekmecenin içinde…
—Anladım. Ne yapacaksın Kemal?
—Ben gidiyorum Korkut, adamlar dün kapıma dayandı, beni öldüreceklerini söylediler. Sana yapman gerekenleri ve iki dosya bıraktım. Hesabına yeteri kadar para yatıracağım. Kızıma anlattığım hikâyeyi anlat, o inanır. Kapatmam lazım, kendine iyi bak, kızım sana emanet…
—Emanetine gözüm gibi bakacağım sen merak etme, Allah’a emanet ol Kemalciğim, çok dikkatli davran gözünü seveyim…
     Telefon kapanmıştı bile. Gecenin sessizliğinde savcının gözleri tavana dikilmiş, bundan sonra olacakları düşünüyordu. Artık ok yaydan çıkmış, saplanacağı yeri arıyordu. Ya kendileri olacaktı, yâda onlar…

KENDİMDEN KAÇIŞ

Korkularım yeşerdi içimde kocaman, korkularım dağ kadar tedirginliğimle çoğaldı. Kimseden saklayamadığım canımın süzgecinden süzülen, benim kalbimi kabartan her buğulu göz sızıntı olup, çırpıntılarla göçüp gidiyorlar tek tek sevgimin sonsuz topraklarından. Yokluk var o topraklarda, var yokluk… Sessiz sedasız sürülen ve yeşeremeyen, esintiyle gürleşip, kokusuyla derinleşen köklerine bakamadan, susuzluğuyla çürümeye mahkûm bırakılmış, çaresiz çaresi beklemek bekliyor beni.

Beklerken, acılar teker teker çörekleniyor sislerin ardındaki kalbime. Aynı zamanda yavaş yavaş gökyüzü kararıyor, bir tren garında ve dışarıda, soğuk havada, kalabalık bir topluluğun içinde gözlerimi dikip uzaklara, trenin gelmesini bekliyorum. Tren gelmiyor, etraf bir iki kişinin aralarında konuşmalarının dışında ölüm sessizliğine bürünmüş vaziyette. Tren gelmiyor, ben sürekli saatime bakıyorum, kolumda saatim yok, çünkü en yakın bildiğim ve dostum olan birine vermiştim, o yüzden telefonumun saatine bakıyorum devamlı, aynı zamanda o cihazın saatinden çok bekliyorum. Bir ses bekliyorum, bir varlık bekliyorum, ama yok.

Vazgeçiyorum. Merdivenlerden yavaş yavaş çıkıyorum, soğuk ve ayazdan dizlerim donmuş vaziyette. Ellerimi hissedemiyorum bile, yine telefonuma bakıyorum, ses seda yok yine. Kendime bakıyorum da gitmekten vazgeçiyorum ama başkalarını beklemekten vazgeçememişim henüz.

Beton geçitten geçerken trenin geldiğini görüp arkamı dönüyorum, tren yolcularını alıyor, ben artık onların içinde yokum diyorum. Geçidin tam ortasında durmuştum farkında olmadan, bir adım atıp koşsam trenin içine gireceğim, dönüp diğer yanıma adım atsam tren düdüğünü öttürerek gidecek. Gökyüzüne bakıp bunu hak ediyor muyum Allah’ım diyorum kendime, kalbim yerinden fırlamış gibi, tokmakla dövünen bir davul gibi inleyip duruyor göğüs kafesinin içinde. Derin bir nefes çekip veriyorum, nefesimin buharı karanlık geceye karışıyor. Boynum eğiliyor aniden, bu arada tren de hareketleniyor, bunu görünce içim burkuluyor, içim acıyor. Tekrar hareketleniyorum ileriye doğru, bu sefer hızlı adımlarla yürüyorum ‘’Tren kaçtı’’artık diyorum. Tren kaçtı… Geçitten geçtikten sonra cebimin içinde, daha doğrusu avucumun içinde tuttuğum sigara paketini çıkarıp bir tane yakıyorum. İçime çektiğim her nefeste sigaranın ucundaki kor, yanıp yanıp sönüyor…

Farkındayım, susuyorum hala, unutmak istediğim hiçbir şeyi unutamıyorum ve kendimden kaçarken bir tren garında yine kendime yakalanıp, kaçamıyorum.

Aynaya bakmaktan nefret ettim, saçımı taramaktan, yüzümü yıkamaktan, tırnaklarımı kesmekten, banyo yapmaktan, dişlerimi fırçalamaktan bıktım. Yemek yemek bile istemiyorum, şu sıralar bana bu bile çok anlamsız bir meşgale olarak geliyor. O yüzden tam on kilo vermişim, basküller öyle diyor.

Yazık etmişim kendime, başkaları içinse; tüh tüh, vah vah çekmek yerine artık bazı, biten şeylerimden bahsetmek gerekiyor belki de. Olacak iş değil.

Bu şekilde kalmalıyım. Sabahında akşamında ağlamalıyım, belki bırakmalıyım tüm her şeyi. Trenin kaçtığının farkındayım, şimdi bir daha geri dönmek olmaz. Ya cesaret edemiyorum kaçmaya, ya da onun olmadığı bir şehir bana tamamen boş gelir diye korkuyorum. Gece üzerime üzerime geliyor. Ben Tuzla istasyonundayım, hava öylesine soğuk ki iliklerime kadar üşüyorum.

Bu istasyonların yollarını bile bilmezdim ben, sağ olsun arkadaşım öğretti. Gerçi o da bilemezdi benim bir gece vakti kalkıp, bavulumu da elime alıp bu şehirden kaçmak için buraya geleceğimi. Bir kere binmiştim trene, Tuzla’dan Gebze’ye gitmiştim. Trenin içi çok sıcaktı, insanları ise bir hayli garip! Şu an kim bilir kaçıncı uykusundadır, içimden tamam bu son kez diyerek telefonuma bakıyorum. Telefonum, benim yalnızlığımı yüzüme vuruyor sanki sus pus olmuş bu gece vakti. Ne arayan var, ne de soran! Eve gitmeyi planlıyorum, Tuzla’dayım, buradan Kozyatağı’na nasıl gidilir? Buranın yabancısıyım aslında, Anadolu yakasında doğdum, büyüdüm ama buranın yabancısıyım işte!

Evden ayrılırken babamla kavga etmiştim, şimdi beni aramazlar, çünkü bana’’defol bu evden’’ demişti babam, her zaman ki halidir… Bana sinirlendiğinde genellikle evden kovar, çok iyi bilir tilkinin geleceği güzergâhı, her ne kadar üç tane ablam olsa da hepsi de el bir yerde. Bir gün birisinde kalsam, bir gün diğerinde belki iki hafta idare ederim… Ama sonra?
Enişte el gibidir, abla her ne kadar kendi kanından da olsa, o da enişteye bağımlıdır bunu çok iyi bilirim.

Tuzla’dan taksiyle Pendik’e gitmeye karar veriyorum çok geçmeden ama sonra vazgeçip Kartal’a ablama gitmekten başka hiçbir çaremin olmadığını da görüyorum. Soğuk gittikçe içime işliyor ve ben durakta dişlerim birbirine vurarak titriyorum. Bir türlü taksi gelmiyor. Telefonun saatine bakıyorum, saat sabahın iki buçuğu. Yavaş yavaş uykum geliyor, gözlerim uyku mahmuru etrafa bakarken, geçidin solundan bir taksi geliyor. Birden uykum açıldı, taksici sakallı bir adam, bu saatte beni kimin götüreceği çok önemli aslında, eşkâlini kafama yazmam gerekebilir Taksi önümde duruyor, bavulumu bagaja koyarak arka koltuğa geçiyordum. Şoför; ‘’nereye bayan’’ diyor, bense;’’Kartal’a’’ diyorum yalnızca. Sessiz sakin ilerliyoruz yolda, taksi şoförü sürekli önüne bakıyor, bense aklımdan binlerce şey geçiriyorum o anda, gözümün önünden yaşadığım sahneler geçiyor durmadan.

Arkadaşım;
—Kızım bence bunun bütün hareketleri yapmacık, sırf seni kendine bağlamak için yapıyor bunları, bak söylemedi deme!

Arkadaşım;
—Konuşmalarına baksana tamamen seni baştan çıkarmak istiyor, olacak iş değil!

Arkadaşım;
—Elini tuttuğunu gördüm… İnan bana o anda karşınızda ben vardım, sırf size baktığım için yaptı o hareketi.

Ben;
—O beni gerçekten çok seviyor, senin söylediğin gibi olsaydı kesinlikle ben anlardım.

Ben;
—Bir insan durup dururken niye hiç tanımadığı birine yapmacık davransın! Muhakkak bir şeyler hissediyordur, bence yanılıyorsun.

Arkadaşım;
—Yanılmıyorum, bak görürsün, eğer benim söylediklerim çıkarsa çok üzülürsün ama o günde ben sana ‘’demiştim’’derim haberin olsun.

Birden kırmızı ışık yanıyor ve pat diye duruyoruz. Kartal’a çok az kalmış… Düşüncelerim beni rahat bırakmıyor bir türlü, sürekli beynimi kurcalayıp onu unutmamamı sağlıyor, sonra bütün bunlardan canım sıkılıyor ve aklımı başka yerlere çekecek farklı şeyler düşünmeye çalışıyorum. Etrafıma bakıyorum safça, deniz muhteşem görünüyor, sahildeki balık restoranlarından müzik sesleri geliyor, başımı farklı bir tarafa döndürdüğümde sadece evleri görüyorum. Herkes uyumuş… Herkes yok… Hiç kimse, hiç kimsenin haberi yok daha, bu şehrin haberi yok, burada yaşayanların, uyuyanların. Herkes niye uyuyor, uyandırmalıyım herkesi, uyumamalı kimse. Herkesi, bütün hepsini uyutmamak. Birden beynimde ittiğim düşünceler ani bir hücuma kalkmış gibi, isyan ettiriyor beni, o anda aklımdan geçen şeyleri düşünürken gözlerim fal taşı gibi açılmış ama ben farkında bile değilim. Şoför;’’Bayan Kartal’a geldik, Kartal’ın neresine gidiyorsunuz?’’diyor. Ona minnet borçluyum bunu bilmiyor…
—Kartal stadının üst sokağı…
—Tamam, hanımefendi, diyip gaza basıyor.

Kendimi o kadar kasmışım ki, ablama gelene kadar aklıma mukayyet oldum.’’Allah aklına mukayyet olsun’’lafının ne anlama geldiğini de uygulamalı olarak görmüş oluyorum böylelikle. İçinden bir şey sızmasın diye, başkalarını da rahatsız etmeyeyim diye ağzıma mühür vurdum.

Nihayet ablamın oturduğu apartmanın önündeyim, taksi çoktan uzaklaştı bile. Bense ablamı nasıl uyandıracağımı düşünüyorum. Apartmanın bahçesinin içinde, ablamın dairesinin camlarına bakarak bir sağa bir de sola gidip duruyorum. Yok, yapamayacağım herhalde. Sabah üç olmuş, kızcağızı uyandıramam, sonra yanlış da anlar, ben de yalan söyleyemem zaten. En iyisi. Dış kapının önünde beklemek.

Hayatımda ilk defa sabah üçte dışarıda tek başınayım. Kapının merdivenine resmen çökmüş vaziyette oturuyorum ve göz kapaklarım inanılmaz ağırlaşıyor. Beynim bütün vücuduma uyu emri vermiş sanki hepsi çöküverdi.

Başımı dış kapının duvarına yaslamış uyumaya çalışırken birden telefonum çaldı. Telefonun çalmasıyla bedenimin bütün hücreleri ayaklandı bir anda, tabii ben telefonun çalmasını uzun zamandır bekliyordum ama çalmayınca bütün ümidimi kesmiştim. Biraz sevinçle biraz da merakla telefona baktım. Bana sabahın bu saatinde telefon eden o’ydu. Kalbim yerinden fırlayacak gibi olmuştu, çocuksu bir sevinçti bu belki, çünkü ben aslında onun yüzünden yaşıyordum bütün bunları. O’na nefret duygusu beslemeye çabalıyordum ama içimdeki sevgi buna engel oluyordu, bir türlü nefreti tadamamıştım. Telefonun sesi kısıktı, titreşimde uzun uzun çaldı, sonunda dayanamadım ve açtım yeminlerimi hiçe sayarak.

—Alo!

Daha ben alo demeden O demişti.

—Efendim…

—Neden geç açtın telefonu?

—Neden mi? Uyuyorum tabi ki.

—Uyuyor muydun, pardon kusura bakma uyandırdım seni.

Bu şekilde konuşmasına çok şaşırmıştım, çünkü saat üçü geçiyordu ve bana uyuyor muydun diyordu, sakladığı bir şey mi var acaba? Hemen sordum;

—Bu saatte benim bildiğim uyunur, yoksa başka bir şey mi yapmamı bekliyordun? (belki onun yüzünden yaşadığım bu gitme sendromunu duymuştur da o yüzden öyle imalı konuşmuştur diyorum kendi kendime.)

—Yok, canım, yanlış anlama kaç günden beri telefonlarıma cevap vermeyince merak ettim nedenini, aramızda benim bilmediğim herhangi bir problem mi var? Yine açmayacağını düşünerek aradım aslında ama açınca şaşırdım. Neden telefonlarıma cevap vermiyorsun?

Böyle konuşması beni iyice çileden çıkarıyordu, sanki ortada hiçbir şey yokmuş gibi davranması ister istemez beni sinirlendiriyordu ama kendime bir söz vermiştim, birincisini bilerek tutamadım, ikincisini tutup ona makul ve mantıklı cevaplar vermeyecektim, hiçbir şey yokmuş gibi sakin olacaktım ama tavrımı da koyacaktım. O hala konuşuyor bense sadece dinliyordum.

—Neden beni kırıyorsun, sana defalarca mesaj attım, telefon ettim ama bir cevap bile yazmadın, yanıt vermedin. Ben sana küfür mü ettim, yoksa arkandan mı konuştum da kulağına geldi? Lütfen söyler misin?

En sonunda bu konuşma bitsin diye ona;

—Hayır, seninle ilgili hiçbir şey duymadım, dedim.

—E e o zaman neden bana böyle davranıyorsun? Zaten sevgilimden de ayrıldım, ne olur bir de sen bana böyle yapma, bak onu çok sevdiğim halde ayrıldım, ne kadar acı çekiyorum bir bilsen!

Dedi ve sesi titremeye ardından hüngür hüngür ağlamaya başladı. Tabi ben bunları duyunca ve ağlamaya başlayınca hem şok oldum, hem de bilincimi yitirdim bir anlık. Aslında sana söyleyecek çok şeyim var, söylesem neyi değiştirecek onu bilemiyorum diyip yine susmayı tercih ettim.

O ağlamaya başlayınca ben bunu fırsat bilerek,

—Çok kötü durumdasın sanırım, istersen telefonu kapatalım ve ikimizde uyumaya çalışalım, sabah ola hayır ola, sakin kafayla konuşuruz, toparla kendini, her şey çok güzel olacak bundan eminim, barışacaksınız içime öyle doğuyor merak etme boşuna, dedim.

Karşımda bir mırıldanma sesi ve karşılıklı anlaşma, telefonların kapatılması. Telefonu kapadıktan sonra ablama telefon ettim. Saat üç buçuk olmuştu, telefonda konuşunca birden cesaret gelmişti. Dakikalarca ablamın telefonu çaldırdıktan sonra nihayet açtı.

—Alo.

—Abla kapıyı açar mısın, ben arkadaşlarla beraberdim. Zaman geçmiş sana haber vermeyi unutmuşum…

—Tamam.

Ablam uyku sersemi olduğu için anlamamıştır bile, ara sıra arkadaşlarla eğlenmeye gittiğim zaman ablama gelirim, o yüzen ablam alışkındır benim böyle emri vakilerime.
Zır zır diye kapı otomatiğinin sesi çaldı, demir kapı nihayet açılmıştı, o anki mutluluğumu anlatamam herhalde. Merdivenlerden üçer beşer atlarken bavulumu ne yapacağım şimdi diye düşünüyordum. Ablamın dairesine geldim ve ablam beni salonda bekliyordu. Küçük tekerlekli bavulu koridorda bırakıp salona girdim. Ben gelene kadar o da yatağı hazırlamış.

—Ya kusura bakma böyle habersiz oldu ama.

—Haber verirdin sen, niye böyle oldu ki…

—Hiç sorma, saate hiç bakmadım, seni aradım zannediyorum ama meğerse unutmuşum, kapıda yarım saat nasıl uyandıracağım diye kara kara düşündüm, en sonunda aradım valla.

—E e ne yapacaktın, tabii ki arayacaksın, hadi uyu, dinlen. Yarın kalkacak mısın?

—Yok, yarın geç kalkacağım.

—Tamam, Allah rahatlık versin.

—Sana da.

Oh bir zorluğu da böylelikle atlatmış oldum. Kızcağıza sizi terk edip gidiyordum aslında deseydim, kim bilir sabahın kör karanlığında bir saksı yerdim kafama. Sıcak ortamı bulunca hemen kendime geldim. Üzerimi çıkarıp eşofmanlarımı giydim, yatağıma uzandım ama bu sefer telefonumu kapadım. Şu telefonu aldığımdan beri yani on yıldır gece uyurken bile kapatmamışımdır. Bütün arkadaşlarım bilir, eğer herhangi bir sıkıntınız olursa, hiç çekinmeden arayın, hemen atlar gelirim yanınıza demişimdir. O yüzden hiç kapatmamıştım ama bu gün bir ilki gerçekleştirerek telefonu kapıyorum herkese… Çünkü artık kapalıyım.

Yastığa başımı koyar koymaz yine beynim faaliyete geçerek beni kendine esir alıyor,

—Çok sevdiğim halde ayrıldım… Demek öyle ha!


Cumartesi saat 12.00

Bir türlü gözlerimi açamıyorum. Ablamın evi Kartal sahiline yakın olduğu için martılar sağ olsun, sesinden uyutmadı bir türlü, tekrar uyuyorum…

Saat 14.00

Aniden sıçrayarak uyanıyorum, resmen yataktan fırlayarak uyandım. Saat iki olmuş, Allah işe geç kaldım, neredeyim ben ya! Ablamın evinde olduğumu görünce aman be kızım, yat uyu bugün cumartesi, izinlisin(kafadan)evde de kimse yok, ablam da işe gitti, oh ne güzel. Tekrar yatağa uzandığımda başucumda sehpanın üzerinde bir not gördüm;’’Uyandığında ilk önce banyonu yap, sonra bir güzel kahvaltı yap, daha sonra da otur televizyon izle ben gelene kadar, öpüldün.’’

Evet, günlük davranış şekilleri dersine hoş geldiniz efenim. Aslında çok doğru, gidip bir banyo yapsam hiç fena olmaz.

Temiz iç çamaşırları ve bornoz alarak banyoya girdim. Yaklaşık 45 dakika banyo yaptım, üzerimdeki tüm sinir ve stres bir anda uçtu gitti. Saçlarımı da iyice kuruladıktan sonra kendime şöyle mükellef bir kahvaltı sofrası hazırlayayım bari.

Çayımı demliyorum, yumurta kırıyorum, beyaz peynir, reçel, zeytin, domates, salatalık derken salonda masayı bir güzel donattım. Açtım televizyonu, olay fotocu programlarını izliyorum. Nerde dünkü hava, nerde bu günkü hava? Arada dağlar kadar fark var. Kahvaltıyı yaptığım yerin üç duvarında da cam var. Güneş o kadar güzel giriyor ki odaya yedikçe yiyesim geliyor. Ardına bile bakmadan çekip giden iştahım aniden yerine geliyor sanki dün yaşadıklarımı sanki unutmuş gibiyim. Televizyondaki sanatçı karmaşasını görünce aklım sulanmış gibi kendi dertlerimden ve problemlerimden bir anda uzaklaşıyorum. Kıtlıktan çıkmış gibi yiyince aniden tıkandım.

Telefonum gözüme çarpıyor aniden, bu kadar uzun süreli kapalı kalmamıştı hiç, olsun biraz kafamı dinlemek istiyorum. Bir müddet telefonumu kapalı tutmaya karar vermiştim, artık herkesten biraz uzak kalmalıydım, kendimi toparlayıp duygularımı yoluna koymalıydım.

Gitmek ya da kalmak ve bütün her şeyle mücadele etmek, işte bütün mesele bu. Gidersem eğer kendimden kaçacaktım, bunu yapmadım, yapamadım artık onunla değil aslında kendimle mücadele edecektim.

Yaşadığım kalp ağrıları tamamen bitmiş durumda, anladım artık. Bu acılar insanı öldürmüyormuş, insan bu yükün altından da kalkabiliyormuş. Hayatı çok sevdiğimi nihayet anlamış durumdayım. Bir yanımı hep eksik hissetsem de, o eksikliği hep farklı şeylerle yamayıp batmamaya çabalama hırsım bile yeter bence.

İnsanın hayatında çok sevdiği insanlar olabiliyormuş, mütemadiyen bağımlı kalabileceği, sevgisinden güç bulabileceği olabiliyor da, istemeden hayatımdan çıktığında ne yapacağını bilmemek de bir garip duygu. İstemesem de çekip gidiyor, sen istemiyorsun ama o seni hiçe sayarak gidiyor. E e bundan sonraki hikâyede kim başrol oynayacak, kim figüran olacak? İşin en kötü tarafı da sen onu unutmak için mücadele ederken, bir sonuca ulaşman yani onu unutmak, o seni hayatından çıkardığı için sende unutmak zorunda hissedersin kendini ve bu emri verirsin beynine, o da bu emre itaat eder ve unutursun. Unuttuktan sonra bir boşluk hissedilir… Derin, keskin, sıkıcı ve başıboş bir boşluk. Bu başıboşluk ya seni içine çeker yutar sen de bitersin ya da sen varlığınla bu boşluğu doldurur ve bu koskoca yalnızlıkta durmayı becerirsin.

Sonrası malum… Ya eski yaşantına geri dönersin ya da yeni bir başlangıç yaparsın. Yeni bir başlangıç… Geçici hevesler, onu unutmak için o büyük boşluğu doldurma telaşın, başkalarıyla avunma çabaların.

Yaşadığım şu son günlerde bütünüyle bunalıma girmiş vaziyetteyim. Beni deliler gibi sevdiğini söyleyen kişinin bana yaptığı şeyleri çözmeye çabalamaktan öteye gidemiyorum. İşin kötü tarafı, hayatımda ‘’evet, âşık olabildim nihayet’’diyebileceğim kişiyken, bir de beni hayal kırıklığına uğratıp gitmesi hayatımda yediğim darbelerin en kuvvetlisiydi. Oturup kendimle baş başa neler oluyor benim şu hayatımda diye de uzun zamandan beri düşünemiyordum. Gerçekten aşk insanı kör, sağır ve dilsiz yapıyormuş. Eski kimliğime kavuşmaya çabalarken aynı zamanda olanları unutamamak, hazmedememek ve üstüne üstlük bu kişinin sürekli beni araması, aklımı iyice karıştırmaları beni son derece yorgun bıraktı. Bir insan bir hafta içinde sırf düşünceden ve üzüntüden 10 kilo verebilir mi diye sorsalardı, herhalde hiç tereddütsüz hayır derdim. İnsan kendisi yaşayınca daha iyi anlayabiliyor.

Yanıma onun bana yazdığı mektupları almıştım, şimdi oturup onlara cevaplar yazacağım. Artık bu işin sonunu getirmem gerekiyor, yoksa benim sonum yaklaşıyor sanırım. Yazacağım cevapları yine mektup şeklinde yazıp, ona göndermeyi planlıyorum. Yaklaşık 60 sayfalık mektubu var bende, onları alıp tek tek okuyarak, her kelimesine hesap sorarak, ondan cevap bekleyeceğim. Bakalım bana benim kadar dürüst olabilecek mi, yoksa yine kaçmayı mı yeğleyecek? Kaçarsa yani cevap yazmazsa eğer beni sonsuza kadar kaybedecek… Çok üzgünüm.

Çantamın içindeki mektupları alarak koltuğa uzanıyorum. Yanımda çayım ve sigaram. Her cümlesinin manasını süzüp, en dibine kadar inmem gerekiyor.

* * * * * *

     Mektuplar uzuyor, uzuyor ve sonunda ben sıkılıyorum. Ablam akşam eve gelecek benimle konuşmak isteyecek, oysa ben hiç kimseyle konuşmak istemiyorum. Bir müddet kendimle baş başa kalıp olup biteni ve bütün yaşadıklarımı ayrıca düşünmem gerekiyor. Çarçabuk masayı toparlayıp ortalığı düzenledim. Bulaşıkları yıkayıp bir çırpıda yemek yapma telaşına girdim. Kısa zamanda pilav, şehriye çorbası ve taze fasulye yemeği yaptım. Akşama doğru altıya gelirken saat, evde sıkıldığımı hissettim, hemen ablama telefon ederek, biraz dışarıya çıkıp hava alacağımı ve alışveriş yapacağımı söyledim. Kartal’da her zaman uğradığım çay bahçesine gidiyordum. Çay bahçesinin karşısında Marmara denizinin en güzel mavisi ve onun incileri adalar var, orada saatlerce oturup gelip geçen vapurlara ve gemilere bakıyorum, bazen de gözlerim dalıyor denize öylece bakıp kalıyorum. Kendimi büyük bir savaştan çıkmış ve her yanı yaralı bereli olan bir asker gibi hissediyordum. Yaklaşık altı aydan beri işimi de bir kenara itip, sürekli kendi problemlerimle ve beyefendinin problemleriyle ilgilenmiştim.

Neredeyse işimi kaybetme derecesine gelmiştim. Herkesten ve her şeyden kaçmıştım, bütün sevdiklerime sırtımı dönmüş, kendimi onlara kapatmıştım. Bu nedenle bazı arkadaşlarım beni arayıp halimi hatırımı sormuyorlardı, çünkü aklım başka şeylerle doluydu, onlara ayıracak vaktim yoktu. Aklımı yalnızca onu anlamaya ve ne yapmaya çalıştığına vermiştim, bu esnada çok şeyleri kaybetmişim çok, daha da kaybediyorum, yolun sonuna geldiğimde ani bir frenle durdum nihayet…

     Garson geliyor,

—Buyurun hanımefendi, ne içersiniz?

—Lütfen büyük bardakta çay alabilir miyim?

—Tabi hemen.

     Garson içeriye gidiyor, onun ardından çantamda uzun bir süre kapalı olan telefonumu alıp artık açmaya karar veriyorum(sırf saate bakmak için).Masanın üzerine koyduğumda, farkında değilim ama gözümü ayıramıyorum telefondan. Etrafıma bakınıyorum sürekli, gelip geçenlere bakıyor onları süzüyorum, yan taraftaki restoranda yemek yiyenlere, bir telaşla oradan oraya koşuşturanlara bakıp, dalıyorum. Çok zaman geçmeden çayım geliyor, yavaş yavaş çayımı yudumlarken telefonum çalıyor. Uzun zamandan beri beklediğim şey nihayet oldu, sonunda birisi beni arıyor. Arayan Zeynep:

—Ilgın, nasılsın?

—İyiyim Zeynepçiğim sen nasılsın?

—Sesin hiç de öyle demiyor ama?

—Biraz üşütmüşüm sanırım, o yüzden boğazlarım ağrıyor.

—Neredesin?

—Kartal’da çay bahçesinde oturuyorum.

—A a ben de Kartal’dayım, ben de seni çağıracaktım. Karanlık bara gelir misin, ben oradayım. Oturup konuşalım iyi gelir.

—İyi olur, zaten benimde konuşmaya ihtiyacım vardı.

—O zaman seni bekliyorum.

—Peki, geliyorum…

     Karanlık bar, bir çeşit türkü bar. Zeynep ile canımız sıkıldığında sürekli oraya gidip, türkü dinleyerek kafamızı dağıtırız. Bulunduğum yere çok da uzak değildi, yürüyerek beş dakikada varabilirdim. İçtiğim çayın ücretini ödeyerek kalkıyorum oradan. Karanlık bar, Kartal tren istasyonuna yakın bir yer, oraya giderken bir alt geçitten geçmek gerekiyor, sessizce yürürken geçidin üstünden gürültüyle bir tren geçiyor. Tren geçerken durup onun geçmesini dinliyorum, o anda aklıma dün gece yaşadıklarım geliyor. Doğru düzgün binmediğim trenle bu şehirden kaçma girişimim. Sonra kafamı toparlayıp yürümeye devam ettim, Karanlık bara gelmiştim. Adı üstünde içi karanlık bir bardı ama kilimler, sedirler, çanaklar, çömlekler, tahtadan elişleri ortamı bir anda sıcak hale getiriyordu. Merdivenlerden indiğimde Zeynep’i merdivenlerin tam karşısındaki sedirde otururken görüyorum. Beni görünce ayağa kalkıyor ve birbirimize sarılıp öpüşüyoruz. Zeynep’i görünce nedense içim biraz rahatlıyor, ona öyle sıkı sarılıyorum ki o bile buna şaşırıyor.
Beraberce oturuyoruz,

—Telefonda üşütmüşüm demiştin, geçmiş olsun, hayrola nereden çıktı bu ya?

—Hiç sorma canım, dün bütün gece Tuzla’daydım. O soğuk havada inanılmaz üşüdüm, içim titredi
Resmen. Sabah uyandığımda boğazım ağrıyordu.

—Ne yapıyordun o saatte Tuzla’da sen?

     Gülümseyerek kısaca anlattım Zeynep’e…

—Ya işte böyle, İstanbul’dan gidiyordum anlayacağın ama son anda vazgeçtim, yapamadım. Ne dersen de…

—Sen çıldırmış olmalısın Ilgın, nasıl böyle bir iş yaparsın anlamıyorum, hiç mi bizleri sevmiyorsun sen?

—Yemin ederim her şeyden vazgeçmiştim, sinirim tepemdeydi, bir de bunun üstüne babamla da kavga
Edince, en doğru şeyin buradan kaçmak olduğuna karar verdim.

—Sana inanamıyorum Ilgın, insan bir haber verir değil mi? Canın sıkkınsa neden telefon etmiyorsun ki! Gerçi ben seni tanırım, kesinlikle kendi problemlerini hiç kimseyle paylaşmazsın, ille de böyle bir şey olması gerekiyor sanki!

—Yok, canım ya, yanlış anlıyorsun beni… Çok bunaldım diyorum inan bana. Hiç kimseyle konuşacak durumda değildim yemin ederim sana.

—Değer mi peki bunlara, soruyorum sana hayatım değer mi bu yaptıklarına! Sen burada onun derdiyle yanıp tutuşurken, adam evlenme yolunda neredeyse, seni düşündüğü de yok, unut dedim sana bin defa, unut şunu!

     Zeynep evlenmekten bahsetmişti, sanki olacakları görmüş gibiydi. Dün gece telefonda ‘’çok sevdiğim halde ayrıldım’’demişti. İnsanın içine doğuyor herhalde. Ben yine dinlemiyordum, bir kulağımdan girip ötekinden çıkıyordu laflar.

—Böyle konuşmak çok kolay canım, iş sadece konuşmakta değil aynı zamanda yapmak da önemli. Görüyorsun işte ben yapamıyorum, onu bu kadar kolay unutamıyorum, beynime söz geçiremiyorum.

—Canım sen sadece beyninle değil, kalbinle de mücadele ediyorsun, bunun farkında olmadığımı mı düşünüyorsun?

—Hayır, kalbimde hiçbir şey kalmadı yemin ederim, inan bana. Sorun sadece kafamda bitirememem.

—Kendini aldatıyorsun ama beni aldatamazsın. Kalbinde bitirseydin eğer, beyninde buna engel olmazdı emin ol buna…

     Zeynep doğru söylüyordu, yalnızca sözcük oyunu yapıyordum kendi çapımda. Olmuyordu ne yazık!

—Kendimi toparlayamıyorum Zeynep, hiçbir şey eskisi gibi değil. Kesinlikle mutlu olamıyorum, her yanımda o var sanki nereye dönsem onun yüzü, kiminle konuşsam onun sesi… Yakında çıldırırım herhalde!

—Bu söylediğin şeyler herkeste olabiliyor, duygularını saklayarak kendini bastırıyorsun sadece. Merak etme her şey zamanla unutulacak, ben sana her konuda yardımcı olacağım ama sende kendine inan ve salma kendini.

—Of bilmiyorum, bu işin sonu sence ne olacak?

     Saatlerce Zeynep ile konuştuk, bir yanda en sevdiğimiz türküler diğer yanda çay ve sigara… Saat epeyce ilerlemişti, konuşmamıza virgül koyarak artık kalkma vaktinin geldiğine karar verdik. Beraberce kalkmıştık, o Kartal tren istasyonuna gidecekti. Oraya kadar götürmüştüm onu, vedalaşmadan önce bana;

—Kendine dikkat et, sen bize lazımsın. Moralini de sakın bozma her şeyi olacağına bırak. Yarın bizim kızlarla Kadıköy’de buluşacağız, uzun zamandan beri onları görmüyorsun, sen de gel. Biraz kendine çeki düzen ver, çok iyi uyu bugün en önemlisi de telefonunu bir daha kapatma! Oldu mu?

—Tamam, hayatım, bu söylediklerini yapacağım söz… Yarın Kadıköy’de olacağım, her şeyi de yoluna sokacağım göreceksin.

—Duyamadım, söz mü?

—Söz, söz…

     Birbirimizi öperek vedalaşmıştık artık. Saatime baktığımda 23.30 olduğunu görüyorum, hemen bir taksiye binerek ablamın evinin yolunu tuttum. Allah’tan yanıma yedek anahtar almışım da ablamı rahatsız etmeyecektim. Eve vardığımda apartmanın önünde durup oturma odasının camına bakmıştım. Ablam hala uyumamıştı, biraz tedirgin oldum. Anlaşılan ablam uyumamış ve beni bekliyordu, anladığım kadarıyla bavulumu görüp soru yağmuruna başlayacaktı. Yukarıya çıktığımda gördüğüm manzara beni inanılmaz şaşırttı, ablam eve gelir gelmez hemen çalışmalara başlamış ve masayı bir güzel donatmış, kendisi de elinde kumanda tepkisiz oturmuş televizyona bakıyordu. Beni fark ettiğinde;

—Nerelerdesin sen yavrucum yahu?

—Abla, Zeynep ile beraberdim, son anda buluşmaya karar verdik ve inan ki saatin geçtiğinin de farkına varmadık. Ya sen neler yapmışsın böyle?

—Enişten İzmir’e gitti, şöyle beraber abla kardeş yemek yeriz dedim.

—Vallahi çok iyi etmişsin, ben de çok açım zaten, hadi gel başlayalım…

     Ablamın bu düşüncesi beni çok sevindirmişti, yemek yerken hem sohbet etmiş, hem de evde olanlardan bahsetmiştik. Bu gün dünden daha olumlu geçmişti benim için, en azından konuşmaya başlamıştım yeniden. Yatağıma girdiğimde, yarınki kızlar toplantısına gidip gitmeme konusunu düşündüm. Ablam git, hasret giderirsiniz, hem kendini toparlarsın demişti. Yarın ola hayır ola diyip saat 02.35’te uyumuştum.

* * * * * *

Kızlarla mekânımız Moda’da buluşacaktık. Moda’nın eski iskelesini restore etmişler, bu kez orada oturacaktık. Sabah erkenden kalktığımda Esma, Hanife, Filiz ve Aylin beş-on dakika arayla beni arayıp gelip gelmeyeceğimi sormuşlardı. Onlara geleceğimi söyleyince inanılmaz sevindiler.
     Eniştem inşaat mühendisiydi, işleri nedeniyle İzmir’e gitmişti ve uzunca bir süre orada kalacaktı. Ben de ablamın yanında kalacaktım o gelene kadar, bu benim için bulunmaz bir fırsattı kendimi toparlamak adına. Arkadaşlarımla da sık buluşarak rahatlardım.

     Kadıköy Altıyol’da inip Moda’ya doğru yürüyordum. Herkes o kadar cıvıl cıvıl ki, bir yerlere gitme telaşları görülmeye değer. Sevgilisini koluna takan, sarmaş dolaş caddelerde salınarak geziyordu. Onları o şekilde gördükçe içim burkuluyor ama yapacak bir şey yok. Moda’ya vardığımda denizin o muhteşem manzarası karşısında bir nebze de olsa rahatlıyorum. Gümüşçüler kaldırımlara tezgâh açmışlar, satış yapıyorlardı, Moda iskelesine vardığımda Zeynep oturuyordu. Birbirimize sarılarak,

—Ne haber? Dünkü durumundan daha iyi görünüyorsun.

—Daha iyiyim Zeynepçiğim sağ ol, sen nasılsın?

—İyi olacağım, sen iyi ol da…

—Kızlar gelmedi mi?

—Birazdan gelirler, biz birer çay alalım, garson sinirli sinirli buraya bakmaya başladı artık…

     İkimiz de gülmeye başlamıştık.

—Garson bey, bakar mısınız?

     Garsona siparişlerimizi veriyoruz, tam o esna da bizim kızlar da geliyorlar. Onları bir arada görünce o kadar mutlu oldum ki anlatamam… Esma yine güzellikte birinciliği kimseye kaptırmamış, koyu siyah saçlarına rengârenk tokalar takarak çok şirin olmuştu, yeşil gözleri ortaya çıkmış. Aylin sarışın ve Almanlar gibidir. Mavi gözlü ve uzun boylu. Filiz de kumral, orta boylu kısa saçlı, kahverengi gözlü ve inanılmaz sempatik bir görünüşü vardır, aslında çok çabuk sinirlenebilen biridir, ondan dolayı biz bazı şeylerimizi ondan mümkün mertebe saklamaya çalışırız ama mutlaka bir şekilde öğrenip, yine bize sinirlenir. Hanife ise kısa boylu, esmer uzun saçlı, kahverengi gözlü, sessiz sakin birisidir. Bu gün hepsi ayrı ayrı şık olmuşlar, makyaj yapmışlar…

     Filiz:

—Neredesin ayol, bizi unuttun gitti, özledim vallahi. Resmen burnumda tüttün, aşk olsun sana, ne diyeyim!

     Esma:

—Tilkinin hikâyesini hatırlatırım arkadaşlar ama neyse…

     Diğer kızlar da sitemli konuşunca onların haklı olduğunu düşünmüştüm.

—İyi ki varsınız, hayatımdaki en değerli varlıklar olduğunuzu biliyor musunuz? İnanın belki ben sizi daha çok özledim.

     Aylin:

—Hadi oradan şakacı seni, özleseydin bir telefon ederdin, vefasız!

—Öyle deme Aylinciğim, hani bir kişi vatanından yıllarca ayrı kalır da, döndüğünde toprağı öpesi gelir ya, işte ben de şu anda o duyguyu yaşıyorum.

     Hanife:

—Nasılsın bir tanem, toparladın mı kendini?

—Gördüğün gibiyim canım, toparlanacağım başka çarem yok.

     Esma:

—E yani, bırak şu terkedilmiş kız ayaklarını, aklını başına al yahu! Seni sevmeyen ölsün be güzelim 

     Kızlar bastı kahkahayı. Hem gülüyor hem de birbirimize takılıyoruz. Çaylarımızı ve böreklerimizi ısmarlayarak koyu bir muhabbete daldık. Herkes hayatında olup biten değişikliklerden bahsedip, sohbeti iyice derinleştiriyordu.

     Esma ve Aylin avukattı, Filiz ekonomist, Hanife İstanbul valiliğinde çalışıyordu. Zeynep’le ben de Kadıköy kaymakamlığında staj yapıyorduk. Hepimiz yirmi beşli yaşlarımıza gelmiştik, en güzeli de hepimizin de mesleğinde çok iyi şeyler yaptığıydı. Bir ortak özelliğimiz daha vardı, bu kızlar grubunda bulunanların hepsi de evde kalmıştı  Kimimiz benim gibi erkek arkadaşı tarafından terk edilmiş, kimimiz evlenme fikrinden korkmuş ve kaçmış, kimimiz de artık onları tanıdığını iddia edip, hepsi de aynı değişik birini bulana kadar bekârım diyordu.

     Akşama balık yemeğe karar verdik, Bostancı’da salaş bir restoran var oraya gideceğiz ama ondan önce Moda sahilinde ufak bir yürüyüş yapacaktık. İskeleden ayrıldıktan sonra sahile doğru yürümeye başladık. Benimle beraber Aylin yürüyordu, kızlar ikişerli üçerli grup olmuş, konuşa konuşa gidiyorlardı. Aylin benim liseden arkadaşımdır. Lisede aynı sınıftaydık ve onunla çok ayrı bir arkadaşlığımız var. Aylin bana yaşadıklarımla ilgili soru sormak istiyordu, bunu konuşmalarından anlamıştım.

Diğer kızlar kâğıt helva kavgası yaparken biz çimenlere oturup, ayakkabılarımızı çıkardık. Masmavi denizin üstünde salınarak yüzen yelkenliler birbirleriyle yarışıyorlardı, kayalıkların üzerinde gitarist bir çocuk gitar çalıp, şarkı söylüyor etrafa sesiyle farklı bir hava katıyordu. Biz de bazı şarkılarına eşlik ediyoruz. Aylin, bir an kolluyordu sanki ve sonunda başladı;

—Fatih’in sana böyle davranması çok acımasızca, neden onu karşına alıp adam akıllı dersini vermiyorsun?

—Aylin… Ben bunu yapamam.

—Neden be güzelim, neden? Seni bırakıp gitmesi için hiçbir neden yokken, sana acı çektirmesine bir anlam veremiyorum!

—Onunla konuşmaya ve bunu sormaya cesaretim yok…

—Sana kızıyorum artık, bir sefercik de beni dinle. Seni seviyorum deyip en ufak bir açığından istifade eden ve seni ortada bırakıp giden o!Yanına mı kalsın?

—Tamam ama…

—Yok, öyle tamam ama falan. Senin izinde olduğun bir zamanda, resmen kaçar gibi çıkıp gitti işten, e e sonra. Madem mecbur kalmıştı, neden senden uzaklara kaçtı? Soruyorum sana, bana cevap ver?

—Bilmiyorum…

—Bilmezsin tabii, sana yalanlar söyleyerek uyuttu bir müddet, en aklının ucundan geçmeyen bir zamanda arkadan vurdu seni…

—Aylin…

—Efendim.

—Ben bütün bu olanları anlamaya çalışıyorum.

—Boşuna anlamaya çabalama canım, ben sana anlamaya çalıştığın şeyleri söyleyeyim; bu adam sevgi arsızı, herkesin onu deliler gibi sevmesini ve bağlanmasını istiyor, belirli bir zaman geçtikten sonra da sıkılıp başka birisini buluyor. Haksız mıyım?

—Bilmiyorum… Belki.

—Belki değil canımın içi, görmüyor musun? Senin ciddi anlamda yardıma ihtiyacın var, ben de sana isim veremediğin ya da çekindiğin şeyleri söyleyerek yardımcı oluyorum, kendini toparla bir an evvel.

—Muhakkak, bana yardımcı olmak istiyorsun ama ben şuanda kendimi duygusal anlamda bitmiş hissediyorum. Senin söylediklerini düşünmediğimi mi zannediyorsun, inan bana hepsini çok iyi biliyorum. Yalnızca kendime yediremiyorum o kadar…

—Biliyorum bir tanem sana gösterdiği ilgi çok büyüktü, inanılmaz sevgi gösterilerinde bulunuyordu, bütün bu davranışlar senin ayaklarını yerden kesmiş…

     Aylin konuştukça daha fazla dayanamayarak ağlamaya başladım. Kızlar da yanıma oturmuş, kimisi omzuma yaslanmış, kimisi de gözlerimi silmeye çalışıyordu. Aylin hala susmamış, gerçekleri bir tokat gibi üzüme vuruyordu.

—Yine de aranızda el ele tutuşmanın ötesinde hiçbir şey yaşanmadı değil mi?

—Tabii ki yaşanmadı…

—E e böyle birisinden ne hissetmiş olması beklersin ki?

     Artık canım sıkılmıştı, bu çok ağır geldi bana. Filiz olayları pek detaylı bilmiyordu her zaman ki gibi, merak etmiş ve ısrarla soruyordu sonunda dayanamayarak içimi açtım:

—Fatih, ben izine ayrıldığımda işten çıkmış. Bana bunu anlatırken çok üzgündü, işin kötü tarafı da ben ondan daha çok üzüldüm. Ben onun olmadığı bir yer düşünemiyordum, çünkü ona o kadar çok alışmışım ki anlatması imkânsız. Her sabah beni arayarak uyandırırdı, gece ise kesinlikle iyi geceler demeden uyutmazdı. İdari müdürle kavga etmişler, bana sebebini söylemedi ama ben sonradan öğrendim. Bir arkadaşına haksızlık yapmışlar o da kötülerin düşmanı ya, hemen korumaya çalışmış, çocuk çalışmaya devam ederken o görevinden istifa etmiş.

Tamam, belki ellerimizi tutmaktan öteye gitmemiştik ama çok vakit geçirdik. Sonra annesi memleketine gitti, o da kafasını dinlemek için ve moral depolamak için onun yanına gitti. Giderken otobüs terminalinde onu ben uğurladım, bana öyle sözler verdirdi ki, nasıl yerine getireceğimi bilememiştim ama ben sözümü tuttum, maalesef o tutamadı. Aslında bir haftalığına gitmişti, sonra bu bir hafta bir buçuk ay oldu… Geleceğini düşündüğüm bir hafta gayet güzeldi, her zaman ki gibi arıyor, sevgisini dile getiriyor, arayamadığı zaman bile mesaj çekiyordu. Sonraki haftalar Fatih’e bir şeyler olmuştu, arıyordum telefonu kapalıydı, mesaj atıyordum cevap vermiyordu. Cevap verse bile inanılmaz soğuk şeyler yazıyordu, bir anda neye uğradığımı şaşırdım, onun ilgisine alıştığım için birden bire değişmesine bir anlam veremiyor ve çok üzülüyordum.
Aklımdan birçok şey geçti, acaba orada başka birisiyle mi beraber dedim? Uykusuz geceler bu sinsi soruyla başladı, sonra geldiğinde bana ilgisinin azaldığını gördüğüm de yemek yiyememe ve sonunda başka birisine âşık olduğunu söylediğin de artık hastalanmaya başladım.

     Olay bundan ibaret… Ben kaçtıkça o beni arıyor ve kafamı karıştırıyor. Ben şahsen artık hoşlanmadığım birine açıkça bunu söyler ve ilişkimi keserim. Ama Fatih bana aşkından bahsediyor, benim ona yardım etmemi bekliyor! Unutmaya çabaladıkça onun bu tavırlarıyla içinden çıkamadığım bir ruh haline girdim artık. Sustum ve sürekli kaçtım herkesten… İşte sonuç karşınızda.

     Hiç kimseden ses çıkmıyordu artık.Zeynep benim en yakın şahidim olduğu için ağlamaya başlamıştı.Aylin’de başını eğmiş,kendisini suçlu hissediyordu belli ki.Şu zamana kadar benim kızlara bu kadar net bazı şeylerimi açtığım daha önce görülmemiştir,hepsinin yüz ifadesi değişmişti.Filiz kaşlarını çatarken bile üzgündü.Hanife ve Esma sigara içiyordu.Filiz gözyaşlarımı silerek,

—Canım sen daha önemlisin, boş ver kim kimi severse sevsin, kime âşık olursa olsun, sen kendi hayatına bak ve o kişiyi Allah’a havale et, o bilir ne yapacağını.

—Olmuyor, olmuyor işte!

—Neden hayatım? Neden?

—Peşimi bırakmıyor bir türlü, bana sürekli mutluluğundan bahsedip yaralıyor.

     Aylin:

—Sen dimdik ayaktasın çok şükür, kendine gel. Biz yanındayız, seni yalnız bırakmayacağız bundan sonra. O adama haddini bildireceksin artık, sen bunu başaracaksın.

     Esma:

—Aylin çok doğru söylüyor. Fatih seni arayıp kafanı karıştırıyor sürekli, ilk önce bunun önüne geçmemiz lazım. Bu adam zır zır deli mi yahu, seni neden arıyor?

—İnanmayacaksınız belki ama Fatih hala beni çok sevdiğini söylüyor, işin ilginç yanı da ‘’dünya bir yana sen bir yana’’diyor. Anlamak çok güç.

     Esma:

—Yanlış düşünüyorsun bence,

—Neden?

     Esma:
—Eğer bir erkek bunları yapıyorsa bu kişi onun için çok önemlidir. Belli ki duygularına isim veremiyor. Bekleyip görelim.

     Herkes aynı şeyi düşünüyordu, yine ortak bir paydada buluşuldu ve zamana bırakmaya karar verildi. Hep beraber kalkıp Bostancı’ya balık yemeğe gittik, geldiğimiz restoran salaş ama temizdi. Keyfimiz biraz yerine geldi çok şükür. Geldiğimiz yer istasyona yakın bir yer. İki günden beri bende istasyon takıntısı başladı nedense! Garsonlar bahçeye masa hazırlamaya başlamışlardı bile, akşam olmaya başlamış yavaş yavaş hava kararmaya yüz tutmuştu. Rakılarımızı kadehlere doldurduk. Aylin araba kullanacağı için, çok sevdiği halde rakı içememişti. Çok eğlenceli geçiyordu, dağıttık resmen.

     Saat yine çok çabuk ilerledi ve acı kahvelerimizi ısmarladık. Aylin çok güzel fala bakardı, tutturdu senin falına bakacağım diye. Ben de ‘’tamam’’dedim. Benden sonra da kızlar başlamıştı ‘’bana da, bana da’’ yarışına. Sonunda Aylin falıma bakmaya başladı;

     —O o yüreğin kabarmış, gözyaşı var…
     
     O anlatıyor ben dinliyordum, o anlatıyor ben dinliyordum. Anlattıklarıyla ilgili esprileri de patlatıyorduk, gülmekten göbeğimiz ağrıdı. Bütün bu anlattıklarından özetle üç tane şey çıkardım;

1.Dileğim kabul olmadı
2.Bu depresif halim bir müddet daha devam edecek.
3.Başıma çok büyük olay gelecek.

     Yalnız bu olay meselesini Aylin öyle anlattı ki, bütün kızlar Amerikan filmlerindeki sahnelerden örnekler vermeye başladı bile. Fal bittikten sonra istasyona tren yanaşmış ve içinden insanlar çıkmaya başlamıştı. Bu hastalık tablosu uzun sürecek gibi görünüyor! Bak faldan çıkan bu madde doğru çıktı. Gece 01.24 oldu, açık havanında etkisiyle kendimize geldik. Aylin bizi evlerimize bırakacaktı, ben ablamlar da kaldığım için ilk önce beni bırakacağını söyledi. Arabaya binmiş, sessiz sedasız ilerliyorduk. Kartal’a vardık, kızlar sanki vedalaşmak istemiyordu. Teker teker öpüşerek birbirimize bol şanslar diledik.

     Eve geldiğimde ablam eniştemin ablasına gitmiş bana not bırakmıştı yine. Bahar havasının yorgunluğu var üzerimde, üzerimi değiştirdim, eşofmanlarımı giydim. Yatağıma uzandım bugün kızlarla yaşadıklarımı düşünüyordum. İyi ki de gitmişim, zamanında kızları aksattığım için gerçekten çok hata yapmışım. Hepsi de sırf beni biraz neşelendirmek için ellerinden geleni yapmışlardı, tam gözlerim dalmak üzereyken telefonuma mesaj gelmişti.

İnşallah Fatih değildir, diyerek baktım. Mesajı atan Esma’ydı.’’Yarın benim ofisime gelir misin? Seninle konuşmak istediğim bir mesele var.’’Allah Allah ne olabilirdi ki? Şimdi söyle desem, biliyorum kesinlikle söylemez. Neyse,’’tamam’’diyerek bende ona mesaj attım. Cevap olarak’’Saat 11.00 gibi bende ol, sakın gecikme öptüm.’’yazmıştı. Esma durup dururken böyle beni çağırmazdı, mutlaka bir şey olmuştur, beni merakta bırakmıştı tam da uyurken. Bu gün hiç kimseyi düşünmemeye yemin ettim, gözlerimi kapadım ve bildiğim tüm duaları okudum. Okuduklarımı tekrar okuyup zaman geçiriyordum. Yavaş yavaş uykum geldi ve nihayet gözlerim kapandı.

YENİ BİR GÜNE, YENİ UMUTLARLA BAŞLADIM

     Pazartesi saat 09.45

     Esma’nın ofisine gidiyordum, ofisi Kozyatağı’ndaydı. Bizim eve yakındı, Ofise geldiğimde saat 10.15 ti. Aylin’in sevdiği poğaça ve açmalardan da almıştım, beraberce kahvaltı yaparız diye düşünmüştüm. Ofisin kapısını çaldığımda beni bir sekreter karşılar diye ummuştum ama şaşırtmıştı beni. Kapıyı Esma gülümseyerek açmıştı. Sarıldıktan sonra içeriye girmiştik.

Esma:

—Hoş geldin canım…

—Merhaba bir tanem, nasılsın dünden beri?

—İyiyim, zımba gibiyim.

—Neler oluyor Esmacığım, ne bu ajan gibi davranışların, bir şeyler mi oluyor?

—Yahu sen de hemen balıklama atlıyorsun meseleye be anam, bir soluk al, otur şöyle, dur bir çay doldurayım da içelim.

     Esma gayet sakindi ama bana bomba gibi bir şey söylemeye hazırlanıyor gibiydi. Çayları getirmişti, çalışma odasındaydık. Esma çalışma odasını çok güzel döşetmişti, zevkli kızdı zaten. İçeride bulunan bütün eşyalar rengârenkti, koltukların döşemeleri, halı, duvarın rengi çok hoştu. Leylak rengi ve tonları hâkimdi odaya, çalışma masasına karşılıklı oturmuştuk.

     Esma:

—Nasılsın? Dün rahat uyuyabildin mi?

—Evet, bana mesaj atınca içime kurt düşürdün, sana sormaya da çekindim.

—İyi de yaptın, biliyorsun telefonda söylemem bazı şeyleri… Huyumdur.

—Neymiş bana söyleyeceğin şey, çok merak ettim.

—Güzel şeyler, gel ilk önce kahvaltımızı yapalım.

     Mutfağa götürmüştü beni, çaylarımızı tazeleyip kendimize kahvaltı tabağı hazırlamıştık. Masaya oturduğumuzda Esma arada bana bakıp sırıtıyordu.

—Neden bana bakıp gülüyorsun, sanırım sen bir dolaplar çeviriyorsun?

—Ilgın, bana çok büyük bir dava için teklif geldi…

—E e sonra.

—Kabul ettim tabii ki.

—Neyin nesiymiş bu dava? Niye bu kadar büyük?

—Biliyorsun mesleğe başladığımdan beri hep ufak tefek davalara bakıp deneyim kazandım. Artık iyi bir iş yapmanın zamanı geldi dediğimde ayağıma kadar geldi böyle bir şey. Babamın tanıdığı, bir arkadaşının dostuydu bu davayı bana getiren, muhakkak sen almalısın diye tutturdu. Ben de ayağıma kadar gelen bu fırsatı geri çevirmedim ve aldım. Fakat bana getirilen dosyadan anladığım kadarıyla biraz karışık durumlar var.

—Nasıl yani, tek başına halledebilecek misin peki?

—Karışık bir dava olmasının sebebi cinayet olması… Tek başıma halledemeyeceğim zaten. O yüzden seni de çağırdım.

—Beni de mi? Bir başkası da var herhalde?

—E herhalde kızım, hiç Aylinsiz düğün olur mu?

Birden gülmeye başladık.

—Aylin ne zaman gelecek?

—Ben de bilmiyorum, Aylin’i biliyorsun, kim bilir şu saatte ne işlerin peşindedir. Bir işim var onu halledip geleceğim dedi.

—Kusura bakma ama dayanamıyorum, sormadan edemeyeceğim. Benim ne gibi yardımım dokunabilir ki size?

—Bu ay stajın bitiyordu senin, değil mi?

—Evet…

—Stajın biter bitmez benim yanıma gelip, bize araştırmalarımızda yardımcı olacaksın.

—Ooo sen her şeyi çoktan planlamışsın.

     Esma yine kahkahayı atıyordu.

—Bilgisayarla ilgili her şeyi biliyorsun, şifre kırdığını biliyorum, çok güzel fotoğraf çekiyorsun, izleme yorumlama kabiliyetin süper, hukuk dersleri de aldın, farklı konular olsa da, daha ne olsun?

—Ne alakası var anlamadım, bunları bilmek ayrı, sizin gibi düşünmek ayrı.

—Şimdi. Bunları bilmen aslında bize avantaj sağlıyor. Bu davada sen çok farklı bir görev alacaksın, bizim anlamadığımız konuları bilmen gücümüze güç katacak.

—Anladım hayatım, hayır özel görev diyince ben de getir-götür işleri, masanızı temizleme ve çaylarınızı demleme gibi bir şey anladım 

     Esma ile birlikte gülmüştük. Bir şeyler çevirdikleri belliydi belli olmasına da, ilk defa bana böyle bir teklifte bulunmuştu. Çaylarımızı tazeleyip muhabbete devam ediyorduk.

—Ilgın…
     Esma bana bu özel görevi anlatacak sanırım, çünkü başını eğmiş çayına bakıyor ve bardağıyla oynuyordu.

—Efendim canım.

—Çok önemli bir görev bu, sadece sana ve Aylin’e güveniyorum. O yüzden öncelikle bana her konuda yardımcı olmaya var mısın? Bunu öncelikle bilmek istiyorum.

—Esmacığım bana her konuda güvenebileceğini biliyorsun. Ama biliyorsun benim stajım henüz bitmedi.

     Esma düşünceli bir ifadeyle;

—Ya lütfen Ilgın sana çok ihtiyacım var, en güvendiğim insan sensin bu konuda. Dava ekip işidir, Aylin, sen ve ben çok iyi üçlü olacağız, hem sana da deneyim kazandıracak, ben staj meselesini hallederim.

     Biliyorum, Esma bu staj işini halledebilecek donanıma sahipti, dolayısıyla ben de ona yardımcı olmak istediğimi söylemiştim. Fakat çok büyük dava demesi beni korkutmuştu.

—İyi de sen sürekli bana çok büyük dava diyorsun, davanın ne olduğunu anlatmadın, üstünden kalkabileceğimize inanıyor musun? Bana anlatmanı istiyorum şu meşhur davayı…

—Aylin geldiğinde sana beraberce anlatacağız, merak etme.

—Doğru ya senin ekürin gelmedi hala, nerede acaba? Telefon edelim mi?

     Esma, Aylin’i arıyordu.

—Telefonu kapalı…

     Ayağa kalkmıştı. Endişeli bir halde aramaya devam ediyordu. Anlaşılan Esma kendisine çok büyük bir dava almıştı ve beni çağırmasının asıl sebeplerinden biri son günlerde yaşadığım bunalımlı günleri atlatmamı sağlamaktı. Kafamı işe verip, bulmaca çözer gibi iş yaptırtacaktı. Böylelikle bir taşla iki kuş vurmuş olacaktı. Bana göre hiç de fena bir fikir değildi. Stajımın bitmesine çok az kalmıştı, yeterlilik sınavına girip Anadolu’nun ücra mecralarında görev alacaktım. Bu benim tek düşüncemdi bir zamanlar ama şimdi durumlar değişmişti.

     Kaymakamlık binasında duvarlar üstüme geliyor, dört duvar arasında çalışmak şu sıralar beni sinir ediyordu. Esma’nın teklifini kabul etmem belki bir kaçıştı, belki de gerçekten yapmam gereken şeydi. Hayatımı değiştireceğini düşünüyordum nedense. Arkadaşlarıma yardımcı olacaktım, ayrıca farklı bir ortama girince kendimi daha çabuk toparlayabilirdim. Elimi şakağıma koyup bunları düşünüyorum, Esma ise mutfağın penceresinden dışarıya bakıyordu, dakikalar sonra birden heyecana bana dönerek;

—İşte Aylin geldi, film başlıyor…

     Gerçekten de bu dava işi Esma’yı çok heyecanlandıyordu. Gözlerinde öylesine bir ışık vardı ki bunu hissedebiliyordum. Onun bu isteğini görünce benim de içim kıpır kıpır olmuştu. Sonunda sürekli ağlamaktan kurtulmuştum.

     Aylin kapının zilini çalıyordu.

     Esma:

—Neredesin kızım ya, Ilgın gidiyordu zar zor ikna ettim.

     Aylin:

—Neredeymiş benim canım, hiçbir yere gidemez o…

     Aylin’i görünce çok sevindim. Boynuna sarılarak öptüm.

     Aylin:

—Nasılsınız dün geceden beri küçük hanım?

—Çok iyiyim sağ olasın, sen nasılsın? Ayrıca bu dava meselesi neyin nesi? Esma beni resmen beni sinir etti, bari sen anlat şunu da merakımdan kurtulayım.

     Aylin:

—İyi iyi, ben gelmeden konuşmamışsınız, oturalım biraz, izin verin de soluklanayım yani. Hani nerede benim çayım?

     Esma, Aylin’e çay doldururken, Aylin’de benim tam karşıma oturmuş çantasını kucağına almıştı. Bir çırpıda çantasının içinden iki tane kırmızı dosya çıkardı, bu dosyaları da benim önüme itti.

     Aylin:

—Otur Esmacığım, konuya hemen girelim şu meraklı kızı daha fazla meraklandırmayalım.

     Esma da oturunca birbirimize şöyle bir baktıktan sonra, Aylin konuşmaya başlamıştı.

—Birinci dava cinayet, ikinci dava adi bir hırsızlık davası.

     Bense eliyle gösterdiği dosyalara bakıyordum…

—Cinayeti işleyen kişi belli değil… Hırsızlığı yapan kişi ise cezaevinde. Bizim bu ayrı gibi görünen iki dosyada bir şey dikkatimizi çekti. Hırsızlıktan cezaevine giren kişi, cinayetin işlendiği plazada görülmüş, verilen ifadelerde ve çizilen robot resimlerde bunun doğru olduğunu görüyoruz. İki dava da ayrı ayrı görülmüş, bundan dolayı birbirinden bağımsız gibi görünüyor. Ama Esma’ya bu davayı getiren kişinin dikkatini çekiyor ve Esma’yı arıyor. Israrla davayı almasını istiyor, büyük bir dava gibi gördüm, bu sizin kariyeriniz açısından çok önemli dedi, biz de dünden razı olduğumuz için hemen atladık.

     Anlatılanlar karşısında çok şaşırmıştım. Bu davayı getiren kişi de kim, neden özellikle Esma ve Aylin, bu karmaşa neyin nesi, diye düşünürken Esma benim kafamın karıştığını fark ederek daha açık konuşmaya çalışıyordu.

—Ilgın, öldürülen kişi Ankaralı bir işadamı. Adam inanılmaz zengin, mirasçıları da var. İlk etapta para kapmaya çalışan akrabanın yapacağı cinsten bir şey gibi geliyor insana ama hırsızlıktan cezaevine giren kişi o gün öldürülen işadamının odasından çıkarken görülmüş. İşin ilginç yanı da bu adamın bir gün evvel cezaevine girmiş olması!

—İlginç gerçekten, bu nasıl olabilir ki?

—Bu çok büyük sahtecilik olayı bize göre. Mirastan pay kapmaya çalışacak insanları araştırdık ama böyle bir şey yapabilecek kişiler değiller.

—Bir yanlışlık olabilir mi, belki görülen şahıs başka birisidir!

—Aylin’le güvenlik personelleriyle konuştuk. Hepsi de resmini gördükleri bu adamı o gün orada gördüklerine yemin ediyorlar.

     Aylin:

—Ben şimdi bu cinayetin işlendiği plazanın güvenlik amiriyle konuşmaktan geliyorum.

     Bu anlatılanlar benim kafamı iyice karıştırmıştı. Hiç bir anlam veremiyordum, bu konularda pek bilgi sahibi olmadığım belli olmaya başlamıştı. Sadece kızları dinlemekle yetiniyordum.

     Aylin:

—Güvenlik amirini işten kovmuşlar. Resmini gösterdiğim kişiyi görüp görmediğimi sorduğumda bana yemin ederek ‘’evet’’ diye cevap verdi. Öldürülen işadamının adı Nurullah Hasıroğlu. O gün firmaya gelen adam randevu almış, sekreter onu beklediklerini söylemiş güvenliğe… Onlar da içeriye almışlar. Ama çıktığında Nurullah Hasıroğlu öldürülmüş olarak bulunmuş. Adam ortalıktan anında kaybolmuş, izine bile rastlanmamış…

     Duyduklarıma inanamıyorum. Bir insan öldürülmüş ama bunu yapan kişi bir gün evvel cezaevine girmiş! Böyle bir şey olamaz, nasıl olabilir ki! Anlatılanları iyice kavrayınca;

—Ama Aylinciğim bu bence bir dedektiflik olayı gibi, siz avukatsınız. Bu olayı dedektif gibi araştırmayı mı düşünüyorsunuz? Tam olarak ne yapmayı planlıyorsunuz?

     Aylin bu soruyu soracağımı sanki önceden tahmin etmişçesine bir edayla;

—Bu davanın bizim için neden bu kadar büyük olduğunu şimdi daha iyi anlamışsındır sanırım…

     Aylin’in bu sözünden hiçbir şey anlamamıştım doğrusu, ilk önce Esma’ya, sonra Aylin’e baktım. Esma her zaman ki gibi benim anlayacağım dilden konuyu anlatmaya başlamıştı.

—Ilgıncığım, bu olayı çözmek, hukuka yansıtmak artık bizim görevimiz. Beraberce çalışabileceğimiz bir dedektif yok zaten. Davayı açmadan önce bu konuda ilk önce araştırma yapacağız, daha sonra emin olacağız, en son olarak mahkemeye dilekçeler sunulacak ve dava görülmeye başlanacak.

     Benim cesaretim biraz daha kabarmıştı, aslında tam benlik bir şeydi bu. Ama temkinli olmak gerekiyordu;

—Çok zor olsa da, başarabiliriz sanırım!

     Aylin:
—Hiçbir işin kolayı yoktur biliyorsun ama önemli olan nedir? Başarabilme inancı, madem bu bizde mevcut.

—Tamam, oldu o zaman. Ben ne yapacağım?

     Esma bu lafıma çok gülmüştü yine;

—Araştırmalarımızda bize yardımcı olacaksın. Şifre işi olabilir belki, belki bizim göremediğimiz ya da atladığımız bir konu olabilir, aslında hep yanımızda olacaksın, bizim gibi düşünmeye zorlayacağız seni. İpuçlarını beraber bir araya getireceğiz.

     Çaylarımızı içerek çalışma odasına geçmiştik. Çalışma odasındaki büyük masaya oturduk. Kim bilir bu ferah ve şık odada neler yapacaktık hep beraber? Kocaman bir kütüphane vardı, okuyamadığım romanlar. Tek temennim bilgisizliğimle kızları yavaşlatmamak.

     O gün dört saat dava konularıyla ilgili uzun uzun fikir yürütmüştük. Filmlerde izlediğim senaryolar yazıldı, ilginç düşünceler ortaya atıldı. Aylin ve Esma dedektif misali konulara yaklaştıkça benim de hayal dünyam birden kabarmış, onların akıllarından geçmeyen fikirler ortaya atmıştım. Kızlar beni çağırmalarının ne kadar doğru bir karar olduğunu görmüş ve bana yardımcı olmaya karar verdiğim için teşekkür etmişlerdi. Eve geldiğimde çok güzel bir şey dikkatimi çekti, tüm gün boyunca daha doğrusu kızlarla birlikteyken hiç Fatih’i düşünmemiştim, gerçekten güzel bir ilerlemeydi. Daha ilk günden Esma ve Aylin benim dikkatimi çekmeyi başarmıştı. Yalnızca başımı yastığa koyduğum zaman aklıma gelmişti ama çok yorgun olduğum için daha fazla dayanamamış ve uykuya dalmıştım.

* * * * * *
     Ablam, anneme haber vermiş ve eniştem gelene kadar bende kalsın demiş, annem de izin vermiş. Ablamla oturup ailemizden bahsedince onları özlediğimi fark ettim, hemen dayanamayıp o gün anneme telefon ettim, uzunca konuşup, sohbet ettik. Anladığım kadarıyla o da beni özlemiş, babamı sorunca siniri geçti, gelmek istersen gel demişti, ben de ona; ‘’onun siniri geçmiş olabilir ama benim ki geçmedi, hem suçlu hem de güçlü, kim kime sinirlenmiş acaba?’’ diyivermiştim. Bir müddet evden uzak kalmak benim için çok iyi olurdu, babamın manasız sinirlenme tripleriyle artık boğulduğumu hissediyordum. Anneme Esma ve Aylin’le çalışmamızdan bahsettim, her ikisini de çok severdi, o yüzden sevinmişti. Annem bu konuda bana destek çıkmıştı, bu da bana moral oldu tabii.

     Arada sırada Fatih arıyor, yeni sevgilisi hakkında benimle konuşup, mutsuz olduğu anlardan bahsedip içindeki mutsuzluklarını bana akıtıyordu. Her aramasında ‘’bir daha telefonu açmayacağım’’ diye yeminler ediyordum ama bir şekilde tutamıyordum. Benimle buluşmak istiyordu sürekli ama ben de bahaneler üretip kaçıyordum ondan. Bazı konuşmalarımızda, beni çok özlediğini ve hatta biraz daha ileriye gidip,’’kokunu bile özledim’’diyebiliyordu ama ondan sonraki cümlesinde de sevgilisini nasıl el ele tutuşmaya zorlayıp, ellerinden tuttuğundan bahsedip, sonunda da bana; ‘’Ama biliyor musun, senin ellerinin sıcaklığını kesinlikle hissetmiyorum onda.’’diyordu. Her ne hikmetse bunları düşünen kendisi olmasına rağmen, yeni sevgilisinden de bir türlü vazgeçemiyordu. Gerçekten de kızların söyledikleri çok doğruymuş! Bu garip ilişkimiz benim tarafımdan artık bir dost ilişkisine dönüşmek zorundaydı ama nedense bazı tavırları zaman aklımı karıştırıyordu, niye yalan söyleyeyim.

     Esma, staj meselesini araya tanıdık, eş, dost, ahbap sokarak halletmişti. Yetenek sınavına girmiştim. Sonuçlarını beklerken kızlarla çalışmalara başlamıştık. Öylesine yoğun bir çalışma içine girmiştik ki, bazı geceler Esma’nın dairesinde yatıyorduk yani ofisinde, ara sıra sabahladığımız da oluyordu. Onların heyecanları beni de sarmış, sanki ben de hukukçuymuşum gibi davranmaya başlamıştım. Davranışlarım bazen onları gülmekten kırıp geçiriyor, bazen de takdirlerini alıyordum. Boş zamanlarda ise hukukla ilgili araştırmalar yapıp bilgimi arttırıyordum. Her türlü dokümanı bana veriyorlar ve incelememi istiyorlardı, ön fikir oluşturup araştırmalarımızı o yönde yapıyorduk.

     Esma ve Aylin sonunda konuyla ilgili insanlarla konuşmaya karar verdiler.

Yine çok çalıştığımız bir gece çay molası verdik, Aylin’in ellerinde kâğıtlar vardı, hem çayını yudumluyor hem de elindeki kâğıtları okuyordu. Esma ise çalışma masasında koltuğuna gömülmüş internetten günlük gazeteleri okuyordu. Ben ise Aylin’le birlikte, toparladığımız bilgileri onunla konuşmaya karar vermiştim:

—Aylinciğim, peki bu firmada neden güvenlik kamerası yokmuş?

—Bize güvenlik kamerasının olmadığını söylediler canım.

—Kim söyledi?

—Firmanın idari ve personel müdürü.

—Sen işten çıkarılan güvenlik şefine sordun mu?

     Aylin, bu sorumla birlikte birdenbire bana dönmüş ve sanki gözlerinin içinde ışıklar yanmıştı.

—Hayır, Ilgın sormadık… Doğru, ben bunu ona sormamıştım. Esma!

     Esma’ysa gömüldüğü koltuktan doğrulup anlamsız bize bakıyordu.
     
     Aylin:

—Biz bu adama niye kamera olup olmadığını sormadık?

—E sen demedin mi, personel müdürü yalan söyler mi, diyen! O yüzden sormadık ya!

—Mutlaka güvenlik şefiyle tekrar konuşmalıyız kızlar, koskoca plazada güvenlik kamerası olmaz mı be?

     Esma:

—Doğru söylüyorsun da, o adamın adı neydi, hani personel müdürü olan o bize telefonda dememiş miydi; ‘’Kullanıyorduk ama bazıları arızalanınca hepsini söktürüp firmasına teslim etmişler. Sonra yenileri gelene kadar kamerasız güvenlik yapılmış.’’ Unuttun mu?

—Ne bileyim unutmuşum demek ki! Biz yine de şu güvenlik şefine soralım ne dersiniz?

—Mehmet Bey’di, değil mi?

—Evet.

—Tamam, olur, soralım. Belki personel müdürünün bilmediği bir şey vardır, böylelikle işimizde kolaylaşır.

     Ben daha fazla dayanamayarak konuşmalarının arasına girmiştim;

—Kızlar, bence o firmada kamera vardır, çünkü kamerasız güvenlik kesinlikle yapılamaz orada, çok büyük bir merkez. Personel müdürü dediğiniz kişi güvenilir biri miydi sizce?

Üçümüz bir anda birbirimize bakmıştık. Olayda atlanılmaması gereken bir detay atlanılmıştı, eğer olayla ilgili bir kamera kaydı varsa, personel müdürü bunu bizden saklıyordu ama neden? Bu kişi hakkında bir şeyler bilmek istiyordum kızlar da bana alabildikleri bilgileri verdiler. İnternetten araştırma yapmaya karar verdim.

     Adı Asım Yeşilyurt, Şanlıurfalıydı. Yedi seneden beri o firmada çalışıyordu. Ailesi Şanlıurfa’da yaşıyor, kendisi de İstanbul’da. Asım Yeşilyurt’la ilgili pek bilgiye rastlayamamıştım. Zaten çok fazla zaman geçmeden yarın güvenlik şefiyle görüşmeye karar verdik.

     O gece uyuduğumuzda saat üçü geçiyordu. Kızlar ve ben inanılmaz yorulduk.

                         * * * * * *

     Sabah erkenden kalkmıştık, aceleyle kahvaltımızı yaptık ve dışarıya çıktık. Aylin arabayı çok dikkatli kullanıyordu her zamanki gibi, Esma onun yanında oturmuş elindeki ufak notlara son kez göz geçiriyor ve bir şeyler yazıyordu. Ben de arka koltukta yalnızca olacakları düşünüyordum.

     İşten çıkarılan güvenlik şefinin adı Mehmet’ti, iki tane çocuğu varmış ve Maltepe’de oturuyormuş. Daha önce Esma ve Aylin onunla görüştükleri için evini biliyorlardı. Sessiz sedasız bir yolculuktan sonra Maltepe’de bir apartmanın önünde durduk. Arabanın durmasıyla kalbim hızla atmaya başlamıştı, nedense heyecanlanmıştım. Aylin arabayı durdurur durdurmaz bana dönerek;

—Ilgın?

—Efendim.

—Nasılsın hayatım?

—Biraz heyecanlandım doğruyu söylemek gerekirse.

—Senden bir ricada bulunacağım…

—Tabii,

—Biz Mehmet Bey ile konuşurken sen de onun tavırlarını ve konuşma tarzını incele, belki bizden bir şeyler gizliyor olabilir!

—Olur, Aylin, yaparım.

     Esma, Aylin’in bu teklifi karşısında hem şaşırmıştı, hem de hoşuna gitmişti. Mimiklerinden anlayabiliyordum. Üçümüzde göz göze gelip ‘’tamam’’ dedikten sonra arabadan çıktık. Apartmanın kapısının önündeydik… Aylin, bir zili çalmıştı, sonra da beklemeye başladık. Ben bu durumda inanılmaz derecede stres olmuştum, ellerimi cebime sokuyor, çıkarıyor, üzerimi düzeltiyor, parmaklarımı çıtlatıyordum. Kapı açılmamıştı… Aylin tekrar zile bastı, yine bekliyoruz. Açılmayınca Esma sinirlenmişti, o kendi kendine homurdanmaya başlayınca ister istemez ben de tedirgin olmuştum. Mehmet Bey bu apartmanın ikinci katında oturuyordu, beyaz badanalı ve on katlı apartmandı. Esma daha fazla köpürmemek için yola doğru yürüyerek apartmanın camlarına bakmaya gitti. Aylin’de hala zile basıyordu, içime tuhaf bir şüphe düşmüştü. Acaba bu adam kaçmış mıydı, iyi de neden? Personel müdürüyle herhangi bir ilişkisinin olup olmadığı geldi hemen aklıma. Bizden herhangi bir şey mi saklıyordu?

     Esma yanımıza gelmişti;

—Aylin, boşuna zile basma. Adam gitmiş!

     Evet, aklımdan geçen başımıza gelmişti, Aylin’in yüzünün rengi atmıştı birden, ben de çaktırmamaya çalışıyordum açıkçası.

     Aylin:

—Ne! Nereden çıkarıyorsun Esma!

—Taşınmışlar herhalde, baksanıza camlarında perde falan yok, içeriyi görebildiğim kadarıyla eşya falan da yok!

—İnanamıyorum ya!

—Evet, Aylin, Mehmet Bey gitmiş…

     O anda Aylin ve Esma o kadar üzülmüşlerdi ki, bu yüzlerinden okunuyordu resmen ama benim aklıma bir fikir gelmişti. Onlarında bakışlarının arasında merdivenleri çıkıp herhangi bir zile bastım.

     Aylin:

—Ne yapıyorsun sen?

—Adamın nereye gittiğini öğrenmek istiyorum.

     İkisi de birbirine bakmış ama az önceki surat ifadelerini silip beni merakla izlemeye koyulmuşlardı. Çok geçmeden yukarıdan basılan bir kapı otomatiği demir kapıyı açmıştı. Benimle birlikte, Aylin ve Esma hemen içeriye girdik, merdivenlerden yukarı çıkmaya başladığımızda ziline bastığımız daireden; ‘’ Kim o! ‘’ diye bir ses duyduk. Ben de hemen atladım:

—Pardon hanımefendi bu apartmanın yöneticisini arıyorduk, hangi numarada oturuyor?

     Yukarıdaki ses:

—Faik Bey’dir,6 numarada oturuyor…

—Teşekkürler, sağolun.

—Önemli değil.

     Kızlar bu duruma çok sevinmişti, benim ne yapacağımı merak ediyorlardı. İkisi de o yüzden geri çekilip beni izliyordu.6 Numaralı daireyi arıyorduk, kat kat çıkıp kapı numaralarına baktığımızda geldiğimiz kat yöneticinin dairesiydi! Hiç tereddüt etmeden zile bastım, fazla geçmeden kapı açıldı. Karşıma orta yaşlarda, esmer ve kısa boylu, bıyıklı bir adam çıkmıştı. Bizi karşısında görünce, ilk önce baştan aşağıya süzdü, sonra da:

—Buyurun hanımefendi, yardımcı olabilir miyim? Dedi.

—Kusura bakmayın, sizi rahatsız ettik ama biz alttaki boş daire için geldik.

—Siz mi kiralayacaksınız?

—Evet. Kiminle temasa geçmemiz gerekiyor?

—Kendisi buradan taşındı, vekâletini de bana bıraktı, benimle halledeceksiniz. Buyurun içeriye, içeride konuşalım.

—Ama biz birkaç gün önce kendisiyle zaten görüştük, bize bugün gelmemizi söylemişti. Hatta ona kaparo da vermiştik…

—Allah Allah… Mehmet Bey niye böyle bir şey yapmış acaba? Bana da… Neyse. Ben kendisiyle görüşeyim o zaman, siz girin içeri ben telefon edeyim.

—Yok yok. Biz sizi rahatsız etmeyelim. En iyisi siz bize yeni adresini verin biz, birebir görüşelim kendisiyle, herhalde size söylemeyi unuttu Faik Bey.

—Ama…

—Biz öğrenciyiz zaten, elimizdeki parayı da ona verdik. Yemin ederim aç kaldık ya! Lütfen…

—Tamam, tamam az bekleyin yazıp getiriyorum size.

     Aylin ile Esma birbirine çak yapmışlardı. Esma’da kulağıma ‘’sen ne üçkâğıtçıymışsın da bizim haberimiz yok’’ demişti. Aradan üç dakika geçmemişti ki, yönetici elinde ufak bir not kâğıdıyla geri gelmişti. Teşekkür edip, hızla arabaya koştuk. Arabada, Esma adrese baktığında Mehmet Bey’in Sarıgazi’ye taşındığını görmüştü, başını sallayarak;

—Belli ki birilerinden kaçtı bu adam, bizden olamaz! Çünkü size yardım ederim demişti. Muhakkak bizimle konuşmasını istemeyen biri tehdit onu!

     Aylin:

—Merak etme, sorularımızı kendisine de yönelteceğiz. Cevap veremezse bil ki bunlar bir şeyler karıştırdılar!

—Evet, aynen öyle sanırım.

     Arabayı çok hızlı kullanıyordu Aylin. Sarıgazi’ye vardığımızda karşımızda büyük bir köy bulmuştuk. Uçsuz bucaksız ova gibiydi sanki Aylin, artık yavaşlamış adresi sormak için birilerini arıyordu. Bu adresi hiç bulamayacakmışız gibi gelmişti bana, Aylin bir bakkal görmüş ve onun önünde durmuştu. İçeriye gidip sordu, o esnada iyice gerildiğimi hissediyordum. Esma’da da ses soluk kesildi, uzun yol hem canımızı sıkmış, hem de bu beklenmedik durum kafamızı karıştırmıştı. Aylin bakkaldan çıkmış, yüzü asık arabaya geliyordu.

     Esma:

—Öğrenemedi sanırım, baksana suratına!

—Evet, inşallah bugün bulabiliriz şu adamı!

     Aylin içeriye girip hemen arabayı çalıştırdı ve sinirli bir şekilde gaza bastı, Esma ile ben neye uğradığımızı şaşırdık!

     Esma:

—Aylin ne oldu?

—Adam ne biçim bakkal ya anlamadım, sokak soruyorum ‘’Bilmiyom’’ , mahalle soruyorum ‘’Bilmiyom’’ diyor. Allah’ım bana sabır ver ya! Şu adam da hangi deliğe girdi bilmem ki?

     Aynadan Esma bana bakıp gülümsemişti, ben de Aylin’e yönelerek;

—Canım, o adamı bulacağız bak görürsün, bak ileride bir benzinci var, orada dur da biraz dinlenelim, dedim.

     Az ileride benzinci vardı, ihtiyaç molası verdik artık. Daha fazla açlığa dayanamamıştık. Sinirlerimiz gevşesin diye elimizi yüzümüzü yıkayıp, kendimize sandviç aldık. Bu arada Aylin kasadaki çocukla konuşuyordu, uzaktan onu izliyordum. Esma sigara içiyordu, kolunu dürterek;

—Baksana, Aylin kasadaki çocuğun elini sıktı, tanıdığı birisi mi acaba?

     Esma iyice baktıktan sonra;

—Sanmam, ama geliyor zaten soralım…

     Aylin gülümseyerek yanımıza geldi, ikimizin omzuna dokunarak;

—Hadi çabuk olun, Mehmet Bey’in adresini öğrendim. Kasadaki çocuk onların oturduğu evin karşısında oturuyormuş, tesadüfe bak ya.

     Esma:

—Vay be, boşuna dememişler çıkmamış candan umut kesilmez diye.

     Bu haberle birlikte yüzümüz yine gülmeye başladı, arabaya atlayıp kasadaki çocuğun tarif ettiği tarafa doğru gidiyorduk. Esma kapının üstündeki tutma yerine sıkı sarılmış, gözünü yoldan ayırmıyordu. Ben de içimden bildiğim bütün duaları okuyordum. Çok geçmeden pembe badanalı bir binanın önünde durduk, Aylin arabadan hızla inmişti. Bize de ‘’haydi geldik’’diyerek binaya doğru ilerlemeye başladı. İkimizde ardından arabadan inip, onunla birlikte binanın önüne geldik. Bahçede oturan yaşlı bir teyze vardı ona;

—Buraya yeni taşınan bir aileyi ziyarete geldik nerede oturuyorlar, diye sordu Aylin.

     Teyze hiç tereddüt etmeden binayı göstererek,’’Bu binada evladım, üçüncü kata taşındılar, siz kimsiniz?’’

—Biz taşınan adamın akrabalarıyız da.

—Hoş geldiniz yavrum, buyurun…

     Doğru adres. Koşarak binanın içine girmiştik bile, hemen üçüncü katın zilini çalarak kapının açılmasını bekledik. Kapı açılmıştı nihayet. Merdivenlerden yukarıya çıkmıştık, kapıda zayıf, beyaz tenli, ela gözlü bir bayan duruyordu;

—Kimi aramıştınız?

—Merhaba hanımefendi, biz Mehmet Bey’le görüşmek için geldik.

     Kadın belli ki Mehmet Bey’in karısıydı, yüzümüze çok garip baktı:

—Neden?

—Hatırlıyor musunuz, ben daha önce de size gelmiştim…

     Kadın hatırlar gibi oldu:

—Evet, hatırladım, yine mi konuşacaksınız?

—Mümkünse lütfen, çok önemli bizim için.

—Tamam, girin içeriye.

     Mehmet Bey’in eşi hiç tereddüt etmeden bizi evine davet etti. Çok sıcakkanlı görünüyordu. Kısa bir holden geçirip bizi oturma odasına götürdü. Evleri gayet sade ama temiz görünüyordu. Girdiğimiz odada birisi oturmuş televizyon izliyordu, bu Mehmet Bey’di. Bizi görünce o da karısı gibi şaşırmıştı ama hiç bozuntuya vermeden;

—Aylin Hanım, beni burada da buldunuz demek? Diye şaşkınlığını belli etti.

     Hemen ayağa kalktı ve sıcak bir ifadeyle bizlerle tokalaştı. Bu arada Aylin’in bana verdiği görev aklıma gelmiş ve hemen ev ahalisinin davranışlarını kontrol altına almıştım. Mehmet Bey;

—Aç mısınız?

     Esma:

—Hayır, teşekkür ederiz.

     Ben de daha sıcak bir ortam yakalayabilmek için tam tersini söylemiştim. Esma bana dönüp,’’Ayıp’’der gibi suratıma bakmıştı.

—Aslında doğruyu söylemek gerekirse sabahtan beri bir şey yemedik…

Artık yapacak bir şey yoktu, kızlar her ne kadar utansalar da laf ağızdan bir kere çıktı, ne yapalım. Mehmet Bey’de karısına işaret yaparak, bir şeyler hazırlamasını söylemişti. Karısı içeriye giderken, Esma Aylin’e işaret yaparak, hemen konuya girmesini ima etti.

—Mehmet Bey, kusura bakmayın sizi yine rahatsız ettik ama çok önemli bir konuda yardımınıza ihtiyacımız var.

Mehmet Bey, Aylin’in konuşmasını dinledikten sonra, yüzünde öylesine bir ifade belirmişti ki, sanki bize bir şey söylemek istemiyormuş gibiydi ama fikrini değiştirerek;

—Tabii ki. Olabilir, hangi konuda?

—Bana daha öncede çok yardımcı oldunuz, sizin verdiğiniz bilgilerden çok faydalandık ama bir soru sormayı unuttum!

—Öyle mi, neymiş?

—Siz çalışırken, firmanızda güvenlik kamerası kullanıyor muydu?

Mehmet Bey’i dikkatlice izliyordum, çünkü can alıcı soruydu, ama cevap hiç gecikmeden gelmişti:

—Evet, kullandık.

Esma, Aylin ve ben hakikaten şaşkına uğradık! Aylin’in yüzü allak bullak oldu, çaktırmadan bana bakmıştı. Ben de ona Mehmet Bey’in doğru söylediğini anladığım için başımı sallayarak ‘’evet, doğru söylüyor’’dedim. Mehmet Bey’in yüz ifadeleri o kadar netti ki, gözlerini kırpmıyordu, düşünmek için vakit geçirmemişti, açıklaması da gayet kısa ve özdü.

Aylin tekrar sordu, inanamıyordu;

—Emin misiniz?

—Tabii ki eminim, çünkü kamera görüntülerini izlemek için her akşam bir kişi görevlendirilirdi, zaman zaman benim de kaldığım günler olmuştur.

Artık Aylin başını yere eğmiş, duyduğuna inanamıyordu. Personel müdürü düpedüz onlara yalan söylemişti ve onlar da inanmışlardı, Esma yine ortalığı toparlamaya çalışarak, Aylin’in moral bozukluğunu Mehmet Bey’in hissetmemesi için konuyu dağıtmadan sorular sormaya devam etti;

—O gün sizce içeriye giren kişiyi ya da kişileri bu kamera kayıtlarından bulabilir miyiz?

—Bilmem ki…

—Nasıl yani? Bulabilir miyiz, bulamaz mıyız?

—Ben o kasetlerin izlendikten sonra, silindiğini biliyorum. Belki o günün kayıtları da silinmiştir.

Aylin bunu üzerine daha fazla dayanamamış, patlamıştı resmen;

—Personel müdürü firmada kamera olmadığını söylemişti Mehmet Bey!

—Asım Bey mi?

—Evet, ta kendisi!

Artık olacakları bekliyorduk, acaba şimdi nasıl bir tepki verecekti? Mehmet Bey başını pencereye dönerek, elini çenesine götürmüş ve kirli sakalını kaşımıştı

     Aylin:

—Mehmet Bey bakın, bu çok önemli bir bilgi, ben size çok güveniyorum. Kim yalan söylüyor? O mu, siz mi? Ama ortada bir gerçek var, o da büyük bir çelişkinin olduğu… Lütfen.

     Konuşurken bir ara Aylin’in gözlerinin dolduğunu gördüm, o kadar sinirleri bozulmuştu ki dokunsam ağlayacaktı sanki Mehmet Bey de onun bu halini görerek üzülmüştü. Aylin’in oturduğu koltuğa yaklaşıp, elini omuzuna koydu;

—Bak yavrum, benim iki tane çocuğum var. Siz de benim çocuklarım kadarsınız. O firmadan beni çıkarttıklarında gerekçe olarak orayı iyi koruyamadığımı söylemişlerdi. Bana ne bir tazminat, ne de mağduriyetimi giderecek bir yardım ettiler, tamam belki haklılardı, ama ben de haklıydım. O adamın randevusu vardı, randevu defterinde adı yokmuş. Bakın bu olayın üstünden kaç ay geçti fakat ben hala işsizim. Ben emekli albayım, bu suçlama benim gururuma dokunuyor, emekli maaşımda olmasa aç kalırdım…

     Mehmet Bey birden sustu, Aylin de onun gözlerinin içine bakıyordu. O gerçekten doğru söylüyordu, altıncı hislerimde kesinlikle yanılmamıştım bu zamana kadar.

—Ben sana yalan söylemiyorum, inan bana… Aslına bakarsan Asım Bey’in de size niye böyle bir şey söylediğini bilmiyorum ama anladığım kadarıyla Asım Bey bazı şeyler saklıyor.

     Esma:

—Sizce bu cinayette Asım Bey’in bir alakası olabilir mi?

     Mehmet Bey uzunca düşünüp;

—İnsanlar çiğ süt emmişlerdir, belli olmaz, demişti.

Ortam bu cümleden sonra daha da gerginleşti. Aylin’in beti benzi atmış, gözlerini kırpıp duruyordu. Esma ise düşüncesinin ne kadar da haklı olduğunu göstermek istermişçesine başını salladı. Esma, Aylin’e baktı ve araştırmalarının yönünün değişebileceğini işaret etti. Aylin hala dalgın dalgın etrafına bakıyordu, yolumuzun farklı bir sokağa çıkması onu inanılmaz bozmuştu herhalde. Çünkü şu dakikadan itibaren araştırma yönümüz farklı bir kutba doğru kayacaktı, bu da hayli bir zaman kaybı demekti onlar için, şimdi çok zorlu bir dönemece girdiğimizi ben bile kavramıştım artık. Odanın içinde inanılmaz bir sessizlik olmuştu. Mehmet Bey bize bakıyor, biz de nereye bakacağımızı şaşırmış gibi aslında hiçbir yere bakmıyorduk, bu esnada Mehmet Bey’in eşi yemek hazırladığını haber vermişti. Bu haberle birlikte Mehmet Bey’de ortamın bunaltıcı havasını değiştirmek ister gibi;

—Gelin kızlar mutfağa geçelim, isterseniz orada devam ederiz, demişti.

     Bu teklif üzerine yavaş yavaş kalktık ve birbirimizin yüzüne baka baka mutfağa doğru yürüdük. Hol çok uzun, duvarlarında kimlerin olduğunu bilmeğimiz resimler asılmıştı. Çocuklar ve yaşlı bir iki insandı bunlar. Mutfak holün hemen sonundaydı. İçeriye girdiğimizde evdeki sadelikten eser görememiştim. Burası evin en güzel döşenmiş yeriydi kanımca, dolapları yeni yaptırılmıştı. Kahverengi zemin üzerine, ekru rengi ve kenarları da çeşitli oymalar vardı. Mehmet Bey’in karısı da sanırım en özenli mutfağını düzenlemiştir! Dolap örtüleri dantelden, çeyizlik eşyaları da raflardaydı besbelli. Bize mutfağın camının önündeki masayı göstererek oturmamızı istemişlerdi. Çok kısa zamanda, birçok şey hazırlamıştı, marifetli birine de benziyordu. Sosis ve patates kızartmış, beyaz peynir, kaşar peyniri dilimlemiş, tereyağı ve bal çıkarmıştı. Kahvaltılık şeklinde bir şeyler hazırlamıştı ama belli ki özenerek yapmış, çünkü zeytinlerin üzerine özenerek limon sıkmış ve üzerine de kekik serpiştirmişti. Aylin hala dalgındı, atıştırırken bile ellerini kullanmayı bilmeyen insanlar gibi hareket ediyordu, onun bu denli şaşkınlık geçirmesi hiç kimsenin gözünden kaçmamıştı maalesef. Esma, Aylin’i uyarmak istemişti:

—Aylin!

Esma’nın sesi çok kalın çıkmıştı o anda, sessiz ortamda yankı yaptı sanki Aylin’in dikkati dağılmıştı nihayet, dönüp ona baktı.

—Efendim.

—Bu şekilde davranırsan bu işin içinden çıkamayız, anlıyorum seni ama şunu da unutma, biz şuandan itibaren her şeye açık olmalıyız. Önümüze kim bilir daha neler çıkacak. Bütün bu olanlar ya da olacaklar bizi böyle sarsacaksa, boşuna girmeyelim bu işe, sonuçta daha yolun başındayız dönmek çok kolay olur…

Aylin, derin bir iç çekmişti. Gözlerini artık kırpıp durmuyordu. Esma’ya katılıyordu besbelli, onun gözlerinin içine bakıyordu;

—Yok, yok şimdi daha iyiyim, geçti merak etme.

Mehmet Bey ise bizim böylesine hassas olmamıza inanamıyor gibiydi, arada sırada yemek yerken kafasını kaldırıp bizleri süzüyordu. Eşiyse bizi yalnız bırakmış, oturma odasında oturuyordu. Bizim konuştuğumuz meselenin ciddiyetini kavramıştı biraz olsun. Aslında biz alacağımız cevapları aldık, soracak soru kalmamıştı sanırım, saat epeyce ilerlemişti. O esnada hiç beklemediğim bir gelişme yaşandı, Mehmet Bey bize bir öneride bulundu:

—İsterseniz size kayıtların izlendiği güvenlik binasının adresini vereyim? Ne dersiniz?

Aylin’in ve Esma’nın bu inanamadıkları teklif karşısında gözleri parlamıştı, Mehmet Bey önündeki tabağı bir kenara iterek ellerini kavuşturmuş bize bakıyordu. Tabi her ikisi de bu teklife kesinlikle hayır diyemezdi, Esma hemen atılarak;

—Çok iyi olur, eğer verirseniz size dua ederim Mehmet Bey.

Aylin de Mehmet Bey’e aynını söylemiş, ağzındaki lokmayı yutmamıştı bile;

—Lütfen, bize bu iyiliği yaparsanız ne dilerseniz dileyin bizden…

—Sizden hiçbir şey istemem kızlar, şu cinayeti kimin işlediğini bulun, bana kâfi. Durun iki dakika ben hemen dönerim.

Mehmet Bey ayaklanmış ve içeriye doğru yönelmişti bile, Esma, Aylin ve ben yaşadığımız kısa şoku atlatmıştık. Mehmet Bey’in bize yardım etmesi içimi ferahlatmıştı, hiç olmazsa bir kişi de olsa bizim tarafımızı tutuyordu. Bu aslında çok güzel bir gelişmeydi. Esma ve Aylin sessizce yaşadığımız şeyler hakkında konuşuyorlardı, ben de onların yorumlarını dinliyordum.

     Esma:

—Bu adam bize gerçekten yardım ediyor farkında mısınız? Eğer kaseti de ele geçirmemize yardımcı olabilirse, yemin ediyorum ona babamın yanında bir iş ayarlayacağım!

     Aylin:

—Ben sana demiştim Esmacığım, Mehmet Bey gerçekten çok samimi bir insan, ondan faydalanabildiğimiz kadar faydalanmamız lazım aslında.

—Çok haklısın da…

Bu konuşması yarım kalmıştı Esma’nın, çünkü Mehmet Bey gelmişti. Elinde ufak bir not kâğıdı vardı. Oraya güvenlik şirketinin adresini yazmıştı.

—İşte çocuklar, istediğiniz şey. Buraya nasıl gidileceğini tarif edeyim size, belki bulamazsınız; Beşiktaş’ta olduğu belli zaten, Yıldız caddesinden gittiğinizde, Ortaköy’e dönmeden, o sapakta bir eczane var. O dükkânın sokağından girin,100 metre ileride karşınıza çıkan ilk bina orasıdır. Kolay bulursunuz.

     Esma:

—Size ne kadar teşekkür etsek azdır, inanın bu yardımlarınızı hiç unutmayacağız. Sizin şu işsizlik probleminize bir an evvel çözüm getirmeyi planlıyorduk biz de…

—Aman kızım, sizin işiniz olsun da…

—Ama siz bize çok yardımcı oldunuz, bunun bir karşılığı olmalı.

—Ben size karşılık bekleyerek yardım etmedim yavrucuğum.

—Biz bunun farkındayız zaten, sizin istemediğinizi biliyoruz ama biz rahatsız oluruz inanın buna, babam savcıdır, geniş bir tanıdık çevresi var. Ondan sana yardımcı olmasını isteyeceğim, seve seve sana, dolayısıyla bize yardımcı olmaya bayılır.

     Mehmet Bey çok mütevazı ve utangaç biriydi, Esma’nın bu ısrarlı tutumu karşısında kendi çaresizliğinin kurbanı olmuştu anladığım kadarıyla. Uzun zamandan beri işsiz olduğu için rahatsızdı zaten, ona herhangi bir yardım değil de iş bulmak daha iyi bir çözümdü, kızlar en iyisini düşünmüşlerdi. Utangaç ve ezik bir şekilde Esma’ya bakarak;

—Peki, yavrum, bana en iyi yardımınız bu şekilde olur, Allah yolunuzu açık etsin. Eğer başka bir derdiniz olursa hiç çekinmeden bana gelin. Oturur bir yemeğimi yersiniz, muhabbet ederiz.

     Aylin:

—Çok iyisiniz, bize yardımcı oldunuz. Her konuda geliriz, merak etmeyin. Çayınızı içmeye de geliriz şimdiki gibi.

     Esma:

—Eğer kaseti bulursak…

     Mehmet Bey:

—O kaseti bulursanız, katilin benim tahmin ettiğim kişi olduğunu görürseniz hiç şaşırmayın!

     Ben bu duygusal sahneleri kesmek durumunda kalan kişi olmak istemezdim ama maalesef ki, öyle yapmalıydım. Mehmet Bey’e aklıma takılan soruları sormak zorundaydım. Kızlar belli ki olayların heyecanına kapılıp asıl sorulması gereken soruları unutacak gibiydiler. Onları keserek:

—Pardon Mehmet Bey size çok merak ettiğim bir şeyi sormadan edemeyeceğim,

Mehmet Bey gülümseyerek bana bakıyordu, yüzünde inceden farklı bir hava sezinlemiştim bir anda, her şeyi cevaplayabilirim edası kaplamıştı ifadesini, bakalım buna cevap verebilecek misin dedim nedense içimden. Aylin ve Esma ne soracağımı merak etmişlerdi, her ikisi de bana bakmış, Esma sol kaşını havaya kaldırmıştı.’’Ne soracaksın?’’ diye kafa sallamıştı bana, onu görmezden gelerek;

—Biz bu kasetleri alabilir miyiz, bize bu kasetleri verebilecek herhangi bir birim var mı ve ikincisi de, siz kasetlerin silindiğini söylemiştiniz, ya bu kaset silinmişse?

Mehmet Bey yine aynı rahatlıkla ve kendine güvenen o eski edasıyla bakıyordu. Anlaşılan bu sorularımın da cevapları bulunuyordu kendisinde, elini sandalyenin başına, atmış daha da rahatlamıştı:

—Bizim sildiğimiz kasetler firmamızın kasetleriydi küçük hanım, güvenlik firmasında, bu silinen kasetlerin bir kopyası bulunur!

—Aynı anda mı kayıt yapılıyordu yani?

—Hayır, onlar bizim firmayı görmezlerdi bildiğim kadarıyla ama kasetler kayıt olurken, bir de onların CD si kayıt olur. CD güvenliğe gönderilir, kaset bizde kalır, izlendikten sonra silinirdi.

     Esma:

—Ilgın… Yani bravo sana be kızım. Biz de birazdan kalkıp gidecektik, aklımıza gelmedi bu ya!

—Dalgınlığınıza geldi canım, sormadan edemedim.

     Aylin o andan itibaren bakışlarını bana dikmiş ve gülümseyerek bakıyordu, yanıma geçmişti. Beni yavaş yavaş kazandıklarını hissettirmiştim onlara, yanlarında olduğum için her ikisinin de gözlerinde koskocaman memnuniyet ifadesi görüyordum. Mehmet Bey aslında bunları bizim sormamıza gerek kalmadan da anlatabilirdi, fakat nedense sanki bize güvenemiyormuş gibi davranmıştı. Saat ilerliyor ve hava kararıyordu, bugün gerçekten bize faydalı olacak ve önemli bilgiler edindik. Ofise gidip bir karar almalıydık, zaten çok geçmeden Esma kalkmamız gerektiğini söyledi bize. Galiba Aylin biraz tereddütlüydü, Esma’ya eğilerek bir şeyler mırıldandı, sonra da bana dönerek ‘’Ilgın, bu kaseti nasıl alabileceğimizi soralım, belki yardımcı olabilir!’’ Gerçekten haklı bir düşünceydi bu, tamam kasetin hala saklandığını öğrendik ama onu nasıl ele geçirebileceğimizi bilmiyorduk, Mehmet Bey’e bakıyorduk, Mehmet Bey’de çayını doldurmak için ocağın başında duruyordu. Sessizce tombul çay bardağına çayını doldururken sırtı da bize dönüktü, o esnada biz çarçabuk karar vererek Mehmet Bey’den bu konuda yardım istemeye çalışacaktık. Nihayet adam çayını doldurmuş, rahat ve kendinden emin bir tavırla sandalyeye doğru yürüdü. Onun bu kendinden emin tavırları aslında bize de güven sağlıyordu fakat nedense ben bu fazla emin edaya sinir olmuştum. Uzun boylu olduğu için fazlasıyla dik yürümesi ona yakışmıyordu mesela, belki de küçük ve gülerken bir çizgiymiş gibi ortadan kaybolan gözlerini bize bakarken dakikalarca üzerimizden çekmemesi de olabilir. İş bulamadığından ne zaman bahsetse sakalıyla oynayıp duruyordu, gerçi suratında sadece iki günlük gibi duran bir sakal vardı ama kendisini o kadar kaptırmış ki sakala sürekli minik minik kıllarını elleyip sanki onlardan güç alıyordu. Masaya oturur oturmaz Aylin’in istediği soruyu sormalıydım:

—Mehmet Bey güvenlik şirketinden bu CD yi nasıl alabiliriz, bize bu konuda yardımcı olabilir misiniz?

     Mehmet Bey kafasını kaldırmış bana bakıyordu. Gözlerinin içine bir umutsuzluk çökmüştü aniden, kaşlarını yukarıya doğru kaldırmıştı. Anlaşılan pek yardımcı olamayacaktı.

—Kızlar, bu CD yi size vermezler, zannetmiyorum. Ama eğer elinizde arama izni olursa ve CD yi inceleme izni alabilirseniz verirler. Şirketlerin bu tarz bilgilerini kolay kolay başkalarına vermezler, siz de tahmin edersiniz.

     Bu söylediği çok doğru, Esma başını salladı, elleriyle oynayıp duruyordu sürekli, parmaklarını çıtlatıyordu. Belli ki canı çok sıkılmıştı. Ama Aylin’in ifadesi de tam tersi çok farklıydı, sanki aklından çok farklı şeyler geçiyor gibiydi. Gözlerini bir ara bana çevirmiş, garip bir bakış fırlatmıştı, onun bu bakışından aklına bir fikir geldi galiba yorumunu yaptım. Esma’ya aynı bakışı yapmaya çabalıyordu ama Esma onu görmüyordu o anda, Aylin ileri geri hareket ederek kendini Esma’ya göstermeye çalıştı yine. Mehmet Bey Esma’ya döndü, ondan bir öneri bekliyor gibiydi ama çok dağılmıştı. Esma, aniden başını kaldırdığında nihayet Aylin’le göz göze gelmişlerdi. Aylin bir kaş işareti yaptı, ‘’hallederiz’’gibi bir hareketti bu, Esma ise yanındaki adama bu hareketi çaktırmamak için ona dönüp hafiften sırıttı. Sonunda Aylin’in yine bir planının olduğunu kavrayabilmiştik ikimizde, biz Esma’yla karşılıklı oturmuştuk, onun yüz mimiklerinden içinde kopan fırtınaları saniyesinde anlayabiliyordum, sağ yanımda Aylin oturmuştu. Aylin çoğu zaman mimikleriyle çok şey anlatabiliyordu ama içinde dönen şeyleri kestirebilmek için onu gerçekten iyi tanımak gerekiyordu, çünkü kolay kolay kendisini deşifre etmezdi. Mükemmel bir profesyonel olacaktı Aylin bunu hissettiriyordu adeta. Esma ve ben biraz rahatlamıştık. Ben, eskice kareli kılıfları olan çam rengindeki sandalyeye iyice dayandım, açıkçası biraz sıkıldım. Zaman ilerledikçe canımın sıkıntısı daha da artıyordu Aylin hiç beklemediğim anda ayağa kalktı aniden, Mehmet Bey’e sağ elini uzatarak;

—Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum, bize gerçekten çok yardımcı oldunuz. Artık gidelim, sizi de fazla meşgul ettik zaten.

     Sonunda gidiyorduk, Esma neye uğradığını şaşırdı ama pek fazla da olayı irdelemedi. Yavaş yavaş Esma ve Mehmet Bey’de kalktı, ben Aylin ayağa kalkar kalkmaz otomatik olarak kalktım zaten, canım o kadar sıkıldı ki, bir an evvel evime gitmek istiyordum. Saat epeyce ilerlemişti bu arada. Mehmet Bey ve Aylin tokalaşmış, Esma elini uzatıp vedalaşmıştı. Ben Mehmet Bey’in çaktırmadan bize ukalalık taslamasına sinir olduğum için sadece başımla ‘’hoşçakalın’’ işareti yapıp önden çıktım. Bizi kapıya kadar eşiyle beraber yolcu etti, sonra eşinin hareketiyle aşağıya indirdi. Arabaya kendimi zor attım, hemen arka koltuğa geçerek kendimi koltuğa serdim. Aylin ve Esma hala arabanın önünde Mehmet Bey’le vedalaşıyordu, Esma son kez adamın elini sıkmış, dostça başını sallayarak arabaya binmişti. Aylin tekrar gelebileceğini falan söylüyor olmalıydı, adam gayet memnun vaziyette gülümsüyordu, ona yardımcı olmaktan gurur duymuş gibi elini sol göğsüne götürüp kalbinin üstüne iki kez vurdu. Aylin görüşmek dileğiyle diyerek arabaya bindi. İçimdeki sıkıntı biraz olsun hafifledi bir anda, bu yorucu ve boğucu günden sonra az da olsa dinlenmek istiyorum. Aylin arabayı çalıştırdığında, Mehmet Bey evlerinin önündeki kaldırıma çıkmıştı, ellerini arkasında birleştirmiş dikkatlice bizim gitmemizi bekliyordu. Araba hareket ettiğinde Aylin korna çalıp, çevre yoluna doğru ilerledi. Gözlerimi kapatıp, neler olup bittiğini kavramaya çalıştım, sonra kendime gelip öne doğru kayarak kızlarla muhabbet etmeye başladık:

—Aylin, aklına ne geldi, sanki o CD yi alabilecek plan yaptığını hissettim. Yoksa yanıldım mı?

     Aylin dikkatle yola bakıyordu, ben bunları söyledikten sonra aynadan bana bakarak gülümsedi. Bende ona doğru iyice yanaştım, vitesle bacaklarım birleşti o an, Esma o merak dolu gözleriyle ona bakıyordu, o da Aylin’in bir plan yaptığını anlamıştı.

—Sen yine bir dolaplar çeviriyorsun ama… Hadi hayırlısı. Ne düşünüyorsun, anlat da biz de bilelim.

     Aylin, Esma’ya ve aynadan bana bakarak gülüyordu. Arabaya gaz vererek, otobana girdi. Sağına soluna bakıp, sol şeride girmiş oradan son hızla ilerliyordu. Evet, Aylin derin bir nefes çekmişti içine, biz de meraktan ölmek üzereydik. Bizi daha fazla merakta bırakmak istemezmiş gibi elini vitese atıp, vites büyütmüştü. İki eliyle direksiyonu iyice kavrayarak konuşmaya başladı:

—Kızlar, aklıma çok haince bir plan geldi, ama çok riskli bir şey.

Hala gülümsüyordu, bizi daha da meraklandırdığının farkında zevkten sindire sindire konuşuyordu. Ben onun bilmece gibi davranmasına kızdım doğruyu söylemek gerekirse, sonuçta zaman her şeyden önemli bizim için, bir an evvel düşüncesi neyse anlatmalı doğru ve yanlış olup olmadığı tartışılmalıydı.

—Aylin, düşünceni açıkla, biz de kurtulalım, sen de. Burada gerildik, farkında mısın?

Aylin benim ciddi olduğumu anladı, ses tonumu çok iyi ayarlamış olmalıyım ki, Esma bana hak verircesine kafasını sallayarak Aylin’e bakmıştı.

—Aylinciğim, Ilgın çok haklı, ne tasarlıyorsun?

     Aylin sonunda konuşmaya karar vermişti. İlk önce her ikimize bakıp,

—Plan, ama çok tehlikeli olduğunu söylemeliyim. Söyleyeceğim, bakalım kabul edecek misiniz?

     Esma:

—Eğer yapabileceğimiz bir şeyse ve mantıklıysa neden olmasın ki?

     Ben de:

—E tabii ki, mantık çerçevesinde olması şart.

Aylin arabayı kullanırken sağına soluna bakıyor ve sürekli aynadan bana gülümsüyordu. Açıklamaya karar verdi nihayet, boğazını temizledi, sanki önemli bir toplantıdaymış da konuşma yapacakmış gibiydi.

—Bu güvenlik şirketine gizlice girip o CD yi çalacağız…

     Aylin’in bu cümlesi Esma ve bende soğuk duş etkisi yaptı. Yüzümün şeklini görememiştim ama sanırım bembeyaz olmuştur kesinlikle. Hemen ani bir refleksle,

—Aylin, sen çıldırdın mı? Çalmaktan bahsettiğine göre çıldırmış olmalısın, gerçekten bunu düşündüğüne inanamıyorum ya!

Esma’nın benim gibi düşüneceğini zannediyordum ama yanılmışım, benim bu çıkışımdan sonra arabada bariz bir sessizlik oldu, sonra Esma, Aylin’in fikrine sıcak baktığını ifade eden bir iki kelime geveledi. İyice delirdim diyebilirim, oturduğum yerde duramıyordum. Sağ elim Esma’nın koltuğunun başında, sol elimde Aylin’in koltuğunun başındaydı. Öylece ortalarında kalakaldım, ben susup bu deli kızları dinlemeye karar verdim. Bakalım bu iş nerelere varacak! Allah’ım ben nasıl bir şeyin içine girdim böyle! Esma ve Aylin konuşuyorlardı:

     Aylin:

—Hiç de öyle korkacak bir şey değil aslında. Ben detayları hazırlarım. Sonuçta o CD yi ele geçirmek zorundayız, bize vermeyeceklerini biliyorum. O yüzden bunu yapmalıyız, bence başka çaremiz yok!

     Esma:

—İyi, güzel de nasıl yapacağız bu işi? Savcılığa başvurup arama izni alamayız mı, bu daha iyi olabilir!

—Hayır, savcılık böyle bir şey yapmaz! Eğer onlardan arama izni almak istiyorsak davayı açmamız gerekir, biz daha davayı açmadık, çünkü ortada bilinen hiç bir şey yok.

—Davayı tamamlasak…

—Ne zaman?

—Nasıl yani?

—Zaman mı var? Açana kadar iş işten geçebilir, belki karşımıza farklı şeylerde çıkar. O zaman ne yapacağız?

—Bilmiyorum Aylin, bilmiyorum…

     Esma’nın kafası karıştı, ilk düşündüğü şeyi konuştukça istemediği ortaya çıkıyordu. Aylin’in son sözleri de mantıklıydı aslında, ortada delil olabilecek sadece o CD vardı, onda da henüz ne olduğunu bilmiyorduk. Savcıda böyle bir gerekçe sebebiyle bize izin vermezdi. Ama nasıl yapabilirdik ki? Aylin düşüncesinin haklı olduğunu göstermek istermişçesine bizi ikna etmeye başlamıştı:

—Bakın arkadaşlar, savcı bu konuda kesinlikle bize yardım etmez, Esma bunu en iyi sen biliyorsun. Adamlara gidip, sizde bir CD varmış da bize lazım, onu almaya geldik, diyemeyiz herhalde değil mi? Ben size her şeyi ayarlayacağım, o zaman da aklınıza yatmazsa artık siz bir öneri sunarsınız…

Bu tamamen dikte ettirmekti, sanki onun düşüncesinden başka seçeneğimiz yokmuş gibi konuşmuştu. Aklım durdu, hiçbir şey düşünemiyordum. Arkama yaslanmış, yolu izliyorum. Kozyatağı girişine geldik. Bu esnada yalnızca yatağıma girip uyumak istiyordum. Ya yoruldum, ya da hareketli sahneler beni sıktı. Akşam iyiden iyiye bastırdı, yoldaki arabalar sıkışıklıkta korna çalıp, sinir harbi yaşıyorlardı. Viyadüğü geçtikten sonra sol tarafıma baktım esneyerek, insan toplulukları karmaşa yaratmış gibi, sürü halinde geçitten geçiyorlar, panikle otobüslere biniyorlar, kimileri de büyük alışveriş mağazalarına gidiyorlardı. Aylin arabanın hızını kesip plazaların olduğu yola saptı. Esma, cama yaslanmış sağ eliyle yüzünü kapatmış uyuyor ya da düşünüyordu. Aylin ise fikrini bize dayatamadığı için biraz bozulmuştu herhalde. Girdiğimiz sokak, ofisin bulunduğu sokaktı. Çınar sokak her zaman ki gibi yoğundu. Sokağın kaldırımlarında bile arabalar park edilmişti, işinden çıkanlar arabasına atlayıp boşaltıyordu kaldırımları.7 numaralı apartmanın önünde durdu araba, ofise geldiğime çok sevindim. Yanımda duran çantamı da alarak hemen arabadan çıktım. Esma da benimle beraber çıktı. Dönüp onun yanına gittim, o da yorulmuştu. Aylin’in fikrine ilk önce olur gibi davranmıştı ama sonradan anladığım kadarıyla o da sıcak bakmadı. Aylin’in arabayı park etmesini beklemeden apartmana doğru beraberce yürümeye başladık. Benim konuşacak halim kalmamıştı, Esma içindeki endişeyi benimle paylaşmak istermiş gibi elini yavaşça omzuma atarak, beni kendi omzuna doğru çekti. Apartmanın merdivenlerinden çıkarken yüzüme bakarak konuşmaya başladı:

—Ilgın, aslında Aylin biraz haklı ne dersin? Sence ne yapmalıyız, benim kafam bütünüyle karıştı, sen akıl ver bari.

Gözlerindeki yorgunluk hissi aynı zamanda ümitsizliğiyle birleşmiş, örselenmiş gibi davranıyordu. Açıkçası ben ona ‘’yapmayalım’’derdim ama… Söylediği gibi çok fazla yapabileceğimiz bir şey de yoktu. Asansörün önüne geldiğimizde Aylin de geliyordu. Esma o gelince elini omzumdan çekerek, asansörü çağırdı. Bana bakıyordu, koşar adımlarla yanıma geldi. Bu arada asansör geliyor, Aylin, düğümü çözmek istiyordu. Israrlıydı, kaşları da hiç olmadığı kadar çatılmıştı. Ben onun bu haline bakıp;

—Panik yapma hemen, ofise çıkalım da… Banyomuzu yaptıktan sonra çaylarımızı içerken sakin kafayla söylediklerini tartışmalıyız bence.

Esma hiç konuşmamıştı, asansör geldiğinde sessizce içeriye geçerek, bizim gelmemizi bekledi sakince, Aylin onun bu tavrına bozuldu sanırım. Asansörün aynasına dayanan Esma’ya sırtını dönerek tepkisini gösteriyordu, Esma birden bu tavrı görerek sessiz asansörü inletmişti resmen:

—Aylin… Bana sırtını dönme, konuşacağız dedik ya! Oldubitti yapma hemen, konuşacağız, anladın mı?

Esma o kadar heyecanlanmıştı ki, benimde üzerimdeki rehavet bir anda yok oldu. Aylin’in gözleri açıldı, ona döndü neden böyle davrandığını sormak istiyordu. Ben araya girerek;

—Esma, ortamı germenin bize ne faydası var şimdi? Yaptığın çok ayıp, Aylin bunu düşünmemiştir bile, niye böyle yapıyorsun?

Aylin, başını eğdi. Konuşmam bittiğinde kaldırmış ona bakıyordu ama gözleri dolmuştu, neredeyse ağlamak üzereydi. Esma’ya bakarak;

—Sana sırtımı bilerek dönmedim Esma, senin sinirlerin bozulmuş! Dedi.

Sinirlerimiz iyice gerilmişti, ani bir hareketle ikisinin omuzlarından tutup kendime doğru çektim. İkisi de çok üzülmüştü belli ki, başlarını birbirlerine yaklaştırdım ve ‘’öpün birbirinizi’’ dedim gülerek. İkisi de koltuğumun altında birbirinin suratına bakıyordu. Esma yine o utangaç tavrıyla gözlerini iki kez kırpmış ve Aylin’in boğazına sarılmıştı. Bu arada asansör ofisin bulunduğu kata geldi, kapı açıldığında gülümsüyorduk.


     Saate baktığımda gözlerime inanamadım, saat 23.13 olmuş. Aylin kapıyı açtığında kendimi içeriye nasıl attığımı anımsamıyorum bile. Kızlara ‘’ben banyoya giriyorum, siz de iyi anlaşın tamam mı?’’ diye seslenip, banyoya girdim. O kadar yorgun hissediyordum ki kendimi uzun zamandan beri bu denli yorgun olduğumu anımsamıyorum. Banyo iyi geldi, içeriye gittiğimde kızlar çoktan barışmış, hatta çay demleyip kocaman kupalarda çay içiyorlardı. Karşılıklı oturmuş, sohbet ediyorlardı. Beni beyaz bornozla gördüklerinde ikisi birden kahkahayı bastı,

Esma:

—Ne o salmışsın kendini, artık bize ufak bir striptiz gösterisi yaparsın değil mi?

Hala kahkahalarla gülüyordu, gülmekten elindeki çayı bacağına döktü, Aylin ona bakıp çayın bacağına dökülmesiyle daha da kendinden geçti. Ben, onların bu neşelerine gölge düşürmemek için striptiz hareketleri yapar gibi bornozun kuşağını yavaşça çözmeye başladım. Aylin;

—Vay o ne vücut ya! Diyerek Esma’ya bacağıyla vurmaya başladı.

     Ortam neşesini bulmuştu, yanlarına bornozumla oturdum, muhabbet esnasında arada bornozumdan bacaklarımı çıkarıp, Esma’ya ya da Aylin’e uzatıp onları kahkahaya boğuyordum. Çayımı aldım, yudumlarken vücudumun bütün sinirlerinin nihayet çözüldüğünü hissedebiliyordum. Onlarla konuştukça uykum dağılmış, kendime gelmiştim.

Menekşe renginde boyanmış içimi rahatlatan odanın, tek kişilik krem rengi, deri kaplamalı koltuklarını üçgen şekilde döndürüp ufak fiskos masasını da ortaya yerleştirdik. Odanın balkonu da vardı, fakat caddeye baktığı için açık menekşe rengindeki krinkıl perdesini kapatmış, balkonun kapısını açmıştık. Çok hafif bir rüzgâr esiyor ve perdeyi yarı yarıya havalandırıyordu. Aylin balkon kapısına yakın, arkası dönük oturduğu için sarı, uzun kıvırcık saçları dalganıyordu devamlı. Söz dönüp dolanıp bugünkü sinir harbi yaşadığımız konuya geldi. Ben biraz tereddütlüydüm ama yine konuşulması gereken şeyler olduğu için, bu muhabbete katılmalıydım. Esma hala bir şeyleri anlamaya çalışıyordu, şirkete girip CD yi çalma düşüncesiydi tabii ki, aynı şeyleri düşünüyorduk.

     Esma:

—CD yi nasıl ele geçirmeyi düşünüyorsun? Sence bizim gibi çaylaklar grubu bu işi yapabilir mi?

Bu soruyla birlikte ben, elimi çeneme götürüp merakla Aylin’in planını anlatmasını bekliyordum. Yüzüme yansıyan belirgin bir gerginlik olmaması için de ayaklarımı karşımdaki Aylin’in koltuğunun kenarına uzattım. Rahat bir tavır sergilemem gerektiğini tekrar edip duruyordum içimden, Aylin her ikimize tek tek bakıp, konuşmaya başladı:

—Ben şirkete gidip, bir firma açtığımdan ve onlardan güvenlik hakkında anlaşma yapmak istediğimden bahsedeceğim. Sözüm ona ben bu firmanın sahibiyim ve kameralı güvenlik sistemi istediğimden bahsedeceğim. Bu esnada yetkili şahsı iyi çözmem gerekiyor, eğer kafaya alabilirsem CD lerin saklandığı yere götürmesini isteyeceğim. Buraya kadar planım tutarsa, zaten gerisi bizim hünerimize kalıyor. Sizce nasıl fikir?

Konuşmasını bitirdikten sonra merakla bizim yorumumuzu bekliyordu. Ben ve Esma, şaşkınlıkla onun anlattıklarını dinledik. Aylin’in gerçekten çok cesur bir kız olduğunu düşünmeye başlamıştım. Başımı iki kez sallayarak ne kadar enteresan bir fikir olduğunu belli ettim, kaşlarım şaşkınlıktan kalkmıştı. Esma’yı süzmek için döndüğümde onun ellerini üst üste koymuş, bacak bacak üstüne atmış soğukkanlı duruşunu gördüm. Ben ondan önce davranmak istedim, Aylin’in meraklı bakışlarına cevaben;

—Denemekte fayda var Aylin, kaybedeceğimiz bir şey olmadığına göre, bence yapılmasında sakınca yok. Sence?

Esma’ya bakarak onun cevabını da almak istedim.

—Olabilir, Aylin bu konuyu iyi başarır. Yapalım o zaman…

     Aylin, güvenlik firmasına şirket sahibi olarak gidip, onlardan detaylı bilgi alacaktı, fakat madalyonun bir de öteki yüzü var, bunun da konuşulması gerekir. O da ‘’çalma’’ muhabbetiydi, nasıl, kim tarafından ve ne zaman yapılması gerekiyordu. Esma konuşmasını bitirmemişti henüz, üst üste koyduğu ellerini koltuğun başlarına hafifçe vurarak Aylin’e bakmış ve

—Her şey tamam da, CD yi nasıl ele geçireceğiz, sen onu söyle. Asıl önemli olan konu bu aslında, e ee ne söyleyeceksin? Merak ediyorum…

Aylin, elini Esma’nın bacağına vurdu. Bana bakarak;

—Güvenlik şirketine gidip orayı gözden geçirmem lazım. Zaten görüşmeden sonra her şey şekillenecek, son kez oturup CD yi alma planını beraberce yaparız.

Cümlesini bitirdikten sonra çayından koca bir yudum aldı ve yutkundu. Ben onun bu fikri karşısında alternatif bir plan düşünemediğimden, olur gibi başımı salladım. Esma:

—Peki, böyle olsun, hep beraber oturup detaylara karar veririz.

Ben hala hırsızlık olayını içime sindiremiyordum,

—Kızlar, gerçekten hırsızlık yapacak mıyız?

Endişeyle sorduğum bu soruyu Aylin değil, Esma yanıtlamıştı.

—Maalesef öyle yapmak zorundayız canım, başka bir fikir gelmiyor aklıma. Senin geliyor mu?

—Aslına bakarsan benim de daha iyi bir fikrim yok, görünüşe bakılırsa gerçekten ya ajan olacağız, ya da dedektif… Allah sonumuzu hayır etsin, ne diyeyim! Sonunda hırsızlık bile yaptırıyor bu hayat! Ne garip.

     Artık umutsuz bir kabul ediş vardı. Aylin gerçekten haklıydı düşüncesini diretmekte, çünkü ikimizin de aklına daha iyi bir fikir gelmemişti. Şimdi daha çok cesur ve yürekli olma zamanıydı, bu olay hiç de öyle basite indirgenecek bir şey değildi, daha çok moral, daha çok güç…

     Gece olmuş, biz umutsuzca kabul ettiğimiz seçeneğimiz hakkında çekincelerimizi ve olması gereken şeyleri tartışıp durmuştuk. Daha fazla dayanamayarak eşofmanlarımı giymiş, balkona çıkıp nefes almak istedim. Orada, ayakta ve sessizce durup zifiri siyaha çalan bulutların içinden parlayan yıldızlara daldım. Arabalar kalabalıklığını yitirmiş, hızları da buna dayanarak artmıştı. İnsan kalabalığından da eser yoktu. Uzaklardan bir yerlerden çekirge sesleri duyuyorum. Rüzgâr hala çok sinsice esiyor ve apartmanın karşısındaki ceviz ağaçlarının yapraklarını bütünüyle dans ettiriyordu. Ağacın dallarına bakıp, balkon demirlerinden tutarak, derin derin nefesler alıp verdim. Kendimi kandırdığımı düşünmüştüm bir anlık, neden kendimi kandırdığımı düşünmüştüm ki? Sıkıntılarımı böyle kapatıyordum, unutmuş rolü mü oynuyordum? Oysaki günlük yaşanan olaylar esnasında gerçekten de bazı şeyleri unuttuğumu fark ettim, neden kendimi yalancı çıkarıyorum o zaman? Bence yaptığım tek bir şey var, o da yalnızken kendime eziyet etmeye bayılmam. Tamam, bu kadar yeter! İçeriye gitmeliyim.

* * * * * *

Sabah geç uyandım. Aylin hala yatıyordu. Ben de onun yattığını görünce uyanma gereği duymadım. Esma yatağında yoktu. Bunu fazla umursamadan yönümü diğer tarafa dönerek duvara baktım. Yastığım o kadar yumuşaktı ki, başkasına sarılır gibi sarılarak elimin tekini duvara koyup, uyumaya çalıştım. Ama uykum kaçmıştı, gözlerim ve bedenim uyu, diyordu ama beynim uyanık olmaya çalışıyordu. Aklıma yenik düştüm, keşke her şeyde böyle davranabilsem diyerek, mırıldanarak uyandım.

     Yatak odasından çıkıldığında karşımıza mutfak çıkıyordu. Mutfakla yatak odası sanki iç içeymiş gibiydi ama evin mimarisi böyle. Mutfak dış kapıdan girer girmez solda kapısı olmayan, sanki koridorun bir parçasıymış gibi görünüyordu. Mutfakta otururken yatak odasının içini görebiliyorduk. Mutfaktan geçerken koridorun başında olan çalışma odasının da içi rahatlıkla görünüyordu. Esma her iki yerde de yoktu. Muhakkak banyodadır diyerek, mutfak masasına oturdum. Mutfağın dışarıya bakan ve olabildiğince küçük bir camı var, kalkıp oradan bakmak istedim. Bakar bakmaz Esma’yı gördüğümü zannetmiştim. Dikkatlice bakınca, doğru gördüğümü anladım. Gelen oydu… Ellerinde poşetler alışverişten geliyordu. O apartmanın kapısından içeriye girince, aklıma birden’’burada daha ne kadar kalmalıyım’’diye içimden geçirdim, ailemi özlediğimi hissetmiştim. Kendime hayret ediyorum doğrusu, bu özleme duygusunu ailem için kolay kolay hissetmemiştim ama demek ki, bu kızlar beni gerçekten her konuda muma çevirecek… Esma biz uyuyoruz diye zili çalmamıştı, ben de ona yardımcı olmak için çay demledim. Kahvaltı sofrasının havası başkaydı, onlarla oturup kahvaltı yapmak ayrı zevkti doğrusu. Üçümüzün de keyfi yerinde olurdu, o yüzden gülecek bir sürü konumuz vardı bizim.

     Kapının kilit yerinden sesler gelmeye başladı, anlaşılan Esma geldi. Kapı açılır açılmaz içeriye bir poşet atıldı, içi yiyeceklerle doluydu. Yerimden kalktım ve kızcağıza yardım edeyim bari diyerek kapıya yürüdüm. Esma poşetlerin ağırlığından kan ter içinde kalmıştı, yüzünü gördüğümde sanki güreşte pes etmiş pehlivan havası vardı. Kapıya gelip, ellerindeki poşetlerden bazılarını aldığımda ‘’Of ne sıcak hava böyle, canım çıktı ya!’’ dedi. Onun bu hali çok komikti doğrusu. Yüzü kızarmış, saçları elektriklenmiş gibi havaya dikilmişti, çaktırmadan alttan alttan ona güldüm. Yine kendi kendine konuşuyordu,’’vay efendim neymiş, yumurtayı kartonuyla almalıymışım! Dedim, ulan biz zaten üç kişiyiz ne yapalım kartonla yumurtayı… Kafayı yemiş bu millet ya!’’Nihayet poşetleri ve o,içeriye girmişlerdi. Poşetleri üçer beşer mutfağa taşıdık ve kahvaltılık olanları tezgâha koyduk.

Esma poşetlerin başına oturmuş, içlerindekileri ayırıyordu. Bana da,’’Al şu peyniri buzdolabının alt gözüne koy, ha! Çayları çekmeceye yerleştiririz, bak sosis de aldım, sütte alayım dedim akşam uyumadan önce içeriz’’diyip eline aldıklarını bana veriyordu. Aldığı kumanyaları yerlerine bir çırpıda yerleştirdik, çayı da bu arada demlemiştim, geriye sadece uykucu Aylin’i uyandırmak kalmıştı ve maalesef bu inanılmaz korkunç görev bana düştü. Aylin’i uyandırmak gerçekten çok zor, kendinden geçmiş halde uyuyunca kulağının dibinde davul çalsalar uyanmaz, bakalım bu konuda başarılı olabilecek miyim? İçeriye girerken kapıyı gürültülü bir şekilde çaldım, ama duymadı bile. Yatağına adeta yapışmış gibiydi, üzerine örttüğü çarşaf ise yere düşmüştü. Altına serdiği çarşafın nerede olduğunu ilk bakışta ben de anlayamadım, başımı sağa ve sola çevirerek diğer çarşafı aradım ama maalesef göremedim. Yatağının başına oturup, ilk etapta kendime bir yöntem belirledim, omzuna iki kere dokunarak ‘’Aylin, Aylin uyan!’’ dedim ama tam da tahmin ettiğim gibi, kıpırdamamıştı bile. Bu sefer plan c diyerek bir koşu mutfaktan bir bardak su alıp odaya tekrar geri döndüm, benden günah gitti… Allah. Bardağı Aylin’in yüzüne boşalttım. Bir uyanışı vardı görmeniz lazım, evlere şenlik.’’Ne, ne oldu, kimsin, yağmur mu yağıyor evin içine.’’fazla uyumaktan şişmiş gözleriyle, burnunun üstüne yattığı için yassılaşmış burnuyla bana bakıyordu budala gibi.’’Uyan kızım, uyan akşam oldu neredeyse ya! Bu ne uyku be, bıraksak 6 ay boyunca uyuyacaksın, e pes vallahi.’’Aylin hala ıslak yüzüyle bana bakıyordu, sonra ‘’Tamam, beş dakika daha.’’diyip tekrar başını yastığa gömdü. Of bu kız gerçekten insanı delirtir, bu sefer de yastığı başının altından çektim, bu da d planıydı. Aylin nihayet yatağın içinde doğrulabilmişti. Kolundan tutup ona banyoya gitmesi için yardım ettim, ayağa kaldırdığımda yatağın üstündeki çarşafın nerede olduğunu da görmüş oldum, top halinde altındaydı. Yaklaşık on dakika sonra hepimiz kahvaltı masasındaydık. Şakalar yaparak, kahvaltıya başladık. Masada konuşurken Aylin güvenlik firmasından görüşmek için randevu isteyeceğini söyledi. Esma’yla birlikte uyduruktan bir firma dosyası hazırlayacaklardı, bütün gün sahte dosyalar yapacaklardı, ben de onların bu çalışmalarını fırsat bilerek kaymakamlığa uğramak istediğimi söyledim. İkisi de aynı anda sebebini sordu, ben de stajım bitti ama imzalı dilekçemi almadım daha dedim. Hâlbuki ailemi görmek istiyordum, ablalarımı ve annemi. Zeynep’i de özledim, kaymakamlığa gitmek istememin gerçek sebebi de oydu zaten.

     Esma ve Aylin bütün gün çok yoğun olacaklarını söylediler, ben de öğleden sonra çıkacağım diyerek kahvaltımı bitirip hazırlanmaya başladım. Saat 12 gibi ofisten ayrıldım. Bütün gün boyunca Kadıköy, Kartal, Kozyatağı üçgeninde dolaştım durdum. Ablam;’’Olmuyor böyle, sen onlarda daha çok kalıyorsun. Onlar mı senin ablan, yoksa ben miyim?’’diyerek sitem etmişti. Ben de durumu izah edip, hafta sonları ya da iki günde bir onlara geleceğime dair söz verdim, bakalım yapabilecek miyim? Annemi görmeye gittiğimde evde babam vardı, o yüzden fazla oturamadım. Bir iki tane giysimi alıp çıkarken, babamın arkamdan ‘’Bu kız niye gidiyor, ben şimdi ne yaptım?’’dediğini duymuştum. Sen hiçbir şey yapmadım baba, zaten işin kötü tarafı da bu, hiçbir şey yapmadın! Diyordum yoldayken. Kendimi kendi evime giderken ve oradan çıkarken mülteci gibi hissediyorum, nerede ve nasıl kaldığımın pek önemi yoktu bu sıralar, çünkü önemli olan, şimdilik, hayatta olmamdı sanırım.

     Zeynep’le görüştüm. O da beni özlemiş, minibüsle Kadıköy’e giderken minibüsün içinde ortaokuldan bir arkadaşıma rastladım. O dönemlerde epeyce iyiydik, fakat okul bitip farklı yerlere savrulunca aynı mahallede oturmamıza rağmen görüşemez olduk. Nedense minibüste tesadüfen görüşmemiz, aramızdaki eski sevginin ve dostluğun tamamen bittiğini göstermişti bana, Derya da ben de inanılmaz değişmiştik, yanılmıyorsam bu onu son görmem olacaktı. Çünkü paylaşabileceğimiz ve konuşabileceğimiz ortak bir konu yoktu artık, tarihin hışmına uğramıştık. Yol boyunca en fazla iki cümle kurabildik, sonra uzunca bir sessizlik. Zeynep’le Moda da her zaman gittiğimiz bara uğradık ve iki kadeh bir şeyler içtik. Yine efkâr basmıştı ikimizi, bir yanım buruktu, diğer yanım ise zaten yoktu. Sonumu düşünüyordum, acaba felek bana ne zaman gülecek? Ne zaman mutlu bir yuva kuracağım, evlenip çoluk çocuğa karışacağım telaşı sarmıştı bütün benliğimi ama bir umut yoktu, elimi tutacak hiç kimse yoktu. Saat ilerleyince yavaş yavaş toparlanıp kalktık, Kadıköy durağında ayrıldık. Ben Kozyatağı minibüsüne binerken, o da tren istasyonuna doğru yürüyerek uzaklaştı. Ofise geldiğimde saat 19.24 tu. Kızlar işlerini bitirip, ofisi köşe bucak temizlemişlerdi. Gün boyunca neler yaptığımı sorduklarında, tek tek yaptıklarımı anlattım ve biraz da olsa rahatladığımı hissettim. Ben dışarıdayken Aylin güvenlik firmasını aramış ve yarın sabah için randevu almış. Bütün sahte belgeleri de hazırlamışlar. Artık yarını bekliyorlardı, Aylin bir köşeye çekilip yarın ki görüşmesi için çalışmalarına başlamıştı bile, ben daha fazla dayanamadım ve onlardan izin alarak uyudum.

                         * * * * * *

     Sabah saat 09.45’de uyandım. Kalktığımda Aylin yatağında yoktu, Esma ise hala uyuyordu. Anlaşılan uykucu Aylin söz konusu iş olunca uyku falan dinlemiyordu. Gerçekten Aylin’de, Esma’da çok çalışkan kızlardır, kafalarına koyduklarını yapmadan rahat etmezler, en çok sevdiğim tarafları, ikisinin de tuttuklarını koparmaları, hiç yılmamaları. Aylin oldum olası hırs küpüdür zaten, Esma’da da hırs vardır ama Aylin kadar inat derecesinde değil. Bende ise çalışkanlık vardır, kafama koyduğum şeyi yaparım ama hırslı bir insan olamadım şu yaşıma kadar, bakalım, belki burada o huyumu da değiştiririm, belli olmaz.

     Saat 10 sularında Esma’da uyanmıştı, beraber çalışma odasına çekilmiş ikimizde Aylin’i bekliyorduk. Ben günlük gazetelere göz atarken, Esma internetten bazı şeylere bakıyordu. İki saat sonra Aylin geldi nihayet. Heyecanla olup biteni anlatmaya başladı:

—Güvelik şirketine girdiğim de kendimi bir uzay üssüne gitmiş gibi hissettim ya, etraf o kadar değişikti ki anlatamam. Her yerde elektronik aletler var, camların arkasına kamera koymuşlar ama sen anlayamıyorsun. Şirketin hemen hemen bütün hizmetlerini anlattılar bana. Şef olan adam beni binanın önemli odalarına götürdü. Mesela kayıt yaptıkları odayı, arşivlerini. Ben ısrar ettim gerçi, yoksa kimseyi oralara götürmezlermiş. Ben biraz pinpirikli olduğumu ısrarla söyleyince ve çok fazla para vereceğimden bahsedince, adama para dayanılmaz geldi tabii ki…

Ben arşivi Aylin’e gösterdiklerine inanamadım. İnanmadığım için tekrar sordum:

—Sana arşiv odasını gösterdiklerine emin misin? Kolay kolay kendilerini deşifre etmezler bunlar, yalan söylemiş olmasınlar!

Aylin hem heyecanlı, hem de kendinden emin bir vaziyette;

—Eminim Ilgıncığım, anladığım kadarıyla bu şirketin şefi parayla çok şey yapar!

     Esma:

—Yani para vererek CD yi alabilir miyiz?

     Aylin:

—Zannetmiyorum, ondan para karşılığında susması istenmişse ne yapacağız peki?

—Anlayamadım, sence şefi parayla susturan biri mi var?

—Olabilir, bilmiyorum arkadaşlar. Bu adamda ilginç bir şey var, altıncı hislerimde yanılmam. Neyse ben kabataslak şirketin içini kafama yazdım, birazdan onları bir kâğıda geçireceğim. Sonra da oturup CD yi ele geçirme planı yaparız.

     Ben bu ele geçirme lafını pek sevmemiştim, belki farklı bir şey yapıp CD yi alabilirdik ama nedense en zor olanı hangisiyse onunla uğraşıyorduk! Esma konuşmaya başladı;

—Ilgın bu konuda bize yardımcı olacaksın, değil mi?

—Hangi konudan bahsediyorsun?

—CD’nin şirketten alınması konusundan bahsediyorum.

—Alınması değil, çalınması diyecektin sanırım, dilin sürçtü, şaşırdın!

—Bize göre alınması yaa! Boş ver şimdi bunları, bunlarla harcayacağımız vaktimiz yok. Yapmaya mecburuz, anlıyorsun değil mi?

—Benimle ne alakası var ki bunun?

     Bu seferde Aylin konuşmaya başladı:

—Seninle şöyle bir alakası var canım, sen bizden daha minyon yapılısın, hem de hızlısın. Güvenlik şirketinin camları çok küçük ve en önemlisi de ne biliyor musun?

Umursamaz bir şekilde;

—Hayır, neymiş?

—Kapılarda şifreler var, onları senden başka kimse çözemez!

     İşte o anda başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. Demek ki bu kızların pis işlerini ben yapacaktım, gerçi onlara yardım edeceğimi ben söyledim ama hırsızlık benim yardım sözümün içine dâhil değildi. Uzun uzadıya tartıştıktan sonra kabul etmekten başka çaremin olmadığını görerek maalesef kabul ettim. Kendimi bir tehlikenin içine atacaktım, ama inanılmaz bir delil ele geçirilmiş olacaktı sayemde. Belki de bu davanın seyri benim ellerimdeydi, kim bilir? Ben bu delili bulamazsam eğer, farklı olayların içine gömülüp gidebilirlerdi. Kendimce kahramanlık yapacaktım, aslında her ne kadar istemiyormuş gibi görünsem de, içimin depresyonu ve bunalımı beni öylesine delilikler yapmaya itiyordu ki, sanki kendimi tehlikeye atarak başkalarından intikam almaya çalışıyordum. Bu zorlu işi kabul etmem, aslında biraz kendime olan güvenimi tekrar kazanmak için. Yoksa her kim olursa olsun, ağızlarıyla kuş tutsalar bile bana bu işi yaptırtamazlar!

     Arşiv kapısında şifreli bir anahtar formatı bulunuyormuş, zamanında internette zararlı sayfaları silmekle görevlendirilmiştim, özel şifreleri kırabiliyor ve kolaylıkla istediğim her şeyi yapabiliyordum. Aylin ve Esma bu yüzden bana çok güveniyorlar, her ikisi de bu tip konulardan pek fazla anlamazlar. Kapılardaki şifreler ya da kolonların dibindeki küçük kameralar benim için hiç problem değil. Yarın bir ön izleme yapmaya karar verdik. Firmayı uzaktan ve yakından izleyerek ön bilgiler toplamaya çalışacağız. Ondan sonrada işi hangi gün yapacağımıza karar vermek kalacak. Uyuduğumuzda saat yine çok geçti. Belki günlerdir aldığımız en önemli kararlardan biriydi bugünkü kararımız. Yarın onlarla birlikte firmanın önüne gidip saatlerce orayı izleyecektim. Yatağımda bir o yana, bir bu yana dönerken, bu davanın sonuçlanmasından sonra bence mesleğimi de değiştirmem gerektiğine karar vermeliydim. Yüzüm tavana bakar şekilde uzanmıştım sonunda, böyle tavana bakarken aklıma birden Fatih gelmişti. İçimden sessizce ‘’kahretsin!’’dedim. Bu adam beni geceleri esir ediyor, hemen uyumam lazım, onu düşünmemeliyim. Keşke 24 saat çalışabilecek kadar gücüm olsaydı da onu aklıma hiç getiremeseydim. Ama inkâr etmemek lazım, kızlar beni bütün gün boyunca hep meşgul ediyordu, anlamadığım konularda bile beni öne itiyorlardı. Bravo onlara, her şeyi zamana bırakıyorum, belki gerçekten zaman her şeyin ilacı olur bana da…

     Uyuduğumda saatin kaç olduğunu bilmiyorum ama gece boyunca ara ara sürekli uyandım. Gözüme bir türlü uyku girmedi, uyuduğumu zannettiğim zaman da kâbus gibi rüyalar görerek tekrar uyandım. Aklımı çok kısa zamanda bin tane şeyle doldurmuşum, bunun acısını da geceleri uyuyamamakla ödüyorum. Ne acı… Uyuyacağım ve uyandığımda bütün acılarım dinecek…

           * * * * * *
     
     Firmanın önünde, arabanın içinde bekliyorduk saatlerce. Bütün personelin içeriye girişine tek tek tanık olduk. Hatta ben can sıkıntısından içeriye girenleri saymıştım.40 tane erkek,15 tane bayan personel. Say say bitmiyor sanki. Burası Beşiktaş, sahile bakan kısma doğruydu ama yüksek binalardan güzelim denizi göremiyorduk. Ara caddelerden birindeydik, her yer iş yeriydi. Müşavirler, muhasebeciler, emlakçılar, gümrükçüler…

Aylin’le ben çıkıp firmanın etrafında bir-iki tur attık, Esma’ysa yiyecek bir şeyler almaya gitmişti. Firmanın her yeri demir çitlerle örtülüydü. Bahçesi de pek o kadar büyük değil. Dikkatimizi arka taraftaki yangın merdiveni çekti. Buranın kapısı açık olmalıydı büyük bir ihtimalle, Aylin’le bütün seçenekleri gözden geçiriyorduk. En son kararımız yangın merdivenleriydi. Oradan başka hiçbir yerden giremezdik doğruyu söylemek gerekirse, hem merdivenlerin de zor bir tarafı yok. Aylin elindeki krokiye bakıp, arşivin olduğu katı bulmaya çabalıyordu. Bu binanın etrafını tam altı kez dolaşmıştık. Arka sokağa kolaylıkla geçebilirdik. Arka sokağın yolu daha genişçeydi. Aylin kolumdan tutup, eliyle dördüncü katı göstererek işte orası! Dedi. Arşiv yedi katlı binanın dördüncü katındaydı. Nasıl bir yer olduğundan bahsediyordu Aylin,’’koridorları çok uzun, koridorlarda birçok kapı var ve hepsinin de üzerinde yazılı bilgiler var. Sen girerken arka taraftan gireceğin için bence kapıya daha çabuk varacaksın.’’
     Esma, elinde yiyeceklerle geldi. Arabanın içindeyken, yürüyerek sahile inip orada yiyelim dedim, sağ olsun kızlar beni kırmadılar. Arabaya binmedik, elimizde dürüm poşeti hem yürüyor hem de konuşuyorduk.
Esma,’’Ne oldu, ayarladınız mı? Katları çözebildiniz inşallah’’Aylin, çizdiği krokiyle birlikte keşiflerimizi bir bir anlatıyordu. Deniz müzesinin önündeki taburelere oturduk. Az ilerideki büfeye gidip kola aldım. Konuşurken o kadar heyecanlıydık ki, çeşitli senaryolar yazıyorduk resmen. Konuşmalarımız sürdükçe farkında olmadan bu işi, bu Pazar günü yapmaya karar verdik. Bence hiçbir mahsuru yok, hatta bu gece yapalım deselerdi, hiç düşünmeden tamam diyecektim. Benim için ne kadar erken yapılırsa, o kadar çabuk kurtulurduk. Bir an evvel bu cinayeti kimin işlediğini öğrenmek istiyorduk, o yüzden bütün hünerimi sergileyip bu en zorlu görevi başarmam gerekiyor.

     Yemeğimizi yedikten sonra yürüyerek tekrar şirketin bulunduğu sokağa döndük. Arabada yirmi, yirmi beş dakika daha oturduktan sonra, ofise gitmeye karar verdik. Hava o kadar güzel ki, boğazdan geçerken berrak hava denizin üstünü açmış, mavi çarşaf gibi gel buraya diyordu. Üsküdar kıyıları yine insan akınına uğramıştı. Sanki karşısındaki Ortaköy çok farklı, orası daha felaket görünüyordu köprüden. Küçücük mekâna binlerce insan hücum etmiş. Köprünün biriminde araba yoğunluğu bitmek bilmez mi kardeşim, her Allah’ın günü ve her saat böylesine yoğun olunur mu ya, olunur mu? Köprüyü geçmek yarım saatimizi aldı, sonunda trafiği aşmış normal yola çıkmıştık. Aylin, arabayı o kadar süratli kullanıyordu ki E–5 yoluna çıkmamız çok gecikmedi. Ofise gider gitmez hemen çalışmaya başlamayı düşünüyorduk, planlar yapmamız gerekiyordu. Ben çok serinkanlıydım ama kızlar da bir o kadar heyecanlıydı. Esma her zaman ki gibi Aylin’in yanında oturmuştu, yüzünün gerginliğini aynadan görebiliyordum. Aylin zaten firmanın önüne gittiğimiz andan itibaren gergin ve sinirliydi. Sanki bu ilginç gelişmeden kendisini suçlu hissediyor gibiydi. Benim bildiğim ama onların bildiğimi bilmedikleri, sadece beni bunalımdan kurtarmak için yaptıkları çalışmanın ciddiyete dönüşmesi anladığım kadarıyla, bu iyiden iyiye canlarını sıkıyordu. Yapılabilecek bir şey yok artık, bunun olması gerekiyordu. Yapacak tek kişi var o da benim, kabul ettim ve bitti. Göztepe’deydik. Sol şeritten gidiyordu Aylin, arabanın camını hafifçe açıp dışarıya bakıyordum. Aklıma birden Tuzla istasyonu geldi, o günkü çaresiz halim, gecenin üçünde gidecek yerimin olmadığını anlamam ve çarelerimin tükendiği durumda önüme çıkan ışık… Belki o istasyonda beklerken, trenin geliş saatine bakmış olsaydım, üç dakika önce oturduğum banktan kalkıp beton geçite yürümez ve dolayısıyla da onu kaçırmazdım. Büyük ihtimalle Ankara’da okuyan arkadaşıma varacak ve hiç kimseye de haber vermeyecektim. Hayatım çok ilginç bir şekilde değişmişti, evime dahi gitmek istemiyordum. Onlardan uzak kalmak beni rahatlatmıştı sanırım, ablam da arkamda olmaya çabalıyordu fakat dediğim gibi göremediğim bir el üzerime dokunmuştu, hayatımın gidişatı değişmişti.

     Evcimenimdir aslında, yazmayı çok severim. Oturup sabahlara kadar deliler gibi yazılar yazdığımı hatırlıyorum. Moralimin bozuk olduğu zamanlarda kendimi denizin karşısında bulurdum hep, ayaklarım beni oralara sürüklerdi sanki saatlerce oturup denizi izlerdim. Sinirim yatışınca da sessizce kalkıp giderdim. Bilgisayar kullanmayı da seviyorum, şifrelere karşı özel bir ilgim vardır. Hep Amerikan filmlerinde izlediğim bombayı imha etme sahneleri beni nedense çok etkilemişti, bomba imhacısı adamın kan ter içinde, kafasında kocaman kaskla dilini çıkararak ‘’kırmızı’’kabloyu kesmesi ve sayacın birden bire durması. Eminim ki bu sahne bazı kişileri baymıştır ama bir de uzay istasyonlarında ya da ajan merkezlerinde dönen dolapları gösterirlerken, film yıldızlarının iyiden iyiye moda girerek klavyeyi sanki görmeden kullanıyorlarmış gibi yapmaları da ilgimi çekmişti. İşte bütün bu sebeplerden dolayı, bilgisayarın a sından z sine her şeyini öğrenmiştim. Hatta yazılım bile yapabiliyordum, tabi tüm keyfimi kaybetmeden önce.

     Kozyatağı’na geldiğimizi çok sonra fark ettim. Plazaların arasındaki apartmanımıza gelmiştik, beyaz badanalı apartmanın içine girmişti Aylin. Bütün düşüncelerimi öteleyerek arabadan indim. Asansörde Esma, benimle konuşmaya niyetlenmişti;

—Canımcım, nasılsın?

—İyidir Esma, sen?

Esma’yla birbirimize bakıp bakıp gülüyorduk, asansör kapısı hala açıktı, tabii ki Aylin yüzünden. Arabasını park etmiş, elinde anahtarıyla bize doğru yönelmişti. O da gelince ofise çıktık.

     Masaya oturduk, söze ben başlamak istemiştim bu sefer. Kızları rahatlatmak amacıyla bir iki kelam etmek niyetindeyim. Masa uzundu, baş tarafında Aylin oturmuştu, onun yanlarında da karşılıklı Esma ve ben oturmuştuk. Söze başlarken hafifçe masaya doğru eğilerek, kollarımı üst üste koydum. Esma tam karşımda olduğu için benimle göz göze geldi o anda. O da sandalyesinin arkasına iyice yaslanarak başını bana doğru yöneltti. Aylin, söyleyeceklerimden korkuyor gibiydi sanki çok fazla bekletmeden konuşmaya başladım;

—Kızlar, farkındayım benim bu görevi almamdan dolayı çok huzursuzsunuz.

Başını kaldırarak bana bakan Aylin’in gözlerinin etrafı kızarmıştı, ya da bana öyle geldi.

—Fakat bilmenizi istediğim çok önemli bir şey var, ben her ne kadar etik olarak karşı çıksam da sizi yarı yolda bırakmam. Bu işi başarıyla tamamlayacağım göreceksiniz. İçiniz rahat olsun, bir an evvel katilin kim olduğunu bulmak istiyorum. O yüzden yüzünüzü asmayın, bu Pazar günü bu iş bitecek. Her şey açıklığa kavuşacak, sizden tek istediğim şey, moralinizi bozmayın. İnanın bana ben çok iyiyim, karşımda iki asık surat görmek istemiyorum, anlaşıldı mı?

     Tamamdır. Kızların yüzü gülmeye başlamıştı. Aylin sandalyesini bana doğru yaklaştırarak;

—Ya kızım sen de ne kadar meraklıymışsın hırsızlığa ya? Diyip kahkahayı basmıştı. Esma’da onun bu esprisine espriyle karşılık vermişti;

—Zaten belliydi bunun hırsızlığa meyilli olduğu, baksana sıfatına…

     Bir anda ortamın buzları eridi gitti. Karşılıklı esprilerle saatlerce oturmuştuk. Pazar gününe daha çok vardı. Bugün Salı. Ben Esma’ya ‘’Madem hırsızlık yaptırtıyorsunuz, o zaman malzemelerini de ayarlayın kardeşim’’diye takıldım. Plastik ameliyat eldiveni, en önemlisi de içerideki kameralara karşı kar maskesi, çilingirlerin kullandığı birkaç maymuncuk çeşidi… Falan. Bu malzemeleri de yine filmlerde görmüştüm. Esma ‘’Sen onları bana bırak’’dedi. Anlaşılan hırsızlıkta benden daha kıdemli kişiler de varmış aramızda, diyip onu yine güldürmeyi başarmıştım. Sonuç itibariyle bu iş Pazar günü yapılacaktı, Pazar gününe kadar tüm hazırlıklarımızı tamamlamamız gerekiyor. Hepimiz görev dağılımı yaptık. Benim görevim belliydi zaten, Aylin bu günler boyunca sürekli şirketle münasebetini kesmeyecekti, Esma’da devamlı firmayı gözlemleyecekti. Plan böyleydi!

     Bu gece erken uyumaya karar verdik, erken dediğim 02.00 suları. Ancak uykumuz gelebilmişti, ne yapalım! Ne kadar yalnızlık, o kadar bunalım. O yüzden yalnızlıktan bir müddet uzak durmalıydım. Yatarken bile ara ara kızlarla laflıyorduk. Kollarımı başımın arkasında birleştirip, gözlerimi tavana dikerek devamlı onları konuşturuyordum. Yorulup uykum gelince de ben uyuyordum, onlar fısır fısır konuşmalarına devam ediyorlardı. Sabahın zifiri karanlık dakikaları üçte belirir, bunları bilirim. Ansızın gözlerime çöken uyku, birden kaçar pat diye gözlerim açılır. Üç yâda üçü on geçe. Balkona çıkıp bir sigara içerdim, ayazda! Kollarımı balkon demirlerine dolayıp tek tük geçen otomobilleri izlerdim. Bir günüm daha geçti, sayfalara yazdığım birçok günümden bir tanesiydi sadece.

                * * * * * *
     Gün çoktan başlamıştı, biz daha yeni uyanıyorduk. Saat 11.00 olmuş. Sabaha karşı uyku bastırmış ve derin bir uykuya geçmiştim. Uyandığımda Aylin gözlerini daha yeni açmaya çalışıyordu. Esma ise hala uyuyordu. Onları yataklarıyla baş başa bırakarak banyoya girip duş aldım. Banyodan çıktığımda saçlarımı tarayıp bilgisayarın başına geçtim. Kendimi yapacağım işin ciddiyetine kaptırmıştım resmen, adam akıllı internetten konuyla ilgili araştırmalar yapıyordum. Yenmem gereken şeyin yalnızca kendi heyecanım ve korkularım olduğu gördüm. Nedense kendime inanamıyorum, bu işi yaptığımı ailem ve yakın çevrem duysa kim bilir bana nasıl tepki verirdi! Komik şeyler gibi geliyor ama aslında kızların şüphelendiği şeyler gerçekte olabilir. Aklıma birden bu firmanın personel müdürü gelmişti, neden bu adam Aylin’e kamera yok demiş ki? Acaba gerçekten bizden gizlediği herhangi bir şey mi var? Aylin uyanmış ve çalışma odasına gelmişti, ben önce onu fark etmedim ama masanın yanındaki koltuğa oturduğunda başımı kaldırıp baktım.

—Günaydın, nasılsın?

—İyidir, bakıyorum uyanıp çalışmaya başlamışsın bile…

     Aylin’in gözlerinde hınzır bir gülümseme belirmişti. Saçları dağınık, gözleri de çok uyumaktan mı, yoksa geç uyumaktan mı bilinmez şişmiş durumdaydı.

—Çalışma değil de, psikolojimi düzenlemek için bir iki yazı okuyorum yalnızca.

—Psikolojinin sağlam olduğunu sen de biliyorsun, sana biraz daha incelik öğretmemiz gerekecek. Bu gün istersen beraber bir yerlere gidip kafamızı dağıtalım ne dersin?

—Evet, çok iyi olur… Ne yapalım?

           * * * * * *


CUMARTESİ SAAT 23.45


Güvenlik şirketine girmeye yaklaşık olarak 24 saat kaldı. Pazarı pazartesiye bağlayan gece hem hayatımı değiştireceğim, hem de davayı derinleştireceğim.

Herkesten uzağım. Annem yanımda değil. Babam zaten hiçbir zaman olmamıştı. Cuma günü belki ‘’SON’’dur diye annemi görmeye gittim. Babam uzun zaman sonra beni karşısında görünce tepki vermedi, hatta yanına çağırarak ‘’Eve gel’’ dedi.

     Eve gelmek, evin sana gelmesi, ya da ortada bir yerlerde buluşmak. Nasıl bir şey yaratır ki? Anladığım kadarıyla benim derdim eve dönmek değil… Evin bana dönmesi. Belki! Ortada bir yerlerde buluşmak… Değil. Ben, onların düşündüğü kızları değilim artık. Onlar okumamı istemişlerdi… Okudum ama hiç yanımda değillerdi. Onlar okuyup ‘’ADAM’’olmamı istemişlerdi... Oldum ama şimdi ne oluyorum? İçimde yenemediğim ve hala ezemediğim bir duygu yüzünden kendimi farklı şekillere bürüyüp duruyorum. Bin bir maske Ilgın! Ben şimdi hırsız olacağım, birazdan arkadaş, çocuk, kardeş… Sevgili. Sevgili olamayacağım.

     Annem sevdiğim yemekleri hazırlamıştı, babam bana bakarken hiç yüzünü asmadı. Erkek kardeşimse bütün sevimliliğiyle bana espriler patlatmıştı. Onlara ‘’Pazar günü kızınız bir şirkete, herhangi bir cinayet yüzünden, bilmediği CD yi çalmak için girecek’’dememi mi bekliyorlardı acaba?

     Oda da ne Aylin var, ne de Esma… Onlara beni yalnız bırakmalarını söyleyerek yatak odasının balkonuna çıkıp kapıyı da kapadım. Hamağın üzerinde dalgın dalgın sallanıp duruyorum.

Saat 00.01 Pazar.

Cinayet mahallinde seni görmüşler, ama üzerinde yeşil palton varmış. Neden şimdi üzerinde değil, yoksa köşesini dikenli tellere mi taktın? Ya da, siyaset sana göre değildi zaten, sen hep bürokrasi yapmalıydın. Baksana tam bir bürokrat beyni maşallah, Turgut Özal’ın memuru ne de olsa’’O İŞİNİ BİLİR!’’ baksanıza, bildi de…

     Offf iyice canım sıkıldı. Oysaki kendime ne kadar da cesaret aşılamıştım. Sahiden yapamayacak mıyım ben bu işi? Telefonum yanı başımda duruyor. Sigara paketimde hemen onun altında. Şimdi Zeynep olsaydı, şöyle iki kadeh rakı içseydik, ne olurdu sanki?

Esma sessizce odaya girmiş, balkonun camından beni izliyormuş, fark etmedim bile! Uzun uzun izledikten sonra üç kez cama tıklattı. Hamakta sallanmayı keserek ona baktım. Bana ‘’kapıyı aç’’ işareti yapıyordu. Ben de hafif başımı sallayarak neden, dedim. Benim durumumu fark etmiş olmalı ki, dayanamayıp bağırdı;

—Açsana kızım şu kapıyı, delirdin mi sen? Seninle konuşmamız lazım. Ya Rabbim ya!

Aslında hiç de istemeyerek hamaktan yavaşça doğruldum ve balkonun kapısını açtım.

—Ne var ya! Rahat bırakın beni!

—Ya kızım, gelsene içeriye donacaksın yahu!

—Ben soğuğu hissetmiyorum bile.

—Senin canın dayak istiyor galiba,

Elimden yapışarak kuvvetle beni içeriye çekti. İçeriye girer girmez o kuvvetle neredeyse onun burnuna yapışacaktım.

—Gel canım, Aylin de içeride. Bizi çok üzüyorsun. Yapmak istemiyorsan, sadece istemiyorum demen yeterli. Lütfen bize bu şekilde davranma… Tamam mı?

Kız haklıydı galiba, onlara yapabileceğimi ben söyledim sonuçta… Onlarla oturmalıyım. Kahretsin! Kahretsin, yine kendimle baş başa düşünürken buldum kendimi! Anladım ki, benim en azılı düşmanım’’BEN’’İM. Bırak bu ayakları da kendini aç dünyaya…

Esma elimden yapışarak beni çalışma odasına götürdü, öylesine sürüklüyordu ki, odanın ortasına geldiğimizde bileğimin acıdığını hissettim.

—Esma, tamam. Elimi sıkmayı bırak, artık odanın içindeyim farkındaysan!

Aylin, tek kişilik koltuğa gömülmüş, ellerinde dosyalar ve dizinde kâğıtlar dalmıştı. Bizim gürültümüz sayesinde başını kaldırarak, ikimize baktı. Direkt benimle göz göze geldiğinde, başını tekrar dosyalara gömerek çalışmasına devam etti. Esma onun bu tavrını fark etti, kolumu bırakarak iki elini de beline koyup, sinirle ona baktı ve

—E ee bu ne tavır? Bırak şunları da konuşmaya başlayalım!

Aylin, dosyaları tepesine kadar çekmişti resmen, Esma’nın bu sert tavrı karşısında bu anlamsız hareketini değiştirmek zorunda kaldı. Dosyaları yanındaki küçük sehpanın üzerine koymuştu. Ben de diğer koltuğa oturdum, Esma hemen benim yanımdaki koltuğa oturdu. Bir müddet birbirimize baktık, ben bu sessizlikten bıktım. Ne konuşulacaksa konuşulsun istiyordum artık.

—Bana söylemek istediğiniz herhangi bir şey var mı? Hani yapmamı istediğiniz! Mesela ben bu operasyonda ne gibi alet edevat kullanacağım?

Aylin sanki bana, yaparsan yap, ne mızmızlanıyorsun edasıyla bakıyordu, sonrada daha da manalı bir tavırla;

—Ben kullanacağın eşyaları aldım. Eldiven ve kar maskesi, ayakkabı ve üç çeşit maymuncuk. Giyeceğin giysileri de belirlememiz gerekecek, çünkü en küçük delik parçası bırakmaman gerekiyor. Kıl ve ter gibi şeylerden bile kim olduğunu bulabilirler. Ayrıca bu iş o kadar ilerledi ki, kepek bile düşürmemen lazım.

—Sen merak etme orasını…

—Ben merak etmiyorum da, sen niye böyle davranıyorsun anlayamadım?

—Nasıl yani?

—Birden yine içine kapandın, sanki zorla yaptırıyormuşuz gibi davranıyorsun!

—Aylin, bak beni çileden çıkarma! Sanki ezelden beri hırsızlık yapıyormuşum gibi davranıyorsun bana. Ben doğal olarak endişeleniyorum. Ne var bunda, anlamıyorum! Kusura bakma o kadar da profesyonel değilim!

Esma söze girerek gerilen ortamı yatıştırmaya çalıştı:

—Kızlar, lütfen ya! Birbirimize böyle davranarak hiçbir yere varamayız. Ilgın sana kesinlikle tavır almış değiliz canım, yalnızca bizimle beraber olursan eğer kafanda başka şeyler kurmazsın… Anladın mı? Sadece seni, ikimiz motive edebiliriz, öyle köşelere tek başına çekilerek güç depolayamazsın!

—Doğru…

     Şimdi kendimi daha iyi hissediyorum… Onlarla konuştukça içimdeki bütün sorular ve endişeler teker teker yok olmuştu. Saat 01.30 olduğunda Aylin hepimize süt ısıtıp getirdi. Bu sütü mutlaka bitireceğiz diye de telkinde bulundu. Sütümüzü zorla da olsa bitirerek yatak odasına gittik. Artık uyuma vakti gelmişti, her ne kadar heyecandan bedenim uyumayı reddetse de yarın daha dinç olmamız icap ediyordu. O yüzden hepimiz uyumak zorundaydık. Yataklarımıza uzandığımızda, kimse konuşmayacaktı. Uyuma yöntemlerini deneyerek, gözlerimizi kapadık. Ben bildiğim bütün duaları okudum, ardından çitten koyunları atlattım, sonra bahçemizdeki kayısı ağacındaki kayısıları saymaya başladım, en nihayetinde de uykuya daldım…

* * * * * *

     Gözlerim öyle açıldı ki, sanki hayata yeniden doğmuştum. Yatağın içinde bir sağa bir sola dönüp kızlara bakındım. Maalesef her ikisi de ortalıklarda yoklardı yine. Offf diyerek bir çırpıda ayağa kalkıp, odanın karşısındaki mutfağa daldım. Evet, mutfakta oturuyorlardı. Kapıda belirir belirmez ikisi de;

—Günaydııııın… Dedi.

—Günaydın. Saat kaç?

—Saat daha erken, gel kahvaltı yapalım.

—Yok, ben hemen bir duş alayım da, ondan sonra…

—Tamam, haydi seni bekliyoruz.

     Banyoya girip, kendimi duşun altına attım. Sadece su akıyordu, ben de altında bekliyordum. Bütün bedenim ıslandı, bütün bedenimden sular sızıyordu. Avuçlarımı açtım, su biraz da avuçlarımın içine doldu. Avucumun içindeki suyu ani bir hareketle yüzüme çarptım. Bütün sinirim ve stresim bu suyla birlikte akıp gitsin… Suyla akıp gitsin… Bu alsın tüm dertlerimi ve gitsin. Diye sayıkladım durdum öylece. Yarım saat sonra kendimi daha iyi hissetmeye başlamıştım. Kapalı olan gözlerimi açtım ve musluğu kapadım. Burnumun ucundan damlayan suyu dudağımla üfleyerek, yere damlamasını sağladım. Çok iyiyim şimdi, bir çeşit meditasyon yaptım sanırım. Daha güçlüyüm, kimse beni üzemez artık ve hiç kimse yoluma çıkamaz.

     Banyonun içine ayağımı bastığımda soğuk havayı teneffüs ettim, çabucak üzerimi giyinip dışarıya çıktım. Kızlar bıraktığım yerdeydi hala. Aylin gazete okuyordu, Esma’da kendine çay dolduruyordu. Beni görünce;

—Sana da çay dolduruyorum, dedi.

—Doldur tabi ki, benim senden ne eksiğim var ki, dedim.

Aylin’in okuduğu gazetenin iç sayfasını kendime aldım, önümdeki tabakta neler yoktu ki… Siyah ve yeşil zeytin, kaşar peyniri, beyaz peynir, domates, salatalık, sosis kızartması ve yumurta mükemmel kahvaltıdır. Aylin gazetesini aşırdığım için gülümseyerek bana bakmıştı;

—Ne o,bu sabah daha iyi görünüyorsun?

—Evet, kimse bana dokunmasın, kendimi çok iyi hissediyorum tamam mı?

     Esma ve Aylin bu sözlerim karşısında çok sevinmişti. Artık bariz bir gülümseme belirdi üçümüzün de yüzünde, neşeyle kahvaltımızı yaptık.

Kahvaltımız bittikten sonra, son kez yapılacak şeyler konuşuldu. Binanın krokisi tekrar gözden geçirildi. Eldiven, maske ve maymuncuk hazırlandı. Birbirimizin omuzlarına ellerimizi koyarak;

—Ne olursa olsun, hep beraber. Sonuna kadar. Yeminini ettik.

İçimde hiçbir korku kırıntısı yok, son saatlerde kendime güvenim geldi sanırım. O kadar güçlüydüm ki, arabayı ben kullanacağım dedim. Hiç kimse de bana ses çıkarmadı, müziğin sesini de açıp son hızla Beşiktaş’a gazladım.

                 * * * * * *

     Beşiktaş. Saat 23.12.

Arabanın içi sessizliğe gömüldü. Pazar günü tek personel var. Diğer yerlerde de kameralar görevde. Tek personel giriş kapısında, şirketin içinde oturuyordu. Çok geçmeden şirketin fuzuli lambaları söndürüldü. Yanımdaki çantadan eldiveni çıkardım. Maskeyi yüzüme geçirirken kendimi James Bond gibi hissediyordum. Arka koltukta hazırlıklarımı tamamlamak üzereyim, eldivenlerimi de giydim. Maymuncukları da küçük bel çantasına soktum. Üzerimde, siyah mont kumaşından geniş bir gömlek, altında da siyah kot pantolon var. Aylin, ayakkabıları pisipisi tarzında almış. Numarası içindeydi, altında garip garip şekiller de yoktu. Arka koltukta hazırlıklar tamam…

     Saat 23.51…

Esma, arabanın direksiyonuna geçti. Aylin onun yanındaydı. Dikiz aynasından göz göze geldiğimizde, ikisinin yüzlerinde ve gözlerinin içinde pişmanlık okuyordum. Sanki bu son veda… Arkadan ellerimle onlara dokunarak;

—Hadi görüşürüz, dedim.

Esma dayanamadı ve dönüp bana sıkıca sarıldı, Aylin’de bunu görüp, içinden kopup giden şeylere ayak uydurarak, o yüksek mağrur rolünü arabadan dışarı fırlatıp bana sarıldı.

—Canım, canım… Seni bekleyeceğiz.

Kendisini toparladı hemen, gözlerinin içinde biriken damlaları katılaştırıp kirpiklerinden damlamasını engelleyerek;

—Bak şu merdivenlerden koşup, ilerdeki elektrik direğinin yanına geliyorsun, sakın şaşırma! Elleriyle merdivenleri gösteriyordu…

     Saat 23.57…

     Kapıyı açtığımda, karanlığın bana nasıl yardım edeceğini düşündüm öncelikle… Arkama baksaydım biliyorum ki ağlayan iki çift görecektim. Yolda ilerlerken, aklıma ilkokulda öğrendiğim bir tekerleme geldi; ‘’GÖZLER, GÖZLERİ, GÖZLEYEN, GÖZLERİ GÖZLER…’’Böyle işte. Duvarları yüksek değildi, arka taraftan dolanıyorum. Bahçesindeyken, özenle biçilmiş çimlere de basmıyorum, düşünceye bakar mısın? Koşarak yangın merdivenlerine vardım. Yangın merdiveninin kapısı da hemen önümdeydi, cebimdeki maymuncukla küçücük kilidi fazla zorlanmadan açtım. Kapıyı açtıktan sonra içgüdüsel olarak başımı kaldırıp, kamera var mı, yok mu diye bakındım. Neyse ki, kamera koymayı unutmuşlar! Merdivene ilk adım… Kalbimin sesini kulaklarımın dibinde hissediyorum. Demir merdivenlerden çıkarken, kaçıncı kattayım diye içeriye girilen kapılara döndüm, beşinci katın kapısının karşısındaydım…’’Aynanın karşısında ve ruhumun yansımalarında, kendimle baş başa. Yine yoksun yanımda, yoksun yanımda’’ geçenlerde yazdığım şiirimden bir cümleydi. Sanırım, elimdeki çizime göre arşiv bu katta…

     Kapıya demir parçasını daldırıp, sessizce bir sağa bir sola çevirdim, klik diye bir ses geldi kulağıma. Elim kapının kilidinin üzerindeydi, tek elimle yokladığımda kapının çoktan açılmış ve beni içeriye davet ettiğini gördüm. Kapı açıldı… Kalbim… Ritmini saymam gerekli midir? Niye, bu kadar fazla çırpındığına göre, atacaksan at şu adımını diyor. Yangın merdivenlerinden içeriye açılan kapıyı hiç zorlanmadan açtım, kapıyla birbirimize bakıyorduk şimdi. Elim kendi beynini dinlemeden, itaat mekanizmalarıma karşı çıktı işte o anda, kapıyı araladım. Başımı sessizce içeriye soktuğumda, sadece zifiri karanlığa bakıyordum. Küçük el fenerini kemerimden çıkararak, ürkek bir şekilde içeriye doğrulttum. Ortalıkta korkulacak herhangi bir şey görünmüyordu. Köşe başlarına konuşlandırılmış kamera olasılığını hesaplayarak, çömelerek içeriye girdim sonunda.
     
     Her yer karanlık… Etrafımı aydınlatan el fenerinin cılız ışık kümesinde, ürkek ilerlemeye çalışıyorum. Koridor inanılmaz uzun, şöyle uzaklara doğru elimde boğarak bakıyorum, evet belki onlarca kapı var. Kapıların bu kadar fazla olması işimi zorlaştıracak belli. Aylin, karşında onlarca kapı göreceksin. Senin girdiğin noktanın en sonunda merdivenler var. Oraya kadar git ve sekizinci kapıyı bul, demişti. Koridor o kadar uzun ki, oraya nasıl varabilirim? Adımlarımı hızlandırdım, daha hızlı, daha da hızlı… Elimdeki feneri önüme doğru tutuyorum… Ayakkabılarımdan adeta ölüm sessizliği yayılıyor etrafa, yalnızca benim bazen kesik kesik, bazen de heyecanlı alıp verdiğim nefesim yankılanıyor. Şirketin içindeki merdiveni gördüm nihayet. Hemen yanında asansör vardı, merdivenin başına kadar gelip, yeniden kolonların bitimine baktım, evet burada bir tane küçük kamera vardı ama yönü farklı bir tarafa bakılıyordu Allah’tan. Başımı ister istemez eğerek, sekizinci kapıya kadar saydım. Bir… İki… Üç… Ve sekiz.’’ARŞİV’’.

Arşivin önündeyim sonunda, Allah’ım bana güç kuvvet ver. Elimde eldiven, yüzümde kar maskesi var, giydiğim giysilerin rengi de siyah, bu karanlıkta beni kameralar fark edemez. Zaten bu kapının hiçbir yerinde de kamera falan göremedim, iyice inceledim kapıyı. Değişik bir kapıydı, anlayamadım. Maymuncuğu çıkardım ama maymuncuğun yapabileceği hiçbir şey yoktu ortalıkta, yani kilit denilen şeyi göremedim, kahretsin! Nasıl açacağım? Aman Allah’ım! Aylin’in bahsettiği şeyi şimdi hatırladım,’’kapılarında şifreli kilitler var, belki kartlıdır.’’Bu kapıların hepsinde şifreli kapılar kullanılıyordu, ah! Bütün konsantrem yok olmuştu! Allah’ım bana sabır ver, dizlerimin üstüne çöküp feneri kilide yönelttim. LCD ekranlı bir gösterge var ve yanında numaratör. Şimdi göster hünerini kızım! Büyük bir ihtimalle bunların altında alarm vardır. İlk önce onu etkisiz hale getirmeliyim, kemerimdeki küçük çantanın içinden ev makinelerinin iğnelerini değiştirmekte kullanılan aylan ve küçük tornavida vardı, arayıp onları buldum. İyice eğilip ekranın altını bir hamlede açtım, iki kablosu olmalıydı… Evet, iki kabloluydu. Büyük ihtimalle kırmızı kablodur. Kablo ince olduğu için hemen çekip kopardım. İki saniye sessiz bir şekilde bekledikten sonra, işime kaldığım yerden devam ediyorum. Kırılan yerden elimi uzatarak içindeki soketi çıkardım, soketi çıkardıktan sonra herhangi bir numaraya bastığımda otomatik olarak kapının açılması gerekiyor. Şimdi tek yapmam gereken uğurlu sayımı girmem.’’ 12 ‘’ Çık diye tok bir ses duyuldu ve kapı açıldı. İçimi öyle derin çekmişim ki, bütün oksijen bitti zannettim. Tekrar etrafıma göz attıktan sonra içeriye girdim. İçerisi o kadar pis kokuyordu ki anlatamam, burası yıllardır havalandırılmamış gibiydi, oksijen oranı belki sıfır. Dışarıya başımı uzatıp, yüzücüler gibi derin derin içime çektim, oksijen depolayınca da tekrar içeriye girdim. Oda çok büyük, her yer duvara kadar raflarla dolu. Feneri raflarda gezdirdikten sonra alfabetik mi yoksa farklı bir şeye göre mi sıralanmış onu bulmaya çalışıyorum. Raflara numara verilmiş.

Odanın en başından başlayan 121 numaralıydı, gözlerime inanamadım, Allah’ım ben sabaha kadar bunları kontrol etsem bu CD yi bulamam ki! Hemen pratik yöntemler aramalıydım, pratik yöntemler. Hah buldum! Acaba kamera var mı burada, şöyle fenerle odanın içinde gezindim, tamam, tam tahmin ettiğim gibi. Bazı raflarda kamera var, bazılarında da yok. Bunun anlamı ne olabilir ki? Gözüme çarpan kameralı rafların önünden rahatlıkla başka bir tarafa geçebiliyordum, çünkü kameralar sabit konulmuş ve başka yere dönmüyorlar. Aklıma yeni bir fikir geldi, bu kameraların gösterdiği yerleri kontrol edeceğim ama ilk önce şu kameraların girişlerini yok etmem lazım. Nasıl güvenlik şirketi bu böyle ya! Kameralar en eski cinsten, onları bulup halletmek bebek oyuncağı ama maalesef zaman alıyor, boşuna zamanımı çaldılar. Gözüme kestirdiğim beş tane kameranın arkasından görüntü kablosunu kopardım… Şimdi hangi yöne bakıyorlarsa, oraları kontrol etmeye geldi sıra.
Birinci kamera rafın üst sol köşesinden tam ortalara dönük oturtulmuştu, ortalara hatta biraz daha ileri giderek o rafın bütün sağını solunu kontrol ettim ama aradığım şey orada değildi.

İkinci kamera odanın ortasındaydı, tam ortadaki bu rafta kamera sol tarafa konulmuş ve camı alttaki raflara bakıyordu. Raflar hemen hemen on beş sıralı ve neredeyse tavana kadardı, en altta görüntülenmeye çalışılan CD ler hangileri acaba? Alttan iki rafa da baktım, kalkıp diğerlerine bakacakken, gözüme bir şey takıldı… Bir CD nin üzerinde hiçbir şey yazmıyordu ve beyaz tanıtma kartı konulmuştu içine, hâlbuki diğerlerinin tanıtım kartları hep maviydi, içimden bir ses ‘’işte o’’dedi, bir diğeri de’’bu kadar kolay mı?’’diye soruyordu. Belli ki bu CD daha önce kurcalanmış, sürekli ilgilenilmiş, üzerinde oynama yapılamamış ama artık ben yapabilirim? CD yi alıp çantama koydum, ama yine etrafıma son kez baktım, belki yanlış şeyi almış olabilirim! Şirket isimleri yazılıydı hepsinin üstünde… Keten Holding Mart Ayı… Sisam A.Ş Eylül Ayı… Falan. Bütün şirketleri karma karışık yerleştirmişler, Allah’ım bu ne düzensizlik böyle! Neredeyse odanın tamamını kontrol ettim ama Hasıroğlu Holdingin Şubat ayı kayıtlarına rastlamadım. Belki gözümden kaçmıştır ama fazla kalamayacağım, çünkü havasızlıktan biraz sonra ölebilirim burada. CD yi çantama koyup koymadığımı tekrar kontrol ettim, evet içindeydi. Şimdi gönül rahatlığıyla buradan çıkabilirim.

Odanın en sonundaydım, bu büyük odayı yaklaşık beş saniye içine kat ettim. Kapıya geldiğimde, hala bıraktığım gibiydi. Yavaşça aralayarak yine zifiri karanlık koridora bakındım. Fenerimi kapattım o esnada, belki bekçi geziyordur, ışığı fark etmesin! Dışarıya çıktığımda temiz havayla beraber nefes alıp verişlerim de düzeldi. Koridorun en sonuna gitmem gerekiyor şimdi, baştan sona kaç saniye içinde koşabilirim! Merdivenlere göz geçirirken… Allah’ım o da ne? Biri geliyor! Koş Ilgın… kooooş. O koridorun sonu hiç gelmeyecekti sanki gözüm karanlığa alıştığı için artık etrafını iyi seçebiliyordu, adamın şarkı sözlerini gittikçe duymaya başladım, tane tane merdivenleri adımlıyordu sanki o adım atarken benim beynimin uçlarında ayak sesleri yankılanıyordu, bense ayağımdaki hafif ayakkabılarla koridorun sonuna geldim nihayet… Yangın merdivenine inmeliydim, Allah’ım yardım et! Acele, telaş, korku, heyecan ve adrenalin hepsi bedenimi zangır zangır titretmeye başlamıştı. Korkudan mıdır nedir, dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Ama dualarım kabul oldu, ayağımı yangın merdivenine attım sonunda, başımı son kez koridora uzattığımda, adam hala ortalıkta görünmüyordu. Sessizce yangın merdiveninin kapısını da iteledikten sonra, son hızla aşağıya inmeye başladım. Aklımdan süratle film şeritleri geçiyor, kendime engel olamıyorum. Şimdi ayağım takılıp düşsem kemiklerim paramparça olur herhalde, ama tırabzanlardan tutunarak iniyordum. Terimin gözümün içine kadar aktığını gördüm, öyle koşuyordum ki, kameralar ya da polis arabaları görmüşse de hızımdan yakalayamazlardı herhalde. Ayaklarımın altında biçilmiş çimen sertlikleri vardı, ben koştukça onlarda ayaklarımın altını yalıyorlardı sanki. Bahçeye geleli ne kadar olmuş? Nereye gideceğim, Allah’ım nereye gidecektim?

Yüzümdeki maskeyi çıkardım, artık terim sırtımdan süzülüp içi çamaşırımı ıslatıyordu, maskeyi elimde tutuyordum, içimde sadece panik duygusunu hissedebiliyorum, sayesinde afalladım! Ne yapmalıyım sorusuyla beraber aklıma MERDİVEN geldi, ne merdiveni? Dedim içimden! Şirketin bahçesini aşıp dışarıya çıkmıştım çoktan, o panikle yapacağım şeyin merdivenlerden çıkıp elektrik direğinin altına gitmek olduğunu bilinçaltım emrediyordu ve ben de yapıyordum. Merdivenler şirketle arka sokağın arasındaydı, yani iki sokağı birbirine bağlıyordu. O kadar dik bir merdiven ki, koşmaya mecalimin kalmadığını ancak orada anlayabildim. Merdivenleri zor bela aştım, artık bittiğimin resmidir. Gözlerimden alevler çıkıyor ve nefesim burnumdan ve hatta kulağımdan çıkıyordu, ter bütün vücudumu esir almış vaziyette, hele korku ve panik, neredeyse ölmek üzereydim. Merdivenin sonuna gelmiştim sonunda, Allah’ım bu ne dayanılmaz duygudur böyle! Merdivenin başında durup sokağı kolaçan ettim, başımı sağa çevirir çevirmez, bana selektör yakan Aylin’i görebildim. Direğin altında beni bekliyorlardı, onlara kadar koşabilecek miyim acaba? Yüzüme taktığım maske artık elimde bir o yana bir bu yana savrulup durdu. En son fark edebildiğim Aylin’in ve Esma’nın kapıyı açıp bana doğru koştuğuydu.

     Arabanın içinde içimden sızan terleri hissedebiliyordum, kendime geldiğimde hala nefes alıp verişim düzenli değildi. Başımı kaldırdığımda Aylin’in bana bakışlarını gördüm. Başımı dizine koymuştu, vücudum da arabanın içinde iki büklüm vaziyetteydi. Saçlarımı okşuyor ve beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Esma’da arabayı kullanıyor, arada sırada aynadan arkaya bakıp duruyordu. Kendime geldiğimde doğruldum ve Aylin’e CD ye bakmamız lazım dedim.

—Tamam, merak etme bakarız… Sen nasılsın?

—Ben iyiyim.

—Canım, bir yerine bir şey olmadı değil mi?

—Yok, yok merak etmeyin iyiyim, bişeyim yok. Yalnız bekçi yukarıya doğru çıkmaya başlayınca korkup, acayip panik yaptım.

Esma:

—Bekçi yukarıya mı çıktı? Nasıl yani, bekçi sen içerideyken hep kapıdaydı!

—Nee? Ne demek bu ya?

Aylin:

—Demek ki içeride bir tane daha bekçi varmış!

Esma:

—Olabilir! Offf zor yırtmışsın o zaman ya!

     Allak bullak oldum resmen, nasıl yani. Ben bir tane bekçi zannederken iki kişi miymiş bunlar? Ya yakalansaydım? Offf bu kadar düşünmeye gerek yok artık, sonuçta işi bitirdim ya, gerisini boşver…

—Kızlar, artık delilin en büyüğü bizde, şimdi ne yapacağız.

Aylin:

—Ben seni tebrik ediyorum.

     Sarılıp beni öptü. Arabanın içindeki ışıklar yanmadığı için, sadece yüzümü görebiliyordu ama ben karanlığı kanıksadığım için onun gözlerinin içini bile görebiliyorum. Aslında ne kadar da korkmuş ikisi de, oradan tek parça halde ayrıldığıma o kadar dua etmişler ki, bu gözlerinden belli oluyordu. Aylin kolunu cama yaslarken, bende ona yaslandım. CD yi hala çıkarıp bakmamışlardı. Dayanamadım yine belime taktığım küçük çantadan CD yi çıkarıp Aylin’e uzattım. İlk önce bana baktı, sonra da;

—Bu davayı sen çözeceksin Ilgın… Dedi.

CD yi çantama tekrar soktu, bu arada saatime baktım, saat 02.15’di.Esma çoktan köprüyü aşmış ve E–5 karayoluna girmişti. O kadar yorgun hissediyordum ki kendimi, eve varıp anneme sarılmak ve sonrada banyo yapmak istiyordum. Belki yıkanırsam temizlenmiş olurum diye düşündüm ama bu hırsızlık yaptığım gerçeğini değiştirmeye yetmiyordu ki! Bu korku bana kırk yıl yeter galiba. Yarın olacak ve ben normal hayatıma geri döneceğim, her şey yeniden ve tertemiz başlayacak.

     Kozyatağı’na vardığımızda daha saat 02.30’du.Gözlerimizde uyku falan kalmamıştı zaten… İçeriye girdiğimizde ben koşup banyoya girdim. Hepimiz sırayla banyo yaptık, ama öncelik bana verildi kızlar tarafından. Zannedersem hem terlediğimiz için, hem de duygusal olarak üstümüzü temizlemek için. İnşallah Allah affeder… Kendimi yatağa attım, hemen uyumuşum.

* * * * * *
Pazartesi saat 13.22

     Her zamanki gibi ilk uyanan Esma’ydı. Yine Esma markete gidip alışveriş yapmıştı. Bu sabah kahvaltı sofrasında neler yemedik ki, yine döktürmüşler. Bu kadar erken uyandığım için kendimi affetmeyeceğim! Keyfimiz yerindeydi, yumurta tokuşturma yarışması bile yaptık, aslında üçümüzün de aklında hep CD yi izlemek vardı ya neyse! Şimdi biri kalksa da biz de kalksak diyorduk, Esma çay fincanını alarak içeriye geçti, ardından ben, benim ardımdan da Aylin geldi. Odanın ortasında durduk ve birbirimize baktık durduk, bir-iki saniye sonra ben;

—Offf ya, ben CD yi alıp geliyorum… Dedim.

İçeriye gidip çantayla beraber CD yi de alıp getirdim. VCD ye koydum ve çalıştırdım…

     12 ŞUBAT 2005 CUMARTESİ SAAT 08.30…CD bu saatten başlıyor, VCD nin etrafına konuşlandık ve pür dikkat olacaklara kilitlendik. Her şey normal seyrindeydi, kapıda güvenlikler bir sağa bir sola gidip geliyordu. Ön kapıda sekreter var ve sürekli telefon geliyor, açıyor bakıyor, uzun uzun konuşuyor.

Saat 10.00...Nurullah Hasıroğlu içeriye giriyor, arkasında da dört tane takım elbiseli adamı… Sekreter ayağa kalkmış ve tüm güvenlikler hazır ol vaziyette ona selam çakıyorlar. Hızla asansöre binip, yukarıya çıkıyor. Sıkılmadan her saati kaçırmadan izliyoruz. Ben bacak bacak üstüne attım, Esma ekrana girecek vaziyette koltuğun ucunda oturmuştu. Aylin, öne doğru eğilmiş ellerini çenesine koymuş gözlerini açmış bakıyordu. Saat 11.12.13.14.oldu ve tanıdık bir yüzle karşılaştık!

     Saat tam olarak 14.32’ydi.Kızların bahsettiği kişi buydu işte! İçeriye girdi, gayet temiz giyimli biri… Siyah takım elbisesi var üzerinde. Esmer ve orta boylu, sinekkaydı tıraş olmuş. Danışmaya gelerek sekreterle konuştu. Sekreter telefonu eline aldı, bir iki dakika sonra güvenliğin birine işaret yaptı. Güvenlik bizim Mehmet Bey. Mehmet Bey gayet sakin bir şekilde asansöre kadar götürdü ama aramadı! Esma o esnada masada duran adamın fotoğrafını eline alarak bir ekrana, bir de fotoğrafa bakıp durmuştu üç dakika boyunca. Adam asansöre bindi ve yukarıya çıktı!

     Nefeslerimizi kesip şimdi olacakları izliyoruz. Dakikalar geçmek bilmiyordu sanki kalbime bir ağrı saplandı aniden. Gözüm bir saatte, bir de ekrandaydı. Ön kapıda her şey normal, bu CD yalnızca ön kapıyı mı çekiyor? Neden holdingin diğer katlarında herhangi bir güvenlik önlemi yok, diyesi geliyor insanın? Saatler 14.53’ü gösterirken, bizim zanlı tekrar ortaya çıktı. Eli cebindeydi! Asansörden iner inmez, telaşlı bir vaziyette etrafına sahte gülücükler dağıtarak panik halinde holdingin kapısından kaçar gibi çıkıp gitti… Şimdi olacakları bekliyoruz, tam yirmi dakika sonra sekretere yine bir telefon geldi. Zaten o saatten sonra da film koptu. Yukarıya koşan güvenlikler, çığlıklar… vs.Evet kızların tahmini doğruydu. Cinayeti bu adam yaptı, peki nasıl? Ben olanları bir çırpıda kabullenirken, ikisi nedense gözlerine inanamıyorlardı. Esma’nın elinde tuttuğu saçı sakalı birbirine girmiş adam resmini bu sefer Aylin eline alarak olayın başlangıcına dönüp dönüp izlediler. Yerimden kalkarak uzun koltuğa uzandım, bundan sonrasını hukukçular yapmalıydı. Onlar bana yeni görev verene kadar böyleyim! Karşımda her ikisinin de allak bullak olduğunu fark edebiliyordum. Suratlarındaki ciddiyet ifadesi giderek derinleşiyordu, Aylin ayağa kalkıp üç tane kalınca hukuk kitabı aldı eline, Esma’da bilgisayarına koştu. Benim için her şey normal seyrinde ilerliyordu.

     Sonunda bu gerilime fazla dayanamayıp kriz masası oluşturdular, iki telefon ellerinin altında tanıdıklara, hocalara telefonlar edilmeye başladı. Esma bana dönerek;

—Ilgın. Bize şu adam hakkında detaylı bilgi toplayabilir misin? Dedi.

—Tabii, yeter ki sen iste.

     Hemen arkadaşlarıma yardımcı olmak için fırladım. Kaymakamlıkta müdür olarak çalışan bir tanıdığa mail attım, ardından da bir mesaj. Adamın resmini maille yolladım ve kimmiş, neciymiş, nereden gelmiş, nereye gitmiş hepsini istiyorum dedim. Onunda tanıdıkları var, onları da devreye sokmasını rica ettim. Çok hatırlı bir dostum olduğu için beni kırmadı ve hiç soru sormadı bile. Yalnızca ‘’tamam canım’’diye mesaj attı. Telefonum bilgisayar masasında, ben de kızların yanında onların heyecanlarına ortak oluyorum. Bu arada telefonum çalmaya başladı.’’Allah Allah, bu kadar çabuk olamaz herhalde’’dedim içimden. Masaya gelip, elimi telefona attığımda ekranda yazan ‘’FATİH’’di.

Telefonda adını görünce nedense içim bir tuhaf oldu, eskiden ismini değil’’CANIMCIM’’lafını kullanırdım. Şimdiyse sadece Fatih yazıyordu. Kısaca Fatih yani… Beni arayıp sormadığı, mesajlarıma yanıt vermediği günlerde ‘’artık beni hayatından çıkarmıştır’’diyerek ismini telefonumdan silmiştim. İstemeden de olsa numarası hafızama kayıtlı olduğu için ve peşimi ısrarla bırakmadığı için tekrar ama bu sefer sadece ismini yazarak kayıt ettim. Bu arada açıp açmamakta kararsızım, sesini duyduğumda ona olan nefretime ne oluyorsa birden beni unutup uçup gidiyordu. Telefon yine ısrarla çalıyordu, kızlar rahatsız olmuştu, odadan çıktım ve telefonu açtım;

—Efendim!

—Neredesin ya!

—Duymadım, telefonumun sesi kısık da.

—Çok şükür duyabildin o halde!

—Nasılsın Fatih?

     Sesim gayet soğuk, anlaması içinde üstüne bastırarak sert konuştum.

—İyiyim bir tanem, sen nasılsın?

—Çok yorgunum.

—Öyle mi? Çok iyi, senden bir şey rica etsem yapar mısın aşkım?

     Offf çok yılışık.

—Söyleyeceğin şeye bağlı Fatih, neymiş?

—Yarın görüşebilir miyiz?

-…

     Bu teklif benim için çok şaşırtıcıydı, şimdi hayır desem yanlış anlayacaktı ‘’biz seninle dostuz’’hikâyesine başlayacaktı, eğer gidersem ben üzüleceğim…

—Bilmiyorum Fatih. Bir şey mi var? Neden görüşmek istiyorsun benimle? Canın mı sıkkın, sevgilinle mi tartıştın?

     Fatih, bu şekilde konuşmama kırılmıştı belli ki.

—Hayır, hayatım, illede bir şey mi olması lazım? Yalnızca seni çok özledim, yüzünü görmek istedim, ne var bunda?

—Öyle mi?

—Evet.

     Yine buzlarımı eritmeye çalışıyordu ama bu tarz konuşmasını yanlış görüyorum, çok yanlıştı. Bir insan bu kadar da aldatılamaz, herkes yerini bilmeli bence. Onunla dost olamayacağımı biliyorum, sevgili hiç olamayız. Beni birçok kez aldatmıştı çünkü benim için yanlıştı o çünkü bana zarar veriyordu. Onunla son kez görüşmek ve bu her neyse o şeyi bitirmek zorundaydım. Her şeyin bir an evvel bitmesini istercesine teklifini kabul ettim. Kabulümden sonra çocuk gibi sevinmişti.’’Her zaman ki yerde, öptüm’’diyerek kapamıştı telefonu. Yarın Fatih’le beş ay sonra ilk defa yüz yüze görüşecektik. Ona söyleyeceğim çok şey vardı, son kez olacaktı ve her şey bitecekti. Benim için çok zor olsa da, onu beynimden ya silmeliyim ya da silmeliyim! Elimde telefonum mutfakta kalakaldım, yine düşünceler beynime hücum etti. Onu bir türlü anlayamıyordum, beni sadece kendisi istediği zaman hayatına sokuyordu, istemediği zaman da acı çektiriyordu. Belki bilerek yapıyordu, belki de fakında değildi. Bana kalırsa onun kişilik problemi var, kime nasıl davranacağını bilemeyen bir insandı o,mutluluklarını çok nadir paylaşan ama mutsuzluklarında mütemadiyen atlamadan anlatan birisiydi.

Mutfakta kahvaltı masasına dirseklerimi dayamış, elimde telefon sessizce başıma gelenleri anlamaya çalışıyorum. İster istemez yarın ne yapmam gerekiyor diye düşünmeye ve kendi kendime kararlar almaya çabalıyorum. Olmuyordu, yapamıyordum, sinirlerim epeyce gerildi sonunda. Daha fazla düşünmemek için mutfaktan çıkıp, çalışma odasına geçtim.

Odaya girer girmez Aylin kafasını kaldırmıştı, bir elinde kitap, diğer eliyle de telefonu tutuyordu. Esma’da hemen onun karşısında bilgisayarın başına geçmiş hızlı hızlı bir şeyler yazıp duruyor. Yavaşça geçtim ve koltuğa uzandım, ayaklarımı da uzatarak rahatlamaya çalışıyordum, aklımda da Fatih ve onun garip davranışları var. Oradayım ama beynim kesinlikle burada olduğumu inkâr edip duruyor, bakıyorum ama görmüyorum. Neredeyse bilgisayarın içine giren Esma aniden kafasını kaldırıp beni baştan aşağıya süzdü, bunu fark edebiliyordum. Yazmayı bırakmıştı, elini çenesine götürdü ve

—Ne oldu sana?

- …

—Sana diyorum hanımefendi, ne oldu?

     Onu duyamamıştım, inanamıyorum ya! Şimdi anlamışlardır her ikisi de, beni çekip çıkarmaya çalışırlarken, benim yaptığım şeye bak. Kendime geldim, çaktırmak istemiyorum;

—Efendim…

—Telefondaki kimdi? Dur sen söyleme, ben tahmin ederim, Fatih!

     Onu görebilmek için doğrulmuştum, aslında verdiği tepki çok haklı bir tepkiydi. Çünkü ben hala Fatih’le beni çok üzmesine rağmen hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam ediyordum onların gözünde, tavır veremediğimi de söyleyemiyordum onlara, Fatih’e biz seninle dost olamayız çünkü seni çok seviyorum mu diyecektim, olmaz bu! Aylin’de telefonu kapamış, yüzüme bakıyordu, onların bana kızdıklarını görebiliyordum, bakışları o kadar sertti yani. Esma’ya cevap vermeliydim ama doğru olanı söylemem gerekiyor;

—Evet, Fatih’ti…

     Esma, sanki işte ben söyledim der gibi ellerini havaya kaldırarak;

—Ne diyor-muş?

—Yarın buluşmak istedi.

     Aylin ve Esma cümlemi bitirir bitirmez suratlarını asmıştı, Esma biraz daha ileri giderek kaşlarını bile çattı, sinirle:

—E ee sen ne dedin zat-ı muhtereme?

—Ne dememi bekliyorsun?

—Ne mi, tabii ki evet demişsindir sen!

     Esma’nın ses tonu artık yükseldi ve sinirlendiğini açık ve net belli etmeye başladı,Aylin’se ona eliyle sus işareti yapıyordu.Esma:

—Eğer onula yarın buluşursan beni çok büyük hayal kırıklığına uğratırsın haberin olsun.

     Siniri geçmeyecekti biliyorum, onun adını duyar duymaz tüyleri diken diken oluyor çünkü fakat ona sakin ve adam akıllı bir açıklamaya yaparsam, belki beni anlar diye düşündüm,

—Esma, onunla buluştuğumda karşısında eski Ilgın’ı göremeyecek, bundan emin ol. Yarın ona bu dostluğu ya da arkadaşlığı, ya da adı her neyse onu bitirmek istediğimi ve bir daha karşıma çıkmamasını söyleyeceğim, dedim.

     Bakışları o kadar sertti ki, gözlerini dikmiş bana bakıyordu sinirle. Bu sözlerime de pek inanmış görünmüyordu açıkçası. Aylin ayağa kalktı ve bana doğru yürüdü yavaşça, masanın yanındaki sandalyeyi çekerek önüme geçti,

—Ne oluyor Allah aşkına, ne yapmaya çalışıyorsunuz ikiniz?

     Anlaşılan bizim konuşmamızı baştan takip etmediği için konuya biraz uzak kaldı, sinirlerimin boşaldığını hissettim bir an, başımı önüme eğerek konuşmak istemediğimi anlamasını bekliyordum, fakat Aylin ısrarla bana bakıp durdu. Ben başımı eğdikçe, o da yüzüme doğru eğilerek;

—Kaldır şu kafanı da, beraber çözüm üretelim şu meseleye! Dedi.

Konuşmayı unuttum sanki aklıma Tuzla’da yaşadığım o gece geldi birden, yalnızca bugün benimle konuşmaya çalışan arkadaşlarım vardı yanımda. Susmak iyi midir? Susmak çözüm mü? Herşeyi unutmak istediğime karar vermeliyim, unutmak. Eğer unutmak istiyorsam, konuşmalıyım:

—Fatih aradı az önce, benimle buluşmak istediğini söyledi.

—Ne zaman?

—Yarın.

—Peki neden? Şimdi mi aklı başına gelmiş adamın? Ya da sevgilisi mi üzmüş küçük beyimizi!

—Bilmiyorum Aylin, yalnızca beni çok özlediğini söyledi…

     Sesimin gittikçe titrediğini duyuyordum ve bunları kızlara böylesine açık ve net nasıl söyledim hayret ediyorum.Başımı kaldırıp doğru düzgün yüzüne bile bakamadan konuştum,sanki suç işlemişim gibi.Bu sefer Esma konuşmaya başlamıştı:

—Anlaşılan…

     Aylin benim dururumu fark etti ama ben daha fazla kendimi kasmak istemiyorum. Sinirlerimin bozulduğunu hissediyorum,

—Lütfen… Biraz anlayışlı olun. Diyerek kalkıp çıktım yanlarından. Koridorda yürürken kalbimin bir kâğıt parçası gibi buruştuğunu hissedebiliyordum. Kendimi çok basit ve ucuz hissetmemi sağlıyordu her şey, artık dayanacak gücümün kalmadığını ve dizlerimdeki dermanın tükendiğini anladım. Yatak odasına geldiğimde, gözlerimin ucunda biriktirdiğim bulutlar sağanak halinde yağmaya başlamıştı en sonunda. Yaptıklarıma ve arkadaşlarımın tavırlarına hiç anlam veremiyorum, ya ben çok duygusalım ya da onlar gerçekten kütükler. Yatağıma uzandığımda yüzümde sadece yastığı hissettim, yüzümü yastığa gömdüm. Ağlarken sesim duyulmasın, kimse bana acımasın! Ne olursa olsun, onunla yarın buluşup, kendime eziyet etmekten kurtulmalıyım! Sonsuza kadar karşıma çıkmanı istemiyorum artık, sesini bile duymak istemiyorum, bana sevgilinden bahsetme, lanet olsun senin gibi birine. Diyeceğim. Bütün bunları düşündükçe, gözlerime engel olamıyorum, nefes alamayınca, gözlerimi açmadan hafifçe yana döndüm ve uyuyup kalmışım…

     Saatler sonra biri bana sesleniyordu;

—Ilgın… Ilgın uyan, gece uyuyamayacaksın!

     Gözlerimi araladım, aralığından Aylin’in yumuşamış yüzünü gördüm sadece, arkamdan bir el. Esma boynuma sarılmıştı,

—Seni çok üzdüm. Affet beni. Seni kırmak istemedim gerçekten, bir anlık öfke işte. Sana çektirdiği şeyleri düşündükçe onu öldüresim geliyor. Ne yapayım, kendime engel olamıyorum!

O kulağıma fısıldadıkça, içimde biriken kabarcıklarda top top olup, kalbimde patlıyordu, ağlamayacağım artık… Ağlamayacağım. Beni kimsenin karşısında ağlatamayacak! Kızlarında inanılmaz üzüldüğünü fark ettim. Onlara haksızlık ettim sanırım, benim için çabaladıklarını göz ardı ettim, yazıklar olsun bana! Arkama dönerek Esma’ya öyle sarıldım ki, sarılırken de kulağına;

—Asıl siz beni affedin, sizin kalbinizi kırdığımın farkında bile değilim.

Aylin:

—Seni bu şekilde görmeye artık gücümüz yok, dayanmak zorunda da değiliz. Sen bizim canımızsın, o adam seni inanılmaz boyutta kahretti, hala da peşinde! Bana kalırsa o tamamen psikopat, senin acı çekmene bayılıyor ve dahası bütün bunları bilerek yapıyor!

     Gözyaşlarımı silip, Aylin’e döndüm,

—Hayır…

—Efendim.

—O sizin düşündüğünüz kadar kötü biri değil aslında, yalnızca biz olamazdık. Olmadı zaten. Yarın içinde ona sadece bu ilişkiyi bitirmek istediğimi söylemek için gidecektim. Biz birbirimizi ittik, olmadı.

Esma:

—Gidecektim dedin, yoksa vazmı geçtin?

—Bilmiyorum Esmacığım, yarın kaymakamlıkta bir işim var. Onu halledebilirsem belki… Halledemezsem şansına küssün.

—Haa şöyle, sen o adamla dost ya da arkadaş olamazsın. Çünkü adam zamanında sana yapacağını yaptı, sonra da yan çizdi gitti. Bu da yetmiyormuş gibi bir de sevgili buldu, sanki sana inat yapıyor! İşin kötü tarafı da bütün bunlar da yetmiyormuş gibi senin kandırdı sürekli. Sanki hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etti, yüzsüz yüzsüz hala seni arıyor. Manadan yoksun cahil şey! Sen onu çok seviyorsun Ilgın, o yüzden kendini kandırıyorsun, inan bana bu kadar değecek biri değil o.Bence seni çok iyi etüt etmiş durumda o,sana nasıl yaklaşabileceğini çok iyi biliyor ve kurnazca yapıyor. Bence kısasa kısas yap, BİTİR! Hep sen ağlayacağına, bırak o ağlasın biraz. Haksız mıyım ama?

Aylin:

—Esma çok haklı Ilgın… İnan seni çok seviyoruz canım, karşımızda böyle eriyip gitmene artık göz yummamızı bekleme. Biz seni yanımıza boşuna mı çağırdık zannediyorsun! Kafanı toparlamana yardımcı olacağız ve en önemlisi de hala bitmediğini kendine ispatlaman için. Ama sen ne yapıyorsun? Taviz verme hayatım, taviz verme! Lütfen tavrını koy!

     Bütün konuşulanlardan sonra o kabarcıklar boğazımda düğüm oldu birden, orada kaldı. Onlar çok haklı, bu kadar kendine eziyet yeter!

—Merak etmeyin kızlar, eskiden tanıdığınız Ilgın nasılsa, bundan sonra da öyle olacak. Herkes şaşıracak, o bile!

Aylin:

—Zaten bizim de tek istediğimiz bu, ona kendini ispatlamak zorunda değilsin. Her şeyi kendin için yap bence, artık onu kafandan sil ve at!

Esma:

—Bak neredeyse bir haftadır evinden uzaksın, babanla da problemlerin var. Bu da seni çok üzüyor ama şunu unutma hayatına bir an evvel çeki düzen vermezsen bütün felaketler üst üste gelir ve altından kalkamazsın. Bir gün üzülmüşsün, iki gün üzülmüşsün bir de bakmışsın ki tamamen unutmuşsun…

     Yatağımın üzerinde doğrularak, bağdaş kurdum. Artık başımı iki elimin arasına alıp onu iyice sıkıp kendime gelmem gerekiyordu, aklımı başıma almalıydım, her ne kadar sözler çok basit gelse de kendime engel olmayı becerebilmeliyim. Kızların haklı olduğunu gayet iyi biliyorum ama insan işte, akıl başka, kalp başka konuşabilir. Kalbimden geçenlerin bazıları tek heceliydi fakat bir bütünü oluşturuyordu, örneğin aşk gibi… Uzunca cümleler kurmama gerek kalmadan da anlatabilirdim oysaki fakat imkânsızlıklarla birlikte ağzımdan dökülüp saçılıyordu etrafa. Olmayacak şeylere inanırdı şu zavallı kalbimiz, gönül gözümüz sonsuza kadar açılırdı onun olduğu yerde ama yine de sağımda yalanlar, solumda yalanlar vardı.

     İhtimalleri zorluyordu beynim, düşüncelerimin özüne kadar indim. Kendi gölgemin karanlığında kayboluyorum, merdivenlerden iniyorum, her karşılaştığım ve yüzleştiğim gerçek, suratıma acı bir tokat gibi çarpıyordu üstelik. Her iç çekmemde dayanma gücü aşılıyordu sabrım bana, iç çekmelerim yavaş yavaş gözyaşlarıma akıp gidiyordu. İnanamıyordum yaşadıklarıma, ellerim soğuk ve titriyordu. Her köşe başlarında, hayatımın sivri uçlarında ya da dönemeçlerinde başım önümde ayrılıyordum. Bu gidişin dönüşü olmayacaktı, sabrım gittikçe tükeniyordu, olmasını istememiştim. Ahhh, olsun diye de çabalayamamıştım, kahretsin! Ama insan… BİTTİ diyemiyormuş uzun bir zaman, yine de KABUL ettim ben de sonunda. Gerçekten bitmiş, buna inanamıyor insan. Bu şekilde yaşıyor, buna katlanıyor yâda sürünüyor ikisinden birisi. Başım önümde, bittiğini kabul ettim sonunda.
     Bu gece kızlarla oturup uzun uzun dertleştik. Onca işin arasında, oturmuş benim problemlerimle uğraşıyorlardı, saatler ilerleyince üçümüzde konuşmaktan ve fikir yürütmekten yorulduk, zoraki de olsa birbirimize telkinler verdik, daha fazla dayanamayıp hepimiz bir köşeye çekilip uyuduk kaldık.

                     * * * * * *

     SALI 07.09

     O kadar huzursuzdum ki, uyandığımda sanki hiç uyumamış gibiydim. Üzerimde bir yorgunluk vardı. Aylin ve Esma hala uyuyorlardı. Onları uyandırmadan sessizce banyoya girerek bir duş aldım. Banyodan çıktıktan sonra, sadece bugünkü Fatih’le buluşmamızı düşünüyordum. Elimi çaya atışımda, demliği alışımda, demliğe çay dolduruşumda ve onu ocağa koyuşumda hep bugün neler konuşmalıydım, nasıl davranmalıydım ve bu ilişki neyle sonuçlanacaktı hep bunları düşünüyorum. Düşünürken dalıp gitmişim, Aylin’in uyandığını ve yanıma kadar geldiğini bile fark edememiştim, elini omzuma koyduğunda aniden irkilerek kendime geldim. Ona çaktırmamak için;

—Uyandın mı? Farketmedim.

     Aylin yüzüme bakarak gülümsüyordu sadece,

—Öyle dalmışsın ki, içeriye hırsız girip eşyaları götürse haberin olmayacak.

Bunları söylerken bile alttan alttan gülüyordu.

—Ne o,sabah sabah uyanmazdın sen?

—Niye kızıyorsun ya, uykum kaçtı bir duş alayım dedim…

—İyi yapmışsın, bugün Fatih’le buluşacak mısın?

     O anda Aylin’in sorduğu soru beynimde sanki üç kez yankılanmıştı. Kararlı olduğumu mu görmeye çalışıyor ne?

—Evet…

     Bu cevabı beklemiyordu Aylin, şaşırdı!

—Hani sen demiştin ya…

—Buluşup ona, arkadaşlığımızı bitirmemiz gerektiğini söylemeliyim. Telefonla olacak şey değil bu.

     Derin bir iç çekişten sonra, Aylin yanımdaki sandalyeye oturdu. Yüzüme baka kaldı adeta.

—Tamam, canım, en doğrusu böyle yapman zaten. Nasıl davranmak istiyorsan o şekilde davran, her zaman arkadayım bunu bil!

     Çayı demleyip, yatak odasına geçtim. Giysilerimi ayarlamaya başladım, bu arada Esma hala uyuyordu. Sessizce onu rahatsız etmeyecek şekilde hareket ediyordum. Pembe eteğimi giymeye karar verdim, üzerine de beyaz bluzumu giyeceğim. İkisini giydiğimde cicili bicili bir kız oluyorum, ayağıma topuksuz ve önü çiçek nakışlı eteğimin renginde ayakkabımı giymeyi kararlaştırdım. Mutfağa tekrar gittiğimde Aylin’i bıraktığım gibi aynı yerinde otururken gördüm.

—Ne oldu? Beni mi düşünüyorsun? Diye sordum.

—Hayır, canım ya, ondan değil. Davayla ilgili düşünüyordum, bugün Esma’yla savcılığa gidip suç duyurusunda bulunacağız. Dilekçeyi hazırladık, soruşturma başlayacak. Artık işimiz daha da zorlaşacak.

     Aylin’in yüz hatları konuştukça giderek gerginleşiyordu, çok ciddileşmişti birden bire. Kendi dertlerimle onları sıktım, bana Fatih’i unutmam için çok iyi bir fırsat vermişlerdi hâlbuki. Ama ben de gereği neyse yapacağım bugün, onları daha fazla üzmeye hakkımın olmadığını çok iyi biliyorum.

—Aylin, bugün her şeyin başlangıcı olacak, hem ben yeni hayatıma başlayacağım, hem de biz bu davayı kazanacağız, görürsün.

     Ben bunları söylerken Aylin gözlerimin içine bakıyordu, sanki konuşmamdan çok mutlu olmuş gibi bir ifadesi vardı.

—Biliyorum, üçümüzde kazanacağız.

İkimiz de gözlerimizin içine bakarak gülümsüyorduk nihayet, sanki dün ağlayan zırlayan biz değilmişiz gibi davranıyorduk. Tam o esnada telefonuma mesaj geldi, yine güzelim atmosfer bozuldu! Kalkıp telefonumu elime aldım, Fatih’tir herhalde diye düşündüm açarken ama o değildi. Kaymakamlıktaki arkadaşım mesaj göndermişti. Nüfus müdürlüğündeki dostlarından istediğimiz kişiye ait bilgileri bulmuş, beni bugün kaymakamlığa çağırıyor. Mesajın sonuna da yarın Ankara’ya gideceğim bugün mutlaka bana uğra, demiş! Eğer onun yanına gidersem Fatih’le buluşmamız ya ertelenecek, ya da geç saate atılacak. Vardır bunda da bir hayır diyerek ‘’tamam canım, öğlen yemeğe çıkmadan yanında olurum, sağ ol.’’diye karşılık verdim. Haliyle Fatih’i bu durumdan haberdar etmem gerecek, bakalım nasıl tepki verecek bana. Ayakta mesajı okuyup yanıtladıktan sonra Aylin mesajı kimin gönderdiğini merak etmiş olacak ki, suratıma garip garip bakıyordu hala. Onun merakını gidermek için;

—Fatih değil, şu cezaevindeki adam hakkında nüfus bilgilerine ulaştım da, arkadaşım bilgileri bana vermek için mesaj çekmiş. Bugün gidip onları alacağım.

—Çok güzel, e ee ya Fatih?

—Şimdi ona biraz geç buluşalım mı diye soracağım, bakalım nasıl tepki verecek?

—İyi o zaman, ben de gidip biraz dersimi çalışayım bari.
     
     Aylin kalkıp çalışma odasına geçti, bilgisayarın başına geçtiğini görebiliyordum olduğum yerden. Mesaj bölümüne; ‘’Bugün biraz geç saatte buluşmamız gerekiyor, eğer müsaitsen iki ya da üç gibi olsun’’diyip gönderdim. Ne yanıt vereceğini merak etmeye başladım. Yanıt gelmedi, telefon elimde çalışma odasına geçtim ve tek kişilik koltuğa oturdum. Ayaklarımı da uzatarak tepeye diktim. Aradan beş dakika geçmişti ki mesaj geldi,’’Tamam, oldu canım iki buçukta buluşalım o zaman.’’Bu yanıtla içim rahatlamıştı. Evet, bugün iki tane önemli işim vardı. Çok uzun aradan sonra kendimi ilk kez işe yarıyor hissediyordum. Kısa bir zaman önce elim kolum kalkmak bilmiyordu ama şimdi, gerçekten içime umut dolduğunu bariz bir şekilde görebiliyorum.

     Çok geçmeden Esma’da kalktı, beraber kahvaltımızı yaptık. Kahvaltı yaparken birden Esma ayağa kalkıp konuşmaya başladı;

—Kızlar bugünden itibaren inanılmaz yoğun olacağız, çok zorlu bir görev aldık. Bunu başarmamız gerekiyor, üçümüz için her şeyin başlangıcı biraz da bu davayı kazanmamıza bağlı. Bilmem farkında mısınız ama çok güzel şeyler yapmaya başladık, hayatımızın dönüm noktasındayız. Eğer kaybedeceksek, belki çok fazla üzülmeyeceğiz ama kaybettiğimiz farz edersek 1–0 mağlup başlayacağız mesleğe, haberiniz olsun. O yüzden bugünden itibaren işimize dört elle sarılalım, tamam mıyız?

     Zaten üçümüzde bu yola baş koyduk, hepimizin amaçları var, sebepleri var. Hepimizin de başarıyla ilk adımı atması lazım, bunun bilincindeydik, ondan dolayı da başka çaremiz yoktu aslında.‘’Tamam’’diyerek, gerçek işe başlamaya ant içtik orada. Konuşmalarımız esnasında kızlar dilekçeyi personel müdürüyle konuştuktan sonra vermeyi kararlaştırdılar. Böyle olması daha doğru olacaktı, çünkü adam çok çelişkili davranışlar sergiledi ve bizim şüphemizi çekti. Ne biliyorsa konuşması için her şeyi yapmaya karar verdik, bir şeyler öğrendikten sonra daha sağlam ve emin bir vaziyette dilekçemizi verecektik. İşte o zaman işimiz daha kolay olacaktı. Böylelikle dava resmen başlamış olacaktı, iki avukat ter dökecekti. Hadi hayırlısı olsun, hepimizin biraz da olsa umuda ihtiyacı varmış.

     Kahvaltımızı yaptıktan sonra, gidip giyindim. Kızlarda personel müdürüyle konuşmak için ayarlamalar yapmaya karar verdiler. Onlar kafa kafaya verip çalışırken, ben de cezaevindeki hırsızın kimlik bilgilerini alarak dışarıya çıktım. Öğlen yemeğine girmeden arkadaşımı yakalamak istiyordum. Trafik her zamanki gibi çok yoğun ve sinir bozucuydu. Kozyatağı’ndan otobüsle Kadıköy’e gidiyordum, bir ara o kadar bunaldım ki, neredeyse otobüsten inip yürüyerek gitmeye karar verecektim. Tabii buna cesaret edemezdim, çünkü Kadıköy’e yürüyerek gitsem saatler sürerdi. Minibüsler keşmekeş halinde, caddelerin kaldırımlarına park eden otomobillerin yolu daraltması yüzünden şoförler habire küfür yağdırıp duruyordu. Bu karmaşadan kurtulduk derken, karşımıza ışıklar çıkıp bizi durdurmuştu. Ziverbey’i geçtikten sonra evlendirme dairesinin önüne geldik. İçimden öyle ohh çektim ki, anlatamam. Durağa geldiğimde, otobüs durdu ve ben kendimi resmen otobüsten attım. Koşar adımlarla kaymakamlığa doğru yürüyorum. Beş dakika içinde orada olurum demiştim ama yollar öyle kalabalık ki, insanların omuzlarına çarpa çarpa ilerliyorum. Saat ikiye geliyordu maalesef.

Fatih’le buluşmama neredeyse yarım saat kalmıştı ama ben hala kaymakamlıkta bile değilim! Kalabalıklardan sıyrılarak kaymakamlık binasının içine adımımı attım nihayet ama saat ikiyi on geçiyordu. Merdivenlerden hızla çıkıp, Canan’ı bulmam gerekiyor! Merdivenlerden çıktıktan sonra hemen karşımdaki oda Canan’ın odasıydı. Öyle hızlı hareket ediyordum ki, bana selam verenleri bile es geçiyorum, büyük beyaz boyalı ve oymalı kapıya geldiğimde, kapıyı çaldım ve içeriye girdim. Ama Canan yoktu! Canan’ın olmadığını görünce etrafımda iki kez daire çizdim farkında olmadan, kendime geldiğimde dışarıya çıkmak gelebilmişti aklıma. Kapıyı aniden açınca, Canan’ın asistanıyla çarpışıyorduk nerdeyse! Kan ter içinde kalmıştım, telaşla Canan’ın nerde olduğunu sorduğumda bana ‘’kaymakamla birlikte’’dedi. Allah! Şimdi yandım! Bu kız en az bir saatte çıkmaz ordan. Canan’ın asistanı bana’’mutlaka bekleyin, sizi bekliyor’’demişti. Demek ki, beklemem gerekiyor, Canan yoksa böyle söylemezdi.

     Odasına geçtim ama bir türlü oturamamıştım. Saat ikiyi çeyrek geçiyordu. Yani 15 dakikam vardı. Canan, kaymakamın genel sekreteri. Odasında kocaman çiçekler var. Masası ise çok büyük, lake kaplamalı ve üzeri gayet derli toplu görünüyor. Masasının üzerinde iki tane bilgisayar vardı, kaymakamdan çok Canan koşturup dururdu. Canan çok çalışkan ve temiz bir kızdır, mesleğini severek yapan ender insanlardan biridir. Odanın içinde bir sağa, bir sola gidip geliyordum. Camlarının önündeki çiçekler içeriye çok hoş kokular yayıyordu ama ben o kokularla bile huzursuzluğumu yenememiştim. Sonunda Fatih’e mesaj çekip gelemeyeceğimi, işimin uzun süreceğini yazdım. Durumu üstün körü yazıp, özür diledim. Mesajı gönderdikten sonra üzerimden büyük bir yük kalktı. Biraz daha sakinleştim. Ayakta ordan oraya volta atmayı bırakıp, masanın karşısındaki sandalyeye geçip oturdum. Bu arada Fatih’ten yanıt gelmişti. Açıp okuduğumda;’’Üzülme birtanem, başka birgün buluşuruz. Bu sefer tarihi ve saati sen belirlersin. Öpüyorum.’’

     Cevabını okuduktan sonra, biraz canım sıkılmıştı. Ne güzel bugün buluşup her şeyi bitirecektim, fakat yine bir müddet Fatih’in beni kırmalarına katlanmak zorunda kalıyordum herhalde. Saat üçü beş geçiyordu, odanın kapısı gürültüyle açılmış ve Canan içeriye girmişti. Onu görünce içimdeki huzursuzlukta bir nebze olsun geçti. Her zaman ki gibi yine şık giyinmiş Canan. Siyah mini etek, üzerine siyah dökümlü yakasını tümden açık bırakan gömlek ve ince topuklu ayakkabılar. Beni görür görmez boynuma sarılıp öptü.

—Ne içersin, çay içeriz değil mi?

—Olur.

     Çayı söyleyip karşımdaki sandalyeye oturdu. Elinde büyük ve sarı bir zarf vardı, onu bana uzatarak;

—Farkında mısın bilmiyorum ama şu elimde tuttuğum bilgileri bulmak benim için çok zor oldu. Adamlar bin dereden bin su getiriyorlar, içerdeki akrabalarıma güvenmiştim ama başkaları bulup getirdi bana. İnşallah hayırlı bir iştir, hayrola?

—Hiç sorma Canancığım ya, benim avukat arkadaşların araştırmalarında çok önemli bir kişi bu, ben de tam olarak bilmiyorum ama çok önemliymiş.

     Pek açıklamak istemiyordum, Canan akıllı bir kızdı ve benim geçiştirdiğimi, kaçamak cevap verdiğimi anlamıştı. Ama pek de üzerinde durma niyetinde değildi. Çaylarımızı yudumlarken biraz sohbet ettik, yarım saat kadar ordan burdan konuştuktan sonra, ben teşekkür edip izin istedim. Zaten kendisi de çok meşgulmüş bugün, tekrar birbirimizi öptükten sonra zarfla birlikte kaymakamlıktan ayrıldım. Saat daha dörttü, acaba çağırsam gelir mi dedim içimden ama sonra da’’amaaan’’ diyerek, durağa gittim ve otobüse bindim. Otobüsle giderken aklıma sürekli enteresan şeyleri getirip, buluşma hezimetini unutmaya çabaladım durdum. Devamlı kendimle dalga geçerek, otobüsün camından dışarı bakıp gülümsüyordum. Belki biri beni görse, bu kız deli diyebilirdi. Ama bir şey fark ettim yine, hayalimde kendimle dalga geçerek ve espriler türeterek kötü düşüncelerden arındığımı görmüştüm. Bütün yol boyunca Fatih’le buluşamadığımızı düşünmemek için, bin türlü numaralar yaptım. Kozyatağı’na vardığımda otomatik olarak beynimdeki tüm eksi düşünceler otomatik olarak silinmişti. Kızlara da ‘’artık başka sefere’’diyecek yüzüm de kalmadı.

Otobüsten paldır küldür inerek, kendimi adeta dışarı attım. Biraz yürümek istedim, hem hava da almış olurum. Yürürken çevremdeki insanları da inceliyordum, onlar hakkında yorumlar yapıp durdum kendi kendime. Yürüdüğüm yol iş hanlarının ve büyük plazaların olduğu bir sokak, caddeden geçen yolda arabalar çift şeridi de kullanıyordu, yanımdan geçen bazı arabaların içinden yüksek sesli müzikler geliyordu. Bunların içindekiler de genellikle erkeklerdi. Işıklara geldiğimde, iki dakika kadar yeşilin yanmasını bekledim, yandığında olabildiğince ağır adımlarla karşıya geçtim. Karşımdaki bina ofisin bulunduğu binaydı. Markete uğradım ve elime geçirdiğim bütün abur cuburları sepete doldurdum. Ter vücudumu sırılsıklam yapmıştı yine, kocaman bir poşetle marketten çıkıp binadan içeriye girdim.

     Ofise girdiğimde karşımdaki manzara bana çok şey anlatıyordu, kahvaltı masası hala bıraktığım gibiydi. Kitaplar aynı yerinde, bilgisayar açık… Öyle aceleyle çıkmışlar ki! Odaya girdiğimde çalışma masasının üzerindeki kül tablasında Aylin’in içtiği sigarayı görmüştüm, bir iki nefes çektikten sonra söndürmüş, hayret! Aylin hiç yapmazdı ama. Mutlaka çok acil bir mesele çıktı?

Ortalığı derleyip toparladım, çok yorulduğumu hissedince de banyoya girip hemen bir duş aldım. Çıktığımda saat 18.00’di.Kızlar henüz ortalıkta yoktu, acaba arasam mı diye geçirdim içimden… Telefonu alıp Aylin’i aradım ama uzun süre çalmasına rağmen açmadı. Herhalde işleri çok uzun sürdü.

     Neyse. Aldığım cipsleri bir tabağa doldurarak çalışma masasına kuruldum. Çantamdan Canan’ın verdiği zarfı çıkarıp, bizim elimizdekilerle karşılaştırayım bari. Bizim dosyamız kırmızı, Canan’ın verdiği dosya zarfın içinde klasik pembe kâğıt dosyaydı. Devlet dairesinden de başka bir şey beklenemez herhalde! Fotoğrafı da vardı içinde, bizimkilerle bunları yan yana koydum ve incelemeye başladım. Bir yandan cipsleri atıştırıyorum, arada sırada koladan büyük yudumlar alıyordum. Sanki resimlerin arasındaki 7 farkı bul bilmecesi gibi, bizim elimizdeki fotoğrafta adam sakallı. Esmer, alnında dikiş izi var. Gözleri iri ve burnu da büyüktü. Saçları arkaya taranmış ama karışık duruyordu. Canan’ın verdiği fotoğrafta da tıpkı CD de izlediğimiz kişi vardı. Tıraşlı, beyaz yakalı gömlek giymişti. Saçlarındaki karmaşa burada da var, gözler aynı gözler, burun aynı, yüz aynı… Yani aynı adamdan bahsediyoruz. Bizim nüfus bilgilerimizde;

ADI: SALİH
SOYADI: GÜRBÜZ
BABA ADI: ABDÜLHAK
ANNE ADI: ZEYCAN… vs.Canan’ın verdiği bilgilerde de,
     
ADI: SALİH
SOYADI: GÜNDÜZ
BABA ADI: ABDÜLHAK
ANNE ADI: ZEYCAN
DOĞUM YERİ: DİYARBAKIR

     Burada bir yanlışlık var! Soyadları tutmuyor. Bizimkinde Gürbüz, diğerinde Gündüz yazıyor. Bu çok ilginç! Resimler aynı, adam aynı. Resimlere tekrar baktım ama farklı hiçbir şey bulamadım. Her şey aynı ama soyadları farklı gördüğüm kadarıyla. Kütük numaraları bile aynı! Bizim kayıt yanılmıyorsam cezaevininkiyle aynıydı, kızlar oradan bu bilgileri almışlardı. Geldiklerinde sormalıyım. Yine de bu durumu kontrol etmem gerekiyor, bilgisayarın başına geçip internetten Diyarbakır kütüklerini inceleyeceğim. Bu bilgilere ulaşmak çok zor, sitelere girip çıkıyordum ama bir türlü istediğim şeyleri bulamamıştım. Bu bilgilerin gerçeğini nasıl öğrenebilirim, nasıl! Diyarbakır’la ilgili bütün sitelere girdim ama kayda değer hiçbir şey yoktu. Aklıma aniden içişleri bakanlığının sitesi gelmişti! O siteye sık sık girip çıktım zamanında, bazı şifrelerini de kırmıştım, benim için daha kolay olacaktı bu. Siteye giriş yaptım, o kadar yavaş ki, o açılana kadar ben cips atıştırıp duruyordum sürekli. Evet, şimdi aradığım sayfa karşımdaydı, arananlar listesi ve kırmızı bültenliler. Tam şifre giriyordum ki, kapıdan anahtar sesleri gelmeye başladı. Kapı açılmış ve Esma’yla Aylin içeriye girmişlerdi. Gömüldüğüm bilgisayar ekranından doğrularak;

—Hoş geldiniz kızlar, dedim.

     Nedense ikisinin yüzünde tuhaf bir ifade vardı, sanki allak bullak olmuş gibi duruyordu ikisi de, Esma yanıma uğramadan direkt banyoya girmişti. Aylin ise sessizce yanıma gelip, bilgisayar masasının önündeki sandalyeye oturdu. İnanılmaz yorgun olduğunu görebiliyordum, merak ettim. Ne oldu bunlara böyle?

—Nasılsınız canım, yorulmuşsunuz herhalde?

—Evet, hayatım, çok yorulduk. Devlet dairelerinde oradan oraya koşuşturmaktan bitap düştük resmen, sonra da Asım Yeşilyurt’a uğradık.

—Şu personel müdürü mü?

—Offf, evet.

—Ne oldu? İyi geçmedi herhalde?

—Evet, iyi tahmin canım. Adamı bulamadık ki! Herif Şanlıurfa’ya gitmiş. Esma banyodan çıksın, hep beraber oturup konuşalım, benim de duş almam lazım çok terledim.

—Evet, alsan iyi olur. Çok kötü görünüyorsun.

—Sen ne yaptın bugün?

—Canan’a uğradım ve nüfus bilgilerini aldım. Aylin, inanılmaz şeylere rastladım!

—Ne gibi?

—Bizim hırsızın nüfus kayıtlarında çok büyük bir sahtecilik yapılmış herhalde!

—Neee? Neymiş bu sahtelik, söylesene!

—Bizim bilgilerimiz cezaevindekilerle aynı değil mi?

—Evet, biz oradan aldık onları…

—Tamam, işte, cezaevi kayıtlarında soyadı Gürbüz, Canan’ın verdiği gerçek bilgiye göre Gündüz.

     Aylin bunu duyunca şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı neredeyse, ağzı beş karış açık kalmıştı, başını iki kez sallayıp,

—Sen ne dedin, anlayamadım!

—Cezaevinde geçerli olan bilgiler değiştirilmiş, soyadları uymuyor canım! Canan adamın bir de resmini verdi bana, bizimkiyle aynı. Bütün bilgiler aynı, kütük, sıra, anne adı, baba adı, doğum yeri… Ama

—Soyadları değiştirilmiş!

     Aylin karşımda gözlerini yuvalarından çıkacak şekilde açmış, şaşkın şaşkın saçını kaşımaya başladı. İki dakika kendisine gelememişti neredeyse, bu çok büyük sahtecilikti sonuçta, sonra bana dalgın dalgın bakarak;

—Yani adamı içeriye alırlarken sahte kimlik düzenlemişler, vay bee!

—Evet, canım ama bunu doğrulamamız gerekiyor, onun için içişleri bakanlığının bilgilerine giriyorum.

—Offf ya! Çok iyi akıl etmişsin canım, ben de kalkıp duş alayım da, sonra adam akıllı bakalım şuna!

     Ben tekrar bilgisayara gömülürken, Aylin de şoka uğramış vaziyette yatak odasına yürümeye çabalıyordu resmen. Duyduklarına inanamamıştı, anladığım kadarıyla bu iş biraz çıkmaz sokaklara ilerliyordu. Sitedeki sayfaları iyice didik didik ediyordum, sonunda bir bilgisayar dâhiliği yaparak Diyarbakır’ın nüfus bilgilerinin olduğu sayfayı buldum. Bütün bilgiler bu sayfada depoluydu ama yine şifre vardı karşımda. Şifre, şifre ve şifre… Aklımda sadece öğrendiğim şeyleri uygulamak vardı açıkçası. Siteyi çökertmek zorunda kalacağım ama almam gerekenleri de alacağım. Evett. Cümle şuydu ‘’ vatanım TÜRKİYE’’
Benim de öyle. Tek tek depo bilgiler benim bilgisayarıma aktarılıyordu. Çok yer kaplayacaktı ama olsun. Bilgilerin bilgisayarıma aktarılması yaklaşık olarak 32 dakika sürdü. Beklerken çayımı doldurup tekrar yerime geldim, dosyalar bilgisayara aktarılırken, sitenin bazı sayfaları çökmüştü! Yapacak hiçbir şey yok ne yazık ki, zararlı bir giriş yapıyorum ve bütün güvenlik sistemlerini kırıyorum, olacak o kadar.

Bilgisayara aktarılan sayfaları dikkatle incelemeye başladım, isimler sıra sıra yazılmış ve bütün detaylı bilgileri de yanlarındaydı. Diyarbakır, Salih Gürbüz… Bir tane mevcuttu. Belki Türkiye’nin herhangi bir yerinde aynı ad ve soyadlı birçok insan vardı ama hepsinin de annelerinin, babalarının adı aynı olamazdı! Tarama yaparken, gözüme Salih isimleri takıldı. İncelerken aradığım kişiye de rastlıyorum. Kütüğü 58,sıra numarası 34.Evet aradığım kişi bu! Şimdi daha iyi anlamaya başlamıştım, Canan’ın verdiği bilgilerin hepsi doğruydu ve Aylin’in söylediği sahtecilik. Bu adam aradığımız katilmiş! Ama neden? Ne alıp veremediği olabilir ki koskoca holdingin sahibiyle. Bu kadar da soğukkanlı olamaz bir insan, izlediğimiz güvenlik CD sinde gayet profesyonel gibi görünüyordu. Bence bu işin içinde başka şeyler var! Bilgisayardaki bilgileri kayıt ederek yerimden kalktım. O anda beynimin içinde nehirler akıp duruyordu sanki kızlar da gelsin bu meseleyi oturup iyice konuşmalıyız, çünkü burnuma pis kokular gelmeye başladı. Bu adamın durup dururken cinayet işleyecek bir tipi yoktu kesinlikle, ya hasımları ya da alacaklı olan biri bu adamı tutmuş olabilir diye düşünmeye başlamıştım. İster istemez senaryolar yazmaya başlamıştı beynim. İş adamını detaylı bir şekilde incelememiz gerekiyor, artık adımlarımızı daha sağlam atmamızın zamanı gelmiş gerçekten. Ellerim ceplerimde odanın içinde dolanıyordum, perdeyi aralayarak dışarıya bakmaya başladım. Artık yavaş yavaş akşam bastırmaya başlamıştı, arabalar her zamanki gibi yoğunluğunu koruyor, hızla akıp gidiyorlardı. Birden aklımı Tuzla’daki o gece çeldi ama kendimi kaptırmamak için hemen perdeyi çekip içeriye girdim. İçeriye döndüğümde Esma eşofmanlarıyla ortalıkta dolanıp duruyordu. Hala ilk geldiği gibiydi, onun bu halini görünce dayanamayarak sordum:

—Esmacığım, nasılsın? Çok durgunsun kötü bir şeyler mi var?

Esma karşımdaki uzun koltuğa uzanmıştı, dalgın dalgın bana bakarak;

—Babam Amerika’dan şimdilik dönmeyi düşünmüyormuş. Canım sıkıldı biraz, moralimi bozdu bu durum. Çok üzüldüm.

     Gözlerinin içine aniden bir yalnızlık hissi çöküverdi. Esma’nın annesi yıllar önce vefat etmişti. Burada kimsesi yoktu, yalnızca babası vardı, akrabalarının hepsi İzmir’de oturuyordu, o yüzden epeyce canı sıkılmıştı anlaşılan.

—Telefon mu ettin?

—Hayır, o beni aradı. Çok özledim onu ya…

     Kollarıyla gözünü kapatarak ağlamaya başlamıştı, onun bu haline dayanamadım, yanına iliştim ve ona sarıldım. Onun babasıyla ilişkisi çok farklıydı, şu anda belki anlayamazdım ben, çünkü hiçbir zaman babamla ilişkim iyi olmamıştı. Ama onun hem annesi, hem de babası konumundaydı, o yüzden derinden acı çekiyordu. Omuzlarından tutup ellerini gözlerinden çektim, gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Şimdi onun üzerine gidip konuyu düzeltmem gerekiyordu belli ki, çünkü o bana hep destek olmuştu, anlıyordum acısını. Onun buğulu gözlerinin içine bakarak;

—Ben onu çok özledim dediğimde, sen hep benimleydin canım. Unutma ben ve Aylin var yanımda. Benim ailem, onun ailesi hep seninle. Biliyorum babanın yerini hiç birimiz tutamayız ama mutlaka onu da anlaman gerekiyor. Çok önemli olmalı ki oradaki işi, şu yaşına kadar seni yalnız bırakıp hiçbir yere gitmedi o.

—Doğru söylüyorsun, galiba…

     Biraz kendine gelmişti, çok güçlü bir kız Esma, hemen kendini toparlamasını becerebilmişti,

—Esmacığım, baban neden Amerika’ya gitmek zorunda kaldı peki?

     Bu sorumla birlikte Esma’nın ifadesi de değişmişti, kaşlarını çattı ve sinirlendi.

—Bilmiyorum canım, inan hiçbir şey bilmiyorum. Bana hiçbir açıklama yapmadı.

     Esma, bunları söylerken gözlerinden yavaş yavaş yaşlar sızıp gidiyordu. Ona zor sorular sorup bilincini yerine getirmeye çalışıyorum, belki o zaman kendini daha çabuk toparlar.

—Milletvekilliğini Washington’dan mı koyacak yoksa?

     Ona yaptığım bu espriyle gülmeye başlamıştı nihayet.

—Hiç anlamıyorum onu ya! Adam milletvekilliğine adaylığını koyuyor, sonra da vazgeçip basıp Amerika’ya gidiyor olacak iş değil, aklım ermiyor!

—Vallahi bilemeyeceğim dedim ya, belki Washington daha cazip gelmiştir babana, iyi para teklif etmişlerdir, ne dersin?

     Bu esprilerimle beraber Esma iyice gülmeye başlamıştı, koltuktan doğrularak boynuma sarıldı aniden. Ben de bu fırsatı kaçırmamak için hemen atağa geçeyim dedim,

—Haydi, ağlamayı kes de, kalk! Çok önemli şeyler buldum, Aylin’de banyodan çıksın oturup konuşmamız lazım.

     Artık daha da kendine gelip uzandığı yerden kalktı,

—Tamam, canım ya, ne bağırıyorsun ki Allah’ım ya Rabbim… Sen ne yaptın bugün, Fatih’le buluştunuz mu?

     Esma, o ismi ağzına alır almaz kendime inanamamıştım. Çünkü işe dalıp onu unutmuşum tamamen, ne güzel. Onu unutabileceğimi hiç düşünmemiştim ama demek ki yapabiliyormuşum. Dalıp gitmişken;

—Ne oldu, yüzün bir tuhaf oldu birden, kötü bir şey mi oldu?

—Yok, canım ya, bugün kaymakamlıkta işim uzun sürdü. O yüzden erteledik.

     Esma, daha da belirginleşen gülümsemesiyle elleriyle yanaklarıma dokunup;

—Sonra buluşursunuz o zaman sizde, diyerek ayağa kalktı. Şimdi iş zamanı, onu bunu unutalım tamam mı şekerim.

     Koluma girip beni koltuktan kaldırdı neşeyle, nedense Esma çok çabuk toparlamıştı kendisini. Bana bu durumda negatif elektrik vermek istemiyor gibiydi. Çalışmaya başlamadan önce ön içki şeyler hazırladık, on dakika sonra da Aylin banyodan çıkmıştı. Hep beraber hem atıştırıyor, hem de konuşuyorduk.

Aylin:

—Ilgın çok önemli bir şey buldu Esma, bu inanılmaz bana kalırsa. Belki de bu davanın gidiş hattını değiştirecek, çok eminim.

Esma:

—Sahiden mi? Ilgın söylemedi hepberaber olalım diye, şu cinayeti işleyen adam hakkında değil mi?

—Evet canım. Sanırım adama birisi emir verdi. Bu tek başına yapılacak bir şey değil, çünkü cezaevine girerken yapılan kayıttaki soyadı sahte, birisi çok iyi planlamış bu olayı bence.

     Esma yine kaşlarını kaldırmıştı, aynı anda ikimize de bakarak;

—Demek öyle düşünüyorsun, zaten bütün kuşkularımızda yanılmadığımızı gösteriyor bütün bunlar canım. Adam cinayet olayı olmadan bir gün evvel cezaevine girmiş gibi göstermişler. Peki, bu adam o tarihte cezaevindeyse, şu kameraların çektiği adam kim? Ortada acayip pis dolaplar dönüyor. Bu kadar ince detaylarına göre hesaplanmışsa, muhakkak çok deneyimli biri işletmiş olmalı?

     Esma’nın hemen olayı çözmesine hiç şaşırmadım, çünkü hem akıllı hem de babasından dolayı tecrübeliydi. Esma’nın babası savcıydı, milletvekili olmak için emekliliğini talep etmişti. Esma, hemen püf noktaları neler olabilir diye fikirler öne sürmeye başlamıştı bile. Söz dönüp dolanıp aynı soruya kilitlendi:

Bu adamı cezaevine birgün evvel girmiş gibi gösteren kişi kim olabilir? Bu soruyu kızlara ben sormuştum, her ikisi de ne söyleyeceğini şaşırmıştı. İşte o anda akılları durmuş gibi yalpalamaya başlamışlardı. Ben bu konular hakkında detaylı bilgiye sahip olmadığım için cahil cesareti göstererek, kızlara baktığım farklı boyuttan onlara yol göstermeye çalışıyordum. Onlarda adam akıllı çözümsüzlüğe sürükleniyordu. Aylin biraz fikir yürütmeye çalışarak;

—Ilgın, bu işler pek kolay değildir. Böyle bir organizasyon yapılmışsa ki biz bunu iddia ediyoruz! Kesinlikle devletin içinde, ya da çok nüfuslu biri yaptırtabilir!

—Yani bu demek oluyor ki, aslında bu cinayet bir maşa tarafından yaptırılmış. Arkasında daha kuvvetli, kodaman birisi ya da birileri var!

Esma:

—Aynen öyle canım. Ama işin en önemli sorusu, bu kodaman kim? Neden bu adamı öldürtsün?

Aylin:

—Esma, bak gördün mü her şerde bir hayır varmış. Bugün suç duyurusunu verememiştik, olay nereden nereye geldi! Biraz daha beklememiz gerekiyor bence.

—Doğru canım, tekrar başa döneceğiz görünüşe göre.

Ben:

—Bu puzzle parçalarını tam olarak birleştirmeden hareket etmeyelim kızlar. Biraz derinlemesine indiğimiz zaman kim bilir nelerle karşılaşacağız, kenarlarda duran ufak tefek bilgilerimizi artık bir araya getirip, detaylarıyla inceleyelim. Şu öldürülen iş adamı hakkında da bilgi toplamamız gerekiyor.

Aylin:

—Aferin Ilgın, seni böyle istekli görmeyi çok özlemişim, bize inanılmaz yardımın dokunuyor, sağolasın.

Esma:

—Hakikaten Aylin, baksana bu kız bizden daha dedektif çıktı, mesleğimizi elimizden mi alacak, yoksa bana mı öyle geliyor?

     Esma’nın bu şakasıyla gülmüştük. Ama gerçekten kendimi çok iyi hissediyorum, giderek daha da güçleneceğimi tahmin edebiliyorum. Bu benim için gerçekten müthiş bir şey.

—Siz dilekçeyi neden veremediniz bugün?

Esma:

—Şu Asım denen adamı bulamadık, memleketine gitmiş herif. Burada da ailesinden hiç kimse yok. Onunla ilgili bilgi toplayalım derken zaman geçti ve biz de vermekten vazgeçtik, yarın veririz demiştik. Demek ki bu bir gerçek, her şerde bir hayır varmış.

—Doğru söylüyorsun Esma, bu bize belki zaman kazandırır. Asım bey ile ilgili araştırma yapmalıyız, bu adam bana hiç de güvenilir gelmedi.

Aylin:

—Evet, Ilgın haklı, bana da bir şeyler saklıyor gibi geldi. Mutlaka araştırmalıyız bunu, baksana olayları deştikçe karşımıza neler çıkıyor!

Esma:

—Tamam, kızlar, o zaman, bu adamı merceğe alalım, hayatını didik didik edelim.

     Kızlardan da olur karşılığını alınca, Asım’ı araştırma görevini ben üstlendim. Elimizdeki sağda solda duran, ya da bölük pörçük bilgileri artık incelemenin zamanı gelmişti. Bu davayı Esma’nın çok sevdiği bir aile dostu vermiş, verirken de; ‘’Bu dava boyunca sana yardımcı olmayacağım, tek başınasın. Bana gelip hiç bir şey sorma ve adımı kesinlikle kullanma!’’demiş. O yüzden Esma bu davayı alırken, bazı dokümanlar zaten varmış, Esma’nın aile dostu bir şeyler araştırıp vermiş. Birçok belgeyi hiç okumamıştık ama şimdi onların okunma zamanı gelmişti.

                     * * * * * *

     Bu cinayet olayına girdiğimden beri ailemi de unutmuştum neredeyse, arada sırada telefonlaşıyorduk ve bazen üç ya da dört saatliğine eve uğruyordum. Artık herkes yüzüme hasret kalmıştı. Evdeki bütün giysilerimi kızların ofisine taşımıştım, çok lazım oluyordu. Bir hafta oraya koştur buraya koştur geçip gitti, hiç tanımadığım insanlarla tanıştım ve hiç anlamam dediğim şeylerle uğraştım. Kızlar da sağolsun, beni daha da aktif olarak çalıştırmak için neredeyse birbirleriyle kavga ediyordu.

     İkinci haftanın başında ablamlar da kaldım, ablam çoktan uyumuştu ama benim gözüme yine uyku girmedi. Bugün annemle telefonda konuşmuştum öğlen vakitlerinde, konuşmasından inanılmaz etkilendim.’’Evine dönmeni çok istiyoruz, ne diye cinayet işleriyle uğraşıyorsun, sen ne anlarsın?’’demişti. Bir anlık sinirden ‘’defol git’’demek ne kadar yanlışmış meğer. Evimden ve ailemden soğumuştum adeta, annemle uzun uzun konuştum bugün. Anne yüreği olabilir ama anneme de çok kırılmıştım evden çıkarken, o yüzden hayatımda ‘’bir anlık sinirden.’’lafını duymak istemiyorum.

     Gece uykumu kaçıran o kadar neden vardı ki, unutmak zorunda olduğum şeyleri yavaş yavaş unuturken, bir de ailemin bana eziyet çektirmesine katlanmak zorundaydım. Sabah ofisten çıkarken Aylin,’’Bu dosyalardaki bazı şeyler benim kafamı karıştırdı, bir de sen inceler misin?’’demişti. Uykum gelmiyor bari gece lambasını yakıp şu dosyaları inceleyeyim, neymiş bu kızın aklını karıştıran! Dedim. Yatağımın altındaki çantamı çekerek içindeki birkaç dosyayı çıkardım. Ölen iş adamı Nurullah Hasıroğlu ile ilgiliydi, içinde ailesinden ve işinden bahsediliyordu. Nurullah Hasıroğlu’nun şirketi 1990 yılında batmanın eşiğine gelmiş ama ertesi yıl nedense bir anda kendini toparlayarak atağa geçmiş! Makarna ve bisküvi fabrikaları var. Okuyorum… Kâğıtların her yerinde ufak ufak dipnotlar var, hangi birini okuyacağımı şaşırdım. En son okuduğum dosyanın el yazısı olduğunu görüyorum loş ışıkta, yani birisi çalışma notları almış olmalı. Arkalarında da yazılanları kanıtlayan cinsten ispatlayıcı irsaliyeler, banka hesap bilgileri, sözleşme örnekleri var. Bunlara bakarken Hasıroğlu Holdingin hammaddeyi Şanlıurfa’dan aldığını okuyorum… Hammadde! Nasıl yani? Makarna ve bisküvi yapımında kullanılan buğday ya da yağ veyahut şekeri buradan mı alıyorlarmış? Şanlıurfa’yla bu şeylerin ne alakası olabilir ki anlayamıyorum? Nedense çevremde Şanlıurfa adını çok sık duyar olmuştum. Nurullah Hasıroğlu Ankaralı bir aileden geliyor, iki tane çocuğu var, ikisi de henüz çok küçükler. Biri kız diğeri de erkek, kızı üç yaşında oğlu da yedi yaşında. Karısı Adanalı. Ama nedense benim dikkatimi Şanlıurfa’dan aldıkları ‘’hammadde’’denilen şey! Çekti. Acaba GAP projesi kapsamında uygulanan şeylerden mi bunlar? Ama ben böyle bir şeye hiç rastlamamıştım. Yanımdaki küçük not kâğıdına bu hammaddeyle ilgili araştırma yapacağıma dair yazı yazarak, sayfaları çevirdim. Gözlerim o kadar yorulmuştu ki, kirpiklerimin dibi bile sızlamaya başlamıştı ama uykum kaçmıştı bir kere, devam ediyorum…

     Banka hesap belgeleriyle ilgili bir takım notlar ve banka hesap belgesi örnekleri var. Nurullah Hasıroğlu hesabına yatırılmış paraları gösteren belgeler, yanılmıyorsam bu adamın özel hesabı olmalı. Şanlıurfa’daki özel bir bankadan onun hesabına aktarılmış. Yine Şanlıurfa! Gittikçe ben de Aylin gibi kafamın karıştığını hissetmeye başlamıştım. Milyon dolarlarla ölçülebilen hesap akışları var, sürekli bir hareketlilik söz konusu. Bu adamın bu kadar kazanması çok tuhaf! Çünkü ismini pek medyada ya da orda burda görmemiştim, demek ki gizli zengin diye Nurullah’a diyorlarmış. Hesabına para yatıran kişileri merak ediyorum ve bakıyorum. Ekstre veya havalelerde birkaç isim var, Kazım Haşno, İlhan Haşno ve Bilgin Cengiz,

     Bilgin Cengiz hiç de yabancı bir isim değil bana… Kim, kimdi yaa? A aa Bilgin Cengiz, Esma’nın amcasının adı değil mi! Eğer isim benzerliği varsa, çok ilginç bir isim benzerliği. Ama yoksa daha ilginç olacak, çünkü Esma’nın amcasının bu adamla ne ilgisi olabilir ki? Aylin… Şimdi anladım kafasını karıştıran meseleyi, Esma’nın amcasının adını o da görmüş olmalı. Acaba Esma’ya sordu mu? Onu aramam gerekiyor, saat 03.00!Bu saatte nasıl uyandıracağım bu kızı? Ne olursa olsun diyerek telefonumu elime alıp, ilk önce arasam mı, sabahı mı beklesem diye düşündükten sonra, amaaan boşver ben uyumuyorum, o da uyumasın, diyerek numarasını çevirdim. En az on kere çaldı, en sonunda telefonu açtı. Uykulu bir sesle;

—Alooo!

Onun uykulu olduğuna aldırmadan hemen konuya girdim:

—Aylin, bana verdiğin dosyada Esma’nın amcasının ismi var, sen bunu gördün mü?

-…

—Alooo, Aylin uyuyor musun telefonda, biliyorum saat geç ama ben dosyaları inceliyorum. Duydun mu beni?

—Duyuyorum seni Ilgın, duydum! Yani okuyacak başka saat bulamadın mı, ben uyuyorum yani!

—Hayır, canım, bulamadım. Hadi ağzında geveleme de bana cevap ver, sana diyorum ya!

—Gördüm Ilgın, onun amcasının ismini ben de gördüm.

—E ee…

—E si şu, yarın erkenden seninle buluşuyoruz ve bu konuyu konuşuyoruz. Kafam iyice karıştı.

—Esma biliyor mu?

—Bilmiyor, onun bilip bilmemesini tartışmalıyız. Yarın oturup buna karar verelim, beraber konuşuruz. Zaten babası yüzünden bir hayli canı sıkkın, bir de bunu öğrenirse kızcağız iyice depresyona girecek.

—Tamam, canım, sen nasıl istersen… Ayrıca kusura bakma uyandırdığım için.

—Olsun, sonuçta ofiste değilim. Ama ben de bu konuyu düşünmekten daha yeni uyuyabilmiştim, neyse. Canın sağolsun.

—Ya kusura bakma, çok üzüldüm şimdi.

—Neyse Ilgın. Sen yarın, Moda’ya gel orada buluşalım. Hem kahvaltı yaparız, hem de konuşuruz. Esma Bursa’da hâla, halasının yanındaydı. Yarın akşama, daha doğrusu bugün akşama döner ancak.

—Evet, saat sabah üç sanırım. Hadi canım uyuyalım, yarın konuşuruz.

—Tamam.

     Demek ki Aylin’de aynı şeyi fark etmiş, peki Esma’ya bu konuyu nasıl anlatacağız, çok merak ettim. Bu arada elimde tuttuğum kâğıtları tekrar kaldırıp okuyorum. Bilgin Cengiz, Nurullah Hasıroğlu’nun hesabına 500.000$ yatırmış! İş gittikçe tuhaflaşıyordu benim açımdan, aklımın ucundan geçmeyecek şeylerle karşılaşıyordum. Bilgin Cengiz, devlet hastanesinde doktor olarak çalışıyordu, onun bu kadar parayı bulup, bunu başkasının hesabına yatırması çok enteresan bir durum! Bir sorunun cevabını bulamadan diğer bir soru geliyordu aklıma, kesin bu soruların hepsini Aylin’de düşünmüştür bugün. O yüzden daha yeni uyudum dedi. Mesela sorulardan bir diğeri, bisküvi firması sahibiyle bu adamın ne gibi bir alakası olabilirdi ki?

     Bu düşünceler gittikçe yoğunlaşıyor ve aklım sürekli bunlarla meşgul oluyordu. Kızlara söz verdiğim gibi, aklımdan silmem gereken şeyleri gün geçtikçe siliyor ve bazılarını da unutuyordum. İnsanın gönül yarasını kapatması kadar zor bir iş yokmuş, zaman denilen ilaç her soluk alıp vermekte ilerliyor ve gerçekten alıp gitmesi gerekenleri alıyor, kalması gerekenleri de bırakıyor. Alüvyonları sürükleyen nehirler, kapanması gereken acıları kapatıyor. Hiç olmazsa bir kenara atılmış ucube yaratık gibi görmüyorum artık kendimi. İşin en güzel tarafı da, hayatta birileri üzülmek durumundayken, mutlaka diğer taraf seviniyor. Uzun zamandan beri bu kadar kendimi işe yarar hissetmemiştim, bu da beni oldukça mutlu ediyor. Çalışmayı bıraktım, başımı yastığa koyduğumda,’’Neden olmasın, bir daha âşık olabilirim.’’dediğimi hatırlıyorum.

                     * * * * * *

     Sabah 06.35

Erkenden kalkıp, dosyalarla dolu çantamı da alarak ablamdan çıktım. Kartal’dan Kadıköy çok uzak geliyor bana, hele ki minibüs caddesinden gittiğim zaman çekilmez oluyor. Yollar o kadar uzuyor ki, Avrupa yakasına geçip tekrar dönsem dönerim yani. O yüzden bende her zaman, E–5 karayolunu tercih ederim, nitekim minibüs caddesinden gittiğimde 1 saat 20 dakikada orada olursam, E–5 karayolundan gittiğimde yarım saat, kırkbeş dakikaya Moda’ya varabiliyorum. Moda’ya vardığımda, çay bahçesindeki koca ağacın gölgesinin dibinde otururken görüyorum Aylin’i. Çok düşünceli görüyorum onu uzaktan, canı epeyce sıkkın görünüyordu. Geldiğimi görüp ayağa kalktı, sarılarak;

—Ne haber canım, nasılsın. Demişti.

—Çok yorgunum ama seninde benden hiçbir farkın yok sanırım.

—Evet, Ilgın, senden sonra bir damla uyku girmedi gözüme, yatağın içinde döndüm durdum. Hadi oturalım, kahvaltı yapalım da üzerimizdeki bu halsizlik gider belki.

—Tamam canım…

     Aylin’in gözlerinin altında mor halkalar oluşmuş, hem uykusuz hem de mutsuz gibiydi.

—Ilgın, benim burnuma pis kokular gelmeye başladı, canım iyice sıkıldı.

—Esma’ya bu durumu nasıl anlatacağız, zaten kızcağızın durumu da ortada.

—Babası Amerika’ya gittiğinden beri aslında çok kötü anlar yaşıyor ama pek fazla yansıtmıyor, bence kısa bir süre ondan gizleyelim. Belki amcası değildir, tamamen isim benzerliğinden kaynaklanıyordur!

—Aylin, ben hiç de senin gibi düşünmüyorum, bence bu olayla Esma’nın amcası değil de babası ilgili, amcasının yalnızca bir piyon olduğunu düşünüyorum.

-…şimdi bu konuda konuşmak için çok erken, araştırmamız lazım.

     Aylin’in yüzünün şekli değişmişti aslında, bu cümleyle birlikte gözü başka yere kaymış ve düşünmeye başlamıştı. Aklından kim bilir neler geçiriyor ama eminim ki, o da benim gibi düşünüyordur. Konuşmayı yavaş, derinden ama hafiften geçiştirerek yapmaya başladı:

—Aslına bakarsan, o dosyaları ben tesadüfen aldım. Esma’da kendisine birkaç araştırma yapmak için dosya konusu aldı, bana da bu çıktı.

—Aylin, sence ben yanlış mı düşünüyorum?

     Onu konuşturmaya çabalıyordum, düşünceleri benim için çok önemli çünkü. Yanlış bir yola sapmaktan korktuğum için onun görüşlerini de almak zorundayım. Yüzüme bitkin bir halde baktıktan sonra, başını denize çevirip dalgın dalgın geçen gemilere baktı. Saniye de bir derin derin nefes alıp veriyordu. Aşırı stres basmıştı, her halinden anlaşılıyordu, başını önüne eğdi ve yüzüme tekrar bakarak;

—Sen böyle mi düşünüyorsun?

—Evet…

—Bu davada ona çok ihtiyacımız var bunun farkındasın değil mi? Onun çok…

—Onun çok tanıdığı ve çevresi var diyecektin değil mi?

—Hem ondan, hem de babasının birden bire Amerika’ya gitmesi beni de çok şüphelendirmişti…

—Aylin, herhangi bir bildiğin bir şey varsa benimle paylaşmalısın, içine atıp kendi kendine dert yaratma şimdi. Üçümüz bu yola baş koyduk, eğer onun ailesinin herhangi bir ferdi bu olaya karışmışsa onu Esma’ya da bildirmemiz gerekiyor, etik açıdan öyle ama… Bir müddet söylemememiz gerekiyorsa da bunu beraber yapalım, sen tek başına bir şey yapamazsın. Bildiklerini de benimle paylaşmalısın!

     Ufak bir sessizlikten sonra Aylin yine gözlerini benden kaçırarak, çok üzgün bir ses tonuyla konuşmaya başladı nihayet;

—Ilgın, bu öldürülen iş adamı, Nurullah Hasıroğlu’nun banka hesaplarını incelettirdim. Bu incelemede adamın özel hesaplarının da olduğunu tespit ettik. Araya teyzemin kızını da soktum, biliyorsun o bankada genel müdür yardımcısı, bazı şeyler ele geçirdim. Onlarda Esma’nın amcasının ismi çok geçiyordu. Onun hesabına para yatırılmış, o da Nurullah’ın hesabına para yatırmış… Falan. Oynanılan paralar da öyle az buz şeyler değil hani, ben Bilgin ağabeyi tanırım, o kadar parası olamaz, hadi oldu diyelim. Peki, bu iş adamıyla ne ilgisi olabilir ki, hisse işi mi diye araştırdım, hisseyle de ilgisi yok!

     Aylin’in sözünü keserek benim düşüncemin ne kadar haklı bir düşünce olduğunu göstermek için ona dedim ki;

—Ama Bilgin’in ağabeyi Kemal Cengiz’in bu kadar parayla bir ilgisi olur değil mi?

     Benim bu sorumla birlikte ortalık buz gibi olmuştu. İkimizde birbirimizin gözlerinin içine bakamamıştık neredense, belki toz konduramamaktan, belki de henüz alakasının olup olamayacağını bilmediğimizden kaynaklanıyordu. Yine karşımıza hiç beklemediğimiz bir şey çıktı! Kemal Cengiz, yani Esma’nın babası Kemal Cengiz… Hemen olasılıkları tartışmamız gerekiyordu, bir çıkış yolu bulunmalıydı, yoksa kendi sularımızda boğulmak üzereydik! Aylin olasılık düşünmeye başlamıştı bile, demek ki bana bu konuda tamamen katılıyordu ve düşündüğüm gibi o da Kemal amcaya böyle bir suçu konduramamıştı. İkimiz hala tozpembe gözlüklerimizle bakıyorduk olaylara. Ortadaki tüm parçalar neredeyse yapışmak üzereydi, biz ise Kemal amcaya konduramamaktan birbirimizle yarım yamalak konuşuyoruz.

Aylin:

—Belki Bilgin ağabey Kemal amcadan borç para aldı, ama neden?

—Bence onların Nurullah Hasıroğlu ile çalışmasını gerektirecek hiçbir ortak nokta yok! Belki de isim benzerliğidir.

Aylin:

—Hayır, Ilgın, bunu araştırdım. Havaleler genelde İzmir’den yapılmış. İzmir Konak ilçesinden, bütün veriler onu gösteriyor. Bu da Bilgin ağabeyin oturduğu semt! Başka bilgiye de ihtiyacım yok zaten, bu yeterli bana.

     Sonunda ciddiyet hâkim oldu, biraz daha zorlarsak birbirimizi çözmeye hazırdık. Sınırlarımızın bitmek olduğunu görerek içimdekileri döktüm.

—Anladım, peki sana başka bir soru, Nurullah Hasıroğlu neden Şanlıurfa’dan hammadde alıyor? Ne hammaddesiymiş ki bu?

—Onu ben de pek anlayamadım açıkçası, Bilgin ağabeyi görünce direkt ona kilitlendim ve başka hiçbir şeyi göremedim, sen bir şey mi buldun?

—Yok, hayır, benim araştırma yapmak için pek zamanım yoktu ama aklıma başka şeyler geldi,

—Mesela…

—Belki adam gerçekten bisküvi üretmiyordur? Ne dersin?

     Aylin öylesine şaşırdı ki, dudaklarının büzüldüğünü gördüm. Başını her iki yanına salladı, böyle bir sarsıntıya hazır değildi sanki benim aklımdan geçenleri o çoktan düşünmüştür diye zannederken, ben ondan daha hızlı çıktım. Sonunda oturup konuşmamızdan beri gözlerimin içine bakmayan Aylin, birden bire gözlerimin içine bakarak;

—Esma’yı bu konuya dâhil edebilecek miyiz?

—Bir müddet bu konuyu ondan saklamamız en doğrusu olur, sonra taşlar yerine oturdukça bazı gerçekler de ortaya çıktıkça bizim anlatmamıza gerek bile kalmadan anlar her şeyi.

—Çok geçmesin, bizim bildiğimizi öğrenirse belki açıklama yapacak konumda olamayabiliriz o anda, bilinmez.

—Bence yanılıyorsun, Esma çok akıllı bir kız. Babasıyla ilgili bazı gerçekleri gördüğünde bizim neden böyle davrandığımızı anlayacak. Bu dava bence bilerek ona verildi!

—Nasıl yani?

—Ne bileyim ben, sonuçta bize ismini vermek istemediği bir aile dostundan bahsetmişti. O aile dostu da savcıymış! Belki de adam ya da kadın babasının neler yaptığını biliyordu!

—Nereden bilsin canım! Belki de tamamen tesadüftür sadece.

—Ne bileyim ben, düşündükçe aklıma binlerce şey geliyor…

—Aslına bakarsan bir acayip denklem, doğru olabilir! Offf aklım karıştı iyice, söylediğin şeyleri düşününce… Neden Kemal amca milletvekilliğine adaylığını koyduktan kısa bir süre sonra vazgeçip aniden Amerika’ya gitsin ki? Kızına bile Amerika’nın hangi eyaletinde yaşadığını söylemiyor, ne yer ne içer bilmiyor! Ne diyebilirim ki, vardır her şeyin bir sebebi.

—Bak gördün mü, her zaman aklın yolu birdir. Kemal amcayla ilgili çok şey merak ediyoruz ama en yakını bizimle beraber, yani kızı! Esma’nın üzülmemesi lazım biliyorsun. Bunu başarabilecek miyiz acaba?

—Başarmak zorundayız Ilgın, başka çaremiz yok. Ben Esma’yla daha yakın çalıştığım için sana biraz daha fazla görev düşecek. Haberin olsun!

—Sen merak etme, ben üstüme düşen görevleri yerine getiririm. Yeter ki, bu olay yüzünden birbirimizi kırmayalım.

     Uzun uzun konuştuk Aylin’le. İki günlük tatil verdiğimiz için karşılıklı bolca vaktimiz oldu. Marmara denizinin uçsuz bucaksız maviliklerinin karşısında oturmuş kahvaltı yapıyorduk. Her zamanki gibi Kalamış Marinasından rengârenk yelkenliler denizin üstünde moda defilesi yapar gibi salınarak yüzüyorlardı. Gerilen sinirlerimizin biraz yatışması için de kahvaltı esnasında farklı konular hakkında konuşmayı yeğledik. Oturduğumuz masanın hemen yanında kocaman bir çınar ağacı var, ortasına serçeler yuva yapmış. Bizden düşen ekmek kırıntılarına uçup, tek tek hepsini temizliyorlar. Onların sesinde ve bu yeşillikte biraz da olsa kendime geldim. Çaylar tazelendikçe, saatte ilerliyor. Telefonumdaki saate baktım, saat 11.15 olmuş. Tabağımdaki kalan peynirleri kuşlara atarken Aylin’in telefonu çaldı, aniden ikimizde irkildik!

—Esma arıyor. Efendim canım? Sana da günaydın, iyiyim sen nasılsın?

     Yaklaşık sekiz dokuz dakika konuştular, ben de onları dinledim. Konuşma bittikten sonra Aylin bana açıklama yapma gereği duymuştu.

—Çok iyiymiş, biraz neşesi yerine gelmiş. Ilgın,

—Efendim?

—Sence ofise gidip çalışalım mı?

—İki gün tatil dememiş miydik?

—İşin varsa iptal edelim ama Esma’nın yokluğundan faydalanmamız açısından dedim.

—Tamam, olur. İşim yok bakalım bütün bu senaryolar gerçek mi?

     Kahvaltımız bittikten sonra kalktık, hemen ofisin yolunu tuttuk. Ofise geldiğimizde içerinin havası o kadar boğucuydu ki camları açıp içeriyi havalandırdım.

—Kemal Cengiz ile ilgili araştırma yapmak, inan hiç aklımın ucundan geçmezdi. Onun kızının ofisinde ona karşı çalışıyoruz ne tuhaf!

     Aylin bu konuşmam karşısında gülümseyerek, başını salladı. Sonra da sessizce çalışmaya başladık. Aradan on dakika geçmeden telefonum çalmaya başladı, odanın içindeki ölüm sessizliğine karşı telefonumun melodisi bando etkisi yaptı adeta. Aylin’i rahatsız etmemek için mutfağa gidip orada açtım telefonu, arayan Fatih;

—Canım hiç arayıp sormadın, ille de benim mi aramamı bekliyorsun?

     Telefonu açar açmaz bir sitemli cümle!

—Kusura bakma Fatih, çok yoğundum inan hiç vaktim olmadı bir türlü. Nasılsın görüşmeyeli?

     Mutfakta konuşuyorum, bir o yana bir bu yana gidip gelirken Aylin’in Fatih adını duyar duymaz başını bilgisayardan kaldırıp bana doğru baktığını görmüştüm. Elimle ‘’yok bir şey’’işareti yaparak çalışmasına devam etmesini söyledim. Bu arada Fatih hala konuşuyordu:

—Ne zaman buluşacağız peki, şu işlerinden başını kaldır da biraz etrafınla ilgilen! Seni görmek isteyen ve özleyen kişiler var, haberin olsun.

     Bu tam da benim istediğim bir şey aslında, gurur meselesi yapıp bir daha aramamıştım o günden sonra. Hep o beni arasın diye bekledim, sonunda aradı.

—Tamam, Fatih, haklısın. Görüşelim.

—Çok güzel, ne zaman?

—Yarın işin yoksa her zamanki yerde ve saatte olsun.

—İyi, yarın işim yok, saat 11.00’de Moda’da buluşuyoruz.

—Evet. Hadi görüşüz, kendine iyi bak.

—Sen de.

     Telefonu kapadıktan sonra bir müddet mutfakta kalakaldım. Bu adamı anlamak çok güçtü gerçektende. Nasıl olurda bir insan başka birisiyle nişanlıyken, beni özleyebilir ki? Artık onu bu romantik Don Jean tavırlarından uzaklaştırmam gerekiyor, beni sevmiş olsaydı bu kadar acı çektirmezdi, yalnızca bunu biliyorum. Onu çok zor olsa da unutma çabasındayken, içine mi doğuyor nedir? Sürekli beni arayarak ya da ‘’özledim seni’’diyerek yelkenlerimi indirmeye çalışıyor. İşin kötü tarafı da şu, gerçekten artık bunun doğruluğuna inanmaya başladım ‘’gözden ırak olan, gönülden de ırak olur’’söyleyişi. Gönlüm Fatih’i görmediği için acılara katlanıyor, neyse fazla düşünmeyeyim. Hemen çalışma odasına geçtim, oda da Aylin’in meraklı gözlerle beni süzdüğünü görünce, o bana sormadan ben yanıt verdim;

—Yarın Fatih’le buluşuyoruz, şu yılan hikâyesine dönen meseleyi konuşacağım onunla.

     Aylin, hiç beklemediğim bir yanıt verdi bana,

—Yahu şu adam ne sinir bozucu ya! Ne arsız, ne yüzsüzmüş. Allah akıl fikir versin, ne diyeyim başka?

—Aylin, size söz verdim. O konu kapanacak, beni kesinlikle üzemeyecek artık. Bundan emin olabilirsin.

—İnşallah, göreceğiz!

                         * * * * * *

     Çarşamba saat 11.00

     Dolmuştan indikten sonra tiyatronun önüne doğru ağır adımlarla yürüyorum, başımı kaldırdığımda Fatih tam karşı tarafta elleri ceplerinde bekliyordu. Gelip gidenlere bakıyordu, onu görmeyeli çok uzun zaman olmuş. Kalbim birden canlanıverdi, atışlarından nefesimi almakta zorlanıyorum neredeyse. Çiçekçilerin yanına gidip biraz oradan baktım, içim o kadar tuhaf oldu ki! Ağlamakla ağlamamak arasında, yaprak gibi sararmak gibi bir şeydi bu. Güneş gözlüklerinin arkasından baktığı dünyada, mahvettiği yaşamları düşünmek istiyorum şimdi. Olanlar geldi aklıma, bana uykusuz geceleri hak gördüğü günler geldi. Ayaklarım geriye doğru gitmeye başladı ‘’Sen beni hak etmedin ki!’’ dedim ve arkamı dönüp minibüs duraklarına doğru yürümeye başladım. Tam iki üç adım attım ki, beni arıyordu… Ona bu kadar öfke duyduğumu hiç fark etmemiştim, kendime şaşırmakla geçen saniyede telefonu açıp ‘’Geldim.’’diyebildim sadece. Arkamı dönüp giderken, şimdi ona doğru yürüyordum. Beni fark etti ve gülümsemeye başladı. Nedense içimden hiç gülümsemek gelmiyordu, ona öfke duyuyormuşum, hayret! Bana doğru yürürken, adımlarımı yavaşlattım… Bana yaklaşırken aklımdan ‘’Koşup gitseydin, bekleseydi akşama kadar, arayıp özür dilerim gelemedim deseydin aptalsın kızım sen!’’diye geçiriyorum. İşte o anda bana sarıldığını anımsıyorum. Öylesine sarıldı ki, ellerimi boynuna dolamam gerekirken yanlarıma asılı kalmışlardı, kulağıma söylediği ‘’Seni çok özledim, çok.’’cümlesinde gözlerim aniden kapandı. Sağ elimi omzuna koyduğumun farkında bile değilim.

     Kendimi o kadar kasmıştım ki, bana bakarken yalnızca ‘’Görüşmeyeli nasılsın?’’demiştim. Ela gözleriyle o kadar güzel bakıyordu ki, her zamanki sıcak tavrıyla ‘’Bunları burada mı konuşalım?’’diyip hınzırca gülümsemişti. Aniden bir refleksle elimi tutup, ‘’Hadi beni Moda’ya götür.’’dedi. Şok mu oldum nedir, hareketlerine tepkisizdim, o yapıyor ben de izliyordum. El ele ışıklardan karşıya geçtikten sonra kendime gelip elini bırakışım… Hiç tepki vermedi. Sanki birazdan tekrar elini sıkıca tutacakmışım gibi sol elinin avucunu açıp, arka tarafa doğru tutuyordu. Görmezden geliyordum, elleri öylece boşlukta sallanıyordu, benimki de çantamın kulpundaydı. Moda’daki çay bahçelerinin olduğu sokağa geldiğimizde kendine geldi,’’İki hafta sonra nişanlanıyorum.’’dedi.

     Bir zamanlar, onunla bu yolarda yürürken nedense yollar kısa sürede biterdi, hiç bitmesin isterdim. Şimdi mesafeler o kadar uzakmış ki, aramızdaki yollar uzadıkça susamışım, susuzluktan çoktan ölmüşüm farkında değilim. Konuya bir şekilde giriş yapmıştık sanırım, o konuşacak ben dinleyecektim yine. Kızlara ve kendime verdiğim sözün özü nerede? Çay bahçesine oturduk. Garsona iki çay söyledi. Benden bir şeyler bekliyor gibiydi. Zaman hiç geçmek bilmedi, sensiz geçen günler ve geceler bana haramdı, ağladığım saniyelerin haddi hesabı yok, aşkın beni zindan ettiği için o zindandan çıkamıyorum… Dememi bekler gidiydi. İçimdeki öfkenin sesleri gittikçe bakışlarında ses oluyor, içlerimde yankılanıyor. Bana baktıkça ela gözleriyle, umursamıyordum artık, üzerine giydiği beyaz keten gömleğini ve lacivert pantolonu, kahverengi kemerini, kahverengi ucu sivri ayakkabısını, sıktığı parfümünü… Umursamıyordum. Benim için miydi bu tıraşı? Saçlarının jölesi benim için miydi? Kirpiklerinden düşen hüzünlü bakışları benim umursamaz tavırlarımdan değildi biliyorum. Ellerim çenemde, yoldan geçen çiftlere bakıyorum o anlatıyor… Denizde vals eden jet skileri izliyorum o hala anlatıyor… Konuşmadığımı fark etmesiyle,

—E ee, daha nasılsın? Senin yoğun işlerin ne âlemde? Diyerek konuşturmaya çalışıyordu. Ne konuşacağım? Havadan ya da sudan!

—Ne olsun işte, bildiğin gibi hayat devam ediyor. İş güç peşindeyim her zamanki gibi…

     Aynı şekilde cevaplar veriyorum durmadan, o beni konuşmaya ikna yolları ararken ben iyice sert bir duvar örüyordum karşısına. Bazen de iğneler batırıyordum,

—Benim hayatım senin ki kadar hareketli değil, ne yaparsın! Diye sorularını savuşturuyordum. Belki günün en önemli sorusunu sormuştu bu açıklamadan sonra, inanamadım;

—Hayatında biri var mı? Aklıma hemen içimde büyüttüğüm öfke gelip yerleşti, kalbim hayır dese de, beynim ‘’acıysa acı’’dedi ve

—Fatih.

—Efendim hayatım.

—Senden bir ricam var!

—Dinliyorum bir tanem.

—Lütfen bundan sonra beni…

     Yine münasebetsiz bir telefon zili, kahretsin! Fatih’in telefonu ısrarla çalıyordu. Bana bakarak;

—Pardon hayatım.

     Ayağa kalkıp ileriye doğru yürüdü. Hararetli hararetli bir şeyler anlatıyordu karşısındakine, anladığım kadarıyla öfkelenmişti bu kişiye. Aklımda sevgilisidir, diye geçirmiştim nedense. Yani iki hafta sonra nişanlanacağı kız! Beş dakika sonra yanıma gelerek;

—Canım, kusura bakma, benim çok önemli bir işim çıktı, gitmem gerekiyor. Hadi kalk seni eve bırakayım.

     Offf! Al işte, nedir şimdi bu? Bütün planlarım yine alt üst oldu ona sadece ‘’Sana çok önemli bir şey söylemeliyim’’dedim. Verdiği cevap beni iyice kızdırdı sonunda;

—Bu cumartesi adaya gidelim, orada bana ne söylemek istiyorsan söylersin. Uzunca konuşuruz, tamam mı bir tanem. Seni de evine bırakayım.

     Elini uzatmış kalkmamı bekliyordu tepemde.

—Ben gelmiyorum, biraz daha oturmak istiyorum.

     Tamam der gibi başını sallayarak;

—Sen bilirsin.

     Yanaklarımdan öperek oradan koşar adımlarla uzaklaştı… Arkasından bakmakta yine bana düştü. Yine gitti ve yine ben olduğum yerde kaldım. Niye ben bütün bunlara alıştığımı hissediyorum? Bütün sevinçlerimin, üzüntülerimin ortasında kalan, ağaçların içinden baktığım kocaman bir deniz, ağlasaydım gözyaşlarımı içine alır mıydı? Tanıklarımın bana suskun baktığı ortamda, sessizliğe bürünmüş otururken arsız telefon sesi, can sıkıntılarımın tuzu biberi. Baktığımda Aylin olduğunu gördüm;

—Efendim Aylinciğim.

—Ilgın, neredesin?

—Moda’da.

—Kim var yanında?

—Hiç kimse!

—Nasıl yani, Fatih yok mu?

—Hayır, onunla buluşmadım. Ektim onu.

     Ses kısa bir süre kesildi, sonra kendine geldi;

—İyi, çok güzel yapmışsın, helal olsun kız sana. Aferin. Yanına geliyorum bekle o zaman.

—Tamam, çabuk gel.

     Kendimi salıncakta sallanan çocuk gibi hissettim, çay bahçesinin karşısında çocuk parkı var, küçük çocuklar neşeyle oyun oynuyorlar. O yaşlardayken hep büyümek istemiştim, şimdiyse küçük bir çocuk olmak istiyorum, ne garip! Kalabalıklar ortalıklarda geziniyor, sevgilisini koluna takıp yolun ortasında kırıştıranlar, çocuğunu oyun parkına getiren anneler etrafta bir curcuna yaşanıyormuş havası veriyorlar, başımı sağıma soluma çevirip etrafı röntgenlerken Aylin’in hızla bana doğru yürüdüğünü görüyorum. O kadar heyecanlı görünüyordu ki nefes nefese kalmış, yanıma geldiğinde önce sarıldı, sonra ona;

—Otur da biraz soluklan, dedim.

Sandalyeye oturduğunda ne kadar hızlı geldiğini anlayabiliyordum, çok geçmeden nefesini ayarlayıp hemen konuşmaya başladı:

—Ilgın, inanamayacaksın ama biz bu işi bitiriyoruz galiba!

—Nasıl yani?

—Şu personel müdürü var ya!

—Evet…

—Az önce bana telefon etti ve benimle konuşmak istediğini söyledi.

—Ne! Anlayamadım. Nasıl oldu bu iş? Adam niye böyle bir şey yaptı acaba?

—Bilmiyorum ama çok garipti, bir hafta sonra İstanbul’a geleceğini ve benimle kimsenin bizi rahatsız edemeyeceği bir yerde konuşmak istediğini söyledi.

—İnanmıyorum ya! Neden böyle bir şeye karar verdi acaba, niye böyle yaptığını bilmiyorum ama bizim için çok iyi oldu. İnşallah bu olaylar çorap söküğü gibi çözülür.

—Neden böyle davrandığını anlayacağız ilerleyen zamanlarda ama bizim ısrarla onun evine gidip konuşma istediğimiz de etkili olmuş olabilir.

—Nereden biliyorsun, belki bu istek bir tuzaktır!

—Zannetmiyorum, ama olabilir de, bakacağız.

—En önemlisi de bu buluşmadan Esma’nın haberi olacak mı?

—Evet, ona söylemeliyiz. Yarından itibaren yine ofiste çalışmaya başlayacağız, duyarsa kötü olur, en iyisi benim ona içeriğine fazla girmeden anlatmam olacak.

—Ya seninle beraber gelmek isterse?

—Yok, hayır. O bu durumlarda çok profesyoneldir. Ben onu ikna edecek cümleleri çok iyi biliyorum.

—İyi, tamam o zaman. Şu adam İstanbul’a gelsin de çok iyi organize olmamız lazım Aylin.

—Sen merak etme, bugün nerede kalacaksın?

—Ablamda.

—Bence evine git, bu kadar uzatmanın bir âlemi yok. Onları gör, özlemişlerdir seni.

     Aylin böyle konuşunca o gece annemle konuşmalarım geldi aklıma, evet gitmeliydim bu mesele bu kadar uzamamalıydı. Pireye kızıp yorgan yaktım herhalde, Fatih’in bana yaptıkları yüzünden onlardan kaçıp, sinirimi bu şekilde çıkarmamalıyım. Bu gece annemde kalmaya karar verdim.

—Doğru söylüyorsun Aylin, geçen gece uzun zamandan sonra annemle konuştum. Bana uzun uzun sitem etti, gidip göreyim bari.

—Tabi kızım ya! Git evine ve affedin birbirinizi, bak görüyorsun işte el bırakır gider ama aile hep seninle birliktedir, seni bırakmaz bunu sakın unutma!

—Haklısın galiba,

—Galiba değil, öyleyim. Haydi, kalk annene ve babana hediye alalım, biraz da gönül alalım değil mi?

     Uzun zamandan sonra kendimi neşeli hissediyorum. Aylin’le kol kola girerek bütün Kadıköy sokaklarını arşınladık durduk, sonunda anneme çok şık bir ayakkabı, babama da gömlek aldım. Fazla vakit kaybetmeden Aylin’le yarın ofiste buluşmak üzere ayrıldık. Minibüse bindiğimde evde karşılaşacağım manzaraları düşünmekten yolun nasıl bittiğini fark edemedim. Babamın ters bir tepkisinde benim tepkim ne olabilir diye düşünüyorum.

                    EVDE HERŞEY NORMALE DÖNDÜ…

     Akşam evde babamla pek fazla konuşamadım, annem uzun uzun nutuklar attı durdu, hediyelerini verirken her ikisi de çok duygulandı. Onları verirken acaba bu hediyeler, benim haksız olduğumu kabul ettiğim anlamına mı geliyor? Diye sormadan da edemiyorum. Gece yatağımda uyurken kokusunu özlediğim yastığım ve çarşaflarım beni bağrına basıyor sanki gecenin bir vakti kardeşim odama gelip benimle konuşmak istediğini söyleyince hiç tereddüt etmeden konuşmaya başladık. Beni ne kadar özlediğini söyleyip durdu, ona arkadaşlarımla yaptığım şeyleri anlatınca hayretler içinde kaldı. Bana hiç beklemediğim bir tepki verdi,’’Sen bu olayı çözeceksin, öyle hissediyorum.’’dedi. Arada sırada annem sohbetimizi bölerek ikimize, çay getiriyor, bazen de bizim sohbetimize eşlik ediyor. O gece annemle uyudum, uyurken ne kadar da emniyette olduğumu hissettim.

               OFİSTE HUMMALI ÇALIŞMALAR BAŞLADI
     
     Ofisin içi iki gün aradan sonra sessizliğini bozmuş ve bizim tartışmalarımızla tekrar eski şaşalı günlerine geri dönmüştü. Çalışma masasının üzeri yığınla dosyalar, kâğıtlar ve kitaplarla dolu. Her birimiz kaçırılan noktaları bulmak için her şeyi didik didik ettik. Bu arada Aylin’de Esma’ya Asım Yeşilyurt’la görüşeceğini söyledi. Esma hiçbir şeyden habersiz bu habere çok sevindi, bu görüşme esnasında neler yapılacağını Aylin’le görüşmeye başladı. Aylin işini çok iyi yapan biri bence, ona hiç renk vermeden çalışmalarına devam ediyordu. Onun bu davranışını ben yapabilir miyim bilmiyorum ama sanırım biraz paniklerdim ağzımdan bir şey kaçıracağım diye. Kemal Cengiz’le ilgili araştırmalar yaptıkça çok ilginç şeylerle karşılaşıyorum, Esma fark etmesin diye de arada mutfağa ya da yatak odasına kaçamaklar yapıyorduk, konuşmalarımız çok kısa süreli oluyordu. Esma bu durumu çakmasın diye de özenle davranıyorduk ikimiz. Çok önemli şeyler konuşuyorduk artık;

—Aylin, Kemal amca Nurullah Hasıroğlu’ndan para almış. Kemal amcanın hesaplarını kontrol ettim, nedense milletvekilliğine adaylığını koyduğu dönemde hesapları bir hayli kabarmış, özel bankalardan birindeki hesap akışlarında Nurullah Hasıroğlu’nun firması ona resmen para akıtmış. Yani ona finansörlük yapmış anlaşılan…

—Doğru bildiğim bir şey varsa, o da para hiçbir zaman karşılıksız olmaz. Mutlaka aralarında bir çıkar ilişkisi vardır, çünkü siyasetçilere mutlaka bir finans devi yardım eder. Bence bunu Asım Bey bize açıklayabilir!

—Zaten bizim tek takıldığımız nokta da bu, bu adamla Kemal amcanın ne gibi bir alakası var. Dediğin gibi Asım Bey bu konuda bize her şeyi anlatır.

—Evet, haydi canım içeriye girelim Esma tek kalmasın.

—Ben şu dosyayı bir yere saklayayım da, ortalıkta dolaşmasın. Ne olur ne olmaz!

—Tamam, ben içeriye gidiyorum. Güzel bir yere koy.

     Elimdeki dosyayı yastığımın kılıfının içine koydum, bir güzel de kabarttım, sonra da çalışma odasına girdim hiç bir şey olmamış gibi. Esma bilgisayarın başında, Aylin’se masada oturuyordu. Saat ilerleyince çalışmamızı yarına bırakarak uyuduk.

     Bu hafta göz açıp kapayınca geçti gitti, boşuna dememişler sayılı gün çabuk geçer diye. Asım bey Aylin’e telefon etti, yer ve saat belliydi artık. Çarşamba günü Üsküdar Dilruba restoranda, saat 15.00’de buluşacaklar. Ben ve Aylin, bu buluşmadan çok farklı umutlar bekliyorduk, Esma ise olaylardan habersiz olduğu için onun beklentileri de daha farklıydı. Adam yalnızca Aylin’i görüşmüş, zaten beni hiç kimse tanımıyor, Esma’da Asım beyle hiç görüşmemişti. Hep görüşmek için gittiklerinde, ya Asım bey onlarla görüşmek istememiş ya da Asım bey bir yerlere gitmişti. Aylin’se CD için görüşme talep etmiş, adam kabul etmiş ama telefonda görüşmüşler. Yani kısacası Asım Bey yalnızca Aylin’i biliyordu. Esma, bu buluşma esnasında herhangi bir tuzak olayı olup olmadığını anlamak ve müdahale etmek için uzaktan izlememizi istiyordu sürekli.

     Akşam yemeğinde dışarıya çıkmaya karar verdik. Bostancı’daki balık restoranına gittik. Kızları incelerken Esma’nın inanılmaz heyecanlı, Aylin’in de bir o kadar tedirgin olduğunu anlayabiliyorum. Bense sadece sonucu merak ediyorum, sonuç eğer Kemal amcanın aleyhine olursa, Esma’ya nasıl anlatacağız ya da o bunu nasıl karşılayacak? Balık yerken gökyüzüne baktım, karanlığın içinde yıldızları aradım durdum, şehir ışıklarından zar zor görülen yıldızlar, ışıklarını yitirmiş gibi. İçim daralıyor, içim sıkılıyor… Şimdi çok uzaklarda, bir deniz kıyısında ve hafiften rüzgârlı havada yürümek isterdim. O gece doğru düzgün konuşmamıştık nedense, birdenbire canciğer dostlar gitmiş yerlerine profesyonel avukatlar gelmişti. Bu suskunluk canımı sıktı ve kızlara, kalkalım uykum geldi dedim. Onlar da sanki bunu bekliyorlarmış gibiydi. Hesabı ödedik ve yola koyulduk. Restoranla ofisin arası pek uzak değil, Aylin her zamanki gibi direksiyona geçti. Ama bir iki metre gitmeden midem bulanıyor, dedi. Yüzü anında bembeyaz oldu, kulaklarının yanlarından ter damlacıkları akıyordu. Yanında oturduğum için onun bu halini hemen fark ettim. Esma’da uzanmış yatıyordu arka koltukta.

—Aylin, iyi misin?

     Sesi çıkmıyordu. Arabayı durdurabilmişti iki metre sonra. Esma arka koltuktan fırlayıp öne doğru eğildi, Aylin’in çenesini tutarak;

—Aylin, Aylin ne oluyor canım, iyi değilsin sen!

     O kadar korktum ki, kızın sesi soluğu kesildi aniden ve yüzünün rengi bembeyaz oldu. Esma ve ben Aylin’e müdahale etmeye çalışıyorduk ama ne olduğunu bilmediğimiz için bir şeyde yapamıyorduk. Aylin sadece midesini tutuyordu, başını önüne eğmiş ve gözlerini de kapamıştı. Biraz sonra doğrulup;

—Midem çok kötü, galiba ben zehirlendim! Kendimi tutamıyorum… Diyerek arabadan çıktı!

     Arabayı yolun kenarına park ettiğimiz için, çıkıp çimenlere istifra etmesini bekledik. Ama yapamıyordu. Hemen arabaya taşıdık onu ve acile götürdük. Direksiyona Esma geçti ve arabayı o kadar hızlı kullanıyordu ki, yarım saatte gidebileceğimiz hastane yolunu 15 dakikada geçtik. Arabanın kapısını açar açmaz dışarıda hazır bekletilen sedyelerden birini yanaştırdım kapının önüne, Aylin’in yüzü sapsarı kesilmişti, konuşacak hal kalmamış, gözlerini kapamış öylece midesini tutuyordu. Esma, arabayı durdurur durdurmaz hemen benim yanıma gelerek Aylin’i sedyeye koymama yardımcı oldu. Ben bacaklarından, Esma’da kollarından tutarak sedyeye yerleştirdik. Rampalı acil kapısından güçlükle sedyeyi çıkarmaya çabalarken artık paniğin ve endişenin verdiği adrenalinle öylesine bağırmışım ki, bütün acil ayağa kalktı.’’Çabuk olun, hasta ölmek üzere.’’ benim bu haykırışımla birlikte hastasının işlemleri için sırada bekleyen ve bekleme koltuklarında muayene olmayı bekleyen herkes dönüp bize baktı. Tüm gözler bizim üzerimizdeyken nöbetçi doktorlardan biri koşarak yanımıza geldi. Acilin ortasında, sedyeyle beklemeye başladık. Doktor geldi, ilk önce Aylin’in yumulu gözlerini aralamaya çalıştı, sonra da ‘’Hasta en son ne yedi?’’ diye sordu. Nutkumuz tutulmuştu sanki ikimizin de, kekeleyerek;

—En son balık yedi… Diyebildik sadece.

Doktor bu sözlerimizden sonra hemen etrafımızda biten iki tane hemşireye işaret ederek Aylin’i içeriye götürmelerini söyledi. Aylin içeriye giderken doktor da dönüp bana;

—Balıktan zehirlenmiş olabilir, dedi.

Esma’yla birbirimizin yüzüne bakışımızda gözlerinin içindeki korkuyu görebilmiştim. Biz de yedik o balıktan! Doktora balıktan biz de yedik dedim. Hemen hastaları kontrol ettikleri kabine götürdü bizi. Oradaki doktora,’’Bayanların nabızlarını ve tansiyonlarını ölçün’’dedi ve ortalıktan kayboldu. Biz yandaki sedyeye otururken hemşirenin biri de kolumdan tutup gömleğimi sıyırıp yukarı çekti. Tansiyon aletini koluma taktı ve pompalamaya başladı. Üç dakika sonra,’’Tansiyonunuz 11’e 8 ‘’ dedi. Yani iyi. Esma’nın tansiyonu da iyi çıktı. Ayağa kalkarken aklımızda sadece Aylin vardı. Hemşireye arkadaşımızı nereye götürdünüz diye sorduğumuz da, ‘’Onun midesi yıkanıyor, gıda zehirlenmesi.’’dedi.

     Aylin’i müşade altına aldıklarını söylediler, bu gece burada kalacaktı. Onu yatakta bitkin vaziyette yatarken gördüğümde içimden bir şeyler kopup gitti sanki. Esma yatağın bir ucuna ben de diğer ucuna oturduk, Aylin gözlerini aralıyor sonra tekrar uykuya geçiyordu. Bütün bir gecemiz böyle geçti, göz kapaklarımız ilaçların yoğun kokusundan ve uykusuzluktan şişmişti. Ara ara kapının önüne çıkıp sigara molası veriyorduk, saat sabahın altısıydı. Aklıma birden Çarşamba günü Asım Yeşilyurt’la olan buluşma geldi, Aylin çok kötü… Esma’nın bilmemesi gerekiyor! Kim gidecek oraya? Yarın Çarşamba!

     Durum çok kötü, şimdi bu olacak iş mi diye sorsam, isyankârlık olacak! Canım iyice sıkıldı, dışarıda o kadar bunaldım ki, içerisinin o yoğun ilaç kokularını özlemiş gibi koşar adımlarla koridora daldım. Ellerim ceplerimde, sersemlemiş tavuk gibi sefil bir halde odanın önüne geldim. Esma’da o esnada tuvaletten geliyordu, anlaşılan elini yüzünü yıkamış. Durup onun gelmesini bekledim. Yanıma geldiğinde, bana baktı,

—Gel şöyle oturalım, dedi.

     Aylin’in yattığı odanın kapısının önüne, oturmak için sandalyeler koyulmuş. Beraberce oraya oturduk. Esma;

—Adamlar bize bayat balık yedirdi ya! İnanamıyorum.

—Aylin çıktığında, hastane masraflarını onlara ödetiriz ya da istersen şikâyet de edebiliriz.

—Yaparız da şimdi bir de onlarla mı uğraşacağız bunca işin arasında?

—Allah korusun ya bize bir şey olsaydı! Aylin şuanda yatıyor, ya geç kalsaydık?

—Görüyorsun işte, insan hayatı bu kadar ucuz! Her zaman balık yeriz, bizi de tanırlar az buçuk, bu yapılır mı yani? Onlara bunun hesabını sormamız lazım!

—Yarın gidip ben konuşurum, raporda alalım doktordan. Hastane masraflarını onlara ödetelim.

     İçeriye girdiğimizde doktor son kontrollerini yapıyordu. Doktor bizi yanına çağırarak,

—Yarım saat sonra hastanızı çıkarabilirsiniz, size reçete yazacağım, hemen ilaçları alın, içmeye başlasın.

Esma:

—Nasıl peki doktor bey?

—Daha iyi de, dinlenmesi lazım, bugün yatsın uyusun. Çalışıyor mu?

—Evet.

—Rapor vermem lazım.

—Kaç günlük?

—Üç gün. Bol bol yoğurt yesin, su içsin. Sulu şeyler verin. Gerçi biz vücuttaki toksinleri serumla attık ama siz yine de dikkatli olun.

     Doktor bize reçeteyi yazar yazmaz, hemen Aylin’i kucaklayıp tekerlekli sandalyeye oturttuk. Gözlerinin altında mor halkalar oluşmuştu. Bize bakıyor ama konuşmuyordu. O kadar bitkin görünüyordu ki, arabaya binerken bile kolundan tutarak bindirdim.

     Ofise geldiğimizde saat 11.00’di.Banyoya soktum Aylin’i, bir güzel yıkadım. Üzerindeki ağır ilaç kokusu da gitti. Yatağına yatırdığımızda hala konuşmuyordu, gece yüzü sapsarıydı şimdi de solgun duruyordu. Yatağına yatırır yatırmaz baygın gibi başını yastığa koydu ve sessizce uyumaya başladı. Ardından ben ve Esma’da banyo yaptık. Çalışma odasında dinlenirken içeriden Aylin’in boğuk sesinin geldiğini duyduk. Esma ben bakarım diye kalkıp içeriye gitti, ben de çayımı yudumlamaya devam ettim.

          ESMA HERŞEYİ ÖĞRENDİ…

          İçeriye girdiğinde Aylin yan dönmüş vaziyette yatıyordu. Esma onu çevirmeye çalıştı, o kadar kendinden geçmiş vaziyette yatıyordu ki, belki bütün gün uyuyacak. Onu yatağın en geniş tarafına doğru çekti ve başını da yastığa koydu. Yastığın altında sert bir cisim vardı sanki eline plastik gibi bir şey geldi. Esma ani bir refleksle yastığın altındaki cismi dışarı çıkardı.’’Allah, Allah. Bu dosyanın burada ne işi var? Herhalde Ilgın gece çalıştı ve yastığın altında unuttu.’’dedi içinden. Kapıya en yakın Ilgın’ın yatağı olduğu için, Aylin’de getirilir getirilmez oraya uzatıldı, Esma elindeki dosyanın kapağını çoktan açmıştı bile. Sol köşede yazan şey, çok ilginçti, Esma;

—Babamın isminin bu dosyada ne işi var? Diye sordu ama merakla çevirdiği sayfalar ona bu dosyanın ne olduğunu açıklamaya yetti. Dosyayı tamamen okumadan eşofmanının arasına sokarak seri adımlarla banyoya gitti. Banyoya girdiğinde, dosyayı hemen açtı ve kaldığı yerden devam etti… Her sayfayı çevirişinde gözleri yerinden fırlar gibi açılıp kapandı, gittikçe kolunun üzerindeki tüyler soğukta üşüyen biri gibi havaya dikilmişti. Rengi beyaza döndüğünde başından aşağıya kaynar sular döküldü adeta. Başını her iki yanına sallayıp;

—Olamaz böyle bir şey, olamaz! Dedi.

     Dosyanın içeriği, ona tam bir kalp krizi etkisi yarattı. Olduğu yerde donup kaldı, ayakları hareket edemiyordu artık, kolları buz kesildi. Şok hali fazla sürmedi. Banyonun kapısı çalınmaya başladı. Kapıyı çalan Ilgın;

—Esma, ben uyuyacağım. İstersen sen de gel, çok yorulduk dinleniriz biraz.

     Esma paniklemişti. Elimdeki dosyayı nereye koymalı? Sonunda o heyecanla dosyayı kirli çamaşırların konulduğu sepete attı, üzerine de çamaşırları kapadı. Titreyen bir sesle;

—Tamam, Ilgın, sen git ben şimdi geliyorum. Diyebildi.

—Hadi fazla etrafta dolanma, dinlen sen de.

     Ilgın yatak odasına doğru giderken, ayak seslerini dinledi. Sesler kesilince, kapıyı açıp çalışma odasına masanın çekmecesine dosyayı attı ve gözlerindeki yorgunluğu, beynindeki bu şoku atlatmaya çalışıyordu. Ama bu çok zor olacak, diye söylenerek tek kişilik koltuğa çöktüğünü anımsayabildi. Ortada bir dolap dönüyor, kızlar benden habersiz bir şeyler yapıyor! Önemli bir şeyler kaçırdım sanırım, nasıl olurda babamdan şüphelenirler? Peki, babamla ilgili olan havaleler ve banka hesapları doğrusuysa eğer! Amcam. Neden! Esma yıkılmış vaziyette, elleriyle koltuğun kolluklarını sıkıyordu. Gözleri artık bu soğukkanlılığa dayanamayarak içindeki bulutlarını dökmeye başladı. Göz pınarlarından süzülen damlalar yere dökülüyordu, hiçbir şey duyamıyor ve göremiyordu.’’Babam yapamaz böyle bir şey’’diyerek dosyada ileri sürülen iddiaları düşünüyordu sonunda. Varsayımlardan oluşan şeyler bunlar ama kızlar benden sakladılar!

     Babam milletvekilliği adaylığından son anda vazgeçip apar topar Amerika’ya gitti. Neden böyle bir şey yaptı? Ne zaman döneceğim belli değil dedi… Başı önüne eğildi istemeden. Aklına birden babasının en yakın dostu Korkut amca geldi… O bütün her şeyi biliyor olmalı, ilk işim onunla konuşmak. O biliyordur! Nurullah Hasıroğlu’ndan neden para alsın? Bu adamın özel hesaplarında adı geçen amcam ve babam bu adama ne yapıyor ki bu kadar para ödenmiş onlara?

     Esma o geceyi de uykusuz geçirdi, iki gün üst üste acı şeylerle karşılaşınca sinirleri de aşırı yıpranmıştı. Aylin hastalığının verdiği etkiyle, Ilgın’da yorgunluğun verdiği rehavetle deliksiz uyuyor ama o bütün gece yatağında karşılaştığı şoklarla bir sağa bir sola dönüp duruyordu. Karanlıkta bazen kalkıp, sessizce balkona çıkarak sigara üstüne sigara yaktı. Hala okuduklarına inanamıyordu. Daha fazla dayanamayarak çalışma odasına döndü, koltuğa gömüldü adeta. Acaba Ilgın ve Aylin bu konuyu bana anlatacaklar mı? Ya da ben mi onlarla konuşsam?

     Saat 05.00 sularında gözlerinin içi yanmaya başladı ama bir karar aldı sonunda. İlk önce Korkut amcayla konuşacağım, eğer bana gerçekleri anlatırsa ben de ona göre adımlarımı atarım, diye düşündü. Aylin bugün Asım’la buluşmaya gidemeyecekti büyük bir ihtimalle, benim öğrenmemem gereken şeyler olduğuna göre beni de göndermezler, büyük bir risk olmasına rağmen kesinlikle Ilgın gider. Demek ki, bugünün akşamında bütün düğümler çözülecek! Sendeleyerek ayağa kalktı ve banyoya girdi, aynada yüzüne baktığında gözlerinin altındaki torbaları gördü, gözlerinin içi de kan çanağına dönmüş vaziyetteydi. Ağlamaktan ve üzüntüden kendini o kadar bitkin hissediyordu ki, dizleri yere çökmek üzereydi neredeyse. Yatak odasına ilerledi, kapının eşiğinde duraksadı biraz ve iki arkadaşına da şöyle bir baktı… Mışıl mışıl uyuyordu ikisi de. Yatağına uzandı ve gözlerini zoraki de olsa kapadı.

          BULUŞMA…

Saat 10.27

     Aylin’le oturup konuştuk, Asım beyle ben görüşeceğim. Esma hala uyuyordu, bu bizim işimize geldi açıkçası. Gerçi onun buluşma için pek hevesli görünmemesi de ilgimi çekti ama neyse. Çünkü dün gece ondan böyle bir teklif beklemiştim doğruyu söylemek gerekirse ama nedense lafını bile etmedi. Aylin sürekli bana Asım beye neler sormam gerektiğini tekrarlayıp durdu sessizce, Esma’nın duymaması gerektiği için inanılmaz gizlilik içinde ve sessiz sedasız hareket ediyoruz. Ayaklarımın ucunda yatak odasına gidip, giysilerimi aldım. Esma hala uyuyordu, gece bir ara onun uyandığını ve balkona çıktığını duyar gibi oldum, demek ki gece pek uyuyamadı. Yastığımın altındaki dosyayı da almalıyım, adamın karşısında gösterecek en önemli bulgular bu dosyada nede olsa. Elimi yavaşça yastık kılıfının içine daldırdım, tek gözüm de Esma’da beni görmemesi lazım. Evet, dosyayı nihayet kazasız belasız aldım.

     Yatak odasından çıkarken Aylin tam karşımda duruyordu. Kolumdan tutup beni çalışma odasına götürdü. Omuzlarımdan tutunca, anladım ki bana yine cesaret aşılamaya çalışacak. Onun gözlerine öyle bir baktım ki, bana her konuda güvenebilirsin. Ben bu işin de üstesinden geleceğim merak etme. Bu işi çözeceğiz. Der gibi. Zaten arif olan anlar misali sadece;

—Sana güveniyorum, bunu söylememe gerek yok sanırım. Ama yine de çok dikkatli ol. Kayıt cihazın yanında mı?

     Hiç unutur muyum edasıyla;

—Ne zannettin sen beni. Diyerek gülümsedim.

—Güzel, nasıl kullanacağını ve ne yapacağını biliyorsun. Her şey konuştuğumuz gibi olsun yeter, dedi.

     Birbirimize şans diledik sonunda, öylesine fırtınalar kopuyordu ki içimde bunları anlatmaya kalksam akşama kadar anlatabilirim. Arabanın anahtarını aldım, Asım bey Aylin’i arayacağı için cep telefonlarımızı değiş tokuş ettik. Aradığında Aylin diye benimle konuşacaktı, son taktikleri aldıktan sonra kapıyı açıp Aylin’le vedalaştım. Merdivenlerden inerken omuzlarımdaki yükün ağırlığı başlamıştı bile… Kendimi nasılda tedavi ediyorum diye içimden geçirmeye başladım aniden. Arabaya bindiğimde Aylin’in camdan beni izlediğini görüp ona el salladım, o da bana el salladı. Kontağı çalıştırdım ve gaza bastım. Müziği açtım ve kendimi kontrol altına alarak ilerliyorum. Üsküdar’daki bir restoranda buluşacağız. İçimdeki bitmişlik hissinden eser kalmamıştı o anda, işe yarama duygusuyla birlikte unutabileceğimi görebilmek bana daha da cesaret veriyordu. E–5 karayolundan gidiyorum, trafik gayet akıcı. Acıbadem’e geldiğimde Asım beyi aramak geldi içimden. Şu saat oldu adamdan ses soluk çıkmadı. Arabayı yavaşlattım ve numarasını çevirdim. Çalıyor. Tam üç kez çaldıktan sonra telefonu açtı, sesi gayet güzelmiş,

—Alo.

—Merhaba Asım Bey ben Aylin nasılsınız?

—Teşekkürler Aylin Hanım, iyiyim. Siz nasılsınız?

—Ben de iyiyim sağ olun, ben Acıbadem’i geçtim Koşuyolu’na girdim yaklaşık 10 dakika içinde Üsküdar’da olurum siz neredesiniz?

—Bende Bağlarbaşı’ndayım, birazdan Üsküdar’da olurum…

—Çok iyi Dilruba’da görüşürüz.

—Tamam, bekliyorum…

     Telefonu karşılıklı kapattıktan sonra içim daha da rahatladı. Düğüm çözülmek üzereydi, uzun zamandır kızların peşinden koştuğu adamla ben konuşacaktım, çok tuhaf! Bu personel müdürünün bu davada bu kadar önemli noktalara gelebileceği hiç aklıma gelmemişti. Demek ki, hiç kimseyi hafife almamak lazımmış, ya da olayla ilgili herkesi dinlemek gerekiyormuş! Üsküdar sapağına girdiğimde daha da heyecanlandım, arabanın hızını yükselterek ilerliyorum. Karaca Ahmet mezarlığını geçip Üsküdar’a saptım, yine insanlar ve yine kaldırımlara park edilmiş arabalar. Şu şehrin her şeyini seviyorum ve bazı kötü şeylerine katlanıyorum ama bu kaldırımlara ulu orta park edilmiş arabalara kesinlikle tahammül edemiyorum nedense. Direksiyonla inanılmaz manevralar yaparak bunları geçiyorum. Daracık sokakta ilerlemek için ancak yaya olmak gerekiyor… Sinirlerime hâkim olmaya çalıştım, başka bir ara sokağa saparak ilerlemeye karar veriyorum ve nihayet Dilruba’nın önüne geldim. Boğazı tepeden gören bir yere yapılmış bir restoran çay bahçesi burası, Fethi Paşa korusunun içinde. Yeşilliklerin arasında ve maviliklerin tam karşısındaydı. Arabayı kapıya park edip koşar adımlarla içeriye girdim. Restorana girer girmez kapıdaki görevli ‘’Aylin Hanım.’’diye seslendi.

—Evet, benim.

—Buyurun şuradan, diyerek eliyle bana yer gösterdi. Restoranın açık olan yeri vardı, terasa benzer bir mekân. Tam da Boğaz’ı gören bir yer. Kapısından içeriye girer girmez karşımda beyaz gömlekli, kırmızı kravatlı, flanel lacivert takımlı gayet bakımlı biriyle göz göze geldim. Ayağa kalktı ve elini uzatarak;

—Merhaba Aylin Hanım hoş geldiniz. Dedi.

—Asım bey, siz misiniz?

—Evet, buyurun oturalım.

     Çantamı yanımdaki sandalyenin başına koyup, karşısındaki sandalyeye oturdum. Çaktırmadan Asım beyi süzüyordum. Çok şık birisi olduğu belli, gömleğinin manşetinde gümüş kol düğmeleri vardı. Beyazla siyah karışımı griye yüz tutmuş saçları olan, esmer ve ela gözlü, yaklaşık 1,90 cm boylarında atletik vücutlu birisi. Sinekkaydı tıraş olmuş ve mis gibi de parfüm sıkmıştı, yani bu özellikleriyle bayanları kolaylıkla baştan çıkarabilecek bir dış görünüşe sahip de diyebilirim. Uzun uzun birbirimizi süzdükten sonra, lafa kimin başlayacağını düşünmeye başladım. Belki de her iki tarafta birbirinden bekliyordu bunu diye düşünmeye kalmadan Asım Bey konuşmaya başladı bile;

—Siparişlerimizi verelim mi ne dersiniz? Daha sonra da konuşmaya başlarız.

—Peki, çok güzel bir öneri verelim.

     Eliyle hareket yapmasıyla garson tepemizde belirmesi bir oldu. Bir çırpıda siparişlerimizi verdik. Asım bey ‘’buranın balığı çok lezizdir’’demişti ama ben ‘’aman balık mı, kalsın’’diyerek,’’hayır ben pek balık sevmem, kanat yerim’’dedim. Adam bir bilse balık yüzünden başımıza gelenleri herhalde gülmekten kırılırdı. Artık konuşma vaktinin geldiğini hissediyordum, bütün cesaretimi toplayarak çantama elimi atıp dosyayı çıkardım, bu arada el çabukluğuyla da dinleme cihazını açtım çaktırmadan.

—Asım bey, beni neden şimdi çağırdınız? Ben size ulaşmaya çalışırken siz hep kaçtınız ama şimdi kendi isteğinizle benimle konuşmak istediğinizi söylüyorsunuz neden?

     Asım Yeşilyurt, yanındaki su şişesine elini atarak bardağa su doldurdu. Hareketlerinden kendine çok güvendiğini anlayabiliyordum. Suyu dört yudumla içtikten sonra;

—Eğer kaçmak diyorsanız, evet… Kaçtım. Sizinle konuşamazdım, çünkü bunu anlarlarsa beni de öldürebilirler, o yüzden…

—Ama kim sizi öldürtebilir ve neden?

—Çünkü ben çok şey biliyorum da ondan… Ama benim bu kadar bilgiye sahip olduğumdan hiç kimsenin haberi yok!

—E peki nasıl oluyor da korkuyorsunuz?

—Dikkat çekebilirim de ondan.

—Anladım, bir personel müdürü olarak gözler sizin üzerinizdedir sanırım.

—Ben o firmada yalnızca personele bakmıyorum, aynı zamanda muhasebeye de bakıyorum.

—Öyle mi, bundan bizim haberimiz yoktu!

—Neden?

—Yani… Bilmiyorum ki!

     Bu çok kötü olmuştu, bizim bilgilerimize göre bu adam yalnızca personele bakan bir müdürdü ama yeni bir şeyle karşılaşmıştım, şimdi aklından kim bilir neler geçiriyordur. Ben bu cehaleti unutturup kapamak için başka bir atak yaptım hemen;

—Benimle konuşmak istediğinize göre çok şey biliyorsunuz ama sizin bunları bildiğinizi kimse bilmiyormuş, bu nasıl olabilir ki?

—Ben Nurullah beyin firmada sağ koluydum ama bunu hiçbir zaman dışarıya yansıtmadık, ben de çok meraklı birisiyimdir normalde. Elimin altındaki avantajları kullanarak onun yasa dışı bütün şeylerini öğrendim.

—Yasa dışı mı? Nasıl yani anlayamadım, bu adam yasa dışı işler mi yapıyor?

—Elbette, bunu da bilmiyorsunuz gördüğüm kadarıyla!

     Offf, fena tosladım herhalde, adam atak üzerine atak yaparak beni çok zor duruma soktu bir anda.

—Biz bazı şeylerin farkındayız ama görgü tanığı bulmamız lazım haliyle, o yüzden sizinle konuşma gereği duyduk! Lütfen bana neler bildiğinizi anlatır mısınız?

     Asım bey, zaten ben bir şey sormasam da her şeyi anlatacakmış gibiydi. Hemen konuşmaya başladı.

—Bu cinayet tamamen tehdit ve şantaj yüzünden işlendi aslında, bunların özünde yatan da kocaman çıkar ilişkileri yumağı. Her şey zincirleme kaza gibi, birbirinin peşi sıra gelişti.

     Bu arada siparişlerimiz de geliyor, garson gayet yavaş hareketlerle masayı düzenleyerek yanındaki tabakları tutan çocuktan tek tek tabakları alıp itinayla masaya yerleştiriyor. Öylesine yavaş hareket ediyor ki, kalkıp ‘’Bırak şu lanet tabakları, ben koyarım’’diyesim geldi. Dokuz dakika sonra yine aynı rahat ve aheste hareketlerle yanımızdan uzaklaşıyor, sinirden dişlerimi sıkmışım farkında olmadan. Canım hiç bir şey yemek istemiyor, tamamen Asım beyin anlattıklarına odaklanmış vaziyetteyim, sanırım o da bunun farkına varıyor. Ne de olsa, bütün her şeyi bilen bir tek o var! Ben öyle bakmışım ki adama, ister istemez yemeğine başlamadan bildiklerini anlatmaya devam etti ama hiç beklemediğim bir şey isteyerek başladı;

—Bana güvence vermeniz gerekiyor, öncelikle sizden koruma istiyorum. Böyle bir şey yapabilir misiniz?

     Bu isteği karşısında oldukça şaşırdım, koskoca holdingin personel müdürünü koruyan kimse yok muydu?

—Sizin kendinize ait korumanız yok mu?

—Var ama onları da firma sağlıyor bana, mesela ben şimdi onları atlatarak size geldim, toplantım var dedim ve bir şekilde sıvıştım ama normalde bu kadar kolay olmayabilir. Ne de olsa onların adamları ne kadar güvenebilirim ki?

—Peki, ben size gerekli yerlere başvurarak güvenlik sağlayacağım. Gizli olacak değil mi?

—Aslında ben kendim için değil, kızım ve eşim için istiyorum. Bu adamların işi belli olmaz, öldürmez süründürürler… O yüzden.

     İyice kafam karıştı ama pek de renk vermemeye çalışarak ona söz verdim. Bu hafta içinde eşi ve kızına gizli güvenlik-koruma ayarlanacaktı. Yemeğinden bir iki lokma aldıktan sonra, ellerini çenesinin altında birleştirip direkt yüzüme bakarak konuşmaya devam etti. Yüzünde çok ciddi bir ifade vardı;

—Bizim holdingimiz aslında göründüğü gibi bir hüviyete sahip değil, ölen patronumuz Nurullah Hasıroğlu bir aşiretin adamlarından birisidir. Bu aşirette Şanlıurfa’da, adı da Haşno aşireti.

     Bunu duyduğuma inanamadım, ben bu ismi gördüm. Nurullah beyin hesap akışlarında geçiyordu! Demek Aylin doğru yoldaymış!

—Haşno aşireti mi dediniz?

—Evet, Aylin Hanım, Nurullah bey bu aşiretin liderlerinden emirler alarak bu firmayı yönetirdi. Bazen ben onların telefon konuşmalarına şahit oluyordum, bir takım şeyleri biliyordum ama hiç de tahmin edemeyeceğim şeyler dönüyormuş hâlbuki.

     Ben daha da meraklanarak;

—Nasıl şeylerdi bunlar? Diye sordum. O da bana gayet ciddi bir şekilde eğilmişti, sesini kısarak;

—Mesela firmamızın gerçek bir eroin pazarlama ve sevkıyat işini yürüttüğü gibi şeyler öğrendim.

     Artık dehşete düştüm, bu çok ağır bir ithamdı. Sonra düşündüm de, ben dosyanın içindeki bazı belgeleri incelerken bir yerlerde Şanlıurfa’dan hammadde alındığına dair bilgiler yazılıydı. Bunlara inanmamıştım, mutlaka başka şeyler vardır diye düşünmüştüm. Doğru çıktı işte!

—Ne demek bu Asım Bey? Firmanız bisküvi ve makarna üretmiyor mu?

—Hayır, hayır. Sadece üretiyor görünüyor!

—Offf bu ne saçmalık böyle ya, ne demek oluyor bu? Eroin pazarlıyor ama bisküvi üretiyor görünüyor? Bu işi devlet fark edemiyor mu bunca zaman?

—Hayır, edemez ki.

—Nasıl edemez ki?

—Adamlar hükümetin ve devletin içine kendi adamlarını koyarlarsa ve parayla da başkalarını satın alırlarsa hiç kimsenin de ruhu duymaz! Bu kadar basittir.

     Şimdi anlaşıldı… Kemal Cengiz… Onların piyonlarıydı, parayla onu milletvekilliğine getirmeye çalıştılar, ya sonra…

—Asım bey farkındaysanız ben, şuanda şoktayım. Daha açık olursanız çok memnun kalacağım…

—Haşno aşireti Amerika’dan eroin satın alıyor. Amerika’daki yetkilileri de K.Irak’taki Kürtlere yardım edilmesi karşılığında, eroini K.Irak’a bedava getiriyor, sınırdan geçirirken hiçbir zorlukla karşılaşmıyorlar, Nurullah onları hammadde olarak gösterip firmanın depolarında muhafaza ediyor ve Avrupa’ya gönderiyor. Tabii yine Amerikalılar yardım ediyor! Hollanda, Fransa, Almanya, Danimarka, İtalya, Yunanistan ve daha birçok ülkeye gönderiyorlar.

—Hiç mi polis yakalayamadı, hiç mi?

—Yakalamaz olur mu? Onları başkalarının isimlerini kullanarak, başkalarını göstererek işin içinden tereyağından kıl çeker gibi sıyrılıyorlar.

—Nasıl bir organizasyondur böyle? Allah’ım, hiç kimse görmüyor mu bunları?

—Görmelerini engelleyen adamları var, o yüzden çok rahatlar. İşleri hemen görülüyor.

—Kim bunlar, bana isim verir misiniz?

—Mesela Kemal Cengiz diyebilirim.

     Kemal amcanın ismini bu kadar iğrenç bir denklemde duyduğuma inanamıyorum! Çıkar ilişkisi olduğu belliydi zaten, ama bu kadar da iğrenç ilişkiler olduğunu tahmin bile edemezdik. Amerika sırf Kürtlere yardım olsun diye bedava eroin sevkıyatı yapıyor, onları da bizim kanun adamlarımız koruyor, kime karşı, neye karşı? Kendi ülkelerini satmak diye buna mı denir acaba? Üç beş kuruş için ve menfaat için yapılır mı bu, Asım Yeşilyurt konuşuyor bense afallayıp kalıyorum yalnızca, bembeyaz olan rengimi de fazla belli etmeden tanıdığım birinin yaptığı yasa dışı işleri dinlemek ne kadar da zormuş Allah’ım.

—Kemal Cengiz başsavcıdır belki duymuşsunuzdur, milletvekilliğine de adaylığını koymuştu bir ara hem de İstanbul 1.bölgeden. İşte onun çıkarı buydu, maddi yardım görüyordu, karşılığında da, Haşno aşiretinin adamlarını cezaevlerinden kurtarıyordu.

     Şimdi beynim daha hızlı çalışmaya başladı, parçalar tek tek yerine koyulduğunda nedenler ve sebepler ortaya çıkmıştı sonunda, bütün her şeyi anladım nihayet, anladım!

—Kemal Cengiz’i duydum ama o savcı duyduğuma göre Amerika’ya gitmedi mi? Milletvekilliği adaylığından da vazgeçmişti yanlış hatırlamıyorsam?

—Her şeyin bir sebebi var Aylin Hanım, her şeyin bir sebebi var.

     Asım bey bunu söylerken başını sallamıştı ben de, bu sebebi biliyordum ama dile getiremiyordum.

—Neymiş peki sebebi?

—Nurullah Bey, eroin parasını çalmaya başladı, üstüne üstlük Kürt gruplarına da yardımı kesti bir müddet. Banka hesaplarını ben kontrol ediyorum Nurullah beyin, çok yüklü bir miktarda paralar kazanmaya başladı ve bunları da İsviçre’deki özel hesabına yatırıyordu. Kemal beyde ona yardımcı oldu,

—Neye yardımcı oldu?

—Para kaçırmasına.

—Amerika’daki eroin tüccarların parasını mı peki Kemal Cengiz’in çıkarı neydi bunda?

—Ne olacak ki, tabi ki paranın bir bölümünü istiyordu.

—İstiyordu derken, sanki Nurullah bey para vermemiş gibi söylediniz.

—Evet, Nurullah Bey paranın tamamına sahip olmak istedi.

—Sonra.

—Sonrası şu; Kemal bey Amerika’daki yetkililere bunları anlattı, Nurullah beyde onun bu hareketini duydu çok geçmeden, o da Kemal beyin peşine adam taktı, sonunda Kemal bey Amerikalıların da yardımıyla onu öldürttü.

     Kemal amcanın katil olduğunu duymuştum… İnanılmaz bir şey bu, korkunç!

—Kemal Cengiz meşru müdafaada mı bulundu sizce?

—Bana kalırsa hayır, çünkü ilk önce kiralık tutan o oldu.

—Siz bu kadar ayrıntıyı nereden biliyorsunuz Asım Bey?

—Çünkü Nurullah Bey son bir ayında bana her şeyini anlatmaya başlamıştı, o yüzden bütün bunlardan haberim var.

—Neden size, başka birisi yok muydu?

—Ben onun bütün hesap akışlarını ve yolsuzluklarını bilmek zorundaydım, bana anlatmak zorunda kaldı bir yerde, hatta öldürülmeden üç gün önce ‘’Eğer beni öldürürlerse, bunlardan hiç kimsenin haberi olmasın. Mezarıma dua etmeye gelen insanlar olsun.’’,demişti.

     Başımı önüme eğdim ve böyle basit gibi görünen cinayetin, aslında ne kadar da vahim olaylar yumağı olduğunu öğrendiğime inanamadım. Çok basitti aslında, çok basit. Bir ülke başka bir ülkeye dost görünüyor ama iş adamları o ülkenin baş düşmanı örgütlere yardım edebilmek için, dünyanın en iğrenç maddesini kullanarak, hem de o ülkenin insanlarını kullanarak insanlarını da kanunlarını da siliyor geçiyor! Mide bulandırıcı bir şeydi. Şimdi Kemal amca o adamların yanında, kim bilir ne yapıyordur? Acaba çok mu rahat ya da çok mu huzurlu? Vicdanı uyumasına izin veriyor mudur? Kızını hiç mi düşünmedi? Kariyerine daha yeni başlayan kızı, onun bu ayıbıyla neler yaşayacaktı kim bilir? Bütün her şey gün gibi ortada, tüylerim diken diken olmuştu. Derin bir bataklığın içinde çırpınıyormuşuz hâlbuki haberimiz yokmuş! Asım bey de, ben de yemeğimizi yiyememiştik, tabaklarımızdaki şeyler soğumuştu. Aklıma cezaevinde yatan katil gelmişti hemen…

—Asım bey, şu cinayeti işleyen adam. Cinayet işlenmeden bir gün evvel cezaevine girmiş diye gösteriliyor, sizce bu doğru mudur?

—Vallahi Aylin Hanım, ben öyle şeyler duydum ve yaşadım ki, bu onların yanında devede kulak gibi kalıyor. O adamın firmanın içine girdiğini ve Nurullah beyin odasından çıktığını gözümle görmeseydim, inanmazdım. Bu tamamen Kemal beyin kurmacasıdır, başka bir şey değildir. Evraklarda sahtelik yapıldığına birçok kez rastladım ve bahsettiğiniz adam en kurnaz devlet adamı, sahte evrakın daniskasını yapar!

     Dizlerimin bağı çözülmüştü resmen, olacak iş değil yani! Kemal amca bu kadar da para delisi olamaz diyordum içimden. Sonra da, ama neden olmasın ki! Normal şartlarda yaşayan savcılar pek Kemal amcanın standardına erişememişlerdi, bayağı varlıklı adamdı Kemal amca. Evleri, arabaları, ofisleri, çiftlikleri ve bağları vardı, bütün bunlarda babasından kalma şeyler değil. Bütün bunlar aklımdan birer birer geçerken içimden sımsıcak bir şey akıp bacaklarımın dibine yerleşmişti. Şuanda aklımda tek bir kişi var, ESMA…

     Soracak sorum falan yoktu. Artık sonun başlangıcındaydık. Bütün yollar tıkanmıştı sanki bir labirentin içinde köşe kapmaca oynuyorduk, ortalık buz gibi oluvermişti. Asım bey kaliteli ceketinin iç cebinden marka bir sigara çıkararak bana da uzattı, o anda sigaraya hayır diyemezdim doğrusu. Derin derin nefesler çekip, bundan sonra yaşanacakları tahmin etmeye çabaladım ama olmadı, olamadı. Dediğim gibi bir sonun başlangıcı gibiydi duyduklarım. Kendime gelebildiğimde sadece,

—Bütün bu anlattıklarınız dehşet verici şeyler, dedim.

—Öyle olduğunu biliyorum, o yüzden bütün bunları saklamaya çalışıyorum.

—Siz neden Şanlıurfa’ya gittiniz?

     Beklenmedik bir şekilde bu soruyu sordum ama ben de kendime şaşırdım, bu soru nereden çıktı böyle diye?

—Benim akrabalarım var orada, aslında akraba ziyareti bahanesine aşiretin neler yaptığı sordum durdum tanıdıklarıma.

—Ne yaptıklarını öğrendiniz mi?

—Evet, Kemal Cengiz’in peşine düşmüşler. Onlarda Nurullah’ın kanını yerde bırakmayacaklarını söyleyip duruyormuş.

—Desenize bu olay daha bitmedi!

—Bu olay bitmedi zaten, bu bir başlangıç. Daha neler olur Allah bilir.

     Asım bey saatine bakıp duruyordu, kalkmaya hazırlanıyordu anladığım kadarıyla, zaten onu fark eder etmez bana bakarak;

—Aylin Hanım, kabalık olmazsa eğer bugünlük konuşmamızı burada kesebilir miyiz? Demişti.

     Zaten benimde soracak sorum kalmamıştı, bir an önce ofise gidip bu duyduklarımı Aylin’le paylaşmalıyım. Kayıt cihazı hala çalışıyordu, ayağa kalktım, elimi uzatarak;

—İnanın, bize o kadar çok yardımcı oldunuz ki anlatamam, her şey için size teşekkür ederim ve en kısa zamanda güvenlik isteğinizi yerine getireceğim, size söz veriyorum.

—Bir şey değil, bunu en sonunda öğrenecektiniz ama erken olması hepimiz için çok iyi oldu. İnşallah hayırlı uğurlu olur ve adalet yerini bulur.

—İnşallah, bu yardımlarınızla çok şey başaracağımıza eminim, tekrar sağolun.

—Aylin Hanım, beni aramayın, ben sizi gerektiği zaman ararım.

—Oldu, sizden haber bekliyor olacağım telefonum 24 saat açıktır ulaşabilirsiniz.

—Peki, tanıştığıma memnun oldum. Görüşmek dileğiyle.

—Tamam.

     Ben masada beklerken, Asım bey ortalıktan kaybolmuştu bile, Aylin’e telefon etmem gerekiyordu. Hemen telefon edip olayı çözdüğümüzü söylemeliydim. Telefon çalıyor, ikinci çalmada karşımda Aylin vardı:

—Alo, Ilgın neredesin?

—Üsküdar’dayım. Aylin sana bomba gibi haberlerim var, duyunca küçük dilini yutacaksın.

—Gerçekten mi? Ne zaman geleceksin?

—Birazdan çıkıyorum,20 dakika içinde yanında olurum, Esma orada mı?

—Yok, ben uyurken dışarıya çıkmış. Bana da not bırakmış ‘’Hemen döneceğim’’diye.

—Nereye gittiğini yazmamış mı?

—Hayır.

—Tamam, çok güzel ben geliyorum.

—Haydi, bekliyorum.

               ESMA, KORKUT’LA KONUŞUYOR…

     Üzerini giyerek acilen dışarıya çıktı. Giderken de merak etmesinler diye Aylin’in başucuna ufak bir not bıraktı. Hala uykusuzdu, gözlerinin içinde sanki kum tanecikleri varmış gibi içini rahatsız ediyordu. Dışarıya çıkarken, Aylin’in uyanıp rahatsızlanabileceği gelmişti aklına ama hiç bir şeyi düşünecek halde değildi. Korkut amcanın ofisi Bağdat Caddesinde. Taksiye bindi ve son hızla oraya gitti. Taksideyken Aylin geldi yine aklına, eğer ona bir şey olursa vicdan azabı duyardı, bir de babasının katil olabileceği gerçeğini düşününce… Yaptığı doğruydu. Böyle bir şey varsa gerçeği bir an evvel öğrenmek zorunda olduğunu hissediyordu. Benim babam birini öldüremez, o karıncayı bile incitmemiş biridir, nasıl böyle şeyler üretilebilir ki? Yokluğunda senaryo yazarları türemiş olmalıydı büyük bir ihtimalle, taksi Bağdat Caddesine gelmişti, trafik ofise gitmelerine engel oluyordu her zaman ki gibi. Arabadan çıkıp, yürümeliyim! Zaten yirmi adımlık yer. Taksinin parasını verip, kapısını açtığı gibi koşarak kaldırıma çıktı. Büyük mağazaların önünde biriken insanlar vitrindeki giysileri en ince ayrıntısına kadar incelemeye koyulmuş, sanki başka işleri yok bu insanların, çekilin yolumdan! İnsanların arasından bir hışımla geçip, onlardan hıncını almaya çalışıyordu adeta. Korkut amcayı aramalıyım, diyerek telefonuna sarıldı. Telefon çalıyor ama açılmıyordu. Esma ısrarla telefonu çaldırıyordu, telefon açılmıyor Esma’da sinirden köpürüyordu. Artık daha fazla dayanamamış sessizce kendi kendine küfürler yağdırmaya başlamıştı. Yaklaşık 2 dakika sonra telefonu bir bayan açtı;

—Alo, buyurun Korkut Öktem’in bürosu.

—Merhaba hanımefendi, ben Esma Cengiz, Korkut beyle görüşmem lazım, acil!

—Randevunuz var mıydı? Siz kimsiniz?

     Kadın o kadar rahat ve vurdumduymazdı ki, Esma neredeyse çıldıracaktı. O bu kadar panik halindeyken, karşısındaki nasıl oluyordu da bu kadar sakin davranabiliyordu, herhalde sakinleştirici bir ilaç almış olmalı diye düşündü ama delirmek üzereydi.

—Ne randevusu ya, ne diyorsun sen! Asıl sen kimsin? Duymadın mı, ben Esma Cengiz, Kemal Cengiz’in kızıyım ve avukatım. Derhal bana Korkut amcayı bağla, çabuk!

—Özür dil…

—Sana çabuk dedim!

     Ufak bir sessizlik yaşandıktan sonra nihayet Korkut Öktem telefondaydı;

—Efendim!

—Korkut amca, bir dakika sonra yanındayım.

—Tamam yavrucuğum.

     Bu kadar yaygara koparabildiğine inanamıyordu, koskocaman bir daireden içeriye koşar adımlarla girip, hemen girişteki asansöre girdi ve 9.kata bastı. Aklındaki soruları bir çırpıda ona sormalı mı, yoksa alıştıra alıştıra mı anlatmalı? İki dakika sonra dokuzuncu kata geldi, kapı açılır açılmaz içeriye daldı. Sağdaki kahverengi çelik kapının önüne geldiğinde elini zile bastırdı ve kapı açılana kadar da kaldırmadı. Ofisin içinden bir ses;

—Geldim, geldim!

     Esma, zilden parmağını inatla çekmedi, sekreter kapıyı açınca ona şöyle bir bakış atarak içeriye girdi. Sekreter de Esma girdikten sonra;

—Buyurun girin, demekle yetindi.

     Esma, hiç tereddüt etmeden Korkut Öktem’in odasına girdi ve kapıyı çalmadı. Korkut bey ayağa kalkıp, kollarını açtı. Esma, sade bir öpücükle bu selamlaşma faslını geçiştirmek için hemen koltuğa oturup, gözlerinden alevler saçarak Korkut beye bakıyordu. Korkut bey bu olanlardan hiçbir şey anlamamış gibi bakıyordu yüzüne, bu bembeyaz saçlı yüzü güleç adamın gözünün içindeki soru işareti gitgide büyümüştü. Korkut bey, çalışma masasının kenarına ilişmiş öylece Esma’yı süzüyordu, yüzündeyse garip bir gülümseme hâkimdi, sanki ‘’neden buraya geldin, ne istiyorsun benden?’’der gibi bakıyordu yüzüne. Esma üstünde biriken adrenalini atmaya çalışırken, karşısında duran orta boylu, kumral, gözleri masmavi adamın beyninden geçenleri okumaya çalışıyordu ama becerememişti. Hiç beklemediği bir cümle kurdu Korkut;

—E ee Esma kızım, hoş geldin, ne içersin?

     Babamın en yakın dostusun, eminim ki her şeyi biliyorsun sen, diye geçirdi içinden. Ama şuanda mantıklı olma zamanı. Kendini toparladı ve kasarak;

—Hiç bir şey içmek istemiyorum, ben buraya seninle konuşmaya geldim.

—İyi ya, konuşalım o zaman! Baban telefon etmiyor mu? Ona mı canın sıkıldı?

—Korkut amca, gel şöyle karşıma otur da, seninle ciddi ciddi konuşalım.

     Kolundan tutup, karşısındaki sandalyeye oturmasını sağladı. Adam Esma’dan böyle bir tepki beklemiyordu sanki bakışlarındaki gariplik bunu göstermişti. Karşı sandalyeye oturdu, Esma bakışlarını onun üzerine kilitledi aniden. İri yeşil gözleri alev topuna döndü, yorgunluk, sinir, stres. Her şey tuz biber oldu bu duruma. Korkut, Esma’nın neler anlatacağını tahmin etmeye çalışıyordu ama ihtimaller bile zor gibiydi. Daha fazla dayanamayarak;

—Niye bu kadar sinirlisin kızım bir şey mi oldu, anlatsana!

     Haykırmak buna denirdi herhalde, o da öyle yaptı. Kendine yakışanı yaptı, direkt ve politika gütmeden…

—Babam neden Amerika’ya kaçtı?

     Korkut, ne söyleyeceğini ezberlemiş öğrenci edasıyla konuşmaya başladı. İlk önce derin bir nefes aldığı da Esma’nın gözünden kaçmadı haliyle.

—Devlet görevlendirdi onu, gizli bir görev olduğu için gitti, sana söyleyemem…

     İnandırıcılığı olmayan bir cevaptı bu, zaten karşısındaki kişide bu cevaba kanacak kadar aptal değildi. Yılların savcısı olduğu halde daha dünkü çocuk onun mimiklerinden ve hareketlerinden yalan söylediğini anlamıştı. Hemen yüzüne vurdu, çocuktan al haberi derler ya! Hiç dolambaçlı konuşma yapma gereği bile duymadan;

—Yalan söylüyorsun, hem de gözlerimin içine baka baka.

     Korkut yine aynı tavır ve edayla;

—Bana inanmıyorsan al telefonu, aç ve kendin sor! Dedi.

     Esma’nın kesinlikle alttan almak gibi bir niyeti yoktu, kısasa kısas yapmaya başladı. Bacağını bacağının üstüne attı ve gayet soğukkanlı bir tavırla, sert ses tonuyla;

-O zaman babam neden Nurullah Hasıroğlu’nu öldürttü?

     İşte o anda Korkut beyin adeta nutku tutuldu, bir müddet o ukala duruşunu kaybetti. Esma o kadar rahattı ki karşısında, adam gittikçe eriyordu. Kolları birbirine bağlıyken, tekini şakağının altına aldı, başını sağa çevirdiğinde içindeki o korkunç buz bakışlar geri gelmişti. Yüzündeki o anlamsız ve garip gülümseme de silinmişti. Yerine kaşları çatık seri katil bakışlı biri gelmişti. Esma’ya bakarken sinirden gözü dönmüştü adeta;

—Sen neler saçmalıyorsun böyle, delirdin galiba kes sesini!

     Nihayet Esma istediği sonucu elde ettiğini düşünmeye başlamıştı, bu sahte adamın içini dökmeyi başardı sonunda. Maskesini indirmişti, işte yine bir sözün yeri ‘’Korku her şeyin panzehiridir.’’Yüzünün damarları bile gerilmişti artık, Esma vurucu sorularını sormanın tam zamanı olduğunu anladı.

—Bana her şeyi anlat Korkut amca, neler olup bittiğini biliyorum, bunları bilmek benim hakkım, anlat!

     Korkut beyin dizleri titriyordu, Esma bunu hemen fark etti. Dayanacak gücünün kalmadığını görebiliyordu. Karşısında dimdik oturan adam gitmiş, yerine koltuğa gömülü oturan adam gelmişti. Bir müddet sözler bitmiş, yerini anlamlı bakışlar almıştı. Esma yine dayanamayarak;

—Bugün arkadaşım Asım Yeşilyurt’la konuşmaya gitti. Bütün hikâyeyi bant kaydına alacak, bu bant kaydı büyük bir delil olacaktır, bunu sen de çok iyi biliyorsun. Sonuç olarak, ben de avukatlık yetkimi kullanarak, Nurullah Hasıroğlu müvekkillim olduğu için Kemal Cengiz hakkında arama emri çıkarttıracağım. Hatta kırmızı bülten koyduracağım başköşeye de! Şimdi ne dersin, anlatacak mısın?

     Gözleri yuvalarından çıkacakmış gibi bakıyordu karşısındaki adam, bunca yılın verdiği deneyim ve sakinlik gitmişti. Yanındaki kız en yakın arkadaşının kızıydı, ellerinde büyümüştü. Esma’nın annesi vefat ettiğinde Korkut amcası ona sonsuz sevgi göstererek kendi evladından ayırt etmemişti. Bahsi geçen adama bir can borcu vardı, onu çok zor bir anında ölümden kurtaran kişiydi. Bir bataklığın içine giren bu adamı kurtarmaya çalışmıştı ama… Âmâsı buydu işte. Becerememişti. Şimdiyse karşısında dimdik duran, onun beceriksizliğinin vicdan azabıydı sanki. Ağzında bir şeyler gevelemeye başladı sonunda;

—Yapamazsın bunu, o senin baban…

     Evet, buz kütlesi konuşamaya ve itiraf etmeye başladı. Esma, her ne kadar duyduklarına inanamasa da içindeki bu nefret ve tiksinti taş gibi ya da duvar gibi olmasını sağlıyordu.

—Babam olduğunu inkâr etmiyorum ki, yalnızca şu davayı zorla elime tutuşturan kişiyi şimdi daha iyi anlıyorum.

—Yavrucuğum bunlar asılsız iftiralar, babanı çekemeyen kişilerin uydurmasıdır inanma, baban böyle bir şey yapmaz.

     Esma’yı yine şaşırtmayı başarmıştı Korkut Bey, ilk önce kabul ediyor görünmüştü ama şimdi de inkâr ediyordu.

—Şimdi niye böyle konuşmaya başladın?

—Kızım ben yalnızca babanı bir örgütün tehdit ettiğini biliyorum. Baban giderken bana yalnızca sana bakmamı söyledi. O örgüt her neyse, bir müddet ortalıktan kaybolmanın en iyi çözüm olduğuna karar verdiğini söyledi bana. İnan bana, giderken bana dedi ki, bu olay unutulur unutulmaz gelirim.

—Ne olayı?

—Yani… Şantaj olayı.

—Neden babama şantaj yapsınlar ki? Ne yapmış bu adamlara?

—Sana söyledim ya evladım, inan bana bu konuda tek kelime etmedi bana ama öyle cinayetle falan bir ilgisinin olduğunu düşünmüyorum, en son konuştuğumuzda hiç de öyle bir tavrı yoktu.

     Nedense Esma, Korkut amcasına inanmıyordu. Sözleri çarpıtılmış ve politik olduğu aşikâr demişti içinden. Yine de tekrar sormak istedi;

—Son kez soruyorum, Nurullah Hasıroğlu’nu babam mı öldürttü?

—Tek kelimeyle ‘’Hayır’’.Bana inan kızım, baban adam öldürtecek biri değil, istersen telefon edip kendin de sorabilirsin. Zaten iki gün önce onunla konuştum, söylediğine göre üç hafta sonra dönüyormuş.

     Esma, babasının geleceğini duyar duymaz gülümsemişti. Hemen bütün siniri ve stresi uçup gitti.

—İnanmıyorum, gerçekten mi?

—Evet, kızım, Türkiye konsolosluğunda önemli bir davet varmış, oraya davet edilmiş. Davetten sonra gelmeyi planlıyormuş, söylediğine göre seni de arayacaktı.

     Bir anda Esma’nın buzları eridi gitti. Korkut amca bana yalan söylemez, eğer babam gelmeyi planlıyorsa korktuğu bir şey yoktur kesinlikle diye düşündü. Hem ofis olarak, hem de ev olarak kullandığı daireye dönmeliydi. Orada onu bekleyen çok büyük sürprizler olabilirdi kesinlikle.

—Tamam, o zaman Korkut amca, benim gitmem lazım. Daha sonra görüşürüz. Ha unutmadan babam ararsa, muhakkak beni aramasını söyler misin?

—Oldu yavrum, söylerim.

     Esma, Korkut beyi öperek oradan ayrıldı. Yolun öteki tarafına geçti hızla ve ilk gelen taksiye binip Kozyatağı’nın yolunu tuttu.

                GERÇEKLER ÖLÜM KADAR ACIDIR…

     Üsküdar’dan çıktım ve yine geldiğim yola geri döndüm. Akşam saatlerinde yollar biraz daha yoğundu. İşten gelenlerin servisleri, okul servisleri, otobüsler, otomobilli çalışanlar tam bir keşmekeş oluşturmuştu. Sakince ilerlerken yanıma koyduğum çantamın içinden kayıt cihazını çıkarıp, bir deneme dinlemesi yaptım. Cihazın play düğmesine basarak çalışmasını sağlamıştım. Yolda hem gidiyor, hem de Asım Yeşilyurt’un o inanılmaz açıklamalarını dinliyorum. Aylin bu açıklamaları duyunca eminim ki, şaşkınlıktan küçük dilini yutacak, bunu düşününce daha da heyecanlanıyorum. Üzerimden büyük bir yük kalktı resmen, kızlarla çalışmaya başladığımdan beri çok önemli görevler verildi ve Allah’a şükür ikisinin de üstesinden gelmeyi başardım. Zor bela Kozyatağı’na vardığımda, içimde işimi başarıyla tamamlamanın verdiği sevinçle en yakın arkadaşımın üzüleceğini düşünerek garip bir iç burkulması vardı. Arabayı apartmanın park yerine çekip koşarak içeriye girdim.

     Aynı saatlerde…

     Esma, Korkut Öktem’in ofisinden ayrılalı çok olmuştu ama o gittikten sonra orada inanılmaz telefon trafiği yaşanıyordu. Enine boyuna düşünüp, bugün olanların Amerika’daki Kemal Cengiz’e bildirilmesine karar verdi. Sadece ‘’Beni olup bitenlerden haberdar et.’’ricasının vebalini taşıyordu boynunda. Her ne kadar Kemal’in bulaştığı bu pislikle hiçbir alakası olmasa da, sırdaş olması bile nelere mal olabiliyor. Kızı gelip hesap sorar gibi onu sorguya çektiğinde, aklından o anda ‘’Evet, baban katil, onun ettiği pisliği de sen temizleyeceksin’’mi demeliydi yani! Kemal bu gerçeği öğrendiğinde nasıl bir tepki verecekti kim bilir? İşin en garip tarafı da, Esma’nın Nurullah Hasıroğlu gibi bir kan emicinin avukatlığını üstlenmesiydi. Yani babasına karşı, babasına!

     Los Angeles arıyordu, numarasını gösteren telefon vardı ofiste. Cep telefonuna çağrı attıktan sonra, hemen arıyordu Kemal. Telefon tam dört kez çaldı, Korkut onunla nasıl konuşacağını düşündü ve kalbi yerinden çıkacakmış gibi çarparak;

—Alo.

—Korkut sen misin?

—Evet, benim. Nasılsın?

—Ben iyiyim, sen nasılsın?

—Ben… Bilmiyorum yani.

     Telefon sürekli parazit yapıyordu, cızırtılardan sesleri duymak oldukça zor oluyordu. Kemal’in sesi çok boğuktu.

—Bir şey mi oldu? Neden sesin böyle senin, anlatsana Korkut!

     Korkut Öktem çok tereddütlü ve bir o kadar da çekimserdi. Uzunca konuşamayacaklar sonuçta, durumu özetle anlatmalı!

—Kemal, burada işler sarpa sarıyor, Esma bütün her şeyi öğrenmiş!

-…

     Ses gidip geldi adeta, sonra o boğuk ses yerini kükreyen bir sese bıraktı;

—Nee? Nasıl yani? Olamaz böyle bir şey! Nasıl olmuş bu, nasıl! Anlatsana Korkut?

—Bugün yanıma geldi, çok sinirliydi. Birisi ona Nurullah’ın cinayet davasını vermiş, kim olduğunu söylemedi, birisi devretmiş Kemal. Ben araştırdım bu adamı, Saffet yapmış bunu. Bilerek Kemal, hem de canını söke söke! Araştırdığı birçok dosyaları da ona vermiş. Esma’da iki tane arkadaşını yanına alarak cinayeti araştırmaya başlamış, hem de dedektif gibi iz sürerek. Öyle bilgilere ulaşmışlar ki, aklın hayalin almaz. Senin cinayeti azmettirdiğini biliyor…

—Ne yapmak istiyormuş peki bu deli kız?

—Söylediği şeyleri duysan, kahrından ölürdün herhalde. Ama çok güzel yetiştirmişsin onu, o da bunu kullanıyor işte!

     Telefonun karşısından derin bir iç çekme sesi duyuldu. Sonra Korkut Öktem devam etti;

—Onu kandırabilirsin ama muhakkak ara onu, hem de hemen.

—Tamam, ararım ama senden son kez bir ricada bulunacağım, lütfen beni kırma.

     Korkut, onun bu bitmek tükenmek bilmeyen ricalarından bıkmıştı ama yapacağı bir şey de yoktu. Şu anda çaresizliğinin en kötü anını yaşıyordu kendi kendine, eli mahkûmdu, yapacaktı.

—Dinliyorum Kemalciğim.

—Kızımı ve onun arkadaşlarını takip ettir, buldukları bütün delilleri yok edebiliriz, daha zamanımız var. Öyle değil mi? Anladın mı?

     Ses kesilip tekrar geldi.

—Anladın mı Korkut!

—Anladım, anladım. Ses gittikçe titriyordu. Ona bir gerçeği daha söylemeliydi.
Kemal.

—Efendim.

—Esma’nın arkadaşlarından biri bugün Asım’la konuşmaya gitmiş, adam ötmüştür kesin. Ben sana söyledim o adam çok biliyordur diye. Ama dinlemedin.

—Hallederim onu, sen merak etme.

—Ama ses kayıt cihazıyla konuşmaları kayıt etmişler, onu ne yapacaksın?

     Kemal Cengiz artık bir kurt adama dönüşmüştü, onu kimse engelleyemezdi herhalde. Korkut bile onu böylesine çıldırmış görmemişti. Ağzından dökülenler öylesine çaresizliğini belli ediyordu ki, ağlamak bile yanında yavan kalırdı.

—Korkut, ben kapana kısıldım! Artık ya öleceğim, ya da öldüreceğim başka çaresi yok bu işin,

—Ama Kemal, dinle bak…

—Sözümü kesme birazdan kapatacağım zaten. Ben sana çok güvendiğim bir adamımı göndereceğim. Delikanlının hasıdır ona güven tamam mı? Elimle büyüttüm ben onu. Ona, kızları takip ettir, ellerindeki bütün delilleri alsın, alamazsa çalsın, çalamazsa ÖLDÜRSÜN! En ufak bir detayı atlama tamam mı? Ben şimdi onu arayıp ne yapacağını söyleyeceğim, senden yardımcı olmanı istediği şeyleri sorarsa o konularda yardımcı olursun, anladın mı?

—Anladım.

—Kapatmam lazım.

—Ne zaman gelecek bu adam?

—En kısa zamanda, beni habersiz bırakma. Hadi kendine iyi bak, görüşürüz.

     Korkut, Kemal’in bu emri vaki tavırlarını hiç sevememişti bir türlü, adam her fırsatta karşısındakine emirler yağdırmak için resmen kendiyle yarışa giriyordu. Bütün bedeni buz gibiydi, yerinden kımıldamaz ve ses çıkaramaz halde kaldı. Beti benzi çoktan attı, sağlığını kaybetmek üzere olduğunun farkındaydı aslında ama yapacak bir şeyi yok-tu. Birden durup dururken kendi kendine ‘’Kemal bu adamlara hiç bulaşmayacaktı, hiç! Ben ona söyledim uzak dur diye, dinlemedi. Kahretsin! Aç gözlü bunak herif!’’diye söylendi durdu.

                    OFİSTE AKŞAM OLDU…

     Ofise adımımı bastım sonunda, beynim inanılmaz dolu. Nedense içeriye girdiğimde ortalıkta kimseleri göremedim. Seslenmekte fayda var;

—Kızlar. Burada mısınız? Aylin.

İçeriden bana yanıt geldi, demek ki tek değilim çok şükür.

—Buradayız Ilgın, oturma odasına gel…

     Aman Allah’ım bu Esma’nın sesi! Bu çok kötü, ne yapacağız şimdi? Aylin’le en son konuştuğumda evde değil demişti ama! Ne yapalım, sonra da konuşabiliriz dedim ve biraz şaşkınlıkla, biraz da ürkek odaya girdim. Offf Esma görüşmeyle ilgili şeyler sorarsa! En iyisi doğaçlama yalan söylemek, ne yapalım buna mecburum. Odadan içeriye girdiğimde, Aylin tam karşımdaki pembe koltuğa gömülmüştü resmen. Esma ayakta bekliyordu nedense! Esma’nın yüzünde o kadar farklı bir bakış vardı ki, sanki her şeyi öğrenmiş ve Aylin’e hesap sormuş, sıra bana gelmiş gibi. Çok tuhaf oldum bir anda, başıyla bana işaret yaptı, içeriye gir ve otur der gibi. Yani Aylin’in anlatmayacağını bilmesem, karşılıklı oturup konuşmuşlar diyebilirdim. Esma’nın gösterdiği koltuğa oturdum ama yine de çaktırmamaya çalışıyorum ona, çantam ise hala kolumda. Asım Yeşilyurt’un çok önemli şeyler anlattığını biliyordu herhalde, ben oturur oturmaz oda yanımdaki sandalyeye geçti oturdu, Aylin hala koltuğa gömülü duruyor, arada sırada kaçamak bir bakış atıyordu bana. Ne olduğunu ya da olacağını tahmin etmeye çalışıyorum, başımı Esma’ya doğru çevirdiğimde Aylin’in bana baktığını fark ettim, işte o anda Esma bana kilitlenmiş Aylin’de bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibiydi. Göz ucuyla baktım, evet kaşlarıyla hareket ediyor bana ‘’Hayır’’diyor, ya da dedirttirmek istiyordu. Allah’ım, en zorlu görevlerimden birisi de bu olsa gerek, bakalım Esma gibi akıllı ve zeki bir kız benim uydurmalarıma kanacak mı? Ben konuşmaya niyetlenmişken o bana gülümseyerek;

—E ee anlat bakalım Asım beyciğimiz neler döktürdü sana!

     Aylin’e bakmak istiyordum, Aylin! Neler dönüyor burada ya! Göz hareketlerimi bile göz hapsine almıştı resmen, başımı hafiften her iki yanıma hareket ettirdim, gözümü Aylin’e çevirmem gerekiyordu, Esma bunu yapmamam için adeta bana barikat kurdu bakışlarıyla. Kaşlarını çatmış bana bakıyordu sürekli, dikkatini çekmeliyim diye düşündüm bir anda. Çantamın fermuarını açtım aniden, Esma bir şey vereceğim diye bekledi herhalde ama sigaramı alarak bacağımın üstüne koydum bu arada Aylin’e de bakma fırsatını yakaladım, Aylin iki eliyle yanaklarını tutuyordu, arada yüzünü kapatıyor ve gözlerinin üstüne götürüyordu. Evet, anladım ki doğaçlamanın tam sırası!

—Size çok kötü bir haberim var kızlar, Asım bey beni ekti.

     Bu sözümle birlikte Esma’nın suratı allak bullak oldu, şaşırmış görünüyordu. Hareketleri o kadar tuhaftı ki, bu sözümle birlikte iç çekip, kaşlarıyla oynamaya başladı. Aylin az önceki duruşunu bozdu, daha iyi görünüyordu şimdi,’’işte bu’’der gibi bakıyordu gözlerime. Anladığım kadarıyla Esma bana pek inanmış görünmüyordu;

—Nasıl yani ya! Sen bütün gün neredeydin, kiminleydin o zaman? Niye gelmiyormuş bu herif, kendisi buluşmak istemedi mi ki!

—Ya bir sakin olur musun? Bu ne gerginlik böyle anlamadım ki? Ne var, benim bilmediğim bir gelişme mi oldu yoksa?

     Sinirlerimiz gittikçe geriliyordu, Esma daha da gerginleşti. Yüzü asıldı, dudaklarını bir ileri bir geri ıslatıp duruyordu, göz kapağını kırpması da bir hayli fazlalaştı.

—Sen bana hesap soracağına, neler yaşadın, gördün, duydun onu anlat, hadi!

—Adamı buluşacağımız yerde bekledim, bana telefon etti o esnada eşi rahatsızlanmış ve hastaneye götürmek zorunda kalmış, bana işini bitirir bitirmez gelirim belki diyip beklememi söyledi. Ama ne gelen oldu ne de giden. Bende bekledim durdum, sonra bana telefon etti ve özür dileyerek bir dahaki haftaya erteleyelim dedi. Adam sanki birilerinden korktu ve böyle bir yalan uydurdu gibime geldi, ne dersiniz?

     Esma, yüzüme bakakaldı. Aylin ise, yani adamla buluştuğumu bilmese o da inanırdı belki gibi bakıyordu. Esma kendisini toparladı hemencecik, tekrar kaşlarını çatmıştı;

—Bu adam bizi kandırıyor olabilir mi?

     Aylin nihayet konuşmaya başladı;

—Artık ona inanmaktan ya da onu beklemekten başka çaremiz yok gibi görünüyor, aksilik işte!

     Bende ona cevaben;

—Canımız sağolsun, bunca zaman bekledik ve sabrettik. Eninde sonunda konuşmayacak mı, ha bugün ha yarın ne fark eder değil mi ama?

—Esmacığım, sen neden bu kadar gerginsin anlayamadım, bir şey mi oldu? Diye sordu Aylin.

     Esma’dan yanıt gelmedi. Yavaşça oturduğu sandalyeden kalktı ve bize bakarak;

—Ben iki günden beri uyumuyorum, belki onun verdiği bir gerginlik var üzerimde. Kusura bakmayın ben biraz dinleneyim.
     
     Esma, dalgın dalgın yatak odasına doğru gitti.

     Belki Ilgın’ın söyledikleri doğrudur! Sonuçta bu adam bizi sürekli atlatmaya alıştı ama kızların elindeki dosyada malum! Ya da buluştular bana yalan söylüyorlar, bunu araştırmam lazım, bakalım gün ola hayır ola. Ne yapmam gerekiyor şimdi? Belki aptal rolü oynamalıyım, ama nereye kadar? Esma yatağına uzandığında göz kapakları artık ona isyan ediyordu. Yumar yummaz uykuya daldı. Aylin yüksek sesle;

—Kızlar aç mısınız? Diye bağırdı. Esma’dan ses gelmemişti. Aylin onu kontrol etmek için yatak odasına gittiğinde, çoktan uyuduğunu görüp, derin bir oh çekti içinden.

—Aylinciğim ben banyo yapacağım, hiç aç değilim.

—Tamam, sonra gel konuşalım.

     Tamam, işareti yapıp, banyoya gittim. Bu gerginlik bana yetti zaten, diken üzerindeymişim gibi hissettim kendimi ama dikkati çeken şey de, Esma’nın bu kadar saldırgan olmasıydı. Uykusuzum dedi gerçi ama bana bakarken çok tuhaf bakıyordu, gözlerinden öfke akıyordu resmen, acaba kulağına bir şey mi geldi? Ya da… Bizim çalışmalarımızı görmüş olabilir mi? Banyo yaparken bile Esma’nın bu tavırları hep aklımdaydı, sonuçta Aylin ona bir iki kelime edip konuyu fazla uzatmazdı, neden beni ortada bıraktı ki? Neyse banyomu yaptıktan sonra Aylin’le bu konuyu iyice enine boyuna konuşayım bari neler yaşanmış ben yokken.

     Gecenin ilerleyen saatlerinde… Aylin’le köşede bucakta konuşabildiğimiz kadar konuştuk ama ben banyodan çıktıktan yaklaşık bir saat sonra Esma yine kalktı, gözlerinin altında oluşan mor halkalara aldırmadan hep yanımızda oturdu. Ondan bazı şeyleri saklamak kadar acı bir şey yok sanırım, asıl acıyı babasının katil olduğunu öğrendiğinde duyacaktı belki de. Aylin duyduklarına inanamadı, gerçi pek detaylarına giremedim ama sonucu biliyordu artık. Ses kaydının olması da bizim için çok avantaj oldu. Hiç olmazsa, anlatamadığım ya da es geçtiğim yerleri Aylin kendi kulaklarıyla duyacaktı.

Esma hep yanımızda durdu ama kâh koltukta uyuklayarak, kâh yarım yamalak yorum katarak. Anladığım kadarıyla Esma’nın bir şeylerden haberi vardı, anlaşılmaz bir şekilde kendini zorluyordu, hep yanımızda olmak istiyordu ve konuştuklarımızı uykulu olduğu için iki kez tekrarlatarak kaçırmak istemiyordu. Ben çantamı da alarak yatak odasına gittim. Esma ve Aylin hala çalışma odasında konuşmaya devam ediyorlardı. Esma’nın sesini bazen duyuyordum yatağımda yatarken, içki içmiş, sarhoş olmuş insanlar gibi konuşuyordu. O kadar yorgun ve bitkindi ki ama kendisi bunu inkâr ediyordu nedense! Onların konuşmalarına biraz kulak kabarttım,

Aylin:

—Sen bugün nereye kayboldun birden öyle, kaç saat yoktun ortalıkta?

Esma:

—Korkut amcaya gittim, babam aramış da. Onun hakkında konuştuk.

     Anladığım kadarıyla kızlar o kadar mesafeliydi ki, sanki çok samimi iki dost değillermiş gibi, aradan çok fazla zaman geçmeden televizyon açıldı ve sessizce televizyon izlemeye başladılar. Şimdi onların yanında olup her ikisinin de bu soğuk davranışlarını görmek isterdim. Demek ki, Esma bugün Korkut amcaya gitti. Acaba neler konuştular? Babası telefon etmiş, niye Esma’yı aramıyor bu adam acaba? Kızcağızın ne kadar kötü durumda olduğunu anlayamıyor mu? Aklıma hemen Esma’nın garip davranışları geldi… Yoksa. Korkut amca Esma’ya bir şeyler mi anlattı da böyle oldu? Offf ne saçmalıyorum ben böyle ya! Adam bizim bu bilgileri edindiğimizi nereden bilecek ki, ben de iyice paranoyak oldum yani… Neyse fazla kafamı karıştırmadan uyuyayım bari Esma’nın tavırları da muhakkak babasına kızdığı içindir, başka hiçbir sebebi olamaz zaten. Sabah olsun da, gündüz gözüne her şey daha iyi olur.

     Aylin, Esma’nın koluna girmiş onu odaya getiriyordu. Hemen ayağa kalktım ve ona yardım ettim. O kadar yorgundu ki, baygın bir halde yığılıp kalmıştı. Üzerini çıkardık ve yatağına uzattık. Kendinden geçmiş bir halde uyuyup kaldı. Sonra Aylin’de yatağına uzandı, ben de ona’’Yarın konuşuruz’’,dedim. Yarın, her şey yarın. Sabah olacaktı.

     Saat 03.00,aniden gözlerim açıldı. Ne olduğunu anlayamadım, neden olduğunu da. Kötü kötü rüyalar gördüm, gözlerimi açtığımda vücudum o kadar yorgundu ki, kolumu kıpırdatacak mecalim bile kalmamış. Başımı yastığımdan kaldırdığımda, kızların uyuduğunu görüyorum. Esma’nın üzerinde pike falan yoktu, öylesine dağınık uyumuş ki, pikenin nerede olduğu bile belli değil. Aylin’in yüzü bana doğruydu, aklımdan bu olanları Esma’ya anlatmak geçiyordu nedense. Aylin’e söylesem acaba karşı çıkar mı? Sonuçta kız eninde sonunda öğrenmeyecek mi? Bir de bizim her şeyi bildiğimizi öğrenirse, yandığımızın resmidir, rezil oluruz vallahi!

Başımı tekrar yastığa koyuyordum ki, telefonuma mesaj geldi. İçimden ‘’Allah Allah, sabahın bu saatinde kim olabilir ki?’’diye geçirdim. Allah’tan telefonumun sesi kapalı da, kızlar rahatsız olmadı. Mesajı açtım. Ooo Fatih Beyler de ararlarmış efenim, bu ne vefa örneği böyle Yarabbim… Niye bu çocuk bu saatte bana mesaj gönderiyor ya! Mesajında ‘’Canım, ben seni çok özledim ama…’’diye yazmış. Offf Fatih, gerçekten ne yapmak istediğini ve ne düşündüğünü anlamak çok güç. Kendini mi kandırıyorsun, yoksa beni mi? Sabahın kör karanlığında bana mesaj çekme de ne oluyor anlayamıyorum sahiden de, nedir derdin senin ya! Bütün bunları düşünürken gecenin karanlığında, telefon elimde hala onun mesajını okuyorum.
Tekrar tekrar okuyorum, aynı şeyleri okumak hoşuma gidiyordu. Belki de bilinçsiz bir şekilde yapıyordur bunları, günlük koşuşturma esnasında hiç aklıma gelmiyordu. Her saniyemde o varken şimdi tam tersi bir durum var. Acılarımın da bitmesi beni gitgide ondan soğuttu, araya koyduğu mesafede, sık sık arayıp sormaması da her şeyimi tüketti gitti. Ona olan sevgimin tükendiğini hissediyordum sanki arada sırada bana böylesine içten mesajlar çekip, buluşmak istemesi de duygularımı değiştirmeme yardımcı olamadı. Bir kere bana yabancılaşmıştı o,yabancı olan oydu. Ben değil… Ama her şeye rağmen onun böyle birden bire ortaya çıkmaları hoşuma gidiyordu. Ona iğneli bir mesaj göndermeye karar verdim; ‘Yalan söyleme, sen özlesen özlesen nişanlını özlersin, benimle işin olmaz senin, hem evlenmeyecek misin sen  ’Ona böyle iğneli mesajlar atmak, sinirlendirmek çok hoşuma gidiyor. İki dakika sonra hemen yanıt verdi; ‘Benim nişanlım yok birtanem, onunla ayrıldım. Anladım ki ben senden başkasını sevemem.’

     Ne, ne diyorsun sen… Ne diyorsun Fatih, ayrıldın mı? Ayrılmış! Bu ne demek istiyor şimdi, ister istemez aklıma neyin peşinde acaba diye sormak geliyor. Yine kalbim gümbür gümbür atmaya başladı, nefes ayarımı kaybettim bir anda. Aklım, ona inanma seni yine üzecek kandırıyor diyor, kalbim de sevgin seni bırakmıyor, sen de bırakma diyordu. Gözlerim karanlıkta ışıldıyordu… Yatağın içinde dönüp duruyorum, bir sağa bir de sola dönerken, kızlar kalkacak diye korktum. Heyecandan ellerim birbirine dolandı, nefes alamıyorum… Sessizce kalktım, balkonun kapısını açtım ve bir kedi gibi dışarıya süzüldüm. Kapıyı usulca kapadım, balkonda başımı gökyüzüne kaldırıp yıldızlara bakıyorum, elimde tuttuğum telefonda hala mesaj bölümü açık duruyor. Nefes alış verişlerimi düzenliyorum, avuçlarımı açıp kapayınca kendimi daha iyi hissetmeye başladım. Kaldırdım telefonu, parmağımla dokunmamla ışığının yanması bir oldu. Ona cevap yazmalıydım ama bu sefer kalbimin söylettirdiğini değil, beynimin söylettirdiğini yazmaya karar verdim.

Artık beynimin süzgecinden süzülenleri, parmaklarım dile getirecek. CEVAPLA ‘Fatih, ne yaptığını zannediyorsun? Niyetin beni aptala çevirmek mi? Tebrikler başardın, sana madalya takmak lazım. Ne fark ettim biliyor musun, seni hiç tanıyamamışım. Bana böyle davranmaktan artık vazgeç!’ GÖNDER… Tuşuna bastığım anda gözlerim kendiliğinden kapandı. Başımdan aşağıya kaynar sular döküldü, beynimden geçenler çok ağırdı, çok ağır! Gözüm telefona takılı kaldı, İLETİLDİ raporu geldiğinde iş işten çoktan geçmişti. Az önce gülen yüzümden eser kalmadı şimdi. Yine aynı sessizlik içinde balkonun kapısını aralayıp, odaya girmek için adımımı attım ki, tekrar mesaj geldi,’Şimdi seni arıyorum, telefonu aç!’

     Allah’ım… Ben ne yapacağım şimdi? Arıyor. Bir türlü cesaret edipte telefonu açamadım bir müddet, kalbim yine yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu. Alnımda biriken terleri bile fark edemedim. Cesaretimi toplamam lazım, cesaret. Haydi Bismillah;

—Efendim.

—Aşkım.

     Evet, bu bittiğimin resmidir işte.

—Fatih, merhaba nasılsın?

—Ben iyiyim de, sen neden tepkilisin bana?

     İçimden ‘Bu kadar da yüzsüzlük olmaz, pes yani’,diyesim geldi ama neyse.

—Fatih, artık benimle oyun oynamayı bırak tamam mı?

—Seninle oyun oynamıyorum Ilgın, yalnızca seni çok seviyorum.

—Nee, anlamadım! Beni sevdiğini söylüyorsun yaaa! Sen neler yapıyorsun, ne yaptığını zannediyorsun!

—Nasıl, ne yapmışım ki?

—Karşıma geçmiş bir de saf rolü oynuyorsun, daha ne olsun?

—Ama.

—Ne aması?

     Fatih, o kadar yumuşak sesli biri ki, ona inanılmaz kızgın da olsam ses tonumu ister istemez ayarlayıp konuşuyorum. Bu öfkeli konuşmamdan sonra bir an sessiz kaldı sonra yine o konuşmaya başladı;

—Canımın içi, seninle muhakkak konuşmam lazım diyorum, neden anlamak istemiyorsun? Zaten en son buluştuğumuzda doğru düzgün konuşamadık. Sana anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki, ne olur yarın buluşalım, yalvarırım bana bir saatini ayır, yalvarırım.

     Nedense ketum kız rolü yapmak istiyordum, her ne kadar içimden bir şeyler akıp gitse de ondan intikam almak istiyorum. Bana yaşattığı acıların aynını ona yaşatmak istiyorum sadece, görmeli. Anlamalı, nasıl bir kalp kırılırmış! İçimden ağlamak geliyordu

—Bilmiyorum Fatih, çok yoğunum şu sıralar…

—Aşkım, bak sana yalvarıyorum. Bana sadece bir saatini ayır, lütfen, lütfen.

     Fatih benimle konuşurken, birden onun evinden telefon sesi yükseldi. Konuşma esnasında da ısrarla çalmaya devam ediyordu. Rahatsız oldum, benimle cep telefonundan konuştuğu için belki duymuyordu,

—İçeriden telefon sesi geliyor, herhalde evinin telefonu çalıyor.

—Boş ver şimdi telefonu falan, yarın buluşuyor musun benimle?

—Ama telefon ısrarla çalıyor, istersen ona bak. Biz daha sonra da konuşuruz.

—Ya sen benimle buluşacak mısın, buluşmayacak mısın?

—Tamam, tamam. Her zaman ki saatte ve yerde tamam mı?

—Oleyy, canım benim. Bak kesinlikle pişman olmayacaksın, sana söz veriyorum.

—Peki, ama bu son olsun.

—Aşkım, birtanem söz. Bu sefer pişman etmeyeceğim seni. Söz veriyorum.

—Tamam, Fatih, istersen artık telefona bak. Konuştuğumuzdan beri ısrarla çalıyor, önemli bir şey var herhalde.

—Senden önemli hiçbir şey olamaz, sağol canım, yarın görüşürüz.

     Telefonumu kapadıktan sonra, içimde rahatlamayla vicdan azabına benzer bir duygu vardı. Kendime yenildiğim için vicdanım beni rahat bırakmayacaktı, tabi eğer Fatih yine aynı şeyleri yaparsa!

                    SON TANGO

     Fatih ısrarla çalan telefona koştu, merakla açtığında çok heyecanlanmıştı. Uzaktan gelen bu ses hiç de yabancı değildi.

—Neredesin be oğlum, iki saattir telefonda ağaç ettin beni. Nasılsın?

—İyiyim Kemal ağabey, duş alıyordum da, anca çıktım, sen nasılsın?

—Hiç sorma be yavrum, ben hiç iyi değilim.

—Neden ağabey, sesin neden böyle boğuk geliyor, hasta mısın?

—Evladım ben şuanda Amerika’dayım, sesim o yüzden böyle geliyor.

—Amerika’da mı? Anladım, canın neden sıkkın ağabey, bir derdin var anladığım kadarıyla.

—İşlerim var, onları halletmek için geldim buraya. Fatih, evladım.

—Efendim.

—Senden bir ricada bulunacağım çocuğum, eğer yaparsan sana minnettar kalacağım.

—Ne ricası Kemal ağabey, emret yeter ki. Ben hemen yaparım.

—Bak oğlum…

     Fatih, Kemal Cengiz’in en güvendiği adamıydı. İşte o bahsedilen kişiydi. O daha çocukken babası Kemal Cengiz’in çiftliğinde çalışmaya başladı. Atlara bakıyor, çiftliğin güvenliğiyle ilgileniyor ve tüm giderleriyle ilgileniyordu. Uzun yıllar Kemal Cengiz’le birlikte çalıştı, patronları ondan ve ailesinden çok memnundu. Ama bir av partisinde kazara kalbine isabet eden kurşunla vefat etti. Kemal Cengiz bu olaydan sonra Fatih’i kendi çocuğu gibi sevmiş ve ilgilenmişti. Erkek çocuğu olmadığı için onu kendi çocuğu gibi benimsedi. Okuttu, eğitti. Bir yerde kendisi için büyüttü onu. Atıcılık eğitimlerine bile gönderdi lise yıllarındayken. O kadar bağlıydı ki Kemal Cengiz’e, istese onun için adam bile öldürebilirdi gözünü kırpmadan. Onun için bunları yapacak olan kişi Fatih’ti…

     Fatih, gözünü kırpmadan insan öldürebilme yeteneğiyle donatılmıştı, ne dese yapacaktı. Daha öncekiler gibi. Kemal Cengiz, başına gelen şeylerden bahsetti. Abartılı ve en ince detayına kadar anlattı. Fatih, hikâyeyi dinlerken bağlılığının esiri olmuştu bir anlamda. Konuşmayı sürdüren Kemal Cengiz;

—Tamam, mı evladım, kızımın adresini verdim. O kızları çok iyi takip et, benim hakkımda topladıkları her şeyi yok etmeni istiyorum. Haa unutmadan, dün Asım denen adamla birisi görüşmüş! Kasete çekmişlerdir muhakkak. Bu kızın adını öğrenip, sana haber veririm. O kız her şeyi biliyor. Mutlaka ama mutlaka, onun ortadan kaldırılması lazım. Zamanımız fazla geçmeden bir an evvel, olayı dallandırıp budaklandırmadan önüne geçelim.

—Ortadan kaldırılması gereken kişileri sen belirle, ben hallederim ağabey. Peki, iki kişiden başka başkaları biliyor mu?

—Zannetmiyorum evladım, bu Asım kaşınıyordu zaten. Ötmez diye düşündüm ama yanılmışım. Benim kızın arkadaşı zaten bugün görüşmüş, pek fazla kişinin bildiğini düşünmüyorum. Öyle bir şey olsaydı, muhakkak kulağıma gelirdi. Benim söylediklerimi iyice anladın değil mi oğlum… Yarın Korkut Öktem’e git, daha detaylı bilgiler verecek.

—Tamam, ağabey, adresini aldım. Yarın oraya gideceğim.

—Fatih, temizle şu işi! Herhangi sorun olursa, Korkut’a söyle o halleder. Seni arayacağım, yarın şu işi bitir! Anladın mı?

—Sen hiç merak etme, olupbitti say!

     Fırlatılan ok, saplanacağı yeri bulmuştu. Geri dönüşü olmayan bir yola girildi. Talimatlar alındı, kılıçlar kuşanıldı, bu davanın korkunçluğu kendisini kusmaya hazırlanıyordu gittikçe. Sıra katillerdeydi… Sabahın ilk saatlerinde, uzaklardan gelen telefon gecenin karanlığından daha karanlıktı. Yirmi dört saat geçmeden, ölüm emri salık verildi, kurşun… Adres sormuyor, sormayacaktı yine.

     SABAHIN HAYIRLI YÜZÜ…

     Sabah… Saat 08.15.Uyandığımda Aylin hala uyuyordu. Sabaha karşı ara ara uyandım ama yine de erken uyandım bugün. Aylin’le bir an evvel konuşmam gerekiyor, yatağımdan kalktım ve sessizce onun yatağına iliştim. Hafifçe koluna dokundum;

—Aylin. Aylin uyanır mısın?

     Aylin çok geçmeden uyandı, uyku mahmuru gözleriyle bana bakıyordu.

—Canım. Bir şey mi oldu?

—Konuşmamız lazım, hem de hemen

—Tamam hayatım.

     Aylin, iyice gözlerini açtı ve yatakta doğrularak oturdu. Eliyle dudağına işaret ederek,

—Esma içeride, sessiz olalım.

—Tamam.

     Aylin merakla bana bakıyordu, ellerini başının arkasına bağlayarak oturdu ve bana;

—Asım, ne anlattı?

—Aslına bakarsan, bizim iddialarımızın doğru olduğunu anlattı.

—Gerçekten mi? Neler anlattı, çok merak ettim anlatsana.

—Nurullah Hasıroğlu’nu Kemal ağabey öldürtmüş!

—İnanmıyorum yaa! Demek ki doğruymuş ha?

—Evet, canım, maalesef doğruymuş!

—E ee daha neler anlattı?

—İsimlerini banka hesaplarında görmüştük hani hatırlarsın, İlhan Haşno ve Kazım Haşno, Şanlıurfa’dan…

—Evet, hatırlamaz mıyım?

—İşte onlar aslında Şanlıurfa’da büyük bir aşiretmiş ve bu aşiret neler yapıyormuş biliyor musun?

—Nee? Çabuk anlat…

—Büyük bir eroin kaçakçılığı şebekesinin liderleriymiş aslında, Amerikalı bir-iki işadamının yardımlarıyla bütün dünyaya eroin pazarlıyorlarmış. İşin en garip ve inanılması güç tarafı Amerikalı adamlar, bölücü terör örgütüne yardım etmeleri karşılığında sınırlardan hiç sorun çıkmadan eroini geçirebiliyorlarmış! Kuzey Irak’tan geçiriliyormuş, Türkiye’ye sokulan eroini de Nurullah Hasıroğlu Avrupa ülkelerine satıyormuş.

     Nurullah Hasıroğlu, eroinden aldığı payla yetinmemiş ve bölücü örgütün paylarını da çalmaya başlamış. Bu arada Kemal amca, Nurullah Hasıroğlu’na İsviçre’de özel hesap açtırmış ama o da bu paradan pay almak istemiş! Nurullah buna yanaşmayınca, çok enteresan bir şey olmuş!

     Aylin, o kadar heyecanlandı ki başını yasladığı yerden iyice doğrultup bana yaklaştı, nefes alış verişleri bile değişti, ben de fazla detaya girmeden olayı anlattım.

—Kemal amca Amerikalı adamlara Nurullah’ı ispiyonlamış! Adamlar, Kemal amcayı korumaya alacaklarını söyleyince, o da bilinen, malum şeyi planlayıp gerçekleştiriyor! Sonra da kaçıp işadamlarının yanına gizleniyor, şimdi aşiret Kemal amcayı arıyormuş!

     Aylin’in ağzı açık kalmıştı ve öylece dinliyordu. Son cümlemi de bitirir bitirmez ne tepki vereceğini beklerken şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş gibiydi, aradan dört saniye geçti geçmedi;

—Vaay bee, dönen dolaplara bak! Adamlar resmen, dört bir koldan suçüstüne suç işliyormuş, bakar mısın şu işe ya! Eroin, kaçakçılık, terör örgütlerine yardım…

—Ve cezaevindeki adamlarını, Kemal ağabey sayesinde dışarıya çıkardığını da öğrendim.

—Nee! Ay inanamıyorum, inanamıyorum artık. Bu ne pislik yumağıdır böyle, kara delik gibi. Kemal amca ne kadar karanlık iş varsa, hepsini yapmış, maşallah yani. İşimiz çok zor Ilgın, ne yapacağız şimdi?

—Ne yapılması gerekiyorsa onu yapacağız.

—Neymiş o?

—İlk önce bu meseleyi aynen olduğu gibi Esma’ya anlatacağız, sonra da beraberce yapılması gereken neyse onu yapacağız.

—Esma. Bütün bunları duyarsa neler olur? Bilmiyorum Ilgın, Bilmiyorum.

—Neyi bilmiyorsun ya! Eninde sonunda anlatacaktık zaten, fazla ileriye gitmeden artık kıza her şeyi anlatalım. Yoksa biz de çok kötü duruma düşeriz, lütfen korkma. Şimdi öğrenmesi daha az zarar verir ona emin ol.

—Doğru söylüyorsun herhalde.

—Herhalde değil, dosdoğru.

—Peki, ne zaman konuşalım, hemen bugün ama ben Fatih’le buluşup geldikten sonra.

—Tamam olur. Ya hala inanamıyorum Kemal amcanın yaptıklarına ya! Bunca sene güvendiğimiz kişiye bakar mısın? Hiç mi kızının geleceğini düşünmedi acaba? Bu ne cesaret örneğidir böyle!

—Ya düşünebiliyor musun, adam öyle insanlara yardım etmiş ki, P.K.K gibi terör örgütleri bile nasiplenmiş bu yardımlardan. Devletin bürokratı, devlet düşmanlarıyla iş birliği içinde olacak iş değil. Çok iğrenç bir şey, Asım bey anlattıkça ruhumun ne kadar acı çektiğini anlatamam sana. Tanıdığım biri olduğu için, renk vermemeye çalışıyorum bir de.

—Şimdi anlaşılıyor, bu değirmenin suyunun nereden geldiğini de böylelikle anlamış oluyoruz. Esmacığım yıkılacak, nereden bilsin babasının bir hain, çıkarcı olduğunu!

—Aklımızın ucundan bile geçmeyecek bir kişi nasıl da pisliğin içinde yüzüyormuş hâlbuki?

—Bugün sen işini hallet, akşam ofise döndüğünde beraberce oturup Esma’yla adam akıllı konuşalım. Yoksa senin söylediğin gibi, biz kendi kendimizi savunamaz hale geliriz.

—Sence Esma hayatının en büyük acısıyla yüzleşmeye hazır mı?

—Mesleğimizin en önemli davasıyla başlamıştık, kadere bak! İlk ciddi davamız hüsranla bitecek gibi görünüyor. Kemal amca Esma’nın babası olmasaydı, bütün dünyada tanınırdık.

     Görünüşe bakırsa Aylin, kariyerine düşmesi muhtemel kara lekeden dolayı çok korkuyordu. Sürekli, Esma’nın babasının nasıl böyle bir şey yaptığını söyleyerek inanamadığını dile getiriyordu. Şok olmuş gibi, iki de bir Esma’ya nasıl söyleyeceğiz diye mırıldanıp durdu. Bir ara Esma çalışma odasından mutfağa geldi. O esnada Aylin’in gözleri doldu. Neredeyse ağlayacaktı ama kendisine hâkim olmayı bildi. Esma, çayını doldurup tekrar çalışma odasına yöneldiğinde bizim uyandığımızı bile fark etmemişti.

     Onda da ilginç gelişmeler fark ettim. Dünden beri bir tuhaflaşmıştı, hayalet gibi oradan oraya geziyor ve gerekmedikçe bizimle hiç konuşmuyordu. Esma içeriye geçer geçmez, Aylin bana sarılıp ağlamaya başladı. Artık iş dayanılmaz bir hal aldı.

—Aylin, kendine gel. Bak bizimle alakalı değil bütün bunlar! Unutma ki, sen Nurullah Hasıroğlu’nun avukatısın. Yapacağın iki şey var, ya Nurullah’ın avukatlığından vazgeçeceksin ya da mesleğe başlamadan evvel ettiğin yemine sadık kalacaksın, başka çıkar yolun yok. Anladın mı?

—Ama o benim en iyi arkadaşımın babası!

—Ne olmuş yani? Canım bak, bu davanın karmaşık olduğunu zaten önceden tahmin ediyorduk. İlerledikçe bir bataklığın adresine doğru gidiyormuşuz da haberimiz yokmuş. Amerikalı iş adamlarının da bulunması gerekiyor, bu dava uluslararası bir dava olma yoluna gidiyor. Sen şimdiden ağlamaya başladıysan yani. İşimiz zor, hem de çok zor. Ayrıca unutmadan, Kemal amcayı ne kadar seversen sev o artık KATİL…

-…Tamam, bugün enine boyuna düşünmem lazım.

     Aylin, Kemal amcayı çok sevdiği için ona toz konduramıyordu, o yüzden de duygusallaştı birdenbire. Ona şimdi ne söylesem boşunaydı biliyorum, yapmam gereken tek şey var o da biraz soğukkanlı davranmak. Omuzlarımda çok büyük yük taşıdığımı hissediyordum bir anda. Esma’ya ve Aylin’e yardımcı olmalıyım.

—Aylin, birazdan hazırlanıp dışarıya çıkacağım. Seni şimdilik yalnız bırakıyorum, lütfen Esma’yı yalnız bırakma. Onu iyi görmüyorum, bir haller olmuş dünden beri. Lütfen, ben gelince beraber konuşalım ve bir şey belli etme!

—Ilgın, kendimi zorlayacağım. Lütfen sen de çabuk gel, beni yalnız bırakma! Fatih’le fazla zaman kaybetme, seni bekliyor olacağım çünkü.

—Sen merak etme, onunla konuşur konuşmaz hemen geleceğim.

—O zaman arabamı al, daha rahat gidip gelirsin. Bugün benim işim yok ne de olsa.

—Teşekkür ederim Aylinciğim, kendini sıkma. Ben kalkıp hazırlanıyorum tamam mı?

     Aylin, başını yastığına gömüp tekrar sessiz sessiz ağlamaya devam etti. Dolabı açtığımda kapının aralığından göz ucuyla ona baktım yine, kendine gelmesi gerekiyordu. Akşam eve geldiğimde dananın kuyruğu kopacak artık, yapacak bir şey yok. Aylin bu haliyle Esma’yla konuşamayacaktı sanırım, bu görev de bana kaldı. Bu davayla ilgili çalışmalara başladığımdan beri en ağır görevler bana çıkmıştı nedense, kaderin bir cilvesi olsa gerek. Vardır bunun da bir sebebi, gömleğimi yeni ütülemiştim en sevdiğim beyaz keten gömleğim. Önünde nervürleri var, kolları da karpuz kol çok şirin su taşı geçirilmiş uçlarına. Hafiften göğüs dekoltesi var ayrıca, bana çok yakıştığını söylerlerdi. Altına da siyah keten pantolonumu giyeceğim. Yavaş yavaş üzerimi giydim. Dolabın kapısındaki aynaya bakarak makyajımı yaptım sakince. Göz rengimi ortaya çıkaran renkler kullandım biraz, yeşilin açık tonları. Makyaj işini halledince, son kez Aylin’i kontrol ettim. Aylin bu kez yastığı başına kapamış şekilde uzanıyordu, son bir kez yanına yavaşça yanına sokuldum.

     Yastığını hafifçe kaldırdım ve sağ elimi yanağına götürdüm.’’Her şeyin üstesinden geleceğini biliyorum, sen güçlü bir kızsın, korkarsan adım atamazsın’’,dedim. Olduğu yerden kıpırdadı nihayet,’’Yardım et!’’.diye yüzüme baktı.

     Gözümle ‘’Tamam’’ dedim. Tam kalkıp gidecekken, elimden tuttu ve

—Kendine dikkat et tamam mı, o Fatih denen adama da sakın inanma. Yine bir şeyler planlıyor olabilir, söylemedi deme!

     Bu sözleri o anda çok komik geldi. Kızın içi kan ağlarken bile neleri düşünüyor Allah’ım ya 

—Ben gidiyorum, sakın Esma’yı yalnız bırakma.

—Oldu. Sen git.

     Çantamı aldım, çıkarken çalışma odasına girdim. Esma çalışma odasındaki kanepeye uzanmış uyuyordu. Az önce aldığı çayını da içmemiş, öylece masaya koymuştu. Rahatsız etmek istemedim. Kapıyı sessizce açtım ve çıktım.

     Fatih’le görüşmeye gidiyorum. Konuşmaya, anlaşmaya ya da kavga etmeye. Bu sabah benimle ısrarla konuşması ve ‘’ayrıldım’’demesi beni şoka uğrattı. Bakalım bu hüzün kokan hikâyenin sonu mu, yoksa başlangıcı mı? Başlangıcı olmayan bir şeyin başlangıcını beklemekte nasıl olur bilmiyordum, öğrendim.

     Aylin’in arabasına binerken yanıma bir kaset aldım. Giderken onu dinleyeceğim. Bu kaseti Eylül ayında doldurmuştum. Kendi sesim ve kendi yazdığım şiirler ve düz yazılar… Çantamı açtığımda, Asım beyin ses kaydının olduğu cihazı ofise bırakmayı unuttuğumu gördüm. Çantamda kalmış! Neyse dedim içimden, şiir kasetini teybe koydum. Sesini de açtım, sırtımı da iyice dayadım koltuğa. Tiz bir gıcırtı sesinden sonra benim buğulu sesim duyulmaya başladı. İlk okuduğum yazı, onun için yazmıştım;

     ‘’Kazananı olmayan yarışlardı, herkesin bildiği ama cesaret edemediği. Çoğu zaman kendimi içine çekmekten korktuğumdu onlar. Birgün geldi, kapımı hızlıca çaldı, beni benden aldı ve öylece koyup gitti ellerim yanlarımda…

     Severken hasreti sevdiğimle, bana geri dönen yarım öksüz kalmıştı gördükleriyle. Hiç biri zor değildi bana, alışmak kadar. Kabullenmek kadar. bana inatla acı veren,bir daha hiçbir şey çıkmadı karşıma.Kim bilir kim kırdı,kim bilir kim çaldı onları benden,yok edip gitti birer birer.

     Bana çok gördü, bana çoğunu götürdü gibi geliyor mutluluğumun ve özgürlüğümün.

     İçime hapsettim çünkü kendimi, bakıyorum zannediyorlar ama bakmıyorum, konuşuyorum zannediyorlar ama konuşmuyorum. Nefes alırken bile gözlerim buruk bakıyor, hani içim daraldı derler ya! İçimin daraldığını verdiğim nefesten anlıyorum.

     Bütün bunlar, biliyorum bir gün bitecek, tek temennim benim de onlarla birlikte bitip tükenmemem. Kalan bir şey vardı sanki içimde ‘’ONSUZLUK’’Bir hiç, bomboş, sıfır… Boşaltılınca yani o gidince ağırlığı da gider diye düşünmüştüm. Bu biraz tersine oldu zannedersem, kendisi gidince ağırlığı da gitmiyormuş aksine, fizik kuralları kifayetsizleşiyor nedense... Hani matematik vardı, hani birden bir çıkarıldığında sıfır kalırdı. Benden sen çıktığından beri sıfır kalmadı işte! Ben buna kızıyorum, işte o yüzden şu matematiği HİÇ SEVMİYORUM.

     Hiçbir hiçlik bu kadar koymadı bana, sonsuza kadar susmalı mı, yoksa bildiğim yoldan gitmeli mi? Bir içimlikmiş içimdeki sevgi içimden çıkarıldığında, hani bitirdi dedim ya! Kurumuştu o gittiğinde. Orada HİÇBİR ŞEY kalmadı. Hala diyorum ki, bir daha olur mu hiç? Olur mu? Kurutmuşum kalemin mürekkebini, bir de diyorum ki olur mu? Bir müddet kendimi dinliyorum, demek ki gerçekten ben, beni bitirebiliyormuşum bunu da şimdi anlıyorum.

     Bu deli kız severken de deliydi, gülerken de. Peki, ağlarken neden yapamaz bunu HİÇ acaba?’’

                ‘’KANUN’’ YERİNE GELDİ!

     Bağdat Caddesi. Yazın ilk günlerinde gibi cıvıl cıvıl. Üzerinde çok büyük sorumluluk taşıyordu, elleri cebindeydi.

     Kaldırımları hızlı adımlarla arşınlarken, o kadar kendinden emindi ki! Kalabalıkları bazen elleriyle ayırarak geçiyor, karizmasıyla hiç kimsenin tepkisini almıyordu. Üzerine bütünüyle oturan mavi kot pantolonunun üstüne, siyah keten gömleğini giymişti. Esmer, uzun boylu, yakışıklı adam gözlerine yüzünü kaplayan polis gözlüğünü takmıştı. Gözleriyle insanları inceliyordu yürürken, ama caddede onun bakışlarına maruz kalan hiç kimse bunu fark etmemişti.

     Yakışıklı adamın telefonu çaldı, gayet yavaş hareketlerle telefonu cebinden çıkarıp gözlüğünü başına taktı ve konuşmaya başladı.

     Yanık tenli bu adam, kaldırımda ağır adımlarla yürürken bazı kızların dikkatini çekiyordu. Tek eli cebinde, telefonla konuşmaya devam etti. Telefon görüşmesi yaklaşık beş dakika sürdü. Büyük bir binanın önünde durdu nihayet,

—Sonunda geldim, dedi.
     
     Apartmana girdiğinde asansör onu bekliyor gibiydi. Telefonda görüştüğü kişinin bahsettiği büro burasıydı. Eli kararlı bir şekilde zile doğru uzandı. Kapının ardından bir ses yükseldi.’’Kimsiniz?’’

—Merhaba, ben Fatih Batuhan, Kemal Cengiz tarafından gönderildim. Korkut Öktem’le görüşmek istiyorum.

     Çok geçmeden kapı açıldı. Kapının ardındaki kişi sekreterdi. Fatih’in yüzüne garip garip baktıktan sonra;

—Randevunuz var mı? Diye sordu.

—Evet, hanımefendi Kemal Cengiz diyorum, duymadınız mı?

     Sekreter, bu kadar yakışıklı ve kibar görünüşlü birinden böylesine bir cümle duyacağını hiç tahmin edememişti, söylene söylene patronunun odasına doğru yürüdü. Kapıyı vurarak içeriye girdi ve başıyla ‘’Tamam’’işaretiyle birlikte, eliyle Fatih’e ‘’Buyurun’’,dedi.

     Fatih, içeriye girdi. Karşısındaki adam bembeyaz saçları olan, tonton birisiydi. Fatih’i görür görmez ayağa kalkıp, elini uzattı;

—Fatih bey?

—Evet, Korkut Bey ben Fatih. Elini uzattı.

     Tokalaştıktan sonra, karşılıklı oturdular. Fatih, Korkut beyin odasına göz gezdirmişti çaktırmadan. Çok özenli mobilya seçimleri vardı her yerde. Aynı zamanda içeriye çok hoş bir koku hâkimdi. Karşısındaki adam, anladığına göre çok güler yüzlü biri olmalıydı. Çünkü onu görür görmez yüzünde bir aydınlık belirdi, herkese karşı aynı olmalı diye düşünüyordu. Fazla uzatmak istemiyordu, bugün çok önemli bir randevusu vardı çünkü.

—Kemal ağabey, sizin bana yardımcı olabileceğinizi söyledi.

     Korkut bey, gözlerini Fatih’e kilitlemişti. Deneyimli gözleri bu çocuğun Kemal için her şey yapabileceğini anlamıştı. Yüz hatlarından inanılmaz güçlü bir karaktere sahip olduğunu, efendi biri olduğunu çıkardı. Senelerdir milyonlarca insanla karşılaşmış bu deneyimli gözler, insan sarraflığı yaparken Kemal’in bu adama niye bu kadar güvendiğini daha iyi anlıyordu. Kemal çok çıkarcı bir adamdı.

—Evet, çocuğum, nedense Kemal sana çok güveniyor! Onun bu güvenini sarsmazsın inşallah!

—Korkut bey, ben Kemal ağabeyle çocukluğumdan beri beraberim. O benim babam gibidir. Ona ‘’baba’’ diyemem sadece.

—Seni biliyorum Fatih, biz seninle daha önce tanıştık, sen çok küçüktün tabii ki, ama Kemal bir konuşmamızda senden bahsetmişti. Uzun zaman geçti, şimdi hatırladım. Sen, bir av partisinde babası vurulan çocuksun değil mi?

—Evet, ağabey, benim.

     Korkut Öktem, şimdi daha iyi anlıyordu her şeyi. En yakın bildiği adamın ondan bir takım şeyleri sakladığını gördü. Şimdi, onunla ilgili son işini de yapıp, bütün ilişkisini bitirmeyi planlıyordu. Masanın üstünde duran dosyayı tek hamlede aldı. Fatih’e uzatmadan kendisi açtı. Gayet ciddi görünüyordu, konuşmaya başladı;

—Dün Kemal’in kızı buraya geldi. Bir şeylerden bahsetti. Kemal, kızının bahsettiği şeylerden pek hoşlanmadı. Ardından Esma’nın verdiği bilgilere dayanarak araştırma yaptırdım.

     Fatih, arada sırada saatine bakıyordu. Ona sadece isim gerekiyordu ve adres…

—Dün bir görüşme olmuş, Asım denen adamla, Kemal’in kızının bir arkadaşı. Arkadaşı ses kaydı almış. Kaset görüşmeyi yapan kızdaymış. Şimdi bir. Bize kaset lazım anlıyor musun? İki bu iki isim ortadan mutlaka kaldırılmalı. Bu ikisinden başka hiç kimsenin bir şey bildiğini zannetmiyoruz. Sana isimlerini ve hatta fotoğraflarını vereceğim.

—Kemal ağabey, onları bugün öldürmem gerektiğini söyledi. Buraya gelmeden önce telefon görüşmesi yaptık.

—Nasıl uygun görmüşse öyle yaparsın evladım. Ben yalnızca sana bu kişiler hakkında bilgi vereceğim. Bunun dışında benden yardım almayacaksın!

     Fatih, böyle bir tepki beklemiyordu ama pek fazla kaale almadı. Alması gerekenleri verecekti nasıl olsa. Korkut, elindeki dosyadan iki tane fotoğraf çıkardı. İkisini de Fatih’in önünde duran sehpanın üzerine koydu. Fatih, gözünü sehpaya indirdi… Ve.

     Bu… Olamaz! Nasıl olur! Allah’ım bu ne anlama geliyor? Ilgın’ın fotoğrafı! Ne işi var onun burada? Fotoğrafı eline aldı. Gözlerindeki korkunç ifade o kadar açıktı ki, Korkut’un bunu anlaması çok gecikmedi. Fakat Korkut, onun bu şaşkınlık, korku ve öfke karışımı bakışlarına pek aldırış etmedi. Ne yapmaya çalıştığını anlamak bile istemiyordu. Yalnızca bildiklerini söyleyip, bu insanlardan ömür boyu kurtulmak istiyordu. Konuştu, bu kişiler hakkında topladığı bilgileri aktardı. Fatih, dinliyor gibiydi. Sadece gibiydi.

—Sadece yapman gereken, o kaseti almak. Diğerlerini de biliyorsun zaten, ben sana bir şey söylemiyorum.

     Yapacak bir şey yok! Ne yapılması gerekiyorsa o yapılacak. Onun Azrail’i olmak varmış! Başını hemen sol tarafa döndü, camdan yayılan güneş ışığına bakıyordu, gözleri buğulanmak üzereydi. Tut! Tutsana oğlum! Akma. Akma diyorum sana!

     Elini istem dışı gözüne götürdü, parmaklarının arasına karışan şey, içinin acısıydı. Kan ağlıyordu. Böyle bir kader olabilir mi?

     Fatih, ayağa kalktı. Saat on bire geliyordu. Onunla buluşacaktı. SON KEZ… Sol tarafı, titremeye başlamıştı. Korkut bey elini uzattı, ona elini uzatmadan fotoğrafları aldı ve çıktı gitti…

     Eli kolu bağlandı şimdi, birazdan öldürme emri verilen kişiyle buluşup, onu ne kadar çok sevdiğini söyleyecekti hâlbuki! Bunca zamandan sonra hayatında her şeyi yoluna koymak üzereyken olacak şey değildi bu! Ilgın’ı gerçekten çok sevdiğini anlamıştı geçen aylardan sonra, sadece onunla birlikteyken mutlu olabildiğini görmüştü. İlk defa hayatında duygularından bu kadar emindi, yaşamındaki birçok eksi tarafı bir kenara ittiğinde en güzel olanı Ilgın’dı. Buluşmayı kabul ettiğinde çocuk gibi sevindiğini anımsayabilmişti bir ara.

     Arabasına bindi, siyah camlı gözlüğüyle etrafa bakarken bu sefer, kimsenin gözyaşlarını fark etmemesi için mücadele ediyordu. Gerçekler anlamını yitirdi, hayatın akışı durdu ve kalbindeki acı katmerleşerek artıyordu her nefeste. Bir yanda babası öldükten sonra ona babalık yapan adam, diğer yanda sevdiği kadın…

               ÇARESİZLİĞİN, MASUMİYETİ…

     Yol uzadıkça uzadı gözümde, bitmek bilmiyor. Giderken dikkatimi yalnızca konuşacağım şeylere odakladım, sürekli olumsuz şeyler düşünüp durdum. Çünkü başlarken birden bire başlamıştı, biterken de öyle oldu. Birden bire… Hiç hesapta yokken ve hiç düşünmezken. Bu olumsuz durumu ancak aklım başıma geldiğinde anladım. Hasanpaşa tren istasyonunun önünden geçerken, sen beni trenin sirenlerine âşık ettin farkında bile değilsin diye geçirdim içimden. Köprünün altından geçerken, içinden yollara bakanları gördüm bir ara. Gittikleri yeri bilmiyorum bile, Zeynep olsaydı ‘’Bu tren Ankara’dan geliyor, ya da bu tren İzmit’e gidiyor.’’derdi eminim ki. Bu kadar cahil olmamın nedeni ne acaba?

     Arabayı otoparka park ederek doğruca Moda’ya doğru yürüdüm, yürürken de ara ara saate bakıyordum. Acaba erken mi geldim, yoksa beni bekliyor mu? Tam boğayı heykelini geçtim ki, telefonum çalmaya başladı. Mutlaka Fatih’tir, erken geldiği için beklemekten sıkıldı ve beni arıyor dedim. Telefonuma baktığımda, gördüğüm isim beni çok şaşırttı. Arayan Asım beydi. Neden beni arıyor bu adam? Benim telefonumun numarasını bilmiyor ki!

     Aklıma hemen Aylin geldi. Sanırım Aylin kendi telefonunu bana yönlendirdi. Kesin böyle olmuştur, çok bekletmeden telefonu açtım;

—Alo, Asım Bey?

—Merhaba Aylin Hanım, bugün sizinle görüşmem lazım. Hem de hemen, mutlaka görüşmeliyiz. Çok önemli!

     Asım bey, o kadar telaşlı konuşuyordu ki sanki bir şeyden korkmuş gibiydi. Soluk alıp verişleri bile kulağımı rahatsız etti, ne olduğunu merak ettim;

—Bir şey mi oldu Asım Bey?

—Evet, bir şey oldu! Ben Kavacık’a gideceğim, Mihrimah’ta buluşalım.

     Bu kadar ani buluşacağımızı hiç düşünmemiştim doğrusu, demek ki çok önemli bir olay oldu! Telefonda konuşmayacaktı belli ki. Ben de fazla üstelemedim;

—Saat kaçta buluşalım?

—Ne kadar erken olursa o kadar iyi olur, hayat memat meselesi…

     İşte… Adam şimdiden başladı hayatının tehlikede olduğunu söylemeye! Ne kadar çabuk duyuldu Allah’ım! Şaşkınlık geçirdim hemen, Asım beyi sakinleştirmeliyim.

—Asım bey, ilk önce sakin olun. Her şeyi beraberce oturup halledeceğiz, merak etmeyin. Saat iki gibi Mihrimah’ta olurum…

—Daha erken olmaz mı?

—Benim çok önemli bir işim var, ilk önce onu halletmeliyim. Onu halleder halletmez Kavacık’ta olurum.

—Lütfen çok geç olmasın, tamam mı? Sizin açınızdan da iyi olmaz!

—Merak etmeyin, elimden geldiği kadar kısa keseceğim meseleyi.

—Oldu o zaman, görüşürüz.

—Peki, görüşürüz…

     Asım bey inanılmaz gergindi, ses tonu bütünüyle değişmişti sanki. Bir panik havası vardı. Muhakkak bir tehdit aldı. Ama benimde hayatımın tehlikede olduğunu söyledi. Neden ki? Yürüyerek ilerliyordum, telefonu kapatır kapatmaz hızım da düştü. Aklımdan onlarca soru geçiyordu. Aylin’i aramak istedim aniden. Telefon elimdeyken arayayım. İki kez çaldırmamla telefonu açması bir oldu;

—Ilgın?

—Aylin, az önce Asım beyle konuştum!

—Biliyorum hayatım, beni arayınca telefonumu sana yönlendirdim. Ne dedi?

—Ne diyecek, hayatının tehlikede olduğunu söyledi. Sanırım tehdit aldı!

—Daha dur bismillah, bu kadar çabuk mu?

—Bilmiyorum, anlayamadım. Ayrıca ‘’hayatım’’ demedi,’’hayatımız’’ dedi. Ne demek istediğini anlayamadım Aylin!

—Ailesinden bahsetmiştir…

—Doğru, olabilir. Koruma işini ne yapacağız?

—Bugün buluşacak mısınız?

—Evet.

—Tamam, Ilgın, sen Asım beyle buluştuğunda ona bugünden itibaren kendisine ve ailesine koruma sağlanacağını söyle. Ben hemen çıkıp emniyete gidiyorum, gereken işlemleri yapayım bari!

—Aylin, eğer Asım bey seni ararsa!

—Telefonumu sana yönlendirdim canım, beni ararsa seninle konuşacak merak etme.

—Tamam, o zaman.

—Herhangi bir terslikte beni diğer hattımdan da arayabilirsin, yanıma alıyorum onu. Haydi, Allah işini rast getirsin, kendine dikkat et.

—Oldu canım, görüşürüz…

     Moda’ya geldim sonunda. Telefonla yaklaşık on dakikadan beri konuşuyorum. Aylin beni biraz rahatlatmıştı. Asım beyin bu son dakika haberi beni oldukça gerdi çünkü. Moda’daki kaldırımları arşınlarken çay bahçesine doğru giden yola saptım. Sonunda yeşillerin arasındaki bahçeye geldim. Masalar tıklım tıklım dolu. Başımı sağa sola çevirdiğimde birisinin bana doğru yürüdüğünü fark ettim. Soldaki köşeden bana doğru kalkıp gelen Fatih’ti.

     Bana yaklaştıkça gözlerimiz kilitlendi. Garip bir gülümsemeyle, yaklaştıkça yaklaştı. Yavaş adımlarla ona doğru yürürken içimde biriktirdiklerimin dışarıya akıp gideceğinden korkuyorum. Fatih bana dokunur dokunmaz, sımsıkı sarıldı. O kadar sarılmıştı ki, nefes almakta zorluk çektiğimi hissettim bir ara. Yaklaşık beş dakika boyunca sarılmıştık birbirimize, sanki beni bırakmak istemiyor gibiydi. Farkında olmadan gözlerimi kapatmışım, gözlerimi açıp kulağına ‘’Belli, beni çok özlemişsin.’’dedim. Başı omzumdaydı hala, başını kaldırdı ve gözlerimin içine bakarak ‘’Evet, özledim. Hem de çok.’’Bir anda kendime geldim ve etrafıma bakıp;

—Oturalım mı, ayakta bütün herkes bize bakıyor…

—Tamam, hayatım, gel ben şu masada oturuyorum.

     Elime yapıştı ve beni çekerek çay bahçesinin en solundaki köşedeki masaya götürdü. Vardığımızda, buraya ilk kez geldiğimizde oturduğumuz masa olduğunu gördüm! Fatih, bir çırpıda sandalye çekti ve oturmama yardımcı oldu. O kadar heyecanlandım ki, başımı kaldırıp ona bakamıyordum bile ama ben yerleşmek için bahaneler üretirken, gördüğüm kadarıyla beni baştan aşağıya kadar süzdü. Çantamı masaya koydum ve gözlerimi zor bela ona çevirdim. Benim baktığımı görür görmez;

—Sen niye bu kadar güzelsin? Diye sordu.

     Açıkçası böyle bir şey beklemiyordum ondan, baktım. Aslında bu sözü hoşuma gitmedi değil. Yüzümün kızardığını hissettim biraz, utandım doğrusu. Ellerimi koyacak yer bulamazken ona gülümseyerek;

—Bilmem, böyle olmam gerekiyor herhalde. Diyerek kızdırmak istedim.

—Peki, ben seni niye bu kadar çok seviyorum?

     Evet, yine o an, kalbim artık yerinde değildi sanırım. İnşallah bu acemi âşık halimi fark etmez diye Allah’a dualar ediyorum.

—Bence yanılıyorsun duygularında, sen beni sevmiyorsun!

     İşte o an, masanın üzerinde duran küçük vazodan bir gül çıkarıp bana uzattı.

—Asıl sen beni sevmiyorsun.

     Uzattığı gülü aldım.

—Doğru söylüyorsun, ben seni neden seveyim ki?

—Evet, sen beni neden sevesin ki! Ben senin sevebileceğin bir adam değilim zaten.

     Bu konuşmalarımız esnasında Fatih, kesinlikle yüzüme bakmamıştı. Bence yaptığı şeylerden dolayı pişmanlık duyuyordu. Bir türlü peşimi bırakmadı ve sürekli bütün her şeyini benimle paylaştı. Umutlarını, umutsuzluklarını, geleceğini, yapmak istediklerini, yaşam mücadelesini ve diğerleri anlattı. Onunla çok şey yaşadım, bana inanılmaz mutluluklar ve inanılması güç acılar yaşatmıştı. Nedense bir şekilde ondan kopamadım, beni yüzüstü bırakmış olsa da, ben yine de onunlaydım. Kalbim onunlayken, o benimle değildi.

     Fatih, elini kaldırdı ve parmaklarını saçlarıma attı. Bir çırpıda sandalyesini benim yanıma çekmişti. Ona baktığımda gözlerinde inanılmaz bir şey gördüm. Bana çok tuhaf bakıyordu. Ağlamaklı ya da içten sevgi dolu veya pişmanlık… Ne bileyim işte, gözlerini dikmiş beni inceliyordu. Ellerini saçımdan çekti ve başını omzuma yasladı. Derin derin nefes almaya başladığında, kokumu içine çekiyordu sanki. Gözlerimi kapadım ve yanağımı hafifçe onun yanağına götürdüm. İçimden artık ne olursa olsun diyordum…

     Yaklaşık on dakika öylece kaldık sanırım, başını omzumdan hafifçe kaldırıp yanaklarımı ellerinin arasına aldı ve

—Seni artık öpmek istiyorum, dedi.

     Göğsümün saniyede üç kez inip kalktığını fark ettim en son, gözlerini gözlerimden ayırmıyor ve gittikçe yaklaşıyordu bana doğru. İşte o anda ellerimin kontrolünü yitirdim, vücudum zangır zangır titremeye başlamıştı. Fatih’i daha iyi hissedebiliyordum artık… O kadar ilginç bir duygu ki, anlatımsız. Bir müddet geçtikten sonra gözlerimi açtım, eliyle dudağıma dokundu ve yine bana sarıldı. Ne yaşıyorum! Nedir bu olanlar şimdi? İçimde volkanlar patlamış gibi, vücut ısım yükselmişti aniden. Fatih bana yine o kadar sıkı sarıldı ki, onun vücudunun sıcaklığını duyumsuyorum. Durmuyordu, yüzümü okşuyor, saçlarımla oynuyordu. Başını omzuma dayadığında kulağıma şu sözleri fısıldadı;

—Seni çok seviyorum, ne olur beni affet, beni affet!

     Ne oluyor! Fatih’in başını omzumdan alıp gözlerinin içine baktım. Ellerim hala titriyordu ama yüzünü tutabiliyordum, ona baktım. Gözlerini kapamıştı ama ben başparmağımla kirpiklerine dokununca ağlamaya başladı. Başımı eğdim, ona bakmaya çalıştım bana ağladığını belli etmek istemiyordu, başını iyice yere doğru eğmişti. Evet, yanlış görmüyordum o ağlıyordu karşımda. Bana çektirdiklerini mi çekiyor şimdi, yoksa gerçekten beni seviyor mu bu adam? Onu ağlarken ilk kez gördüm, içim ezildi, kıyıldı. Madem beni bu kadar seviyordun be ey adam, niye bu kadar acı çektirdin? Niye? Başını hala kaldırmamıştı. Ellerimi ellerinin arasına alarak öpmeye başladı. Yine ‘’Beni affet, ne olur affet’’diye yalvarmaya başladı.

     Benim buzlarımın erimesi için bu yeterdi zaten, çünkü onu tahmin ettiğinden daha çok seviyorum. Sonunda ağzıma dolanan şeyleri gevelemekten sıkılıp onunla paylaşıyorum;

—Fatih, ne olur ağlama… Seni affediyorum. Canım, neden böyle davrandın peki, bu kadar eziyeti niye çektirdin ikimize de?

     Bu cümlemle birlikte Fatih daha da fena oldu. Sessizce ağlıyordu, sicim gibi gözyaşları dökerken, yüzü allak bullaktı. Başını bacaklarıma dayadı, arada kalkıp gözlerimin içine derin derin bakıyor, öpüyor ve tekrar sarılıyordu. Bu seanslar uzun uzun devam etti durdu. Fatih kendisini toparlayıp;

—İnan bana, ben sana aşığım. Ve bunu senden ayrı kalınca fark ettim, kahretsin!

     Sözler bitmişti artık…

               SEV YA DA TERKET…

     Lavaboya gitmem gerekiyordu, saat ilerliyor ve Asım bey beni bekliyordu. Fatih’ten hiç ayrılmak istemiyordum, artık barışmıştık… Bu buluşma gerçekten de itiraflar buluşması oldu bizim için. Ayrı kaldığımız zamanlarda neler yaşadığımızı anlattık birbirimize, acıyı çekerken hiç de yalnız değilmişim bunu da öğrendim. İşimi bitirdim ve çabucak Fatih’in yanına döndüm. Ondan hiç istemesem de izin alıp kalkmam gerekiyordu, aslında onu burada bırakıp gitmek istemiyorum ama yapacak bir şey yok!

—Fatih, bugün benim çok önemli bir görüşmem var canım. İstersen yarın tekrar…

—Peki, oldu hayatım, nasıl istersen…

     Bu arada Ilgın çantasını açtı ve içinden ıslak mendil çıkardı. Fatih’e uzattığında öne doğru hareket etmek zorunda kalmıştı. Çantasının içindeki kayıt cihazı Fatih’in gözüne çarptı aniden!

     ‘’Bu cihaz neden burada, keşke bugün bütün bunları yaşamasaydık, nedir bunlar bir şaka mı!’’İçi içini yiyordu, Ilgın’a bakamıyordu bile. Ağlamamak için gözyaşlarını içine akıtıyordu, içinin kan ağladığını, kalbine kan damladığını hissetmişti. O lanet cihazı almak zorundaydı ama nasıl?

—Kiminle buluşacaksın Ilgın?

—Aslında Aylin’le alakalı bir şey var. Onun bugün çok önemli bir işi var, o yüzden benden rica etti. Bir arkadaşına uğrayacağım.

—Yanlış hatırlamıyorsam çok önemli demiştin, nedir önemli olan?

—Fatih, bu onun işi. Söylemesem olmaz mı?

—Tamam, o zaman. Bari erkek mi, bayan mı onu söyle!

—Ne o,merak mı ettin?

—E yani, erkek mi?

—Ama kızmak yok!

—Tamam, söz.

—İyi o halde. Buluşacağım kişi erkek.

     Fatih’in yüzü bembeyaz kesildi aniden. Kiminle buluşacağını tahmin edebiliyordu. Acaba biraz daha ileri gitse ismini alabilir miydi? Sonuçta ondan şüphelenmezdi, kıskançlık olduğunu düşünebilirdi yalnızca.

—Adı ne bu herifin?

—Söylemesem olmaz mı?

—Bak yanlış anlıyorum ona göre!

—Tamam, tamam. Adı Asım. İnan bana sen tanımazsın. Ben de pek tanımıyorum zaten, sadece Aylin’in işi var onunla, yemin ederim.

     Fatih, alması gereken şeyi almıştı.

—Oldu ama çok dikkatli ol tamam mı?

—Peki, hadi gel beraber kalkalım.

     Ilgın ve Fatih beraber kalktılar. Fatih o kadar sinirliydi ki, gözlerinden alev fışkıracaktı sanki. Ilgın bu durumu fark etmişti ama başka bir şeye yormuştu doğal olarak. Ayrılırlarken Fatih, Ilgın’ı alnından öptü ve sonra arabasına bindirdi. Ellerini ‘’Güle Güle’’ diye sallarken bir hoşçakal sonrasında, başlangıcın sonundan başlayacaktı…

Saat 14.30

     Ilgın, Kavacık’a doğru gidiyordu. Asım Yeşilyurt’u aramış ve çıkmasını söylemişti. Mihrimah parkına varmıştı sonunda, koskocaman bir park burası. Yeşilliğin en güzelleri buradaydı, buluşmak için çok güzel bir mekândı burası. Mihrimah’a Fatih’le gelmek istiyordu Ilgın. Onunla el ele, masmavi Boğaz’ın karşına oturup saatlerce onun gözlerine bakmak istiyordu. Bu iş bittiğinde ilk işi, Fatih’i buraya davet etmek olacaktı.

     Asım Yeşilyurt, bir çardağın altında oturmuş Ilgın’ı bekliyordu. Ilgın parka girdiğinde Asım Bey ona telefon edip bulunduğu yeri tarif etti.

—Tamam, Asım Bey anladım, iki dakika sonra yanınızdayım.

     Asım bey, çok endişeli görünüyordu. Beni gördüğünde hemen ayağa kalktı ve elini uzattı. Gözünde güneş gözlüğü vardı ve başına da garip bir şapka takmıştı.

—Hoş geldiniz Aylin Hanım, buyurun!

—Merhaba Asım Bey, nasılsınız?

—Kusura bakmayın, sizi de meşgul ediyorum ama…

—Olur, mu Asım Bey, siz benim için çok önemlisiniz, sizi bu kadar korkutan şeyi merak ettim, nedir mesele?

—Hemen konuya gireyim o halde, lütfen bana ve aileme bir an evvel koruma tahsis edin. Beni tehdit ediyorlar. Öldürüleceğime dair telefonlar aldım…

     Bir anda Ilgın neye uğradığını şaşırmıştı, öldürülmekten bahsediyordu Asım bey!

—Kimden? Kiminle konuştunuz, lütfen anlatın!

—Benim çok yakından tanıdığım bir ağabeyim söyledi, bu arada sizi de takip ettirebilirler dikkatli olun!

—Ama bu bilgilere ne kadar güvene…

—Merak etmeyin, ben yaş tahtaya basmam. Bu ağabeyimin kulağı deliktir ona çok güvenirim.

—Zaten arkadaşlarım bugün emniyetle görüşmeye gitti, bugünden itibaren bütün telefonlarınız dinlenecek. Artık siz bizim tanığımızsınız, tanık özel koruması istedik. Birebir koruma yapılacak ailenize ve size.

—İyi o zaman, bu işi fazla kimse bilmeden önlemimizi alalım. Ayrıca kendinize de bir koruma edinseniz hiç fena olmaz hani!

—Siz endişelenmeyin, bana bir şey yapamazlar!

—Kendinize fazla güvenmeyin. Neyse benim söyleyeceklerim bu kadar. Bir müddet görüşmeyelim, siz beni kesinlikle aramayın.

—Peki, hiçbir şey olmayacak eminim. Yine de dikkatli olun.

—Siz de…

     Asım Yeşilyurt hemen ayağa kalkmıştı bile, elimi uzattın ama o bunu takmadan hızla oradan uzaklaşmaya başladı. Asım bey çıkış kapısına yönelmişti. Ben de onun bu telaşlı haline bakıp aceleyle kalktım ve arabaya doğru yürümeye başladım. Arabanın kapısına anahtarı attığımda, kulakları sağır eden bir patlama sesi geldi aniden. Korkunç bir ses duyuldu uçsuz bucaksız ormanda, ani bir refleksle Mihrimah’ın kapısına doğru döndüm.

     Asım bey ortalıkta yoktu! Bu ses, bu korkunç ses kurşun sesiydi sanırım. Ormandaki ağaçların dallarında pinekleyen kuşlar gökyüzüne doğru havalanmıştı. Arabanın kapısını açtım, hala etrafıma bakıyordum. Asım bey ortalıkta görünmüyordu. Oysa adam üç dakika önce gözümün önünden çıkış kapısına yönelmişti. Gözlerim her yeri kolaçan ederken Asım beyin ormanın içine doğru koştuğunu gördüm… Gözlerime inanamıyorum! Bu adamın o tepede ne işi var, bu kadar kısa sürede oraya nasıl çıkmış olabilir? Koruluğun üst tarafı hafif tepelikti, çıkış kapısının yanından ince bir patika süzülüp yukarıya tırmanıyordu. Asım bey deli gibi yukarıya doğru koşuyordu…

     Bir el daha silah sesi duyuldu. Koca ormanda ölüm sessizliği vardı artık. Ben ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorum. Asım beyin koştuğu yere doğru bakarken dizlerimin bağı çözülmüştü sanki. Arabanın kapısını açtım, içeriye girmek için adımımı attım. Ama diğeri gelmedi.

     İçimde bir bomba patlatmışlardı, bunu anlamam için çok uzun bir süre geçmemişti herhalde. Başımı eğdim, bacaklarımı kontrol etmekte hiç bu kadar zorlandığımı hatırlamıyorum. Beyaz gömleğimden, bacaklarıma doğru sıcak bir şeyler akıyordu. Başımdan aşağıya doğru ter boşaldı aniden…

     Dizlerimi hareket ettiremediğimi anımsıyorum, çöktüler… Bir binanın yerle bir olması gibi aniden ve gümbürtüyle yere serildiler. Vücudumu toprağın üstünde hissettim, toprak ben kokuyordu ya da ben toprak kokuyordum artık!

     Ne oldu? Felç mi? Sol kolumu ve bacağımı hissedemiyorum, gözlerimin açık olduğunu biliyorum. Çünkü ağaçların tepelerini görebiliyorum ve onların üstündeki mavi gökyüzünü, ama başkalarını göremiyorum. Yavaş yavaş sağ elimi oynatmaya yeltendim, vücuduma dokunmalıyım… Parmağımı kaldırdım, parmağımı hissedemiyorum! Parmağımın ucundan süzülen kırmızı… Kırmızı kan…

     Az önce deliler gibi çarpan kalbim, giderek yavaşlıyor. Tam kalbimin üstünde büyük bir delik açılmış, bunu fark ediyorum. Neden? Âşık olmaktan bıktın mı? Hiç bir organıma laf geçiremiyorum ilk defa, kalbim zaten ezelden beri beni dinlemiyordu! Şimdi son kez… Başımı soluma çeviriyorum dü-şü-ne-mi-yorum!

—Fatih? Sen de mi bura-da sın… Ben, göremiyorum…


* * * * *

Ofiste heyecanlı bekleyiş devam ediyordu. Aylin, hemen emniyet müdürlüğüne gidip dilekçesini vermişti. Ilgın’la birlikte hazırladıkları suç duyurusu dilekçesini de cumhuriyet savcısına vermişti artık. Cumhuriyet savcısı ona verilen dilekçeyi ve dosyayı uzun uzadıya incelemiş, çok düşünceli bir şekilde gerekli yerlerle temasa geçmişti. O esnada Aylin, sürekli Esma’yı düşünüyordu. Akşam ofise geldiğinde, Ilgın’la beraber bütün olanları ona anlatacaklardı artık ve bütün her şey başlayacaktı.

     Ofiste bir sağa bir sola sinirle yürürken sürekli hem kolundaki saate, hem de duvardaki saate bakıyordu.’’Nerede kaldı bu kız?’’Ilgın’ın gelmesi uzun sürmüştü. Aylin’in aklından sorular geçiyordu,

‘’Acaba konuşmaları uzadı mı?’’

‘’Fatih’ten dolayı Asım beyle görüşmeye gidemedi mi?’’

‘’Yoksa Asım Bey bir problem mi çıkardı?’’

     Aylin’in içi sıkılıyor, devamlı derin derin iç çekiyordu. Esma da ortalıkta yoktu, ama telefon etmiş ve yarım saate kadar ofiste olurum demişti. Ilgın’la en son görüştükleri saatten sonra hiç görüşmemişlerdi.

     Elinde telefon, tuşlarıyla oynayıp duruyordu. Birden gözü ekrana takıldı. Saat 21.00 olmuştu.’’Ilgın bu saate kadar ofiste olmalıydı, ne olursa olsun arayacağım…’’diyerek telefon numarasını çevirdi. Telefonu çalıyordu…


* * * * *

Arabanın içindeki telefon ısrarla çalmaya devam ediyordu. Olay mahallinde araştırma yapan bütün polisler, balistik görevlileri, doktorlar, özel görevliler ve iki tane mitçi arabanın içinde çalan telefona doğru yöneldiler. Soruşturmayı başlatan savcı seri adımlarla arabaya doğru ilerledi. Direksiyonun altına düşmüş olan telefonu eline aldı ve dikkatlice arayan kişiye baktı. Ekranda görünen isim;‘’Aylinciğim’’di.
Savcı yanına yaklaşan baş komisere yanaşıp,’’açıyorum’’ işareti yaptı ve sakin bir şekilde telefonu açtı.

‘’Alo’’

Aylin, karşısına çıkan erkek sesini duyunca şaşkına dönmüştü. Telefona bakan erkekti! Ilgın… Ne söyleyeceğini ilk etapta unuttu, ama sonra ilk şoku atlatır atlatmaz,

—Sen de kimsin? Ilgın nerede? Diye sordu.

     Savcı telefondaki kişinin ölen bayanın arkadaşı olduğunu düşündü. Açıklama yaparak, hemen ilk sorusuna başladı.

—Ben Üsküdar Cumhuriyet savcısı Soner Genç. Siz Ilgın hanımın neyi oluyorsunuz?

     Aylin, telefonu elinden düşürmek üzereydi neredeyse. Ne savcısı! Gözleri yuvalarından çıkmıştı bir anda, kalbi o kadar hızlı atıyordu ki, bedeninin titremesine de engel olamıyordu. Aklından geçen şey değildi! Olmamalı… Sesi titriyordu artık.

—Ben Ilgın’ın arkadaşı avukat Aylin…

     Telefonun ucundaki ses, gayet emin bir şekilde;

—Merhaba avukat hanım, sanırım şuan bulunduğumuz ortamda size çok ihtiyacımız olacak!

     Aylin artık konuşmuyordu. Ayaktaydı ve öylece kalmıştı. Savcı hala konuşmaya devam ediyordu;

—Ailesine ulaşmamız lazım. Bu telefondaki numaralardan bulabiliriz değil mi?

     O dakikadan sonra Aylin’in dili damağı kurumuştu. Gözlerinin kör olduğunu hissetmişti sanki ağzından dökülen cümle sadece içinden geçenlerdi;

—Ne oldu? Ne olur söyleyin, Ilgın’a ne oldu!

     Aylin sustuktan sonra telefonun diğer ucundaki ses de gidip geliyordu, savcı zoraki konuşuyordu.

—Başınız sağolsun, çok üzgünüm… Arkadaşınız Kavacık’ta öldürülmüş olarak bulundu. Aylin Hanım, bir an evvel ailesine ulaşmamız lazım. Çünkü bir cinayet söz konusu, bu arada sizi de görmemiz gerekiyor. Üsküdar karakoluna gelip ifade vermelisiniz!

     Aylin, bu duyduklarına inanamıyordu. Bilincini yitirmişti, savcının cümleleri beyninde yankılanıp duruyordu. Başına hâkim olamıyordu, sandalyeler, masalar ve perdeler etrafında dönüp duruyordu. Ellerini alnına çarptı hızlıca. Gözlerinin içine biriken damlalar artık halının üzerine dökülüyordu. Sadece ağzından ‘’Allah’ım’’ haykırışı çıkıverdi.



•     * * * * *

Aylin gözlerini açtığında Esma’yı gördü. Esma, hafifçe yüzüne su çarpıyor, tokat atıyordu.

—Aylin, Aylin… Ne oldu sana böyle canım ya, uyan! Ne olur uyan!

—Esma…

—Söyle canım, tansiyonun mu düştü? Ilgın nerede?

—Efendim?

—Ilgın…

—Ne, ne olmuş Ilgın’a?

—Ilgın’ı öldürmüşler! Ilgın’ı öldürdüler! Kızın hayatını söndürdüler, ailesine ne söyleyeceğim şimdi ben…

Aylin’in yarı baygın sarf ettiği bu sözler inanılmazdı. Esma’nın yüzünün rengi atmıştı birden, bembeyaz olan yüzüne iki tokat attı kendi kendine.

—Allah korusun, sen ne diyorsun Aylin?

Aylin şok halinde, sözleri birbirine dolayarak konuşmaya başladı;

—Esma, Ilgın’ı öldürdüler. Kaset ondaydı. Asım bey bizden koruma istedi. Ben de gittim suç duyurusunda bulunup koruma istedim. Ilgın’a da; sen de koruma tut demiş! Esma, Esma! Ilgın’ı senin baban öldürttü… Senin baban, anladın mı? Lanet olsun her şeye ya, lanet olsun…

—Ne diyorsun. Ne? Anlamıyorum!

Aylin sinir krizi geçiriyordu. Avazı çıktığı kadar bağırıyor ve ağlıyordu. Gözlerinin içi kan çanağına dönmüştü adeta.

Esma, hareketsiz kalmıştı bütün bu duyduklarından sonra. Başını yere eğmiş öylece duruyordu sadece. Aylin ise çıkarabildiği kadar sesini çıkarıyor ve karşısında sinen arkadaşına, resmen kusuyordu.

—Ilgın’ı bu genç yaşında öldürdü senin baban! Pis hain köpekler, değer miydi ha, değer miydi? Paranın esiri olmuş baban yaptı, anladın mı, Ilgın’ı senin baban öldürttü. Katil… Senin baban katil!

Esma hala başını kaldırmamıştı, Aylin içindekileri haykırmış ve avazı çıktığı kadar Esma’ya bağırmıştı. Esma, başını kaldırdı… Aylin’in gözlerinin içine baktı ve yavaşça ayağa kalktı. Başı önünde yatak odasına yürüdü. Aylin ise Esma’nın bu davranışına hiçbir anlam veremedi. O sessiz sedasız odasına çekilirken, Aylin darmadağın bir halde bu tepkisizliğin nedenini çözmeye çabalıyordu. Esma böyle susmamalıydı, tepkisi olmalıydı. Çok geçmeden yatak odasının kapısının kilitlendiğini duydu. Kilidin sesi kulaklarında patlamıştı resmen.

Aylin, başını her iki yanına sallayarak ‘’Yazıklar olsun!’’ demişti odanın içinde bağırarak. Ayağa kalktı sallanarak, başı o kadar ağrıyordu ki gözlerini kısarak bakıyordu etrafına. Aniden savcıyla konuşmaları geldi aklına, hemen onu bulmalıydı. Neler olup bittiğini anlamlıydı. Bu şaka olmalı, beni çıldırtmaya çalışıyorlar diye düşünüyordu. Hemen harekete geçti, kol çantasını ve gerekli bütün eşyalarını alarak evden çıktı. Dışarıya çıkar çıkmaz taksi çevirdi ve Üsküdar karakoluna gitmesini söyleyerek kendine gelmek için, içinden telkinler vermeye başladı. Koltukta otururken sürekli bacaklarını oynatıyordu. Resmen iki büklüm olmuştu. Esma neden hiçbir tepki vermedi? Neden benimle değil? Ilgın’ın annesine haber verilmiş miydi acaba? Aklını kemiren nokta buydu, en iyi dostunu kaybetmişti ama ailesini de arayamamıştı. O yoktu artık, hayatındaki en önemli renk, en önemli varlık yoktu ama daha bu öğlen onunla konuşmuştum, çok mutluydu oysaki!

Aylin hala şokun etkisinden kurtulamamıştı. Taksi hızla Üsküdar sapağına girdi. Yolda ilerlerken, Aylin Karacaahmet mezarlığının önünden geçtiklerini fark ediyor ve kendisine geliyordu aniden. ‘’Şimdi Ilgın da mı bu toprağın altına girecek?’’

Yine gözlerinden sicim gibi yaşlar boşalmaya başlamıştı. Çok geçmeden taksi karakolun önünde durdu. Taksicinin ücretini ödeyip, arabadan alelacele çıktı. Karakolun önü inanılmaz kalabalıktı. On tane ya da daha fazla polis otosu duruyordu kapının önünde. Hepsi de sanki bir yere gideceklermiş gibiydi.


•     * * * * *

Akşam iyice bastırmış ve karanlık çökmüştü. Aylin, taksiden indikten sonra karakolun kapısının önünde durdu. Merdivenden adımını attıktan sonra bir anlığına gözleri kapanmış ve derin bir iç çekmişti. Şimdi yavaş yavaş, bitkin bir halde içeriye girdi. Kapının önünde duran görevliye;

—Kavacık’ta öldürülen bayanın yakınıyım. Savcı Soner Genç’le görüşecektim, diyebildi.

     Gayet ciddi görünen kapıdaki görevli ona savcının nerede olduğunu söyledi. Aylin’in adımları gitgide kısalıyordu. Tansiyonu da düşmüştü, kendisinde değildi. Aslında hala şoktaydı, duyduklarından sonra hareket kabiliyetini yitirmişti sanki.15 numaralı kapının önüne geldiğinde, kapının önünde iki tane sivil polis duruyordu. Onlardan birine dönüp;

—Beni savcı Soner Genç çağırdı.

—Adınız neydi hanımefendi?

     Aylin nüfus cüzdanını çıkararak kendisini tanıttı. Görevli kimliği inceledikten sonra;

—Bir dakika bekleyin hanımefendi.

     Polis kapıyı çalarak içeriye girdi, fazla zaman geçmemişti ki tekrar kapı açıldı ve sivil polis;

—Buyurun Aylin Hanım.

     Aylin, içinde patlayan volkanlara inat ilerliyordu. Duyguları öylesine paramparçaydı ki, ağlasa olmaz, gülse olmazdı o anda. İçeriye adımını attığında odada büyük bir masa olduğunu gördü. Masada oturan dört kişi vardı, dördü de erkekti. Bunların içlerinden biri Aylin’i görür görmez ayağa kalktı ve ona doğru yürüdü. Elini uzatarak;

—Merhaba Aylin Hanım, ben Soner Genç. Öncelikle başınız sağolsun. Buyurun şöyle oturun.

     Savcı eliyle yer gösterdi, gösterilen sandalyeye sessizce oturan Aylin, o kadar bitkindi ki… Sadece çantasını masanın üzerine koyabildi. Gözündeki korkmuş, şok olmuş ve yorgun bakışlarla savcıya baktı;

—Soner Bey, Ilgın’a ne oldu? Ne olur anlatın!

     Savcı ellerini arkasına koyup odanın içinde volta atmaya başladı. Yavaşladı ve konuşmaya başladı.

—Saat akşam yedi buçuk civarı Kavacık’ta ki çay bahçesinin çalışanları tarafından polise ihbar geldi. Olay yerine ulaşan ekipler, çay bahçesinde arkadaşınızın cesediyle karşılaştılar. Bizler de araştırma yapmak için gittik ve sadece Ilgın hanımın cesediyle değil, Asım Yeşilyurt isimli bir kişinin daha öldürülmüş olduğunu tespit ettik.

     Soner Genç konuşuyor, konuştukça Aylin mahvoluyordu. Asım beyi de öldürmüşler! Demek ki adam endişelenmekte haklıymış. İnanamıyordu duyduklarına, bütün bunlar şaka olmalıydı. Şakaydı sanki her şey bu kadar basit olamazdı.

     Daha geçen gün bazı şeyler ortaya çıkmıştı, ne çabuk duyuldu, kim yapmış olmalı? Aylin bunları düşünürken bu davada sonucunu yalnızca Ilgın’ın ve kendisinin bildiğini biliyordu. Peki, ama onların bildiğini, başka kim bilebilir ki? Kim Kemal Cengiz’e bu olayları anlatabilir? Bu düşünceler hızla aklından geçerken, savcı Aylin’e yaklaşarak konuşmaya başladı;

—Aylin Hanım, arkadaşınız neden öldürüldü?

     Aylin bu soru karşısında ne söyleyeceğini bilemedi. Ne söylemesi gerekiyordu ki şimdi? Herşeyi en baştan anlatmaya karar verdi, baktı… Savcı onu dinlemeye hazırdı.

—Soner Bey…

—Dinliyorum sizi Aylin Hanım.

—Ilgın, ben ve Esma isimli arkadaşımız birlikte bir cinayet olayıyla ilgili davayı araştırıyorduk. Daha doğrusu dava açmak için delil topluyorduk.

—Ne cinayeti? Bilinen bir olay mı?

—Nurullah Hasıroğlu cinayeti!

—O cinayet kapanmamış mıydı?

—Kapanmıştı ama tekrar araştırdık ve çok önemli bulgulara rastladık.

—Peki, Ilgın hanımın davadaki görevi neydi?

—Araştırmalarımızda bize yardımcı oluyordu.

—Ilgın’ın araştırmaları nelerdi, kimlerdi?

—Öldürülen kişi Nurullah Hasıroğlu ve cinayeti işleyen kişi hakkında bilgi toparlıyordu. Sonrasında bu cinayeti işleten kişiyi bulmama yardımcı oldu.

     Savcı Soner Genç duydukları karşısında sanki sahte şaşkınlık ifadeleri kullanıyordu. Aylin olayları tek anlatırken aynı zamanda içeride can kulağıyla onu dinleyen kişileri de inceliyordu. Savcı Soner Genç;

—Şimdi anlaşıldı… Dedi.

—Ne anlaşıldı?

     Biraz bildik, biraz tanıdık ifadelerle Aylin’e bakıp;

—Siz arı kovanına çomak sokmuşsunuz Aylin Hanım, Ilgın hanım’ın görevi de zaten çok zormuş. Cinayetin içeriğini de anlattınız.

—Soner Bey, Ilgın’ı öldüren kişi, Nurullah Hasıroğlu’nu öldüren kişi mi?

—O konuda kesin bir yargıya varmamız için siz de biliyorsunuz ki, araştırmamız lazım. Ama görünüşe bakılırsa öyle gibi. Siz zaten suç duyurusunda bulunmuştunuz. Biz de Ilgın’ın cinayetiyle ilgili sizin suç duyurunuza bakacağız ve araştırmalarımızı bu konuda derinleştireceğiz.

—Anladım, ben bütün dosyayı Kadıköy savcılığına teslim ettim.

—Anlaşılmıştır.

     Aylin konuştukça açılıyordu, Onlar konuştukça masada oturan iki kişi sürekli notlar alıyor, diğeri de yalnızca dinliyordu. Ve sonunda o da soru sormaya başladı;

—Aylin Hanım, Nurullah Hasıroğlu cinayetini biliyorum, zamanında bu dosya neden kapatıldı biz de pek anlam verememiştik doğrusu. Anladığım kadarıyla bu davanın savcısı sessiz ama derinden araştırmalarına devam etmiş! Ve akıllıca bir şey yapmış.

—Ne gibi?

—Davayı kendisi değil, size çözdürmüş ve bu sonu hesaplayarak hareket etmiş!

     Aylin birden şaşkına dönmüştü.

—Siz bu konuda çok şey biliyorsunuz galiba? Bu son derken neyi kastettiğinizi pek anlayamadım?

—Bizler bu tip davaları bilmek zorundayız, ben milli güvenlik görevlisiyim, adım Selçuk Dağlar. Arkadaşlar da Mit görevlisi. Son, yani bu ölümler.

     O gece dört kişiyle birlikte uzun uzadıya olaylar hakkında konuştu Aylin. Bütün bildiklerini ve tahminlerini anlattı. Dava açıldığı için Nurullah Hasıroğlu cinayet davası tek başına işleyecekti. Ilgın ve Asım Yeşilyurt için ayrı bir dava açılacaktı ama belki iki dava da belirli bir aşamaya geldiğinde birleştirilecekti. Ilgın’ın çantasında ofisten çıkarken unuttuğu, ses kaydının olduğu kaseti kimin aldığını bulmaları gerekiyordu. Aylin, bu dört adamın ondan çok önemli bazı şeyleri gizlediklerini anlayabiliyordu. Sanki bu olayı başından sonuna kadar takip etmişçesine davranıyorlardı. Mitçi olarak kendini tanıtan Selçuk Dağlar çok gizemliydi. Sürekli farklı sorularla Aylin’i bir hayli terletmişti.

     Saat 02.42’yi gösteriyordu. Mitçiler ve savcılar Aylin’e inanılmaz detay içeren sorular soruyordu. Bildiği bütün her şeyi anlattı ve onlara istedikleri bilgileri veriyordu, Selçuk Dağlar;

—Cinayet günü Ilgın hanımın buluştuğu kişinin adı neydi?

—Fatih. Fatih Batuhan.

     Selçuk Dağlar, kaşların çatıp Soner Genç’le iki dakika bakıştı, sonra Aylin’e dönerek;

—Demek öyle! Dedi.

     Aylin bu bakışları kaçırmamıştı, sanki Fatih’i tanıyorlarmış gibi tavır sergilemişlerdi. Kendisini tutamayıp;

—Siz Fatih’i tanıyorsunuz sanırım? Diye sormuştu.

Selçuk Dağlar;

—Hayır, sadece ismini duymuştuk!

     Aylin bu cevaba çok şaşırmıştı,

—Nereden duydunuz bu ismi?

—Kemal Cengiz’den…

—Efendim. Anlayamadım. Kemal Cengiz mi?

—Evet,Kemal Cengiz.Her şey şimdi daha net anlaşılıyor Aylin Hanım.Fatih Batuhan,Kemal Cengiz’in oğlu gibidir.Her türlü pis işini ona yaptırdığını duymuştuk!

     Bu açıklamayla birlikte Aylin’in suratı allak bullak oldu. Neye uğradığını şaşırmıştı yine. Bu kadar tesadüf olamaz, olamaz! Bu kadarına da kalp dayanmaz artık diye içinden geçiriyordu. Aklı yine durmuyordu, çalışmaktan uykuyu unutmuştu sanki. Uykusuzluktan ve üzüntüden gözleri kapanmak üzereyken bunu duyunca, içindeki tüm organları harekete geçmişti birden bire.

—Fatih, Kemal Cengiz’in oğlu gibidir dediniz… Ben, anlayamadım. Dün Ilgın’la O buluşmuştu, hem de Ilgın’a çok ısrar ediyordu buluşalım diye. Benim, yani anlayamıyorum… Aklım durdu sanki sizce Ilgın’ı Fatih mi öldürdü?

—Bilmiyorum Aylin Hanım, dedim ya, araştıracağız.

     İşte o anda Aylin’in başından aşağıya kaynar sular dökülmüştü. Olduğu yerde hareketsiz kalmıştı yine. Bu nasıl olur? Ilgın, o adamı çok seviyordu, çok! Ben böyle aşk görmedim, insan sevdiği kişiyi öldürebilir mi? Sevip sevmediğini de bilmiyorum henüz, Ilgın öyle söylüyordu. O da beni çok seviyor diyordu… Arada ikisinin telefon konuşmalarını duyardım, bazen de Ilgın’ın mesajlarını okurdum. Yani Ilgın’ı terk edip gitmeseydi, ben bile Fatih Ilgın’a âşık diyebilirdim. Diyebilirdim belki de!

     Aylin’in gözlerinden sinir akıyordu, sinirden köpürmüştü, gözü dönmüştü. İçine düştüğü bu bulmacayı hayretle çözmeye çalışıyordu hala, kendisine inanamıyordu. Bu karmaşanın içinde ‘’Acaba Ilgın Fatih’e bulduğumuz şeyler hakkında bir şeyler mi anlattı?’’ diye sorup duruyordu.

     Savcıların büyük bir esrar içinde söylediklerine,’’Bilemiyoruz, araştıracağız.’’demeleri de Aylin’i oldukça germişti.’’Bu ne rahatlık böyle anlayamıyorum, bu adamlar ne yapmaya çalışıyor? Benim arkadaşımı öldürmüşler, aynı zamanda Asım Yeşilyurt’ta öldü ama adamlar sanki hiç böyle bir şey yaşanmamış gibi davranıyorlardı. Bu kadar da profesyonellik olmaz’’diye düşünmeye başlamıştı.

     Ilgın’ın cesedini görmek istediğini söylemişti Aylin, ama adli tıpta araştırma yapıldığını söyleyerek geçiştirdiler. Hiç bir anlam veremiyordu bu tavırlara, neler oluyor, bu gizem? Diye mırıldanıp durdu sürekli.

                    * * * * * *



Saat epeyce ilerledi, devlet görevlileri soruşturmaya ara verdiler. Aylin’e Esma’yı da dinlemek istediklerini söylediler.

     Esma… Şimdi ofiste, kapandığı yatak odasında kim bilir şu anda neler yapıyordur? Aylin, bir polis aracıyla ofise bırakılmıştı. Olayın etkisinden ve birincil kişi olduğundan, daha ne Ilgın’ın ailesiyle, ne de kendi ailesiyle konuşamamıştı. Gerçi savcılar ve diğer görevliler, ona Ilgın’ın ailesiyle görüşmemesini istemişti. Beyni uğuldayıp duruyordu ofise adımını attığında, kendisini o kadar kötü hissediyordu ki, üzüntü mü yoksa şaşkınlık mı bilemediği bir hastalığa yakalandığını düşünüyordu. Bütün bu olanlar bir korku filmi izlediği hissini veriyordu ama işin kötü tarafı da korku filmi çoktan bitmişti, bu onun hayatının ta kendisiydi. Yaşadıkları korkunç şeylerdi, Ilgın’ı göstermemişlerdi ona.

     Ofise adımını attığında koltuğa yığılıp kaldı. Çantası kolundaydı hala. Nedense hiç kimse onu aramamıştı, Ilgın’ın ailesi bile! Ayağa kalktı tökezleyerek, banyoya girip aynadan kendisine baktı. Yüzü bembeyazdı hala, gözlerini tanıyamadı bile. Saçları darmadağın olmuştu çekiştirmekten, sinirini tırnaklarından ve saçlarından almıştı. Ellerini lavabolunun kenarına koyup, aynada kendisiye konuşmaya başladı;

‘’Yokluğun ne kadar zormuş, niye yoksun ki şimdi yanımda? Tam her şeyin sonuna gelmişken, tam seni kazanmışken… Tam da kendini toplamışken, bana gerçek bir son yaşattın Ilgın. Sana bir şey söyleyeyim mi; ben aşkı böyle bilmezdim… Sonunda ölüm mü varmış? Hem de âşık olduğun adam tarafından… İnanamıyorum hala, inanamıyorum.’’

     Başını eğdi, banyonun kapısını kapadı ve yatak odasına doğru yürüdü. Kapısını kilitlemişti. Hiç bir şey düşünememişti ilk girdiğinde, ama bütün ışıklar kapalıydı nedense! Esma nerede? Yatak odasının kapısının kulpuna elini attı, kapı açıldı! Aylin, Esma’ya karşı bir kızgınlık duyuyordu nedense, yanında olmalıydı, O da destek olmalıydı.

     Aylin kapıyı açtı. Işığı yaktı.

     Esma hala oradaydı, yatıyordu pervasızca. Yatağa kendisini iyice gömmüş ve öylece yatıyordu! Artık onunla konuşma zamanı gelmişti. Ilgın yoktu, bunu tek başına yapmalıydı. Esma bütün gerçeği bilmeliydi. Ofisten çıkarken babası hakkında ona birkaç şey söylemişti, belki ondan dolayı kırılmıştı ama… Bu davayı getiren de o’ydu.

     Aylin eğildi ve Esma’nın omuzuna dokundu.

—Esma uyan! Esma, seninle konuşmamız lazım!

     Esma hareketsiz bir halde yatıyordu hala. Aylin, onun bu kendinden geçmiş halini görünce birden endişelendi. Aniden Esma’nın omzundan kavrayarak kendisine doğru dörderdi. Esma hala hareketsiz ve tepkisiz bir haldeydi. Aylin’in içindeki korku gitgide haykırışa dönüşmüştü. Esma’yı kendisine doğru çektiğinde kollarındaki kurumuş kana bulandı elleri.

Sabahın ağarmasına dakikalar kala, tan vaktinden önceki ayazda soğuk, ayaz bir ses duyuldu yüksek plazaların arasındaki binadan.

     Aylin, sabaha karşı attığı acı çığlıklarla uyuşan beynini de, bütün insanları da ayağa kaldırdı.

     Saatlerce Esma’yı uyandırmak için çabaladı nafile ümitle. O korkunç çığlıkları duyanlar ofisin kapısını kırıp içeriye dolmuştu, sesin olduğu yöne doğru koşup gidenler Esma’yı Aylin’in kollarında yatarken olarak gördüler.

     Komşuları polis çağırdı. Ofise gelen polisler Esma’yı Aylin’den zoraki ayırdılar. Aylin sinir krizi geçiriyordu.

Sabahın ilk saatlerinde gözlerini hastanede açmıştı yine.

     Belki bir tükenişin hikâyesiydi yaşadığı, belki de kaderinde iki tane en yakın dostunu aynı anda kaybetmesi yazılmıştı alnına. Hastane koridorlarında iki büklüm bir halde iki günden beri yaşadıklarını düşünmeye çalışıyordu. Doktorlar ona sakinleştirici iğne yapıp bir odaya yatırdılar. Özel bir hastanenin denizin karşısındaki camından bakıyordu manasız bir şekilde.

Gemiler sessiz sakin denizin üstünde salınarak geçerken, gözlerinin önünden Esma’nın bürosunda Ilgın ve Esma ile ilk konuşma günü geçiyordu. Yine bir sabahtı… Kahvaltı sofrasıydı. Ilgın her şeyden kaçmak istiyordu, Esma ve Aylin onu artık hayata tekrar asılması için, kendilerine yardım etmesi için çağırmıştı. Dava boyunca Ilgın hep olayların en zorunu üstlenmişti. Esma çok akıllı bir kızdı ama… Bu olmamalıydı, buna kalbi dayanamazdı.

     Aylin’in gözlerinden yaşlar yine yağmur gibi akıyordu. Birden yattığı odanın kapısı açıldı. Aylin verilen ilaçların da etkisiyle başını zoraki kapıya çevirdi. Annesi ve babası onun yalnız kalma isteğiyle dışarıda bekliyordu hala, ama bu da kim?

     Gözlerini kısarak, iyice baktı. Bu Korkut Öktem’in tam kendisiydi!

Aylin, Korkut amcayı görünce gözlerine inanamadı. Uzun zamandan beri onu görmemişti. Çok değişmiş, saçları bembeyaz olmuş, iyice yaşlanıp çökmüş gibi gelmişti Aylin’e. Korkut Öktem elinde çiçekle Aylin’e doğru yaklaştı, hiçbir şey söylemeden yatağının yanındaki sandalyeye oturdu. Gözlerinin içindeki anlamı çözemeyecek kadar yorgundu Aylin. Konuşmuyor, sadece Aylin’in gözlerinin içine bakıyordu. Bitkin olduğu halde onunla konuşmaya çalışıyordu.

Aylin:

—Korkut amca, nasılsın?

     Konuşmaya niyeti yok gibiydi sanki sadece bakıyordu buruk bir halde. Yere baktığında gözlerinde beliren gözyaşını saklayamayacağını anlayarak Aylin’e baktı tekrar.

Korkut:

—Hayat ne kadar garip değil mi? Bir yanda en yakın dostlarının vefatı, diğer yanda en yakın dostunun babasının katil oluşu!

     Aylin Korkut Öktem’e bakıp kalakalmıştı. O bunları nereden biliyordu ki?

Aylin:

—Korkut amca, sen nereden biliyorsun bunu?

Korkut:

—Ben senin bilmediğin çok şeyi biliyorum evladım, çok şeyi…

     Aylin, bu sözleri duyar duymaz yerinden fırladı hemen. Etkisindeki ilaçlar bile içinde yanan ateşi söndürememişti o anda.

Aylin:

—Demek sen bütün olup biteni biliyordun, ama bize haber vermedin… Öyle mi, peki sana soruyorum Korkut amca, soruyorum. Ne hakla? Ne hakla bu iki insanın hayatına kıyarsınız siz, ne hakla haaa? Ne istediniz bu iki kızdan. Yazıklar olsun, sana da… Kemal amcaya da, yazıklar olsun! Hiç vicdanınız yok mu sizin? Kendinize bir bakın, aynada ne göreceksiniz acaba? Bir katilin ne yapacağını bilen ve hiç müdahale etmeyen adamı mı, yoksa vicdanını rahatlatmak için yanıma gelen adamı mı? Kemal amca kendi kızını bile öldüren bir cani, anladın mı beni, o bir cani!

     Ağlamaktan, konuşmaya inleyip gidiyordu sözleri. Bu kadar açık ve netmiş meğer. Bu kadar adiymiş bu yorumsuz yaşananlar. Bakıyordu gözlerine, bakakalmıştı. Gözleri yalancının gözlerine benziyordu karşısında oturan adamın, içindeki hangi merhamet duygusuna sarılıp gelmişti belli bile değildi maalesef. Onlara hoşçakal diyememişti bile, acısını yaşamaya fırsat bile bulamıyordu, yalnızca ağlıyordu gerçekten kim olduğunu bile bilemediği bu adamın karşısında. Aklından geçen tek zavallı şey ise, o ağladığını görünce acaba çok mu pişmandı… Elleriyle başını gizliyordu, hiçbir şey söylemiyordu…

     Korkut Öktem, yavaşça ayağa kalktı ve hıçkırmıştı sanki. Elini cebine atıp kâğıt mendiliyle gözlerini sildi. Aylin’in hala ona baktığını görüyordu. İçinde biriktirdiklerini açmanın zamanıydı nihayet.

Korkut:

—Buraya seninle ciddi anlamda konuşmaya geldim kızım. Yalnızca beni dinle tamam mı?

     —Ciddi anlamda öylemi? Çok komik, bu ölümlerden daha ciddi ne olabilir söyler misiniz?

     —Lütfen yalnızca beni dinle kızım, sana her şeyi anlatacağım, anlatacaklarıma nasıl tepki vereceğini çok merak ediyorum!

          Aylin, karşısındaki adamın ne söyleyeceğini merak etmişti, ona ‘’Peki’’ anlamında başını salladı.

…Şimdi sana en önemli şeyi söyleyerek başlıyorum... Kemal yakalandı.

—Neee?

—Susss!

     Parmağıyla Aylin’i susturmuştu ve konuşmaya devam etti.

…İnan bana bütün hikâye böyle bitmedi. Bu dava bu şekilde başlamadı çünkü. Başından beri olayların en yakın görgü tanığı benim, sen bilmiyorsun. Ilgın da bilmiyordu, Esma ise ilk öğrenenlerden biri oldu.

     Aylin yatağın içinde, gözleri atom bombasına dönmüş gibi Korkut Öktem’i dinliyordu.

…Esma Herşeyi benden öğrendi. Ilgın’ın ve senin babasıyla ilgili araştırma yaptığını da biliyordu. Planlarımın arasına onu da dâhil etmek zorunda kaldım. Kemal’in bir batağın içinde olduğunu biliyordum ve çok tehlikeli olmaya başladığını anladığımda harekete geçmeye karar verdim. Ve sana çok sevineceğin bir haber vereyim Ilgın, yaşıyor…

Aylin:

—Neee? Ne dedin sen? Na. Nasıl yani?

     Aylin çok şaşırmıştı, dili tutulmuştu. Duyduğuna inanamadı.

Korkut:

—Ilgın ve Esma yaşıyor.

Aylin:

—Saçmalık, saçmalıyordunuz siz… Ilgın’ın öldüğünü komiserler söyledi bana, Esma da benim kollarımda…

Korkut:

—Bu bizim planlarımızın arasındaki şeylerdi Aylin. Böyle olması gerekiyordu. Fatih bana gelip Ilgın’ın fotoğrafını eline aldığında beyninden vurulmuşa dönmüştü. Bunu anlamamam için kör olmam gerekiyordu. Ilgın ondan ayrıldıktan sonra Asım beyle görüşmeye gitti, o sırada Fatih beni aradı. Kemal’in istediği şeyi yapamayacağını söyleyince hemen operasyonu başlattım.

Aylin:

—Ne operasyonu?

Korkut Öktem odanın içinde bir sağa bir sola yürüyordu, sonunda yorulup tekrar sandalyeye oturup konuşmasına devam etti.

…Fatih ateş açtı ama öldürücü bir vuruş değildi, Ilgın kolunun altından vuruldu. Komiserlerle birlikte çalışmaya başladık sonra. Fatih işlemin tamamlandığını Kemal’e haber verdi. Sizin ses kayıt kasetinizi de ele geçirdiğini söyleyince Kemal bütün delillerden kurtulduğunu düşündü ve rahatladı. Ama bilmediği bir şey vardı. Onun içinde bulunduğu bu dosyayı Esma’ya vermesi için Yalçın isminde bir avukata ben talimat vermiştim…

     Aylin şok üstüne şok yaşıyordu, Ilgın ve Esma yaşıyordu… Bundan daha güzel bir haber olabilir mi ki? Artık hiçbir şey umurunda değildi.

—Korkut amca, Ilgın ve Esma nerede?

—Her ikisi de birbirinden habersiz bir şekilde hastanede yatıyorlar. Kurşun Ilgın’ın ciğerlerine yakın bir yerden girdiği için ciddi iki ameliyat geçirdi ve kurtardık onu, Esma ise yoğun bakıma alındı, yaşıyor.

—Neredeler Korkut amca, hangi hastanedeler dedim sana?

—Niye bu kadar acele ediyorsun kızım, bir yere gitmene gerek yok, ikisi de bu hastanedeler 

—Nasıl yani Korkut amca, bütün bunlar planının bir parçası mıydı?

—Aslında tamamen tesadüflerle gelişen bir plandı bu, tesadüfler beni böyle bir plana zorladı ve kimse ölmeden bu işi bitirdik sonunda.

—Kemal amcaya ne oldu?

—Asım beyin de ölmediğini bilmeni isterim.

—Aa aa, bu ne biçim iş böyle?

—Yaa, zaten ona hiçbir şey olmadı, seninle konuşan komiser zannettiğin savcılar ve gizli görevlilere ifadesini verdi. Esma’nın intiharını Kemal’e haber verdim. Duyar duymaz hemen her şeyi hiçe sayarak Türkiye’ye gelmeye karar verdi. Saklandığı yerden çıkıp Amerikan hava yolu terminaline girdiğinde Türk ve Amerikan İnterpolcüleri Kemal’i tutukladılar. Şimdi özel bir uçakla Türkiye’ye getiriyorlar.

—İnanamıyorum yaaa, şimdi benim iki canım arkadaşımda hayattalar değil mi?

—Hayattalar tabi ya, ne zannettin 

     Aylin çocuklar kadar seviniyordu, yataktan kalkıp Korkut Öktem’e sarıldı bir anda. Korkut bey yaşadığı bu kâbus dolu günleri hafif kazalarla atlattıklarına dua ediyordu. Kendine sarılıp hüngür hüngür ağlayan Aylin’in ayakkabılarını giydirdi, elinden tuttu ve ilk önce Ilgın’ın yattığı yoğun bakım ünitesindeki odaya götürdü.


     Kocaman camı olan odanın koridoruna geldiğinde, Ilgın’ın orada yattığını görünce sevinçten çığlıklara boğulmuştu. Ilgın’ın annesi, ablaları, kardeşi ve hiç anlaşamadığı babası odanın karşısındaki koltukta oturuyorlardı. Aylin onları görünce, yine ağlamaya başlamıştı. Ilgın’ın ablası Aylin’e sarıldı ve kulağına;

—Merak etme canım, o çok iyi, dedi.

—Kahroldum, kahroldum bittim iki günde bilemezsiniz neler yaşadığımı…

—Seni çok iyi anlıyorum birtanem. Allah onu bize bağışladı, hep beraber yine kaldığımız yerden devam edeceğiz. Sil artık gözyaşlarını… Esma da ilerideki odada yatıyor, onun durumu da iyi. Gel istersen ona da bakalım.

     Aylin o kadar mutluydu ki, iki arkadaşı da yaşıyordu ve dava da çoktan çözülmüştü. Ilgın’ın kollarında serum, kan torbası ve birçok kablo vardı. Ağzına da oksijen tüpü bağlıydı. İki gün sonra normal odaya çıkarılabilirmiş. Esma’nın yattığı oda da Ilgın’ın yattığı odaya benziyordu. Odaya yaklaştığında dışarıda hiç kimsenin olmaması Aylin’in dikkatini çekmişti. Yalnızca kendi annesi ve babası oturuyordu sandalyede. Fakat camdan içeriye bakınca içeride, Esma’nın elini tutan bir kadın olduğunu gördü. İyice yaklaştı ve dikkatlice baktı, Esma’yla konuşuyor gibiydi. Saçlarını okşayarak ağlıyordu. Aylin bu kadını tanıyamadı. Annesine döndüğünde, annesi Aylin’in soru sormasına fırsat vermeden cevap verdi;

—Teyzesi kızım.

—Aa aa, teyzesi mi? Yasemin abla mı yani?

—Evet, yavrum, sen nasıl oldun?

     Aylin, yerinden kalkıp kendisine sarılıp öpen annesine öylesine sarılmıştı ki, içindeki coşkuyu anlatmaya yeterdi herhalde.

—Tamam, anneciğim, her şey geçti. O kâbus dolu günler ve geceler bitti artık. İki arkadaşım da yaşıyor, daha ne isterim ki ben Allah’tan? Çok iyiyim ve yaşadığım, hayatta olduğum müddetçe de öyle olacağım. Emin ol bundan.

—Öyle tabii kızım, biraz acı oldu ama her şey olacağına vardı. Kemal de ettiklerini çekecek yüce kanunlar önünde, sen içini ferah tut.


                    * * * * * * *

     Beş ay sonra…

Esma:

—Kızım ben sana demedim mi, bunda bir hile var diye?

Aylin:

—Ne hilesi ya, nereden bileyim ben bunun hile olduğunu ha?

Esma:

—Nasıl bilmezsin, her şey ortadaydı işte.

Aylin:

—Ilgın’ın çakmasını beklerdim ama çakmadı herhalde.

Ilgın:

—Ben çaktım da, belli etmedim 

Esma:

—Hadi len, çaksaydın oyuna gelmezdin.

Ilgın:

—Çaktım tabi, sorsana Zeynep’e… kız Zeynep, sen taş çalarken ben senin kafana çakmadım mı bir tane?

Zeynep:

—Evet, çaktı, çaktı. Hem de öyle bir çaktı ki. Çivi gibi.


     Bütün kızlar toplandık yine, okey partisi vermiştik o gün. Hile, oyun, düzenbazlıklar, kahkahalar, eğlence üst düzeydeydi ama yaşadığımız olaydan sonra bizim yaptıklarımız devede kulak gibi kalıyordu ve en önemlisi biz oyun oynuyorduk sadece, insanların hayatlarıyla ilgili oyunlardan değildi.

     Vurulmadan önce Fatih’le barışmıştık. Bu davanın en kilit noktasında ortaya çıkıp belki de çorap söküğü gibi çözülmesinin en önemli aktörlerinden birisi olmuştu. Yaşadığım olaylar tamamen kafa yapımın değişmesine neden oldu. Onu kafamdan silip attım nihayet, yani bu sefer ki kesin… Hoşçakal iki gözüm dedim.

     Galip gelen yine ben oldum…

     Kemal amca cezaevine girdi, tam 36 yıla mahkûm edildi. Aylin tek başına davada avukat olarak bulunmuştu, başsavcı ise kaderin bir cilvesi gibi Korkut amca oldu. Kemal amcayı en son duruşmada gördüm, elleri duruşma boyunca kelepçeliydi ve başı hep önündeydi. Son duruşmaya Esma da katıldı, sonucu heyecanla beklemişti. Hâkim ‘’karar’’diye bağırınca gözündeki ifadeyi ömrümün sonuna kadar hiç unutmayacağım. Yutkunması bile kulaklarımdan silinmeyecek.

     Aylin, bütün duruşmalar boyunca hep profesyonel bir avukat gibi davranmış ve olması gereken bütün her şeyi yapmıştı. Dava kısa sürdü. Fatih hafifletici nedenlerle 15 yıla mahkûm oldu. Cezaevine hırsızlıktan girip kısa sürede çıkan ve Kemal amcanın tuttuğu şahısta kısa sürede yakalandı ve o da olması gereken yerdeydi artık…

     Aylin kariyerinin en büyük davasını büyük bir başarıyla geçmişti, Esma davadaki ismini sildirmişti. Son duruşmadan sonra kararlar alınınca Aylin basın toplantısı yaptı ve Sezar’ın hakkı Sezar’a diyerek Esma’nın ve benim adımı basın mensuplarına verdi,’’Bu iki dostumun davada ki emeklerini ve mücadelelerini hiç unutmayacağım. Her ikisinin isimlerini de altın harflerle yazmanızı ve benim ismimin yanına her ikisinin isimlerinin de yazılmasını istiyorum’’, demişti.

     Kızların şimdiki en önemli davası, daha büyük bir dava… İsimleri artık ulusal kanallarda ve gazetelerde geçen iki avukat dostum vardı benim, unvanlarına yeni bir başarı yazmak için kolları sıvadılar kısa zamanda. Bu sefer ki davaları yalnızca Türkiye’yi ilgilendiren bir dava değildi, bütün dünyayı sarsacak araştırmalarla ve iddialarla dava açacaklarını söylediler. Amerikalı tanınmış iş adamlarını araştırarak onları uluslararası mahkemede hâkim önüne çıkarmayı planlıyorlardı.

     Ne kadar gurur duysam azdır onlarla.

     Aylin,’’Neden bize yardımcı olmuyorsun? Lütfen kal ve bize yardımcı ol’’,dedi. Esma da ona destek vermişti ama ben kararımı verdim…


     Kaymakamlık sınavlarını başarıyla geçtim. Kızlarla bu son beraberliğimdi, yani kaymakam olmadan önceki son beraberliğim. Hepsiyle oturup tek eski günlerimizi yâd ettim. Gece geç vakitlerde evdeydim. Bavulumu iki gün önceden hazırlamıştım. O gün, otobüs biletimi de Esma aldı.

     Yarın Pazartesi… Ve ben ilk görev yerim olan Hakkâri’ye gideceğim. Trenle gitmeyi çok istedim ama başaramadım. Göğsümün altına aldığım kuşunun izi duruyor. Arada sırada ona bakarak gülümsüyorum. Elim bazen istemeden yaraya değince içim bir tuhaf oluyor. Hep aklıma Fatih’le buluştuğumuz ve son kez sarıldığımız o acı gün geliyor, beni belki de ölümden kurtaran kişiydi O.Korkut amcayı arayarak ‘’Ben bu işi yapamayacağım’’demesiyle operasyon düğmesine basılmış oldu. Bu da bizim kaderimizdi sanırım, ikimiz bu davanın gidiş yönünü değiştirmiştik, ne tuhaf. Hastanede beni ziyarete geldiğinde cezaevine girmeden evveldi, beni çok sevdiğini söylemişti durmadan. Bana mektup yazar mısın? Dediğinde ona; ‘’tabii ki’’diye yanıt vermiştim.

     Ben de, O da artık bazı şeyleri değiştiremiyorduk. Bu acı deneyimle birlikte yarım kalan bazı şeyleri nasıl devam ettirmeliyiz diye sorup durduk birbirimize. Bunu zaman gösterecek artık.

     
     Hayat Hakkâri’de devam edecek, kalbim belki de orada atmaya yeniden başlayacak. Kim bilebilir ki?


                         SON…




     









     








                    
                         

     

     



     


     




.Eleştiriler & Yorumlar

:: teşekkür amacıyla
Gönderen: Barış Ünlü / ,
17 Aralık 2008
Çok sağ ol bana yorum yazdığın için.kaç gündür birilerinin benim yazılarım hakkında yorum yazmasını bekliyordum.Yorumunda bir soru vardı. Yazdıkların hayal mi yoksa yaşadın mı diye soruyordun.Yazdıklarım tamamen hayal ürünü ve bu hayalleri sürdürmeyi planlıyorum.Son olarak bir kez daha teşekkür eder benim yazımı okuyup biraz beğeni biraz da gerçeklerden bahsettiğin için mutlu olduğumu söylemek istiyorum.Yazım noktalama işini de ilk önce yazımın beğenilmesi amacıyla sunduğumdan bazı hataları es geçmişim bu yüzdende özür dilerim.

:: tebrik amacıyla
Gönderen: Barış Ünlü / ,
14 Aralık 2008
Gerçekten de tebrik etmek istiyorum seni ey yazar arkadaş sevgi kelebekleri hep yanında olsun.Umarım daha nice yazılarını buralarda ya da kitapçılarda görebiliriz. Ben Barış Ünlü(Genç yazar ve şair) Saygılarımla...




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın aşk romanı kümesinde bulunan diğer yazıları...
Kendimden (Senden) Kaçış

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Kod Adı: Engerek (1. Parça)

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Yokluğun [Şiir]
Git, Ama... [Şiir]
Unutamıyorum [Şiir]
Hayır Desende [Şiir]
Kendime Mektup! [Şiir]
Unuttum [Şiir]
Ahhhhhh,yalancı Yarim! [Şiir]
Dar Sokaklar [Şiir]
Sinsi Bir Kış [Şiir]
Soluksuz Yollar [Şiir]


YETER ÖZHAL kimdir?

Yazmak yaşam biçimim, çizmek ise suskunluğumun çaresi.

Etkilendiği Yazarlar:
Etkilenmiyorum, sadece okuyorum.


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2020 | © YETER ÖZHAL, 2020
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.