Aynaya baktı
Aksiyle aydınlandı oda
Bir erkek güzeli
Saçları ışığı yutuyor
Gözlerinde ölüyor şavkı sessiz sevdaların
Perilerin iç çekişlerinin sesi kulaklarında
Boynu yüzü fildişinden oyma
Dudakları alev almış penceresi kulenin
Aynaya baktı
Aksiyle aydınlandı oda
Velakin yalnızdı
Uzanan eli boşluğu taradı
Neden ıssızdı bu karanlıkta?
Neyse..
Aynaya baktı
ve aksiyle aydınlandı oda
Dersaadet
Şiir Atölyesi
102 görüntülenme · 347 ileti
Aynaların içindeki ile aynaya bakan arasında ne geçer, bilinmez bence. Arkalarda akşam olur kimi an; kimi an, bir kedi süzülür eşikten. eski bir hatıra olarak bir melek hafifçe salınır belirsizlikte. Güzel bir kadın, yelpazesini açmıştır ya da. İçinde tavusun renkleri. İçinde ovaların uzak mı uzak sessizliği. Ama en güzel an: bir kadın aynanın önünde "soyunur", yüzünü tıpkı kıyafetler misali çıkarır, bir bardak suda eritir (tıpkı bir hap bir bardak suda erir misali), ve bundan hoşnuttur, -belki kısa bir öfkeyle, oradaki güzelin kendini aynanın derinliğine doğru kaybettirmesine içerler...kim bilir bunları? Son sinirle kalkar oradan, -kendi gençliğindeki hayalperest kızın bir buğu ortamında yok olduğuna anlam veremeden?
Aynalardan yansıyan ile aynalara yansıyanların asla buluşmaması dileği ile...
suyel
Başaklar gibi sarı değillerdi
Ama onlar gibi gür
ve rüzgara aldanıp uçuşan saçlarım
senin gözlerin görmedikçe
ellerin harmanlamadıkça
ve şımarıkça çekmedikçe acıtarak
gözlerimdeki yaşlar kadar
faydasız
hala gür ve uçuşan
kara başaklar
Siyah saçlarım
sözler yetersiz sen duymadıkça
harflerime dudak büküyorum hep
kelimeler anlamsız,mecalsiz
iyi yazamıyorum sen okumadıkça
varoldum ama olamıyorum
sen olmadıkça
Geldi...
Geçmişten ara sıra andığım içimden
Birini hatırlatır bir yüzü
Kendine güvenli bir sevimliliği vardı
Gülüştük,aynı ilk defa karşılaşan
sıradan sohbetlerde rastlanan
gülümseme tuzaklarına düşmüş
iki yabancı gibi
Öyleydik de
İki yabancı gibi değildi ayrılmamız
hissettirmediğimiz yokluğunu
Bir dost gibi de değildi.
İdare ediyor gibi gülen
Kuru göz bebeklerimizle
Yalancı çocuklar gibi
baktık birbirimize
Öylece işte
Bilirsiniz
Öylece ayrıldık
Hayallerim üç kişilik artık
Kim kaybeder bilinmez
Bir saklambaça dönüştü herşey
Bir yürek bulduk dığındık
İskambil kağıtlarından kurduğum aşk
Lodosun kurbanı artık
Yüreğin hangi sahile vurdu bilmiyorum
Benim ki yorgun perişan yıkık
Senin yüreğinde olmak isterdim şimdi
Ama her yürek tek kişilik
Kimin yerinde kim var
Ben tek sima bilirim tanıdık
Sen mavilikler içindesin
Görüyorum
Yeni heyecanların yolundasın artık
Benim buz kesti yüreğim
Tek gücüm senden kalan sıcaklık
Hayallerim üç kişilik artık
Siyahlar yüreğimin işgalinde
Bir ben
Bir yüreğim
Gözlerinin cehennemine sığındık.
"Hayaller", doğru ritmi bulmuş bir ses tonu. etkilendim duru ve yapmacıksız söylemden. Kırık dünyanın ağıtına kapılmayan, yine de hüzünlü, ama ne bileyim bir hüzün tarzı, incecik. Beni dışarıda tutan tek bir nokta(cık): "ben'den soyutlanmaya yeltenen duyum, bunu -bu gemilerini yakıp açıklara kaybolmayı- henüz sonlandıramamış, hala iç-limanlarda. Olsun. Sonuçta güzel, bundan daha da önemlisi: doğru diksiyona sahip bir metin.
Tebrikler ve hoş geldiniz.
Suyel
Not: tekil noktalara hiç takılmadan okudum; uzun zaman oldu böyle bir hamlede -duraksamadan- okuduğum bir şiirle yüzleşeli...şiirin gücü burada belki de.
Biraz mayın katalım mı
Pazar koşusuna çıkmış öksürüklü ciğerlere
Başakların dansını rüzgâra salıp
Çam alıp, çalım satalım mı
Klinik şair doktorlarına…
Tuzak olacak gülüşün
Gülme
Sevişinde kırık ay taneleri
Yıldız olacak düşünde
Ki düşünme
Sadece tek kişilik bir oyun
Ve ben yokum, saçlarında
Bir noktadan ilginin ve katılımın gereği olarak söyleme başlamak gerekir belki de, bu nokta herhangi bir nokta olabilir. Kişiler üstü bir söyleme hepimizin gereksinimi var, en azından güruh arasında belirlenebilen, az bucuk saydamlaştırabileceğimiz tek şey bu şimdilik.
Şiire yüz tutmanın çeşitli "an"ları veya "itki"leri olabilir pekala. Bunlar çoğu zaman tekil ve "öznel"dir. Bu da tamam. Fakat, öznellik ne anlama geliyor? Şiir bir şeye "yanıt" veya tepki olarak algılanırsa, o "şey"in öznel, tekil olması, şiiri de daraltmaz mı? Daha açık bir söylemle: şiirdeki "atıf"ların (imge düzeyinde olsun, durumsallık düzeyinde olsun) muhatabının daralması, şiiri de daraltır, kimi durumda "kişiselleştirir". Bu garip bir durum, zira, şiirde kendi kendine (şairin istencinden ve/veya kastından da bağımsız olarak) konuşan dil, genel bir şeydir, ağır bir yük var her bir sözcenin içinde, bundan habersiz olarak ve o ağır yükü yok sayarak sanki ilk kez konuşuluyormuş gibi, yetmedi bir de çok tekil bir duruma yönelik tepki gösterircesine ifadeleri sıralamak, sanırım, bir tek amaca hizmet eder, bu da, belirli muhataplarla gizli al gülüm ver gülüm iletişimine geçmektir. Ben -hangi dilde olursa olsun- yazılmış veya söylenen her şiirin muhatabı olmak isterim, -daha doğrusu öyle varsayarım, zira o şiiri söyleyen kimse, dünyadaki canlı insanlara artık "olağan" söylemle anlatılamayacak kadar ince, özel ve tekil bir şeyi iletme niyetini taşıdığını düşünürüm. Ben kendimi şiir yazan birinin yerine koyduğumda (bu da benim için çok çok zordur, belki de bunu başaramıyor olabilirim de...), zar zor ve inanılmaz zahmetlerle (suskunluklar içinden çıkarak) ulaştığım sözcüklerin mutlaka bozulmadan, dolaysız ve yine de en kısa yoldan insana, kendim gibi gördüğüm insana (yani: tüm insanlara) ulaşmasını dilerdim, belki yanlış biliyorum, yanlış bakıyorum, -o zaman sözlerimin hiçbir anlamı da yok elbette ki. Şiirin yer aldığı söylemsel dizgenin içine girdiğimde bu kendiliğinden anlaşılır diye düşünüyorum, yani: benim istencime kalmış, istediğim gibi kullanabileceğim ve aynen "dışarıdaki" (yani bu dizgenin dışındaki) dile yaklaştığım gibi yaklaşabileceğim bir ortam değil şiirin içi (genel anlamda bu söylemsel dizgeden bahsediyorum). Bunu yapıyorsam, bu genel dizgesel yapıyı kendimin ve kendime yakın olanların sınırlı ilgi alanına çekmiş olururum diye düşünüyorum.
Biraz mayın katalım mı
Pazar koşusuna çıkmış öksürüklü ciğerlere
Başakların dansını rüzgâra salıp
Çam alıp, çalım satalım mı
Klinik şair doktorlarına
Tuzak olacak gülüşün
Gülme
Sevişinde kırık ay taneleri
Yıldız olacak düşünde
Ki düşünme
Sadece tek kişilik bir oyun
Ve ben yokum, saçlarında
Yukarıdaki şiirde beni okumaktan uzaklaştıran ilk ve kalıcı izlenim bu yönde. Sanki muhatabı ben değilmişim gibi, başkalarına bir mesaj gönderiliyor havası hakim her bir sözcede (ifade biriminde). Bu pekala makul ve/veya olası elbette. Özellikle şiirin başlığı ile içerdikleri arasında bir belirgin bağın bulunmaması, okuru (yani okumaya niyetlenen kimseyi) şaşırtıyor, -belki de gizli bir gönderme söz konusudur diye geçiştirmeye yönlendiriyor, ne de olsa bu bir şiir, yani: ne söylediğini bilen bir dilsel dizge sınırları içindeyiz dedirten bir durum var karşımızda (bu son derece samimi ve içten bir okuma niyetidir, kısacası: her bir yazınsal ürün karşısında vazgeçilmez koşul olan masumiyettir, masum ilgidir). Masum ilgiyi bozan veya zorlaştıran en bariz dilsel işaretler ise, birinci kıtadaki gizli (çoğul, birinci şahıs) öznesi ile ikinci kıtada söylemi üstlenen farklı açık (birinci şahır tekil) öznesi arasındaki bağdaşıksızlıkta odaklanıyor. İlk kıtada lirik akışı taşıyan (çoğul) duyumu ile ikinci kıtada lirik akışı devralan (tekil) duyum birbirinden habersiz davranıyor. Bu da yorumdan uzak bir ifadeyle- gizli gönderme söyleminin söz konusu olduğu; gizli gönderme içinde bilinmesi gereken (arka) koşulların bilinmemesi durumunda ise okumaya niyetlenenin dışarıda bırakılması; sonuçta: şiirin genel söylemsel dizgenin de kişisel iletişim doğrultusunda araçsallaştırıldığı yargısına yol açmaktadır.
Diyelim ki, peki, bu da neden olmasın?- bir tür hiciv veya yerme sanatının uzantısıdır (modern sanatta parodinin işlevi metinlerarasılık boyutunda- son derece geniş ve yaygındır), fakat, parodinin de kendine göre yasallıkları yok mu? Parodide imge içten ve kendisi uğruna işlevselleşebilir mi? Somut (örneksel) bir ifadeyle: gülüşün tuzak olması, salt gülüşün tuzak olması durumuna yönelik bir gönderme olabilir, başka bir şey söylemeye bile yeltenmez. Fakat, bu (ve buna benzer başka imgeler) sahiden de kendisinin dışına yönelen bir ileti gücüne sahip, yani: bir şey söylemeye çalışıyor, söylediklerini parodi ile çürütmeye çalışmıyor. Demek: bu bir hiciv veya parodi ortamı değil (örneğin klinik şair doktorlarına ifadesi değil, biçimsel düzenek bir şeyin öyle ya da böyle olmasında etkindir).
Sonuçta (herhangi masum bir okur olarak) kendimi istencim dışında- mahrem bir ortamın içine sürüklenmiş buluyorum. Şiirin kapısından girerek böyle bir yere varmanın artık olağanlaştığı bir çağda yaşadığım bilinci ise beni pek teselli etmiyor, şiir sanatı adına teselli etmiyor diye eklemeliyim, yoksa, başka kişilerin kişisel olarak kendilerini sergilemeye çalışırken beni izleyici olarak seçmelerindeki güdü beni ilgilendirmediği gibi, beni ilgilendirmez de.
Eh, bu durumda sadece şunu söylemek kalır: Günümüzde iyi ve düzgün bir iş yapmak yetmiyor. Aynı zamanda susmak da gerekir.
Suyel
arkadaşlar bir şey dikkatimi çekti bir kaç gündür izedebiyat sayfalarına girdiğimde yazıları okumak istediğimde yada sahne arkasında sorunlar yaşıyorum.
çeşitli hatalar veriyor ve okunmuyor işlem yapılamıyor bunun nedeni nedir anlayamadım.
bilenler lütfen bir açıklama yaparlarsa çok memnun olurum bekliyorum.
sağlıcakla....
Benim şiir konusunda sizin kadar bilgim ve görgüm yok. Hatta Türkçeyi kullanma konusunda bile bir çok zaman hatalar yapan birisiyim.
"nida" dostumuzun şiirini barındıran yazında beni ilgilendiren yönler olduğundan bu yazıyı yazıyorum. Nida dostumuzun şiiri benim yıkık dökük şiirlerime bakılıp da eleştirmek amacıyla yazılmış bir şiirdir.
Benim şiirlerim,kurgusuyla,içeriğiyle ve hatalarıyla kısacası günahları ve sevaplarıyla, içimden gelenleri sizin gözlerinize ve kalplerinize sunduğum şiirlerdir.
Yazmaktan çok sizlerin kazayla olsun ya da isteyerek,göz atmaları,duygularımı paylaşmaları,mutluluk veriyor bana.
Edebiyat;kanaatimce haz duyma ve beğenilme arzusuyla ortaya çıkan bir güzellik. Eser başkaları tarafından okununca hakettiği değeri buluyor.Saklanan eserden ne kimsenin haberi vardır nede yararı.
Benimkiler ortaya çıkanlardan ve sizlerin denemeleri gibi paylaşılanlardan. Nida dostum şiirlerimin satırlarında barınan cümlelere atıflarda bulunarak yazmış şiirini.
Kendisine şiirimi okuduğu ve eleştiri getirdiği için teşekkür ediyorum. Sizi de duyarlılığınız,şiire olan ilginiz ve bilginizden ötürü tebrik ediyorum.
Dersaadet
Değerli Nida ve Dersaadet,
benim "bilgim", sizin (Dersaadet) açıklamalarınızdan sonra bağışlanabilecek gibi değil, ama umarım, özensizlik ve dikkatsizliğimi (yani Nida beyin şiirinin sizin şiirinize bir gönderme olduğunu anlamamış olmamı) bir şekilde telafi edebilirim zamanla; bu da ancak daha özenle, dikkatle yazılanları takip etmekle (buna gayret etmekle) olanaklı; elimden geldiği kadar okumaya çalışıyorum forumdaki katkıları (yeni sayılırım, zor oluyor); bundan sonra "maydonoz" olmadan önce sadece bilgili değil (çok teşekkür ederim bu değerlendirmeniz için, beni fazlasıyla onurlandırıyorsunuz), aynı zamanda telaşsız ve anlayışlı olmayı denemeliyim.
Tekrar: bağışlayın beni.
Sevgiler
suyel
Değerli Nida,
Sizi sevdim, (varsaydığım) yaşınıza hiç uygun davranmıyorsunuz, bu da çok heyecan verici bir durum. Sahiden eski ne varsa davranış ve duyuştan yana (siz bakmayın benim “öksürüklü ciğerleri”me, -) hepsini bir solukta çürüten bir tazelik var kısa kıt iletilerinizde. Ayrıca bana, bir yazıyı özümseyip ondan mümkün mertebe çekirdek fikirleri soyutlama konusunda hala ince duyuş sahibi insanlarla aynı çağda yaşadığıma yönelik güzel bir umut veriyorsunuz, oysa bu konuda umutsuzluğum diz boyu (idi). Size, klinik olmasa bile artık kronikleşmiş saplantılarımı çürütmenizdeki üretken ve narin kayıtsızlığınızdan dolayı teşekkür etmek istiyorum. Aslında hemen sizinle şakalaşmaya katılmak, bir tür keratalar gibi yarışmak geçiyor aklımdan, ama inanın, ben biraz değil, epey hantal ve “ciddi” bir kişiyim. Bundan hoşlandığımı söyleyemeyeceğim. Hatta, her şeyi, ama her şeyi o kadar ciddiye alıyorum ki, karşıt duyuş ve duruşların güzelliğini ben onlardan çok hissediyor, takdir ediyorum. Bu bakımdan, bakıp bakmayacağım bir kusurunuz söz konusu değil, olmadı (sanırım hiç olmaz da). Umarım, bu forum ortamında paylaşabileceğimiz çok şey olur daha, merak etmeyin, “benim” diyebileceğim bir şiir anlayışım –çok şükür- yok, yani sekteye de vurmanız pek olanaklı değil; ben salt samimiyete ve özümseme konusunda emek denilen şeye önem veririm; böyle şeyleri ölçmede de kendi sabit ölçütlerimi saltlaştırıp mutlak saymam. Ama sizden ricam, eğer bir konu olgunlaşacaksa paylaşılabilecek, o zaman benim her şeyi ciddiye almamı siz fazla ciddiye almayın emi. Zira, sizi olduğunuz gibi sevdim, bana takılsanız dahi, ben de sizinle kendim hakkında tebessüm ederim bir olasılık (ama yazdıklarınıza veya yazılarınıza dair size uzun yazılar yazmayı da ihmal etmem!). Örneğin, şu kontür (mü kontör mü?? Bildiğim kadarıyla kontör, “sayaç”ın enternasyonalizmidir; gördünüz mü: yine ciddileştim! İflah olmam ben!) konusu beni üzdü, zira şiir bir “sözel muhabbet” aracına indirgenmemelidir (bence). Günümüzdeki şiirlerin veya şiir olarak adlandırılan şeylerin nelere dayandığını, hangi insanal gereksinmelere kadar indiğini ben de –izlememeye çalışsam da- sezinliyor, duyumsuyorum pekala. Fakat, insan dinlerinin kendine göre en berrak ibadetlerine soyunmak bir kenara, şiir söylemine yüz tutmak bir kenara, en azından benim gözümde. Şiirde olduğu kadar hiçbir anında insan kendi içindeki insana yakınlaşamaz. Bu benim kanaatim. Bunun ilkelliği veya soyluluğu yoktur, biçimsel, söylemsel veya iletisel ne kadar “aşağı” veya “bozuk” olsa da.- Bu tapınağa girme ehliyetine sahip olmak da (insanın salt istemesi ile sahip olunan bir ehliyettir aslında) bir ayrıcalık değil, bir yükümlülük içerir kanımca. O nedenle, siz öyle bir niyetle yaklaştıysanız dahi, “ilkel bir haberleşme olarak” varsayamayacağımı bana çok görmeyin.
Bu sabah neye niyetlenmiştim, kısmetim neye çıktı!!!? Üç haftadır üzerinde çalıştığım bir komedinin beşinci perdesinin son sahnelerini halledecek, sonra güzel bir kahveyle dışarıda çiseleyen yağmuru izleyecektim sanatoryum penceremden. İnsan düşler kurmada ne kadar sabit fikirli değil mi sevgili Nida!? Şimdi çiseleyen yağmur kazandı. Bütün gün parkın paslı başına süzülecek, süzülecek, süzülecek, bense burada, sessizce ağlayan camlara bakarak kahvemi yudumlayacağım, uzaklardan, çok uzaklardan bir haber beklercesine…bu yağmurlu, ağlamaklı, düşünceli pencere günümü size borçluyum, içtenlikle teşekkür ediyorum…
Suyel
Foruma katılımın güzel örneklerinden biri, Demet Demirhan'la yaşandı. İşte böyle katılıyor Demet aramıza:
Koyu gölgeler dolanıyor ruhunda
Aşk derdik eskiden
Ama şimdi...
Gölge oyunu
Hacivat umutsuz balkon demirlerinde
Karagöz kaçışlarda
Bitmeyen sarhoşluk sınırlarında
Ey! Geceye saklanan kayıtsızlık
Siyaha karışan sen sisli sevişmeleri
Ben düşmeyi seçtim...
Elveda...
Hoşgeldiniz Demet!
Geçen hafta yine benzer durulukta ve samimiyette bir şiir vardı, etkileyici, sahici, "kendinde" bir metin. Kıyaslamak değil buradaki kaygı, ama ister istemez yan yana geliyor, birbiriyle sohbet eden iki eski dost gibi duruyor metinler. Bu epey umut verici, hayal kurmaya el verişli bir "kesişme".
Bu metinde, beni en çok etkileyen unsur, söylemin "bilindik" imge ve denklemlere başvurmasındaki nezaket, tüketmeme niyeti, ki kanımca, eski şeyleri tekrarlama yöntemi ile ele alırken yine de çok şey söylemek ve ayrıca canlı ve taze kalmak, yeni şeylerde özgün davranmaktan daha zor ve sanatkarlık ister. Demet'in şiiri de, karşımıza "bilindik" 'gece'yi, "gölge'yi, hatta Hacivat ve Karagöz'ü getiriyor (bütün "bilindik" yan unsur ve betimleriyle), ama insan hiç de "ah bunlar bilindik" diyemiyor, şiir kendi kendini eski söylemle tüketmiyor; bu büyük bir başarıdır kanımca. Sanırım, bu başarının temelinde, bütün bu bilindik unsurları "aşk" ile hiç alışık olmadığımız bir tutarlılıkla bütünleştirmesi, ilintilendirmesi yatıyor. Oysa, aşk"ta ta bilinen ve söylenmeye tek değer olan şeyi, yani "kopuş"u işliyor, -buna rağmen inandırıcı, ikna edici bir duruluk hakim, hem de her bir kıvrımsal işarette.
Bir de, söylemeden edemeyeceğim, sanki doğanın bir mucizesi karşısında kala kaldığım bir nokta var, sonuçta, belki de tüm bu etki bundan ileri geliyordur:
"...ben düşmeyi seçtim"deki duruş ve yapmacıksızlık, herhalde sadece "ulu varlıklara" özgü bir şey, -nasıl desem...? Söz içeriği ile söylemsel düzey arasında bu kadar geniş ve saydam bir mesafe ancak olabilir! İşte şiir! İnsan, ha böyle düşmek bana da nasip olsun diye imreniyor...sanki bu düşüş, esasen (ve gerçekte de öyle) her bakımdan bir yükseliştir. Örneğin -cinsel ayrımcılıktan uzak bir tavırla söylüyorum!!!!- bir aşık erkeğin dilinde bu söz ne kadar da yapmacıklı ve "arabesk" dururdu, ki bu kontext içinde bir erkeğin söylemesi herhalde görülmüş, veya görülebilecek bir şey değil. İnsan, seven kadın olmak istiyor, salt bu sahici duruşa imrendiği için...
Başka ne denebilir ki? tebrikler ve hoşgeldiniz Demet Demirhan
suyel
Suphi Bey...
Yazmakta o kadar fazla tereddüt etmeme rağmen yorumlarınız bana gurur verdi ..Ve bir o kadar da cesaret. Buraya eklemeden önce düşüşün ne etki yaratacağını merak ediyordum aslında .. Anlaşılıp anlaşılmayacağınıda merak ediyordum. Ama beni anladığınızı görüyorum. Beni çok mutlu ettiniz. Yazmaya devam etmem için bir umut oldu.
Çok Teşekkürler
....................................................................
...................................................
.........................................................
..........................................
............................
..............................................
................
..............................................................
...........................
...................................
????????????
Ölü yosunlara bulanmış sahilimin
Denizle öpüştüğü yerde
Şen şakrak nefesinden
Bir başka eserken rüzgar
Ya doğmazsan yaklaşan sabaha?
ya gözlerimi avucuna alırsa gece !
ateş,gitarlar,hafiften dumanlı başlar
bu gece de hayatımda senin genç aşkım
Derken sessizce içimden!
O denizler ecesi hitab etti bana
"Amca bize hikaye,yok...
daha da iyisi bir fıkra anlatsana"
Merhametli bir sabırla bekle beni!
Şavkını hasretle beklediği güneşin
Doğmadan batışının hüznüne alışsın
Ayrılısın da rüyasından.
Sonra güldürsün seni
Titrek sesi ve acınası neşesiyle
Bu yaşlı ahmak,bu aşık adam.
Dersaadet
Yaşlı ve aşık adam’a dair
Şiirlerde birer metin olarak işleyen/örgülenen şeyin ne olduğu konusunda tahmin ve fikir yürütürken yüzde yüz tutan bir hesap var mıdır karar vermek zor olsa gerek, fakat, şiir yazan kimi kişinin özgün tavırlarından, onun nereye doğru yöneldiği –en son hesapta- anlaşılabilir. Bu, “şiirlerde (kategoriler) (biçimsel kümelenişler, söylemsel yoğunlaşmalar) meydana geliyor” şeklindeki bir sava kadar keskinleştirilebilir bir düşünce.
Şiirde –onu yazanın belki de kastından bağımsız olarak- konuşan dili anlamak, dahası çözümlemek kadar zor bir şey yok sanki. Şiiri yazan kimse, (yine sanki) herkesin de içinde buluştuğuna inandığı bir “varsayımsal” ortamda konuşur, konuştuğu bilinciyle davranır. Örneğin “ölü yosunlara bulanmış sahilimin” dendiğinde, bunu okuyanın “gerçek” bir sahili görmeyeceğinin, bunun yerine neyi göreceğinin bilindiği varsayımı üzerine kurulu bir söylemsel ortamdayız. Hangi yorumda olursa olsun, bir “yanlış anlama” sanki olanaksız, her ne kadar yorumlar yazarın niyetlendiği yorumsal içerikten uzak kalsa da.
Bir örnek vermek istiyorum: var sayalım ki, karşımızda 13 (düzenli bir orantıyla farklı uzunlukta) çizgi bulunuyor (bir çizim düşünülmeli burada); bu çizgiler, kendi içinde bir “düzenek”, bir işaret sistemini temsil ediyor (diyelim); bu işaret sistemi bir şey “gösteriyor”, yani “anlam”a sahip. Bu işarete bakan kimse, daha doğrusu herkes der ki: “ev”, kısacası; bu bir evdir. Aslında, bu doğru değildir, elbette ki değildir; bu bir işarettir sadece, 13 çizgiden oluşan bir işaret. Demek oluyor ki; orada dil (gösterge/işaret) yoluyla oluşturulan şey, salt “13 çizgi” olabilir; “ev” denilen şey, bizim (okurun/alımlayanın) kafasında oluşan şeydir sadece. Kaldı ki “ev” olması (yani işaretin bu sözce şeklinde sunulması) durumunda bile, okur bu göstergeyle farklı içerikler/anlamlar ilişkilendirecek, ona ayrı ayrı (kendi durumsal koşullara göre) özgün yorumlar getirecektir; örneğin “ev” kimi insan için “yuva”dır; kimimiz için “huzur”dur; kimimiz için “kapalı mahal”dir, yine başkalarına göre olumlu veya olumsuz içeriklerle anlamlandırılır. Böyle bir “yorum serbestisi” özellikle çok dinamik ve devingen (değişken) süreçlerden geçen toplumlarda daha da yaygınlaşır, hatta yasal bir hal alır. Henüz dün bir anlam içeren bir işaret, bugün içi boşalmış olabilir (günümüz Türkiye’sinde), sabah uyandığımızda, henüz dün akşam eve giderken bize herhangi bir özleşme ve yüzleşme için esin kaynağı olmuş ağacın kesilmiş olduğunu yaşarız, sıklıkla çevremiz, somut soyut anlamda, köklü bir şekilde değiş(tirili)yor. Böyle dönemlerde şiir diline başvurmak, çok “tehlikeli” olmakla beraber, müthiş derecede “büyüleyici”dir de. Bir tür “afyon etkisi” altındaymışız gibi dolanırız etrafta. Sersem duyular, bulanık görüntüler. Bütün (sözde oldukları artık tescil olmuş) “yapı”lar bir eski binanın sıvası gibi dökülür. Fakat, “dil”, şiirin en temel malzemesi olarak dil, öylesine bir mıknatıs gücüne sahip ki, öylesine güçlü bir kristal ki, karanlık ve ışık aynı anda içinde kırılıp ikilemli bir güzelliği bize vaat edebiliyor, ona inanılmaz bir umutla sarılıyoruz. Sanki dil (ve bu sözümde çok çok ciddiyim) bize, yaşarken güvenini sarstığımız nesnelerin tekrar güvenini kazanmamız için son anahtarmış; hiçlikte boğulmakta olduğumuzun ayrımına vardığımız anda son derin nefesimizmiş gibi gelir, özellikle de şiirde, ama sadece şiirde değil, sanırım her türlü içten dile geliş anında. Bu bakımdan: şiirden bir şeyin nasıl olduğu değil de, salt olduğu bile mucizevi bir insan durumuna işaret etmektedir. Örneğin: dışarıda sessizlik/uzaklarda köpekler ulur/bir insan eve gider/yapraklar hışırdar/kedi gözleri. Sanki bu “olayların” arasında zoraki bir bağ/bir mantıksal dizge kurulmadan davranılsa bile, yeryüzünün (bizlerin birer biyografik kişiler olarak değil de, hayatın) şiiri kendi kendine oluşacakmış gibi (örneğin –bilgiçlik taslamak için değil, düşüncemi saydamlaştırmak için veriyorum bu örneği!- “parnasyen”lerdeki tutum, okuru “çekmek” için şiirin içine “uyarıcı”, yani duyuları cezbeden etmenleri katmakta odaklanıyor; elbette ki şiir söyleminde, betim ve imgelem bağlamında son derece kıvrak ve gelişkin bir sanat anlayışıdır bu ama, buradaki “ustalık” salt “artistlik” yönünde geliştiriliyor, -duyuların körelmesi sonucu ve etkisi göze alınarak yapılan bir kalkülasyon aynı zamanda.)
Toparlamak gerekirse:
-Okur inisiyatifi/etkinliği dizginlenmeden/öngörülmeden yürütülen şiirsel söylem;
-“sabit” anlamların değişkenliğe uğradığı dönemlerdeki (yeni) imgesel arayışların yoğunlaşması
-okurun etkilenmesi yönünde geliştirilen dilsel/dil-tekniksel uyarıcıların, algı ve duyumun zayıflaması pahasına yaygınlaşması/kanıksanması
şeklinde üç ayrı boyut şiirin (asıl) etkisi üzerinde belirleyen unsurlardır. Şiir beğenisi veya içinde bulunulan geleneğe göre bu etki olumlu veya olumsuz olarak algılanabilir (örneğin bence –ki bunun hiçbir ölçüt olarak anlamı yoktur, sadece beni bağlar- olumsuz bir etkidir bu üç boyutun fazlasıyla ön plana çıkması; aynı zamanda, şiirin ne denli “edebiyat” geleneği içinde yer etmesi ve alması, geliştirilmesi vs. söz konusu ise, o denli özünden uzaklaşılır yargısı da dahildir bu görüşe; kısacası: biçimsel bilincin, özsel söylemin önüne geçmesi durumu doğar). Algı olarak kanımca Türk Şiir geleneği içinde olan bizler, henüz kendi tanımımızı bu bağlamda bulmuş, veya denemiş değiliz. Bu konuda doğal bir akışımız ve damarımız var, onu dinliyoruz, -ona karşı mesafe kurmadan. Bence bu, şiirin gelişimi açısından çok olumlu bir koşul durumu değildir. Bu özellikle, gizliden gizliye, “gelenekçi”liği özgünlüğe yeğleyen kültürel topluluklarda daha da belirgin olmaktadır (aslında bu başka bir tartışma boyutu ama, anmadan edemedim). İşte asıl noktaya gelindi:
Böyle bir şiir çevreninde insan biçimsel ustalıktan çok içten ve sahici söylemin/duyuşun arayışına giriyor. Somut bir ifadeyle:
- Okura kendi insanal gerçekliğini anımsatan;
- Arayıştan çok samimi bakmayı yeğleyen,
- Uyarıcılara güvenmeden (soyut – somut) görsel olanla yetinen şiiri özlüyor.
Aşağıdaki metin, bu özlemin hedefini temsil etmese bile, en azından kendisinin bu yönde bir özlem üretmesi bakımından değerlidir; yola çıkmaya yeltenen –eşikte duran- bir şey…Dersaadet’in diğer metinleri içinde (şu kısa sürede algılayabildiğim kadarıyla) göze batan bir örnek…üstünde uzun uzun (sadece övme/yerme ekseninde değil, hayır salt kendisi uğruna) düşünmeye değer bence.
Suyel
Yaşlı ve aşık adam
Ölü yosunlara bulanmış sahilimin
Denizle öpüştüğü yerde
Şen şakrak nefesinden
Bir başka eserken rüzgar
Ya doğmazsan yaklaşan sabaha?
ya gözlerimi avucuna alırsa gece !
ateş,gitarlar,hafiften dumanlı başlar
bu gece de hayatımda senin genç aşkım
Derken sessizce içimden!
O denizler ecesi hitab etti bana
"Amca bize hikaye,yok...
daha da iyisi bir fıkra anlatsana"
Merhametli bir sabırla bekle beni!
Şavkını hasretle beklediği güneşin
Doğmadan batışının hüznüne alışsın
Ayrılısın da rüyasından.
Sonra güldürsün seni
Titrek sesi ve acınası neşesiyle
Bu yaşlı ahmak,bu aşık adam.
(Dersaadet/ 21-11-05)
Not: yazımın "karmaşıklığı" için özür dilerim, daha anlaşılır olmak için uğraştıysam da, başaramadım; sorular olursa seve seve daha net olmaya gayret ederim.