Yengecin Kıskacı
İncelenen kitap, ‘Yengecin Kıskacı’, yazarı: Atilla İlhan, türü: Öykü
Bilgi yayınevi,
Atilla İlhan, sanki arkasında bin kişi var, o kadar çok yazdı ki, Atilla İlhan şiirleri, sevgililerin
birbirine okuduğu şiirler, mesela, ‘Ben Sana Mecburum’, bu şiiri kitabından buraya yazmak
yerine, nette arama yapıp bir sitede buldum, ki bir rezaletle karşılaştım, sayın site sahibi
hanım, şiiri yazım hatası yaparak, üstelik kimi yerlerine uyduruk işaretler koyarak yayınlamış,
şairin şiirine, kişiliğine hakarettir bu, işte bunlar gayriciddi edebiyatın sırtlanlarıdır…
Ben de kitaptaki yazılış biçimine sadık kalarak şiiri buraya kopyalıyorum:
ben sana mecburum
ben sana mecburum bilemezsin
adını mıh gibi aklımda tutuyorum
büyüdükçe büyüyor gözlerin
ben sana mecburum bilemezsin
içimi seninle ısıtıyorum
A. İ.
Şiirin bir bölümünü koydum, ki bu genel bir inceleme yazısıdır, isteyenler, ‘Ben Sana
Mecburum’ adlı şiir kitabını alırsa, -Bilgi Yayınevi- şiiri orda bulabilirler ve diğer güzelleri…
Sözü ölçülü tutup geleyim Yengecin Kıskacı’na,
Yutarcasına öykü kitapları okuduğum dönemde almıştım bu kitabı, kitabın ilk öyküsü
GECELEYİN RÜYA GÖRÜRÜZ, kitabın en kısa öyküsü, diğerleri uzun öykü diye
adlandırılır, diğerleri, HİZİP, DR. CEMİLE CEYDA, YENGECİN KISKACI,
İlk öyküsünden itibaren, yer yer yalın, yer yer şiirsel bir anlatma tekniği, ustanın da dediği
gibi, düzyazı silahşörüdür o, dili istediği gibi ama hep ölçülü biçimde koşturuyor, merak
ettiriyor, duygulandırıyor, düşündürüyor, okuru yormadan sıkmadan peşine takıp gidiyor,
öykü yazmaya hevesli yazar adaylarına önemle öneririm bu kitabı, anlatımında güçlü bir
görsellik ön planda, yani kamerası var cümlelerinin, canlı kanlı bir anlatma tekniği, yazarın
anlattığını hemencik gözünüzün önüne getirebiliyorsunuz, usta, Yeşilçam’a birçok senaryo
yazmıştır, bu güçlü görselliği de buradan ileri gelmektedir, bilirsiniz ki, senaryoda öncelikli
olan görselliktir, sonra ses yani dil, sonra diğerleri, toparlarsam şöyle derim, senarist
görsellikle ve cümlelerle yani dille seyirciyi etkilemeye çalışır öncelikli olarak, şunu da
ekleyeyim, senarist, bir duyguyu ya da düşünceyi öncelikle görselliğe dayandırarak anlatma
zorundadır…
Kitapta beni yoran şunlardı, kimi eski sözcükler, bunları araştırmak, tabi yeni kelimeler
öğrenmemi sağladı ama akıp giden öyküden uzaklaştım, aldığım tat da bozuldu, bu eski
sözcükler kullanımda değildir, bana kalırsa, yeni sözcükler olmalıydı orda, çünkü dil daima
hareket halinde olan, değişen bir şeydir, dolaşımda olmayan sözcükleri kullanmak, ne kadar
yararlı? Dolaşımda saçma sapan sözcükler de var, ben bunları kastetmedim, dilin
yozlaşmasını kastetmedim, yazar derdini kelimelerle anlatır, anlaşılmak için yazar,
kelimelerin alevi önemlidir elbette, iyi, net, kıvamında alevli kelimeler, eserin okuyucunun
kalbinde ve ruhunda en manzaralı yeri bulması sağlar.
İsa Kantarcı
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
Ne şiiri ya...
Daha mühim işler var forumda , kim daha bilgili , kim daha yürekli , kim daha böyük...
Kim daha çocuk , kim daha Şair , kim daha edebi...
Ne şiiri ya...
Buranın yaş ortalaması iyice düşmüş gibi.
12 yaşından büyükler giremiyormuş foruma , eh artık bizde yaşlılar bölümünde şiir yazarız...
" sitemim sana değil Gönül " anlıyorsun değil mi ?
Bakarsın yaş ortalamsını büyütürler de Sayın Edtörler ve forum sultanları tekrar şiir yazarız...
yusuf, ne zor adamsın sen ya,
bak hocam, onlar senaryo değil,
skeç,
SANA SENARYO YOLLARIM İSTERSEN,
BARBAR BERBER VE KEDİSİ CAFER
YENİ BİR EV ve henüz yeni olacak kadar eskimemiş bir iş. İşyerine yürüyerek gidiyorum, hem de öyle çok bir yol değil, hepsi beş dakika. Beş dakika, ama neler sığmıyor içine. Kullandığım yola göre – süre değişmiyor – ya marketin önünden geçiyorum, ya da ne olduğunu henüz bulup çıkaramadığım büyük, mavi bir binanın – bu ikisiyle de sınırlı değil seçeneklerim – ama kesinlikle adliyenin önünden geçmek zorundayım. Çalıştığım binayla omuz omuza olduğu için onu yanlama şansım yok, önümde tutmaya çalıştığım gözlerim kocaman, istemesem de meraklı kulaklarım dimdik, bu biçimsiz yapının çirkin ve genişçe yüzüyle her gün karşılaşıyorum çaresiz. Yürüyen şatoları andıran kamyonların içinde tutuklular, kaldırım kenarlarında sigara içen pazen etekli, oya işleme yazmalı kadınlar düşüncelerimi yönlendiriyorlar. Çalışmaya sakin bir kafayla başlamak çok uzak bir düş benim için. Ooo; darmadağın masama, sürekli sorun çıkaran bilgisayarıma ve tozlu tabanı tir tir titreyen bir asmakattaki loş odama varmışız bile. Oysa ben biraz geriden almak istiyorum, izin verirsen.
Bizim evden caddeye doğru çıkan yokuşlardan birinin sonunda, önü balta girmemiş ormanı andıran bir manav ve yanındaki bayan kuaförüyle insanda hemencecik tuhaflık uyandıran bir berber var. Manav ve berber sözcüklerini ilkin birer dükkân adı olarak kullandım, bundan sonra iki ilginç insanı işaret etmek üzere anılacaklar.
Manavı tanıyordum; işin kendisinden nefret etmeme karşın benden istediğin tüm o sebze-meyveyi buradan alıyorum, çok iyi bilirsin ki ne sebzelerle ne de meyvelerle bir sorunum vardır, beni sıkıntıya sokan şey, sanırım, satın almamı söylediğin miktarlar. Yerin dibine giriyorum iki patlıcan, ya da dört elmayı tartması için adamcağıza uzatırken, zavallının dünya savaşından önceki gün dönmüş gibi görünüşü yüzünden onu böylesine önemsiz işlerle yoruyor olduğum düşüncesi ölesiye sızlatıyor içimi. Neyse değişiyor insan, unutmadım eczaneden satın aldığım ilk kadınbağını…
Manav diyordum, iyi biri, azıcık kafadan çatlak ama patlayan şeker kıvamında desem yeridir. Arada sırada senin ne zaman biber dolması yapacağını soruyor, yapacaksın değil mi?
“Patateslerde iş yok bu yıl,” diye söyleniyor, ben yeşil soğanlardan tarafa yönelmişken. “Tezgâh hepten dağınık. Valla biliyorum elmaları parlatmayı, şunu bunu öyle süslücene dizmeyi… Ama şu kedi yok mu şu kedi…” Bir yaka silkiyor ki incecik gömleği cırt diye elinde kalacak sanırsın. “Şu kedi bitirdi beni. Hep söylüyorum berber olacak herife! Ulan mübarek at mıdır, inek midir bu! Ne gelip kemiriyorsun sebzeyi meyveyi! Yesen bari, dişle dişle bırak! İş misin sipariş misin, her gün her gün!”
Gülmeden edemiyorum, öyle telaş basıyor ki sonra içimi… Dur gerisini dinle. Ben tam “Sen hem iki üç kuruşluk alışverişinle adamı radyoda dinlediği haberlerden kaldır, hem de hâline gül, şimdi çiğ çiğ yiyecek…” diye düşünürken o gelip dostça omzuma vuruyor, ardından eliyle ağzını saklayıp konuşuyor, berberden yana ikide bir yan gözle bakarak.
“Sen yenisin buralarda, bilmiyorsun bu canavarı. Bak, bak, dur şimdi değil, hah arkasını döndü! Bak, bir tek kul var mı dükkânında? Arada sırada bir yabancı düşerse iyi. Kan revan içinde çekip gidiyor sonra… Adı gaddara çıkmış bir kere, kasap, kasap! Ya geçen ucuza diye ailelerini kandırıp tıraşladığı çocuklar. Öğretmen sınıfa sokmamış valla. Hepsinin kafası yamru yumru… Nah bu hormonlu patates gibi…”
O, patatesi elinde gülle gibi sallayıp arkası dönük berbere fırlatma ateşiyle yanıp tutuşurken çevredeki insanların bize bakıp gülüştüğünü fark ediyorum. Gözlerimi kısıp yumduğum dudaklarımın arasından kınayıcı sesler çıkarırken gülmek, kahkahayı basmak falan hepten uçuyor aklımdan. Ciddi ciddi merak basıyor içimi. Kim bu gaddar berber ve şu otobur kediyi niye hiç görmüyorum?
Bir ayda mahallenin tüm tekirleri, sarmanları, alacaları, bulacaları, karacaları ile tanıştım. Kimisi esnafın, ya da giriş katında oturan teyzelerin kedisiydi; kimisi çocukluğum kadar hürdü, yani sokağa aitti. Yakındım onlarla ve aralarında zerzevat düşkünü olacak bir tip yoktu açıkçası. Üstelik onlardan biriyse bile hangisiydi?
Evi boşaltıp bize devretmekte – ayrıca konuşmakta – epeyce zorlanan değerli evsahibemizin biricik eşinin kaçak elektrik çekmeye çalışırken sonsuzluk âlemine göçtüğünü duyar duymaz sana ne söylemiştim anımsıyor musun? Öyle bir yere gelmişiz ki şaşırtıcı bir şey görüp duymadan gün geçmeyecek anlaşılan…
Kedinin adı Cafer’di; ama onu ben bulmamıştım ve adını da boynundaki paslı teneke tasmadan öğrenmemiştim. Her ne kadar manavın komşusu nalburunun önüne demirlemiş 1965 doğumlu, ak kanatlı, çivit rengi OPEL daha önce dikkatimi çekmişse de, üstelik oradan hiç kımıldamıyor olması arabayı benim için fazladan ilgideğer kılmışsa da görmemiştim, hayır; bej yanaklı, yarık tekerleklerinin arasından insanın içini ürperterek ışıldayan o bir çift göz o ana dek yoktu benim için.
Ta ki…
Erken çıktığım bir gün, iş dönüşü, gelecekçi şairlerden dizeler okuyarak kendimi epeyce bir yüreklendirip soluğumu tuttum ve küt diye daldım Barbar Berber’in dükkânına. Gaddar mıydı, barbar mıydı? Neyse. Önce bir tütün kolonyası duvarına çarptım meraklı burnumu. Sonra iyi akşamlar dileyip bir şey isteyeceğim zamanlarda olduğu gibi işaret parmağımı dudaklarıma doğru yaklaştırdım.
Kırış kırış yüzünü süsleyen donuk mavi gözü – gözleri demiyorum, çünkü bir tanesi duyguları yansıtamayacak kadar kısıktı – beni görünce ışıldadı. Sevindi adam, iyi ama niye? Sonra, ayna ilişiverdi gözüme. Bende bir saç, bir sakal; iyi de biliyorsun ya, hâlâ öyle…
“Şey,” dedim, şu Arapların bize tek armağanı olarak görürüm bu sözcüğü genelde, elbette senin kullandığın zamanlarda değil. “Şey, ben tıraş olmayacağım. Biraz saç jölesi kullanabilir miyim, diye soracaktım.” Elimde bir elli kuruşu evirip çeviriyordum ki adam beni beleşçi sanmasın. “Belki biraz da parfüm,” Berber kaşlarını çattı. Kaş çatmak daha önce gördüğüm bir şey değilmiş. “Kolonya da olur,” diye geveledim.
“Yok,” diye hırladı, gerçekte sigara içmekten çatallanmış bir sesle normal normal konuşuyordu; ama benim kafamda öyle bir resim oluşmuştu ki onun sesi için “hırlamak” anlatımım bağışlanabilir.
“Yok,” dedi kafasını gazetesine gene gömüp. “Necip var, orada raflardan birinde. O elindekini de cebine sok.”
Necip ne biliyor musun, sen kesin ilk duyuşta ne olduğunu çıkarırdın. Briyantin. Necip Bey. Ömrümde hiç kullanmamıştım, ama ağır bir zorunluluk altında hissediyordum kendimi. Çok gerekiyormuş gibi koltuğa oturdum ve adamın gelip makasla saçlarıma girişmemesi için dua ederek eski dostumuz Necip’ten küçük bir parça aldım parmaklarıma. Tam saçıma sürecektim ki arkamda gazete hışırdadı ve aynada parlak bir makasın yürüdüğünü gördüm, bu bir kâbus olmalıydı. Ben donup kalmışken berber dışarı çıktı, aynadan, tam çaprazlamasına görüyordum onu. Çivit rengi Opel’in yanına gitti ve yılların incelttiği kaportasına yumruk atarak “Cafer! Cafer, neredesin!” diye bağırdı.
Hemen dışarı koştum. Ne tür bir içgüdüyle bilmiyorum, ya da şunun gibi bir hikâye mi yazmıştım kafamda: Cafer manavın adıydı, bizim konuşmalarımızı butikteki kız berbere anlatmıştı, berber benim geldiğimi görünce manavı makaslamaya niyetlenmişti. O azıcık yeteneksizce ama onurlu bir esnaftı. Olası bir trajediyi önlemek için şaşkın yüzümü tokatlayarak azıcık sorun çözücü duruma soktum – bu arada eski dostumuz Necip beni yanaklarımdan öptü – ve dışarı koştum. Aptal gibi görünüyordum, gülme, her zamankinden de çok…
Ağzında bir maydanoz demetinin son kalıntılarıyla ünlü Cafer ve onun göz kamaştıran ihtişamı tam karşımda duruyor, elini yüzünü berberin paçalarına temizliyordu. O anda kafamın içinde kedilerle ilgili yaptığım bir bilimsel çalışmayı kısaca buraya alıyorum: Kedilerin temizliği bana bireysel temizliğimi sıklıkla hatırlatırdı, yüzümdeki şeyi gömleğimin koluna sildim. İkincisi bu hayvanların midelerinde biriken tüylerden kurtulmak için ot yiyip kustuklarını biliyordum, ama Cafer kesinlikle bir salata diyetine girmiş gibiydi.
Merak ediyorsun değil mi? Senin şu hep anlattığın türden kedilerin artık soylarının tükendiğini sanıyordum. Sincap kuyruklu, beyaz göğüslü, boz mantolu. O ne şişkoluk, o ne cin gözler! Var gerisini düşün. Bir de berberin onu kucağına alıp sevişi… Başka kedi olsa çığlık ve pençeyi aynı anda basıp tabanları yağlardı adamın hoyratlığı karşısında, ama bizimki… Bizimki sertçe yoğrulmaktan aldığı keyifle dört köşe mırlıyor, kulağına fısıldanan küfürlerle zevkten dört köşe oluyordu. Koca kuyruğuna da bir domates kabuğu yapışmıştı, leş gibi etti berberin göz delici beyazlıktaki önlüğünü.
Cafer ve Barbar Berber’le daha sonra birkaç küçük anım daha var, bir ara az kalsın tıraş bile olacaktım orada, ama gazetemi okuyup sıramı beklerken ve önümdeki kurban çevreye kanlı haykırışlar saçarken saatin geç olduğunu – her nasılsa – fark edip senin yanına koştum.
Ah canım... Sigaramın bittiğini görüp bakkala koştuğun o akşam, evimizdeki o ilk günümüzde, ayakkabı bağına basıp bacağını kırmak gibi bir şapşallığı nasıl yaparsın? Vicdan azabı bir yana, çevrede olan biteni anlatmak görevi bir yana...
YAZAR: KENAN ŞAHİN, izedebiyat yöneticisi
Arada yoğunlaşan, havai fişek patlamaları yapan bir öykü, ama geniş bir çerçevede bakıyor, bana öyle geldi ki, bu öykü bir romanın parçası gibi.
Kısa kısa GENEL BAKIŞ:
Özgün bir dili, ilginç, mizah açısı hoş sağlam bir öykü…
Çok basit dil hataları var…
Öykünün en başında bir garip cümle var:
YENİ BİR EV ve henüz yeni olacak kadar eskimemiş bir iş.
(Belki de benim anlama kabiliyetim yok)
Cesur Kenan bey’in bu cümlesinden anlamamız gereken nedir acaba,
Ben bu cümleyi okur okumaz neyi anlamam gerektiğini çıkaramadım,
Hemen geçelim, öyküyü görelim,
Biraz koklattı sonra, geri dönüşlerle öyküyü anlattı anlatıcı/yazar.
YERİNDE BENZETME ÖYKÜYÜ GÜÇLÜ KILAR:
İŞTE: (yüzünden kelimesinden sonra bir virgül, bunu ben attım)
zavallının dünya savaşından önceki gün dönmüş gibi görünüşü yüzünden, onu böylesine önemsiz işlerle yoruyor olduğum düşüncesi ölesiye sızlatıyor içimi.
Benzetmenin fazlası öldürür öyküyü. Yani hormonlu domates gibi gözükür. İnandırmaz. İnanmaz okur.
Yazarın anlatımında yalınlık var, her şeyi süse püse kaçmadan vermiş.
Yalınlık bir öyküyü inandırıcı yapar.
Dedim ya, romandan parça gibi, öykünün baştan sona bir süren, artan bir gerginliği vardır, ama bu öyküde, son cümleler, bu öykü bitti diye çığlık atmıyor bence, ısrarla diyorum, bu öykü romanın parçası gibi duruyor, devamı sanki gelecek…
Yazar öykünün son cümlesini belirler…bu cümle öykünün ortasına da konulabilir.. ama en son yere konulması mühim…
BAKINIZ, MANAVI YAZAR BİZE, İRİ, ŞİŞMAN YA DA BAŞKA ŞEKİLDE GÖSTEREBİLİRDİ, DİLLENDİREBİLİRDİ,
Ama bakın, okura nasıl tanıtmış manavı:
Manav diyordum, iyi biri, azıcık kafadan çatlak ama patlayan şeker kıvamında desem (dersem) yeridir.
ORJİNAL BİR TANITIM….şiirsel güzel bir tanıtım…
Epey gülünç burası:
Biraz saç jölesi kullanabilir miyim, diye soracaktım.” Elimde bir elli kuruşu evirip çeviriyordum ki adam beni beleşçi sanmasın…
Bu öyküde gördüklerim, hissettiklerim kısaca bunlar…
Öyküyü beğendim…
canın neyi isterse onu kaldır:)))
sayından hoşlanmam zaten...
şu yaptıgın öykü eleştirilerini koy izedebiyata da okuyalım isacık.
nettekiler en kötüleri mi yani? anlamadım. bir fikir veriyor işte orda burda yazdıkların ve kötü bir fikir veriyor. hele senaryo diye yazdıgın hem kötü hem de senaryo nasıl yazılır bilmediginin göstergesi...
saçmalıklarının saçma oldugu konusunda sabit fikirliyim evet...
yusuf, öykü eleştirileri yapıyorum ben,
yani o kadar birkim sahibiyim, siz konuş bakalım dedikçe de konuşmam,
istersen bunu özel mesajlarla halledelim,
LACİVERT DERGİSİ. iz üyelerini bekler,
yusuf,
sayını kaldırdım,
nette hepsini yayınlamadım ki,
onlar tek kitapta var,
gene yanlış konuştun yusuf,
ahhhhhhh,
hocam sabit fikirli olmak iyi değildir,
valla benim karnım tok bu aragazlara...
aferim okumuşsun cemil kavukçu'yu. şimdi de konuşmaya başlayalım kitap hakkında. başla bakalım Gemiler de Ağlarmış hakkında neler söyleyeceksin.
senin hala algılayamadığın bişey var ve ben umudu kestim zaten bu saatten sonra algılayabilecegini hiç sanmıyorum. dergi çıkarmaya, kitap çıkarmaya karşı olan yok. tanıtımına da kimse birşey demez. ama bu ağlak tavırlar, kitabım çıktı diye yırtınmalar, kendini çok önemli sanmalar mide bulandırıcı. bu yapan bir sen varsın bir de bir başkası:)))
k,tabımı oku diyorsun. internette yayınladıklarından daha mı iyileri var kitabında?
internet küçük isa. burda yazdıklarının daha fazlasını başka sitelerde yazdığını her yazının, şiirinin altına kendini tanıtan anlatan öven notlar yazdığını biliyorum.
forumcular, okuduğunuz üzre, sayın yusuf ziya onca aşağılamayı karalamayı yaptı, ve dedi ki, edebiyat şiir dergisi çıkardım 12 sayı, ben de has adamın yapacağı gibi, onu kutladın,
doğrusu budur, böyle olmalı, yani sayın yusuf ziya ile düşman olsam ne kazanırım ki, ben biri İYİ BİR ŞEY YAPMIŞŞA, ONUN ELİNİ SIKARIM, onu yüceltirim,
evet, konu CEMİL KAVUKÇU, öğretmen edasıyla sordun, sorguçluk iyi değildir ama söyleyeyim, sen okudun herhalde: gemiler de ağlarmış,
yusuf, sen gene karalamalarına devam edeceksin, yaşın da epey var sanırım,
sabit fikirlisin,
ama sana şunu derim, kitabımı al oku, eleştir, başımın üstünde yerin var, o zaman konuşuruz, ama şimdi değil,
senin adalet kavramın yok,
okumadan karaladın çünkü,
SAYIN ZEYNEP GÜN, bende bir beyaz bulut gibisiniz, şaka mı yapıyorsunuz ciddi misiniz, gülüyorum, dalga mı geçiyorsunuz, büyük ihtimal dalga bu.
sayın imdat, konunun dışındasınız,
SAYIN ORKUN, o yazıları yazman iyi oldu,
LACİVERT DERGİSİ, hatırlatırım,
olgun beyin uzlaştırıcı yaklaşımı çok güzel.
sevgili nida, kitabımı al, yoksa gelir yakarım seni, -iki tane alcaksın eşkiya- abi içme yahu, lütfen, içince güzelleiyorsun ama hocam,
SEVGİLİ KENAN NERESİN?
sayın forumcular, hasetlikle konuşmayalım, barış sevgi birlik,
sevgili yusuf ziya,
bravo sana, demek edebiyat şiir dergisi çıkardın.
bunun ne gibi bir cesaret ve zorluklar içerdiğini bilirim.
ki ben de bir alçak ve haset olmadığım için sana samimiyetle bravo diyorum,
diğer dediklerine sonra cevap vereceğim,
-[[I]]Ama görüyorsun. Ne yaparsam yapayım, hep gözlerim sulanıyor.[[/I]]
-Neden? Erkek değil misin?
-[[I]]Evet. Erkeğim, ama ağlamak istiyorum. O kadar.[[/I]]
-Pencereden bak. Hava ne güzel, gökyüzü masmavi, bulutlar birer küçük koyunu andırıyor... Özellikle de güneş. Tanrı’nın güneşi. Tanrı’nın en güzel çiçeği. Isıtan ve tohumları yeşerten güneş. Güzel değil mi?
-[[I]]Güzel. Güneşsiz günleri sevmiyorum. Gelmesiyle gitmesi bir oldu mu seviyorum yağmuru. Uzun sürdü mü, her yanım küflenmiş gibi geliyor.[[/I]]
-Tanrı’nın güneşi bu denli güzelse, sen bir de ötekini düşün.
[[I]]-Hangi öteki güneşi? Çok büyük olan bunu tanıyorum bir tek[[/I]]
-Daha da büyük olan bir başkasından söz etmek istiyorum. Yüreğimizde doğan güneşten. Umutlarımızın güneşinden. Düşlerimizi de uyandırmak için göğsümüzde uyandırdığımız güneşten.
[[I]]-Ya benimki?[[/I]]
-Seninki, hüzünlü bir güneş. Yağmur yerine gözyaşlarıyla çevrili bir güneş. Olanca yeteneğini ve gücünü keşfetmemiş bir güneş. Senin tüm anlarını henüz güzelleştirmemiş bir güneş. Küçük, bir parça da mızmız bir güneş.
[[I]]-Ne yapmam gerekiyor?[[/I]]
-Pek az şey. İstemek yeterli. Ruhunun pencerelerini açmalı ve fırsat tanımalısın nesnelerin müziğinin içeri girmesine. Sevecenlik anlarının şiirinin içeri girmesine. Başkaları için soğuk bir müzik yapacağına, müzik içinde yüzmen gerekir senin. Bir dost gibi elimi sık ve gidip GÜNEŞİ UYANDIRALIM...
GÜNEŞİ UYANDIRALIM (J. M. de Vasconcelos)
Sh: 63-65
hani şiir zamanıydı noldu?
neden devam etmiyoruz?haydi başlatın yine halbuki ne güzel gidiyordu
lütfen şiir zamanında buluşalım tekrar.
takipteyim.
bilginize....
sağlıcakla...
isa...
sen kendini bişey sanmaya devam et. ama yazılarının okuyanlar senin nasıl bi "şey" oldugunu gayet iyi anlıyorlar...
madde madde yazacagım algılama güçlüğünü giderebilmek için:
1. Cemil Kavukçu'nun hangi kitabını okudun? hemen o kitap hakkında konuşmaya başlayalım.
2. buradakiler benden değil senden sıkıldı. başkalarının sözcülüğünü yapmayı kes! sana defalarca saçma sapan yazıyorsun denilen yazıları unuttun mu?
3. sana yetişmem değil senin oldugun yere inmem imkansız. sen kendini "şey" sanmaya devam et komik adam.
4. profilimi ne yapacaksın. yazdıklarım ortada. git oku. eleştirini yaz. ama sen okuyamıyordun değil mi?
5. edepsiz olan sensin. kimi, neyi karaladım. senin saçmalıklarına cevap verdim teşekkür etmelisin.
6. "siyanür" sanat - edebiyat - şiir dergisini 12 sayı çıkardım. üç ayda birden kaç sene eder hesapla. ama amaç sidik yarışı değil. hiç birşey yazmasam yayınlatmasam senin saçmalıkların hakkında söz söyleyemez miyim? zekadan bu kadar nasipsiz olur mu bir insan... ayrıca sen hangi saygın sanat edebiyat dergilerinde yayınlattın merak ediyorum...
7. bak sana bir şans. edebiyatla yazmak dışında bir ilgin varsa buyur bir kitap yazar konu seç hakkında konuşalım. böylece herkes senin ne kadar anlamadığını bu işlerden öğrensin.
8. bana yazma demekten vazgeç. en başta söyledim. sen yazarsan ben de yazarım. çünkü sana birinin aslında "hiçbişeyolmadığını" hatırlatması gerekiyor. bu görev şimdilik benim:)))
Ben nasıl bittiğini anlamadım. Kitabın tanıtımında yazdığı gibi çoğu zaman kollarımda uykuya dalmasam bir gecede bitirebilirdim o kadar sürükleyici. ilk sayfalarda küçük bir kızın başından geçen bir felaketi öyle anlatmış ki İnci Fügen Yılmaz film karesi hala gözlerim önünde sanırım bunu başarmak öyle her yiğidin harcı değil. Neysee ben şimdi kitabın hepsini anlatmaya başlarım filmlerin sonunda ne olacağını bilerek izlemek kötüdür ve boşboğaza herkes kızar dimi :) sadece şunu söyleyebilirim çok sade bir dille yazılmış, trajik bir yaşam öyküsü çevremizdeki onca yaseminden biri yasemin.
Kitap hakkında bir yorum değil sadece okudum demek içindir.
Ben İsa Bey'den derginin abone alabilmesi konusunda hiç bir yardım talebinde bulunmadım. Sağolsun, kendisi, böyle bir girişimde bulundu. Kendisini ne tanırım, ne bilirim.
İsa Bey, kendiliğinden böyle bir çabanın içine girmiş olabilir... Bunda ne sakınca var anlamıyorum. Yoksa, "İsa Bey, ne yaparsa yanlıştır" düşüncesi mi etkili oluyor? Sevmediğiniz bir artist rol alıyor diye, film kötü diyebilir misiniz?..
Sizlere, önümüzdeki sayıda, izedebiyattan 3 arkadaşımızın yazılarının yayımlanacağını, yazıların ismiyle birlikte yazdım... Acaba kaçınız merak edip de, "Lacivert'te yayımlanacak yazılar nasılmış?" diye merak edip de elinizin altındaki o yazılara yönelip bakma, ihtiyacı hissettiniz?.. Eğer onlara, baksaydınız, derginin içeriği hakkında da küçük de olsa bir ipucu elde edebilirdiniz?..
Allah'a şükür ağzım laf yapıyor, elim kalem tutuyor ve derdimi anlatacak kadar da kelime hazinesine sahip olduğumu düşünüyorum...
Foruma, Lacivert'in reklamını yüklediğimi düşünebilirsiniz... "Evet, öyledir," diyelim...Ama ben bunu yaparken bile, Lacivert'ten sitemize, sitemiz üyelerine bir şeyler kopararak yaptım... Dergiyi, kitabevinden alacağınız fiyata, evinize gönderilmesi kötü bir şey mi?... 200 civarında yazının içinden, yayıma uygun bulunan 40 civarındaki yazının 3 tanesinin sitemiz üyelerine ait olması kötü bir şey mi?..
Bu dergi, izedebiyat üyelerinin aboneliğine güvenerek yayım hayatına atılmadı... Bu ve diğer dergiler, siz yazar arkadaşlar için bir şanstır, olanaktır... Bunların hepsi, birer kapıdır, birer penceredir, geleceğe açılan... Okursunuz, okumazsınız... Hiç problem değil... Benim yaptığım sizler için bir küçük olanak yaratmaktı...
Önümüzdeki sayılarda da, yine sitemizdeki yazar arkadaşlarımızın yazılarının yayımlanması için, elimden gelen çabayı göstereceğimden emin olabilirsiniz... Bunun abonelikle falan hiç bir alakası yoktur... Benim de severek okuduğum çok güzel yazılar yazan üstün yetenekli genç arkadaşlarımızın yazılarının edebiyat çevresinde, boy göstermesi, bu arkadaşlarımızın ismen tanınması gerekir... Bir yerlerden başlayıp, hep o yerlerde kalmak olmaz...Yeni açılımlar da değerlendirilmelidir... Bunu hak eden, çok arkadaşımız var bu sitede...
Bakın, bu ayın sonunda üyesi olduğum, diğer bir edebiyat sitesi, antolojim.com'un Ankara'da toplantısı var... Şiir konuşulacak.. Şiir gönüldaşları orada buluşacak.. Bu toplantı için insanlar, İstanbullardan, İzmirlerden, Düzce'den çıkıp gelecekler... Bu insanlar, niçin o kadar yolu aşıp geliyorlar, dersiniz?.. Bunlar güzel şeyler arkadaşlar... Güzellikler de buluşmak dileğiyle...