[[B]]TÜM İSTEDİĞİM KENDİM OLMAKTI NEDEN BU KADAR ZOR OLDU?[[/B]]
Hermann Hesse, Almanya’da ırkçılıkla karışmış bağnazlığın yükseldiği ve başta eğitim olmak üzere toplumun her kurumuna nüfuz ettiği yıllarda(1877’de Calw) doğmuştu, ailesinin ve çevresinin bütün baskılara rağmen İlahiyat okulunu terk edip önce kitapçılık yaptı, ardından yazarlığa başladı. Böyle bir atmosferde yazılacak konu sayısı kısıtlıydı elbette; Almanya’daki militarist ve milliyetçi hareketlerin yaygınlaşması üzerine İsviçre’ye yerleşti. Ancak Avrupa’yı saran savaş dalgasından kaçmak, kurtulmak anlamına gelmiyordu. Hesse, ağır bir bunalım geçirdi ve psikanaliz tedavisi gördü. Romanlarından yansıyan ruhsal tahlil zenginliğini biraz da bu hastalık dönemine borçludur. Hindistan’a yaptığı yolculukta tanıştığı ve çok etkilendiği Doğu kültürünü Jung’un psikanalizi ile -Avrupa’nın şiddet atmosferinde- birleştiren Hesse, uygarlığın yıkıcı etkileri ile baş edebilmek için, kişinin öz benliğini geliştirmesine yönelik bir dünya görüşüne bağlanarak metinlerinde Doğu’nun gizemciliğini -zaman zaman mistisizme varan bir biçimde- işledi. 1946’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan yazar,1962’de İsviçre’nin Montagnola kasabasında öldü...
Hermann Hesse'ın Yayınlanmış Kitapları
Bozkırkurdu
Çarklar Arasında
Demian
Doğu'ya Yolculuk
Gençlik Bunalımları
Harika Çocuk
İnanç da Sevgi de Aklın Yolunu İzlemez
Kaplıcada Bir Konuk
Klingsor'un Son Yazı
Knulp
Küçük Dünyalar
Masallar
Narziss ve Goldmund
Öldürmeyeceksin
Ressamın Şiirleri
Peter Camenzind
Sevgi Üzerine
Siddhartha
Yabancı bir Gezegenden Tuhaf Haberler
Şeftali Ağacı
Hermann Lauscher
Gertrud
Gençlik Güzel Şey
Doğu Yolculuğu
Bir Büyücünün Çocukluğu
Boncuk Oyunu
Rosshalde
Bozkırkurdu’nun Düş Yolculukları
Herman Hesse (Almanya 1877 - İsviçre 1962), tüm yazarlığı boyunca insanın öz biçimini bulması gerektiğini savundu. Hesse’nin kişisel varoluşu yerleşik biçimlere bir başkaldırıydı. Onun 1950’ler sonrası 20.yy. gençliği için yol gösteren, ışık tutan bir yazar olduğunu söylemek gerekir. Bireysel bunalımların çözümünü Doğu felsefesinde arayan ve eskimesi mümkün olmayan öncelikle ‘insan’ bir yazardı o. Cervantes, Dickens, Zola bir yana, özellikle Alman romantiklerinin izini süren, Antik Yunan klasiklerini kendi dillerinde okuyan Hesse, Goethe’den ve Doğu düşüncesinden etkilenerek kendi yazınını kurmuş bir sanatçı. Bunalımlı bir tabiatı var. Buna rağmen kadınlara düşkün olduğu da söyleniyor. Zaten üç kere evlenmiş. Tam bir savaş karşıtı. Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla birlikte İsviçre uyruğuna geçip Almanların ordu düşkünlüğünü protesto etmiş.
Tipik bir karamsarlığı da sözkonusu. Dünya düzeninin çarpıklığına inanıyor, her şeyin düzeleceği ütopyasına tüm varlığıyla karşı çıkıyor. Bu, roman ve öykülerindeki kahramanların da paylaştığı bir his. Hesse’nin yarattığı karakterlerin çoğu evdeki hesap çarşıya uymayınca, düşündükleri gerçekleşmeyince, özlemlerine kavuşamayınca hüzne boğulup, ölüyorlar. Roman ve öykülerinde kullandığı dil, anlatım üslûbu ve fantastik boyut Hesse’nin romantiklerden aldığı mirasın kendince bir yorumu olarak karşımıza çıkıyor. Hesse, insanı doğanın bir parçası olarak yorumluyor. Yarattığı kişiler, kendilerini çevreleyen doğadan ve kendi tabiatlarından kopunca ‘bitiyorlar’. Hesse deneyimini ergenlere öneriyoruz ya, bu, hazırlıksız yakalananlar için biraz sarsıcı bir yolculuğa da dönüşebilir. Çünkü, yazarın da söylediği gibi, insanın içindeki şeytanla hesaplaşmasından önce Meryem’ini bulması gerekiyor...
Bu bakımdan Hesse ile kendim arasında bağlantılar kurmadan edemiyorum. Karamsarlık hemen hemen tüm yazılarımda peşimi bırakmıyor. Detayli psikolojik tasvirleri ve Hesse'i seviyorum. Türkiye'de daha çok Demian, Siddartha, gibi romanları ile ön plana çıkmış olsa da Peter Camenzind, Boncuk Oyunu detalı psikolojik tasvirlere yer verdiği bir nevi yaşam öykülerini yansıtan eserleridir.
Ben hemen hemen tüm eserlerinde Hesse'i ve onun hayatını zaman zaman da kendimi bulurum. Kendinizden birşeyler bulacağınıza inanıyorum.
GECE
Çok yakından tanırım geceyi,
Birbirimizin düşüncelerini okuruz,
Eski zamanlardan kardeşiz biz,
Aynıdır bizim yurdumuz.
Fakat bir gün vakti gelecek
Ve o beni bütünüyle kucaklayacak!
Eğiyor başını, yanaklarımı okşuyor
Ve ‘Hazır mısın?’ diye soruyor
[[B]]SEVİLMEK MUTLULUK DEĞİLDİR . HER İNSAN KENDİ KENDİNİ SEVER AMA,
MUTLULUK BİR BAŞKASINI SEVMEKTİR.[[/B]]
[[B]]
Bir Yazar
3 görüntülenme · 39 ileti
Benimkisi geç kalmış bir tanışma belki bilemiyorum. Belki de birçoğunuz çocukluk yıllarında okuyup, kitaplıklarınızdaki raflarına çoktan sabitlediniz Stevenson'un bu kitabını... Ama bana inanın gerçekten o tozlu raflardan çıkarıp yeniden okumaya değer...
Viktorya Dönemi'nin ahlakçı paranoyasının insan bilincinde yarattığı yarılmayı yansıtan heyecan yüklü bir başyapıt... Bilinmeyeni kurcalayan ve vücut kimyasının insan psikolojisi üzerindeki etkisi üzerine içerdigi hayal gücüyle yüz yıl öncesinden geleceğe bakabilen bir eser... İnanın eser sizi öylesine sarıp sarmalıyor ki elinizden bırakmak istemiyorsunuz. Dilinin akıcılığı, konunun merak uyandıran sarsıcılığı yanında halen çözemediğim sizi alıp götüren birşeyler de var.
Dr. Jekyll ve Mr. Hyde, bir insanın ruhundaki iki farklı kişiliğin; iyinin ve kötünün etkileyici ve heyecan yüklü çatışmasını anlatıyor. Öykünün ürpertici gizemi ve bir adamın ikili doğasının zeki ve hassas biçimde portrelenmesi, Stevenson'un yüz yıl sonra bile bizleri eksilmeyen bir dehşet ve duygusallıkla etkileyen çok büyük ve usta bir yazar olduğunu ortaya koyuyor.
Alegorik bir korku romanı olarak nitelendirilen bu yapıt aynı zamanda bilimsel öğeleri kullanan ilk bilimkurgu romanlarından olma niteliğini de taşıyor.
Öncelikle bana öğretilen şeye göre yaşamımızın yazgısı ve yükü sonsuza dek insanın omuzlarına yüklenmiştir ve bunu üzerimizden atmaya çalışmak bizi daha alışılmadık ve daha korkunç baskılar altında bırakır. Zaman aşımına kesinlikle uğramayan roman içerisinden çekip çıkardığım bu sözcükler gerçektende üzerinde düşünülmesi gereken türden...
Robert Louis Stevenson, geçmişten çekip çıkarılmayı bence fazlası ile hakediyor.
'Dünya edebiyatından kimleri seviyorsun?’' diye bir soru gelirse, yapacağım sıralamadaki ilk isim Virginia Woolf olur.
Onu çok seviyor olmamdaki etkenler başta ürettikleri olsa da hüzün dolu yaşamı da beni etkilemiştir.
Virginia aristokrat bir aileden gelmektedir.İyi şartlarda yetişmiş, iyi bir eğitim almıştır ancak 13 yaşında annesini kaybetmesiyle birbirini takip eden başka acılar içinde kıvranıp durmuştur.
Annesini kaybettikten kısa bir süre sonra kız kardeşi Stella’yı kaybeder.daha sonra üvey ağabeyinin tecavüzüne uğrar.Babası çekilmez bir adam olmuştur ve daha sonra sırayla babasını ve erkek kardeşi Thoby’yi keybeder.İleri ki yıllarda da sevdiği başka yakınlarının ölümüyle içine düştüğü bunalımdan bir türlü kurtulamaz.
Olgunluk yaşına eren her kişi zor günlerde, kayıplarla, uzaklaşıp giden sevgililerle ya da vaktinden önce ölen ana babalar, erkek ve kız kardeşlerle baş etmek zorundadır.
Bazen acı; eleştirinin kırbacıyla iner, bir babanın sert sözleri derinden yaralar, bir çocuğun kendine güvenini sarsar, onu ansızın bir değersizlik ve bunalım seline boğar. Her çocuğun anılarında böyle acı dönemler vardır.
Virginia, aile yaşamının kaçınılmaz trajedilerine karşı birçok çocuktan daha duyarlıdır. Annesinin ölümü için; 'başıma gelebilecek en büyük felakettir' demiştir.Şüphesiz birçok çocuk annesini, babasını ya da her ikisini birden kaybetmiştir ama pek çoğu da bunu Virginia gibi sinirsel çöküntü geçirmeden atlatmıştır.
Virginia babasının yakalandığı amansız hastalıkla geçen son günlerinde iyice tükenmiştir.İlk ruhsal bozukluk belirtileri bu dönemde su yüzüne çıkar.Ona çılgınca şeyler yapmasını söyleyen sesler duymaya başlar. Onları susturmak için, yemek yemekten vazgeçmeyi dener. Ve ilk intihar girişiminde bulunur.Bu tekrarlayan krizler yaşamının sonuna dek sürer gider.
Romanlarını yazarken çektiği zihinsel acıların anılarından ve kendisini tedavi eden doktorlarla edindiği deneyimlerden yararlanır. Dışa Yolculuk'un kadın kahramanı Rachel, ağır ateşliyken Virginia'nınkine benzer sanrılar geçirir. Mrs. Dalloway'de, I. Dünya Savaşı sırasında tanık olduğu cinayet ve katliamların anılarını üzerinden atamayan, savaştan yeni dönmüş genç Septimuss Smith sesler duyar ve annesinin ölümünün hemen ardından, Virginia'da olduğu gibi, duyguları körelir, tatma ve dokunma duyularını yitirir.
Septimuss'un tedavisinden sorumlu iki doktoru, Dr. Holmes'la uzman doktor Sir William Bradshaw'u küçültücü biçimde çizişinden, Virginia'nın psikiyatri mesleği hakkında çok iyi şeyler düşünmediği anlaşılmaktadır. Dikkatini hastalığına vermek yerine Dr. Holmes'e dalar, bu eski güzel Blomsbury evindeki eşyaların üzerinde göz gezdirir, duvar kağıdının altında gizlenmiş kaplamayı hissetmek için eliyle duvarı yoklar, ama aynı düzeni hastasının gösterdiği belirtilen işaret ettiği illeti bulup çıkarmak için hastasını muayene etmeye harcamaz.
Sir William Bradshaw karakterinde psikiyatrinin burnu büyüklüğüne saldırırken, Virginia Woolf Aynı zamanda psikiyatrların toplumun dalkavukları olarak, toplum düzenini korumak ve sürdürmek için ne gibi hizmetlerde bulunduklarını gözler önüne serer: '... Sir William ölçüye taparken, yalnız benliği rahata kavuşmakla kalmıyor, İngiltere'yi de rahata kavuşturuyordu; ülkenin delilerini kapatıyor, doğumu yasaklıyor, umutsuzluğu cezalandırıyor, hastaların kendi kişisel görüşlerini sürdürmelerine olanak vermiyordu; ta ki onlar da onun ölçü yetisini benimsesinler... Bundan ötürü sayıyordu onu meslektaşları, astları ondan çekiniyor, bu arada hastalarının dost ve akrabaları, dünyanın sonu ve Tanrı'nın doğuşu hakında kehanetlerde bulunan dişi ve erkek hastaları yatakta süt içmeye zorladığı için ona büyük bağlılık duyuyorlardı. Bu tür olaylardaki otuz yıllık deneyimiyle yanılmaz içgüdüsüyle Koca Sir William; şu akla yakın bu değil, hep kendi kişisel ölçüleri' (Mrs. Dalloway, Çev.: Tomris Uyar)
Virginia Woolf, başına ne gelirse gelsin, olay ne kadar kişisel ya da acı olursa olsun, deneyimi nesnelleştirmeden önce onu uzun uzadıya evirip çevirir ve çözümlerdi. Zamanı gelince de, yazılarını ve günlüklerini zenginleştirmek için bunlardan yararlanırdı.
Buraya kadar sıkılmayanlar için devam ediyorum...Sıkılanlar biraz hava alıp, sonra yine gelin...Kaldığınız yerden devam edin... (Yok öyle kaçmak, burada edebiyat parçalıyoruz heralde)
Virginia son 25 yılında onu seven kocasıyla, sakin bir hayat sürse de ayda 1-2 kez de olsa hafif krizlerle sorunlardan uzak bir hayat sürmeye çalışır.
Ancak yine de ölümü seçmesi kafalarda pek çok sorular oluşmasına sebep olmaktadır.Etrafı kendisini seven dost ve akrabalarla çevrili başarılı bir yazar ve eleştirmen neden intihar eder? Yaşamını ona adamış, onu korumaya, her gereksinimini karşılamaya uğraşan bir kocası olan bir kadın neden canına kıyar?
Kocası Leonard ve kızkardeşi Vanessa'ya yazdığı ayrı ayrı intihar mektuplarında Virginia, yeniden sesler duyduğunu, çalışması üzerinde yoğunlaşamadığını söyler. Leonard'ı mutsuz ettiğine inanmıştır. Leonard ona bakma zahmeti olmaksızın işlerini daha iyi yapabilecektir. Son yargısı 'senin yaşamını berbat etmeye devam edemem'dir.
28 Mart Cuma günü, Leonard, Monks House'da bahçeyle uğraşmaktadır. Virginia yürüyüşe çıkar. Leonard onunla birlikte öğle yemeği yemek için eve girdiğinde şöminenin üzerinde intihar mektubunu bulur. Okuduktan sonra deli gibi Ouse ırmağının kıyısına koşar, çayırlarda dört dönerek Virginia'yı arar. Çok geç kalmıştır.
Virginia o sabah bir şey yazamamıştır. Leonard'ın önerisine uyarak hizmetçiye Leonard'ın odasını toplamakta yardım etmeye çalışır. Çok geçmeden bundan yorulur ve odayı terkeder. Daha sonra, 11:30 sıralarında, hizmetçi onun mantosunu ve bastonunu alıp evin çevresinden uzaklaştığını görür. Irmağa varınca bastonunu kıyıya uzatır, ceketinin ceplerini büyük taşlarla doldurarak suya girer. Üç hafta sonra çayırlıkta oynayan çocuklar ırmağın altlarına rastlayan yerde cesedini bulurlar.
Leonard, onun cesedini yaktırdıktan sonra küllerini Monks House'daki bahçeye, büyük karaağaçlardan birinin altına gömer.
Mezar taşındaki yazıt, Dalgalar'ın son cümlesidir:'Kendimi sana doğru savuracağım, yenilmeksizin ve boyun eğmeden, ey ölüm!'
Virginia Woolf eserlerinin çoğunu ayakta yazmıştır.
ESERLERİ
The Voyage Out (Dışa Yolculuk, 1915;
Night and Day (Gece ve Gündüz) 1919;
Kew Gardens (Kew Bahçeleri) 1919;
Monday or Tuesday (Pazartesi ya da Salı) 1921;
Jacob's Room (Jocob'un Odası) 1922; The Commen Reader (1. Cilt) 1925;
Mrs. Dalloway, 1925;
To the Lightouse (Deniz Feneri) 1927;
Orlando, 1928;
A Room of One's Own (Kendine Ait Bir Oda) 1929;
The Waves (Dalgalar) 1931;
Letter to a Young Poet (Genç Bir Şaire Mektup) 1932, The Commen Reader (2. Cilt), 1932; Flush, 1933;
The Years (Yıllar), 1937;
Three Guineas (Üç Guinea), 1938;
Roger Fry; A Biography (Roger Fry; Bir Yaşam Öyküsü), 1940;
Between the Acts (Perde Arkası), 1941;
The Death or The Moth and Other Essays (Güvenin Ölümü ve Diğer Denemeler) 1942;
A Haunted House and Other Stories (Perili Ev ve Diğer Kısa Öyküler), 1944;
The Moment and Other Essays (O An ve Diğer Denemeler), 1947,
The Captain's Deathbed and Other Essays (Kaptanın Ölüm Döşeği ve Diğer Denemeler), 1950;
Virginia Woolf and Lytton Strache; Letters (Virgina Woolf ve Lytton Starchey: Mektuplar), 1956;
Granite and Rainbow (Granit ve Gökkuşağı) 1958;
Contemporary Writers (Çağdaş Yazarlar) 1965;
Collected Essays (Toplu Denemeler), 4 Cilt, 1967;
The Diary of Virginia Wollf 1915-1941 (V.W.'un Güncesi, 1915-1941) yayına hazırlayan Anne Olivier Bell, 1977,
5 Cilt; The Letters of Virginia Woolf 1888-1941 (V.W.'un Mektupları 1888-1941) yayına hazırlayan Nigel Nicolson ve Joanne Trautmann,
1975, 6 Cilt; Moments of Being (Varoluş Anları), New York, Harcourt Brace Jovanovich Yayınevi, 1976.
Türkçede Virginia Woolf
Mrs. Dalloway (Çeviren Tomris Uyar, III. Basım, Yeni Ankara Yayınları, İletişim Yayınları)
Deniz Feneri (Çeviren Naciye Aksekil Öncül, III. Basım, Milli Eğitim Bakanlığı Klasikleri, Can Yayınları)
Kendine Ait Bir Oda (Çeviren Suğra Öncü, II. Basım, Afa Yayınları)
Dalgalar (Çeviren Oya Dalgıç, II. Basım, Milliyet Yayınları, Ara Yayınları)
Not: Flash - Bir Köpeğin Romanı ve Between The Acts (Perde Arası) romanları ve Moments of Being (Varoluş Anları)
başlıklı denemeleri sırasıyla Fatih Özgüven, Tomris Uyar ve Roza Hakmen tarafından çevrilmektedir, 1992.
Yayımlandığında İngiltere ve Avrupa’da çok olumlu eleştiriler alan Edward Carey, ilk romanı “Gözlemevi Hikayeleri” sayesinde Günter Grass, Milan Kundera ve Italo Calvino’ya benzetilmişti. Kitabın Türkçe yayımlanmasıyla da bizim de gerçekten de olağanüstü bir roman okuma fırsatımız doğdu.
“Gözlemevi Hikayeleri”nde, bir zamanlar kent dışında varlıklı bir ailenin hizmetkarlarıyla yaşadığı Tearsham Malikanesinin artık şehrin merkezinde, bakımsız, külüstür Gözlemevi Apartmanına dönüşmesinin hikayesi anlatılıyor. Bazı kişiler tarafındanJean-Pierre Jeunet’nin yönettiği “Amélie filmine benzetilse de ve zaman zaman filmden kareler gözümüzde canlansa da Gözlemevi Hikayeleri Carey'nin mutlaka okunması gereken yapıtlarından... Obje fetişizmi, kadın köpek, Mr. Orme'nin ve yaşadığı yerin tuhaflıkları eminim ilginizi çekecektir.
Edward Carey “Gözlemevi Hikayeleri”
Çev.: Esin Eşkinat, İş Bankası Kültür Yayınları, 2003.
[[B]]John Fowles'ın Büyücü adlı kitabını satın alabileceğim bir yeri bilenlerin acil yardımlarını rica ediyorum. İstanbul'da birçok kitapçıyı dolaştım ama Afa Yayınları kapandığı için kitap yeni baskı yapmıyormuş. Kitabın Ayrıntı Yayınlarından yeniden çıkmış olma ihtimali de var...
Benim için gerçekten çok önemli biran önce bulmam lazım elinde olup eski olarak bana satmak isteyen olursa da kendisinden alabilirim. Yardımlarınız için çok teşekkürler...
Ömür[[/B]]
mısırdan nobelli romancı Necip Mahfuz
Dilenci adlı romanı iz bırakıyor, düşündürüyor..
devrimcilikten emekli bir avukatla ilgili.
kitabın bendeki çağrışımları, bana hissettirdikleri:
Mutluluk içimizdedir, imkanı yok başka yerde bulunmasının. Yaşam bilgeliğine ermenin yolu, umutsuzluğun da mutluluğun da içimizde olduğunu kabulle başlar. Bundan bihaber görünen Ömer sıkıntılarını atmak için didinir epeyce. Ömer, Mısırlı yazar Necip Mahfuz’un “Dilenci” romanının kahramanı. Kendi hayatının bıktırıcı olduğundan yakınıp bir roman kahramanı olmak istediğini söyleyen hisli insanlar için sorunlu bir örnek, Ömer. Yaklaşan ihtiyarlığı köşeye sıkıştırmıştır onu. Yapmak istediği ama henüz tanımlayamadığı şeyler vardır, varoluşu işkenceden de beter hal almaktadır kendi deyişiyle. Gitgide yabancılaşmış hissedecektir. Yaşamdan, ailesinden ve kendinden daha da uzaklaşmak dışında beklediği sonucu vermeyecek bir arayış halindedir. Bol kazançlı bir işi, iyi bir aile, olup bitecekten habersiz kızları ve onun için endişelenen cefakar bir de karısı var.
Ben, hiçbir biçimde dünyada önem verilen şeylerden biri değildir, aslında ben en az merak edilen ve sahip olunduğunun görülmesine izin verilmesinin en sakıncalı olduğu şeydir, der Kierkegaardφ. Ben’in kaybı en büyüğüdür yitimlerin. Bu, aramızda hiçbir şey olmamış gibi fark edilmeden gerçekleşebilir. Olduğunda tümüyle yansıtmaya çekindiğimiz ben’in gittiğini de bilsinler istemeyiz. Ne olursa olsun, servetin, kadının veya herhangi başka bir şeyin kaybı, yani hiçbir şey bu kadar az gürültü yapamaz. İnsanın dünyayla olan sıkı fıkı ilişkileri hapseder onu sonlu varlığının içine. Gün gelince mutluluğu aramak, hem de bu zavallı sonluluk içinde eziyet verir, sonuçta umutsuzluğa düşürür, eğer ben kayıpsa. Necip Mahfuz ustanın Ömer’i de böyle bir yitişin afetzedesidir.
Başkalarına tahammül etmek kendi kendine katlanmaktan daha kolay gelir. Dostluklar kurmak, evlilikler yapmak, toplumla her daim ilişki içinde olmaya gayret göstermek temelinde böyle bir dürtü barındırır… kendinden kaçma. Bunu bazen yalnızlık lafzından dem vurarak ağzımızdan kaçırırız. “Çok sıkıldım, “tek kaldım, “bana bir uğrasana dönüşte, yalnızım”. Yalnızlık değil, ben’dir kurtulmak istenen. O halde şu sosyalleşme denen, etrafımızdakilerle birlikte ben’lerimizi ölü ya da diri kovuşturmak için giriştiğimiz pazarlıktan başka bir şey değildir.
İsim yapmış bir avukat ve variyetli bir adamdır Ömer. Refah ve konfor ilkin çekicidir çoğu için ama onların tek başlarına mutluluk adına ne kadar önemsiz katkılarının olduğunu görmek… işte bu hayli hoyrat bir düş kırıklığı yaşatabilir insana. Elde etme yolunda birçok şeyden feragat ettiğimiz bu değersiz değerler ancak dışsal gereksinimleri karşılamada işlevsellik arz eder. Unutmamak lazım, mutluluk içte, bir başka yerde değil. Yani içseldir esas korunması ve geliştirilmesi gereken servet. Yaşamdan beklentiler mülk ya da ona bağlı bir saygınlık edinmekten ibaret kalırsa, umutsuzluk ve boşluk peydahlayacaktır senin için kudretli zaman.
Tükenmişlik, tekdüzelik ve zamanladır Ömer’in davası, bu ne yaman bir düğüm. Zamanın gücü, hükmünü her yerde ve her kişi üzerinde geçirecek kadar büyük. İnsanın ve cismani hiçbir şeyin egemenliği zamanınkine kafa tutamaz. Hiç kolay değildir onun bizden bir kez aldığını, bir daha geri almamız. Zaman, kırkbeşindeki Ömer’in de tüm gençlik ısısını almış. Öyle ya, ancak ben, zaman karşısında silahsız da olsa savunu dirayetindedir. Yani ben uzaklaşırken şerha şerha, savuşturulmuş olur tek süvarimiz de zamana karşı koymada. Ben’imize emanetiz bizler. O terk ederse mutlu olma umudu da gider, kalırız zamanın insafına. Ardından ne bir dernek, ne bir kadın ne de bir araba tokluk vermez, bastıramaz ergenleşmiş boşluğu.
Yaşlılık ya da daha ziyade hayattan beklentisinin kalmayışında ve bunun bir süre sonra hiçbir tat alamamaya, yaşamın anlamsız olduğunu düşünmeye sürükleyen kararlılığında ruhsal işkencesi başlar. Varoluş denilen sarp gidişatın mahsulü sonunda hiç varolmamış olmayı daha doğru saymak olmamalıdır. Doktoru ona burjuva hastalığına yakalanmışsın dediğinde, o, bunun belli dozda günlük alınan haplarla geçecek bir şey olmasını diliyordu. Olan olmuş, bunalım kapıda.
Sanat ve bilim arasındaki tereddüt kitaptaki bir diğer tema. Gençliğinde idealist bir şairken, senelerin akışı içinde duyguları gerçeklikle çatışmaya başlamış. Arkadaşı ona gençliklerinde olduğu gibi “bilim, sanatı da felsefeyi de öldürdü” derken, o artık bu anlayıştan uzak olduğunu farkettirir. Neticede, şiir yazan kızına bilimin yüceliği görüşünü aşılamaya çalışan, oburluğa batmış zengin bir avukat olmuş çıkmıştır.
Eserleri, din ve toplumsal değerler üzerine hakaret ettiği gerekçesiyle Orta Doğu’da yasaklanmış, hatta yok edilmesi için fetva çıkarılmış bir yazardır Necip Mahfuz. ‘Hayat trajedidir’ inanışıyla yapıtlarını ve karakterleri oluşturan bu ehil romancı, ülkesinde görmediği takdiri nihayet Nobel alarak kazanmıştır. Ben diğer romanlarına çoktan başladım bile..
ŞÂİR M. NİHAT MALKOÇ
Beş çocuklu bir ailenin en küçük ferdi olarak 1970 senesinin 1 Haziran’ında Trabzon’un Köprübaşı ilçesine bağlı Gündoğan Köyü’nde hayata “Merhaba” dedi. İlkokulu komşu köy olan Güneşli Köyü’nde okudu.Orta ve lise öğrenimini Köprübaşı Lisesi’nde tamamladı.En büyük emeli iyi bir hukukçu olmaktı.Lise son sınıfta girdiği üniversite imtihanında KTÜ/Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü’nü kazandı.Dersaneye gitme imkânı ve zaman kaybına tahammülü olmadığı için kazandığı fakülteyle yetindi.1992 yılında okulu bitirdi.İlk göz ağrısı olarak nitelediği Gümüşhane’de beş yıla yakın öğretmenlik yaptı.Her geçen gün öğretmenliği daha çok sevdi.Artık öğretmenliği bir tutku olarak görüyor.
Vatan borcunu İstanbul’da Kara Kuvvetleri Lisan Okulu’nda Yedek Subay Öğretmen olarak onurla yerine getirdi.Bu peygamber ocağında yüzlerce yabancı subaya güzel Türkçe’mizi öğretti.Ankara’da girdiği sınavı kazanarak Akçaabat Anadolu İmam-Hatip Lisesi’ne Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak atandı.Burada iki yıl görev yaptı.Daha sonra girdiği yazılı ve sözlü imtihanı kazanarak Türkî Cumhuriyetlerden Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat’a,üç yıl görev yapmak üzere, öğretmen olarak gönderildi.Burada Mahdumkulu Türkmen Devlet Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde ve İlâhiyat Lisesi’nde Türk Dili öğretmeni olarak çalıştı.Yine Aşkabat’ta Türkçe Öğretim Merkezi’nde(TÖMER) bir yıl boyunca değişik milletlerden kişilere Türkçe’yi sevdirerek öğretti.Şu anda Akçaabat’a bağlı Derecik İlköğretim Okulu’nda görev yapmaktadır.
Bugüne kadar,en büyüğünden en küçüğüne kadar onlarca dergi ve gazetede fikrî,edebî,felsefî ve kültürel konularda yüzlerce yazı ve şiir yazdı.Bu yayın organlarından Türk Edebiyatı,Türk Dili,Bizim Çocuk,Çınar,Bizim Azerbaycan,Anadolunun Sesi,Üniversitelinin Sesi,Türkiye,Bizim Okul,Şenliğin Sesi,İnsanlığa Çağrı,Yeni Sesleniş,Gençliğin Sesi gibi dergilerde;Türksesi,Demokrat Gümüşhane,Kuşakkaya,Ortadoğu,Yeni Mesaj,Hergün,Candaş,Edebiyat,Bolu Üçtepe,Akçaabat Yeni Haber,Karadeniz Olay,Hizmet gibi gazetelerde yıllardan beri deneme,makale,fıkra ve şiirler yazmaktadır. “Bizim Okul” isimli kültür,sanat ve edebiyat dergisinin Yazı İşleri Müdürlüğü’nü yaptı.Kültürel organizasyonların çoğunda aktif olarak görev aldı.Sevgi,Dostluk ve Kardeşlik konulu şiir yarışmasında birincilik,Trabzon Belediyesi’nin düzenlediği Çevre ile ilgili yarışmada birincilik,yine aynı belediyenin düzenlediği “İki binli Yıllara Doğru Trabzon” konulu makale yarışmasında mansiyon,Akçaabat Belediyesi’nin değişik zamanlarda organize ettiği şiir yarışmalarında birincilik,ikincilik,üçüncülük ödülleri kazandı.Karadeniz Yazarlar Birliği kurucularındandır.Halen bu birliğin üyesidir.
Bunların yanında elinin altındaki öğrencilere rehberlik ederek ve bizzat örnek olarak,onların da pek çok kültürel yarışmada ödüller almasına zemin hazırlamıştır.İkisi kız,biri erkek olmak üzere üç çocuk babasıdır.
e-mektup: mnihatmalkoc@hotmail.com
ŞÂİR M.NİHAT MALKOÇ’LA ŞİİRSEL YOLCULUK….
Mustafa CEYLAN-1- Gazeteci,Şâir ve Yazar M.Nihat Malkoç'u bize anlatır mısınız? Kimdir, şiire ne zaman başlamıştır? Şiire ilgi nasıl başlamıştır? Genç şairlerin dergilerde ürünleri yayınlanması için ne gibi yollar izlemeleri gerekir? Siz şiirinizi ilk olarak hangi tarihte, hangi dergide yayınladınız? O anki duygularınız nelerdi?
M.Nihat MALKOÇ-CEVAP: Trabzon’un dağ köylerinden biri olan Gündoğan’da doğdum.Buranın Trabzon’a uzaklığı 60 km civarında...Köyde geçti çocukluğumuz ve ilk gençlik yıllarımız…Rahmetli babam ben doğduğum yıl Almanya’ya gitmişti.Ekmek parası için Trabzon’un bir dağ köyünden kalkıp Almanya’ya gitmek kolay olmasa gerek…Ben ailemin en küçük çocuğuyum…Bizim buralarda en küçük çocuğa,özellikle erkek çocuğa bir başka değer verirler.Ben de bu konumdaydım…Fakat köy yerinde çocukla ilgilenecek zaman bulmak pek mümkün değildir.Anneler sabah erkenden evden çıkarlar akşam karanlığında eve dönerler.Arazilerimiz dağlık ve engebeli olduğu için traktör kullanma imkânı yoktur.Herşey insan gücüyle gerçekleştirilir.
İlköğretimin birinci kademesini komşu köy olan Güneşli’de okudum.İkinci kademeyi(o zaman ortaokul derdik) Köprübaşı ilçesinde okudum.Köyümüzün yolu yoktu.Patika yollardan ve fındık bahçelerinden giderdik.Okulla köy arası yedi kilometreydi.Yani yedi gidiş,yedi geliş;toplam 14 km….Üçü ortaokul,üçü lise olmak üzere altı yıl boyunca her gün 14 kilometrelik yolu katettim.
Okulda derslerimizin çoğu boş geçerdi.Branş öğretmeni sayısı üçü beşi geçmezdi.Bu durum biz öğrencileri umutsuzluğa iterdi.Fazla bir şey öğrenemezdik okulda…Fakat Türkçe ve Edebiyat derslerine bir başka ilgi duyardım.Okulumuzda eğitim gün boyu sürerdi.Öğleleri annemden aldığım harçlıkları yemez,kitap alırdım.Kitap sahibi olmak bana tarifsiz bir haz verirdi.Yemek için harcadığım parayı ziyan kabul ederdim.Özellikle Hazreti Ali Cenklerine ilgi duyardım.Bir gün Karacaoğlan’la ilgili bir şiir kitabı satın aldım.Eve giderken yemyeşil fındık bahçesine uzanıp bu koşmaları bir solukta okudum…Hatta ezberledim bir kısmını…İçimde bir kıpırdanma ve duygu seli hissettim..Bundan sonra artık fındık bahçelerinde oturup tabiatı temaşa ediyordum.Bu,zamanla yazmaya kadar vardı.O günlerde babaannem vefat etti…Bu hadisenin tesirinde kalarak ilk şiirimi yazdım.Bu,iğneyle kuyu kazmak gibi bir şeydi benim için…
Lisede ve üniversitede çok başarılı bir öğrenci değildim.Fakat üniversiteyi ilk yılımda, hiçbir dershaneye gitmeden kazandım…İki hedefim vardı:Birincisi hukukçu olmak,ikincisi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni….Nasip ikincisineymiş…1988 yılında girdiğim KTÜ/Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü’nü 1992 yılında bitirdim.
Eskiden Kültür ve Turizm Bakanlığı “Gençliğin Sesi” adlı bir dergi çıkarıyordu.İlk şiirim 1988 yılında bu dergide yayınlandı.Şiirin adı “Gece yarısı” idi.Çok kaliteli,kuşe kâğıda basılan bir dergiydi.O zaman eseri(şiir,yazı) yayınlananlara telif ücreti ödüyorlardı.Bana da o zamanın parasıyla iyi bir telif ücreti ödemişlerdi.Dünyalar benim olmuştu.Hem ilk şiirim yayınlanmıştı,hem de bir miktar para kazanmıştım bu işten…Şöyle başlıyordu yayınlanan ilk şiirim:
“Bir ân sükûnet etrâfı kaplar
Sevdalıların yüreği hoplar
Aklını hayâllerinde toplar
Alır bir keder gece yarısı”
Ta o zaman başlamıştı heceye olan meylim ve aşınalığım…Bugünkü gençler bu konularda çok şanslı….Çünkü pek çok yayın vasıtası var onlar için….Bizim için o derece imkânlar yoktu…Bugün kitle iletişim araçları çok yaygınlaştı…Hele hele internet çıktıktan sonra sınırlar coğrafya kitaplarının tozlu sayfalarında kaldı…Artık her şey mause(fare) ve klavyenin sihirli tuşlarında…Bugun hem gençlere,hem de usta şâirlere seslenen edebî dergiler var…Hatta pek çok okul,dergi çıkarıyor…Bu dergilerin sayfaları genç kalemlere açık….Hemen hemen her derginin elektronik posta adresleri var.Oturduğun yerden yazını/şiirini gönderebilirsin…Bilgisayarın yoksa bu da dert değil…Her taraf internet-cafe dolu…
Mustafa CEYLAN-2-Sizce şiir nedir ve ne değildir? İyi şiir nasıl olmalıdır?
M.Nihat MALKOÇ-CEVAP: Şiir,başkalarının düşünüp de kelimelere dökemediği duygu,düşünce ve hayalleri estetik kaygılar gözeterek yansıtmaktır.Bunu gerçekleştirmek her kişinin yapabileceği bir iş değildir.Yani her insan şiir yazamaz.Belki manzume tarzında bir şeyler karalar ama bunlar hiçbir zaman şiir kabul edilmez.Şâirlik Allah vergisidir bir yerde…Çalışmayla,zorlamayla ve inatla şâir olunmaz. “Vermezse mabut neylesin Mahmut” misali, kendisinde şâirlik ruhu olmayan insanlar, karalamalarında daima tekrara düşerler. “Benim oğlum bina okur,döner döner gene okur” sözü gereğince bir tekrar faslı devam eder gider.Bu da şiirin ruhuyla bağdaşmaz.
Şiir imkânsızı yakalama olayıdır.Tarifi imkânsız duygular şâirin belleğinden süzülerek şiir olur.Şairlerin diliyle kalbi arasında duygu süzgeci vardır.Kalpten gelen her türlü duygu ve düşünce dile ulaşmaz.Bu iki uzuv arasındaki manevî süzgeç, kaba lâfların dışarıya çıkmasını engeller.Dile ulaşanlar şiirsel bir özellik taşırlar.Böylelikle de herkes tarafından sevilerek okunurlar.Bilindiği gibi iki çeşit şiir vardır.Bunlar serbest şiir ve kafiyeli şiirdir.Hiçbirinin ötekine üstünlüğü yoktur.Şiir yazma kabiliyeti olanlar her iki türde de mükemmel eserler ortaya koymuşlardır.Hangimiz serbest tarzda yazan Orhan Veli Kanık’ın şiirlerine kötü diyebiliriz?Veya hangi birimiz Beş Hececiler’in yazmış olduğu kafiyeli şiirleri kötü olarak nitelendirebiliriz?Kanaatim şudur ki kafiye ve ölçü şiirin kıymetini ne artırır,ne de azaltır.Şiirin güzelliği kafiye ve ölçüde gizli değildir.Şiirin güzelliği şâirin ruhunda gizlidir.
Mustafa CEYLAN-3-Şiirimizin dünü, bugünü ve geleceği hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
M.Nihat MALKOÇ-CEVAP: Bu konu o kadar geniş ki nereden başlayacağımı bilemiyorum…Bu mevzuda bana bir kitap yaz deseniz yazabilirim!!!Şiir insanlıkla yaşıt…Çünkü hisler ilk insan ve ilk peygamber Hz.Adem’in yaradılışıyla var olmuştur.Şiirimizin dünü muhteşem….Adeta bir derya…624 yıllık Osmanlı medeniyeti çok zengin bir şiir mirası bırakmış bizlere…Hatta bu konuda çok daha gerilere gidebiliriz.Göktürkler ve Uygurlar’dan bize kalan koşuk, sağu ve destanlar bu alanda ne kadar zengin bir şiir mirasına sahip olduğumuzu gösterir.
Osmanlı Devleti döneminde şâirler padişahlar tarafından korunarak ödüllendirilmişlerdir.Zaten Osmanlı her yönüyle şiir gibi bir devletti.Padişahlar bile şiir alanında kalem oynatmışlardır..Şâirler Osmanlı sarayının şeref misafiri olmuşlardır.Divan şiiri bugüne kadar aşılamamıştır;bugünden sonra da aşılamaz.Çünkü bu dönem şiiri sanat açısından mükemmellik arzetmektedir.Divan şiiri son büyük Divan şâiri Şeyh Galip’le son bulmuştur..Ondan sonra Tanzimat,Servet-i Fünûn,Fecr-i Âti,Millî Edebiyat,Beş Hececiler,Garipçiler,İkinci Yeni…vs.gelmiştir…Onlar da kendilerince bir şeyler yapmışlardır.Fakat bu dönem şiirinde çok başlılık ve başına buyrukluk hakimdir.Bu da mükemmelliğe varan yolları tıkamıştır.Kısır tartışmalar ve saplantılar alıp başını gitmiştir…Bu konu çok uzun olduğu için bu kadarla yetineceğim.
Gelelim bugüne,iki binli yıllara…Bugün şiire büyük bir alâka duyulmaktadır.Fakat günümüz şiiri henüz organize olamamıştır.Herkes bir şeyler yazıyor ama bu yazılanların ne kadar şiir olduğu sorgulanmamaktadır.Meşhur hikâyedir:Bektaşî’ye sormuşlar: “-Hocam abdestsiz namaz olur mu? O da: “Ben kıldım oldu demiş…” Misal o misal…”Ben yaptım oldu” misali herkes kendi dünyasında…Öyle şiirler yazılıyor ki bunlardan şiiri yazan da bir mana çıkaramıyor.Güya ne kadar kapalı yazarsan o kadar güzel olurmuş.Ne masal şey!....Açılamayan,tahlili mümkün olmayan şiirin kime ne hayrı dokunur.Bir yığın deli saçmasını üst üste yığmak şiir mi olur Allah aşkına!Şiir ne kadar anlaşılmaz olursa o kadar değeri artar yanılgısı içerisinde olanlar,bir arpa boyu yol alamayan zavallılardır......Başını kuma gömen şâirler,güneşin varlığını inkâr edecek kadar ifrat ve tefrit bataklığında yüzüyor…Birileri de buna çanak tutuyor.Bu tarz şiir yazanlar zeytin yağı gibi üste çıkıyor;rağbet görüyor.Anlaşılır şiir yazanlar da sıradanlıkla itham ediliyor.Bu ne perhiz,bu ne lahana turşusu!....
Her şeye rağmen insanların yazması iyiye işarettir.Bundan mutluluk duymamız lâzım…Yazandan değil,yazmayandan kork…Yazan,söyleyecek sözü olan insandır…Yani bilgi ve birikim sahibidir.Fakat hak edenlerin bir yerlere gelememesi,tam tersi olarak hak edemeyenlerin şiir üstadı diye piyasada cirit atması bu işten anlayan insanları üzüyor.
Mustafa CEYLAN-4-Kafiye ve ölçü konusunda neler düşünüyorsunuz?
M.Nihat MALKOÇ-CEVAP: Kafiye ve ölçü konusunda ısrarcı olmak anlamsızdır.Bir şâir ya kafiyeli ve ölçülü ya da kafiyesiz ve serbest yazacak diye bağlayıcı bir şart yoktur.Şiir ruhumuzun imbiklerinden çıkarken nasıl bir şekil alırsa dışarıya da öylece yansır.Bir şâir bazen ölçülü,bazen de serbest yazabilir.Bu şâirin şiir hamurunu yoğurduğu andaki ruhî aktivitesine ve hâline bağlı bir durumdur.Ölçülü ve serbest şiirin de güzeli ve çirkini vardır.
Bence önemli olan üslûptur.Şâir kendince özgün bir üslûp kullanabilmişse şiirin güzelliği de onun ardından gelir.Yahya Kemal,Necip Fazıl,Ahmet Hamdi Tanpınar,Faruk Nafiz Çamlıbel gibi şâirlerin büyüklüğü üslûplarının orijinalliğinde gizlidir.Bu isimler değerlendirilirken ölçü ve kafiyeye riayet edip etmediklerine bakılmamıştır.Sözün bu noktasında ünlü Fransız şâiri Paul Verlaine’nin kafiyeden şikâyet ettiği bir şiirinden iktibas yapmak istiyorum:
“Tut belâgatı boğazından,sustur,
El değmişken bir zahmete daha gir:
Kafiyenin ağzına da bir gem vur,
Bırakırsan neler yapmaz kim bilir?
Nedir bu kafiyeden çektiğimiz!
Hangi sağır çocuk ya deli zenci
Sarmış başımıza bu meymenetsiz,
Bu kof sesler çıkaran kalp inciyi?”
Ben Paul Verlaine’nin bu ifadelerine katılmıyorum…Bu kadar kesin ve kararlı hüküm vermek şiirin önünü kesmek,boğazını sıkıp öldürmek,şiirimize ve cemiyetimize bir şey kazandırmaz.Bu hususta daha esnek olmak gerekir.Bunun sayısız faydaları vardır.
Mustafa CEYLAN-5-Elektronik yayıncılık ve şiir dersek ne dersiniz?
M.Nihat MALKOÇ-CEVAP:Elektronik yayıncılık çağımızın en büyük nimetlerinden biri…Bir tıklamakla milyonlarca insana ulaşmak fevkalâde bir hadise…Bugün şiirini yaz,beş dakika sonra milyonlarca insanla paylaş…Elektronik yayıncılık şiir yazma şevkini ve heyecanını da artırıyor.Bu hususta şiir siteleri de çok mühim vazifeler ifa ediyor.
Mustafa CEYLAN-6-Türk Cumhuriyetlerindeki şâirler ve şiiri hakkındaki görüşleriniz nelerdir?Bunların ülkemizle mukayesesini yapar mısınız?
M.Nihat MALKOÇ-CEVAP:Ben üç yıl boyunca kardeş Türk Cumhuriyetlerimizden Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat’ta öğretmenlik yaptım…Çok şâir ve yazar dostlarım oldu orada…Türkmenistan’da şiir revaçta…Çok şâirleri var…Eski Türk destanlarına ve şiirlerine sahip çıkıyorlar.En büyük şâirleri bizim de yakından tanıyıp sevdiğimiz Mahdumkulu…Yunus Emre’yi,Ali Şîr Nevai’yi,Karacaoğlan’ı çok seviyorlar…Hatta bu şâirlerin adları şehrin en işlek caddelerine verilmiş…Fakat günümüz şâirlerini tanımıyorlar…
Türkmenistan’da tek adam idaresi söz konusu olduğu için ister istemez şâirlerin esas konusu idarenin başındaki şahsı övmek…Devlet tarafından himaye edilmek ve nemalandırılmak için böyle hareket etmek gerekiyor.Bu da şiire zarar veriyor…Bazı temaları işlemek yürek istiyor…Türkmenistan’da da iki tip şâir var..Bazıları Rus edebiyatından ilham alıyor;bazıları da eski Türk edebiyatından…
Mustafa CEYLAN- 7-Etkilendiğiniz şairler var mı? Kimler ve neden?
M.Nihat MALKOÇ-CEVAP:Etkilendiğim şâirler var tabiki…Bunların başında Necip Fazıl Kısakürek,Mehmet Akif Ersoy,Yahya Kemal Beyatlı,Sezai Karakoç,Abdurrahim Karakoç,Nurullah Genç…geliyor.Aslında daha doğru bir şekilde ifade etmek gerekirse ben şâirleri değil,güzel şiirleri seviyorum.Öyle şâirler vardır ki kendileri pek meşhur olmasalar da bir veya birkaç şiirleri çok mükemmeldir.Ben onları da seviyorum.Bu isimleri sevmemin esas nedeni bizi bize anlatmalarıdır.Oldum olası bizden olmayanı sevemedim..İlhamını Moskova’dan alanları hiç ama hiç sevemedim.
Mustafa CEYLAN-8-Bugün yeni bir edebî akıma ihtiyaç var mıdır? Varsa nasıl olmalı?
M.Nihat MALKOÇ-CEVAP:İnsan durup dururken bir edebî mektep(akım,ekol) açayım demez.Şartlar kişiyi bu noktaya getirince ve ihtiyaç hasıl olunca o kendiliğinden gelir.Günümüz şiirinde büyük bir parçalanma ve bölünmüşlük söz konusu…Herkes burnunun dikine gidiyor…Çoğu şâir kendinden başkasını tanımıyor..Herkesi camaat,kendini imam sanıyor.Bu bölünmüşlük sağda da,solda da var.Şahsen bir çatı altında taplanılması gerektiği kanaatindeyim ama ortalık imam dolu….Bu imam bolluğunda cemaat bulmak müşkil…İmam da cemaat de kendimiz…Böyle olunca birleşilemiyor…Tıpkı siyasetimizdeki çok renkli,yamalı bohça misali yelpaze gibi…Abdestini tutabilen,gür ve yanık sesli bir imam bulursam cemaat olmaya talibim!...Fakat nerde?....
Mustafa CEYLAN-9-Siiri sevdirmenin ve toplumla kucaklaştırmanın yolları sizce neler olmalıdır?
M.Nihat MALKOÇ-CEVAP:Biz Doğu toplumlarının özelliği duygusal olmamızdır.Batıda mantık,doğuda his hakimdir insanlara…Onun içindir ki Cemil Meriç’in dediği gibi “Batıda roman,doğuda şiir inkişaf etmiştir.” Hakikaten çok duygusal bir milletiz…Bu nedenledir ki bizim insanımız şiiri sever…Ama hangi şiiri?...Kendini ifade eden,iç musikisi olan şiiri…Yoksa bir avuç leblebiyi yolun ortasına savurmak misali ne idüğü belirsiz kelimelerin,deli saçması ifadelerin milletimizin gönlünde yeri yoktur.Bu böyle biline…
Mustafa CEYLAN-10-Antolojı.Com'daki gruplar hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
M.Nihat MALKOÇ-CEVAP:Bu çeşit grupların şiirin ve edebiyatın gelişimine sayısız faydaları var.Birbirini tanımayan insanlar arasında güzel diyaloglar kuruluyor.Fakat nitelikli ve faal grupların sayısı bir elin parmak sayısını geçmiyor.Bunlardan birisi de sizin grubunuz olduğu için sizleri en içten duygularımla kutluyorum.Haftanın şiiri,haftanın şairi gibi,şiire hizmet eden etkinlikler takdire şayan…Bunlar şiire hareket getirerek ivme kazandırıyor.Fakat lâftan öteye gitmeyen gruplar da var.
Mustafa CEYLAN-11.İslâmla şiir bağdaşır mı?İslâm dininin şiir ve şâir karşısındaki tavrı nedir?Bu konuda bilgi verir misiniz?
M.Nihat MALKOÇ-CEVAP:Dünyada şiir kadar insanı cezbeden bir edebî tür yoktur.Duygu ve düşünceleri şiirin esrarına büründürerek daha etkili kılarız.İnsanlığın var oluşundan beri şiir de var olmuştur.Bu yönüyle edebiyatın en eski türü olarak da niteleyebiliriz şiiri.İnanıyorum ki insanlık,dünyadaki hükmünü sürdürdükçe şiir de varlığını devam ettirecektir.
Şiirin tarihî geçmişi çok eskilere dayanır.Özellikle Arap Yarımadası’nda bu türe çok büyük ehemmiyet verilirdi.Her yıl şiir yarışmaları düzenlenerek en güzel yedi şiir, “Muallakat-ı Seb’a” adıyla Kâbe’nin duvarına asılırdı.Şâirlik övünme vesilesi olarak görülürdü.Bunların,halkın gözündeki konumu çok büyüktü.
Hz.Muhammet(S.A.V),peygamber olunca,Araplar’ın pek çok batıl adetleriyle beraber Kâbe’nin duvarına şiir asılması da yasaklandı.Resulullah Efendimiz İslâmiyet’i geniş kitlelere yaymak için olağanüstü bir gayret içindeydi.O,tebliğ vazifesini yaparken en büyük darbeyi Arap şâirlerinden yemiştir.Resulullah’ın getirdiği dine inanmamışlar,hatta onu kendilerine rakip bir şâir olarak görmüşlerdir.Sonra onu halka mecnun bir şâir olarak anlatmışlardır.Bunun üzerine Cenab-ı Allah,Hz.Muhammet’in bir şâir olmadığını belirten ayetler indirmiştir:
“Bir şâirin sözü değildir o.Ne kadar da az inanıyorsunuz.”(Hâkka S.41.Ayet)
“Yoksa şöyle mi diyorlar:O bir şâirdir.Zamanın ölüm getiren felâketine çarpılmasını bekliyoruz.”(Tûr S.30.Ayet)
“Ve şöyle diyorlardı:Mecnûn bir şâir yüzünden ilâhlarımızı mı terk edeceğiz?(Saffât S.36.Ayet)
Peygamberimizin bir şâir olarak görülmesi ve zamanın Arap şâirlerinin ilâhî tebliğin önüne set çekme gayretleri İslâmiyet’in şiir karşısındaki tavrının tartışılmasına yol açmıştır.Hatta Allahü Tealâ bir de Şuara(Şâirler) Suresi göndermiştir Resulullah’a.Bu surenin 224.ayetinde şu kesin emri koymuştur: “Şâirlere gelince onlara ancak sapıklar uyar.”
Bir kısım insanlar,bu ayet-i kerimeyi misal göstererek şiiri ve şâirleri top yekûn batıl kabul etmişlerdir.Oysa durum hiç de böyle değildir.Şiiri ve şâiri kötü olarak görmek cehalettir.Çünkü Kur’an,yukarıdaki ayetle sadece kötü şâirleri zemmetmiştir.Bir kısım şâirler,Allah’ın gönderdiği son din olan İslam’a,kalemleriyle savaş açmışlardı.Halk onların yazdığı şiirler yüzünden Allah’ın vahyini idrak edemiyordu.Ayette tenkit edilenler,sadece İslâm düşmanı şâirlerdir.Bunu tüm şiire ve şâirlere şamil olarak göstermek doğru değildir.Durum böyle olsaydı İslamî değerlere karşı son derece hassas olan Osmanlı Devleti’nde şiir türü o kadar gelişmezdi.Divan şiiri altı yüzyıl boyunca zirvede kalmazdı.Hatta Peygamberimiz,İslâm düşmanı şâirlere karşı mücadele ederken Müslüman şâirlerden istifade etmiştir.Bunun yanında Resulullah,bir kısım kâfir şâirleri öldürtmüştür.Önemli olan şâirin kendisi değil,ne söylediğidir.Müminleri hicvedip,müşrikleri tahrik eden şâirler,daima kerih görülmüştür.Bu tarz şiirler yazan onlarca şâir,davranışlarının bedelini canlarıyla ödemişlerdir.Bunun yanında Peygamberimizin canından çok sevdiği Abdullah İbnu Ravâha,Hassân İbnu Sâbit ve Ka’b İbnu Mâlik gibi Müslüman şâirler de vardır.Resulullah daima bunları korumuş ve kâfirlere karşı yazmış oldukları şiirleri belli meclislerde okutmuş,onları teşvik etmiştir.
Müminlerin emini olan Resulullah: “Bazı şiir vardır ki hikmetlerin ta kendisidir.” buyurarak,şiire asla karşı olmadığını,mühim olanın,şiirde neyin anlatıldığı hususu olduğunu beyan etmiştir.Şayet şiir,necis bir tür olsaydı Mehmet Akif ve Necip Fazıl gibi,Müslümanlığın önde gelen abide şahsiyetleri şiir yazmazdı.Yalan yanlış tevillerle insanların zihinlerini bulandırmaya kimsenin hakkı yoktur.
Mustafa CEYLAN-12.Osmanlı Devletinde şiir ne konumdaydı?Osmanlı padişahlarının şiirle alakaları ne düzeydeydi?Bu konuda bizi aydınlatır mısınız?
M.Nihat MALKOÇ-CEVAP: Osmanlı Devleti’nde hak,adalet,inanç kavramları gerçek anlamını bulmuştur.Onun içindir ki üç kıtayı sevgi ve hoşgörüyle yönetmişlerdir.Osmanlı sultanları bunca meşguliyetlerine rağmen güzel sanatlarla da yakından ilgilenmişlerdir.Güzel sanatlar içinde de en çok şiire alâka duymuşlardır.Onlar iyi bir şiir okuyucusu oldukları gibi,şâirdirler aynı zamanda.
Osmanlı padişah ve şehzadeleri estetik açıdan kaliteli şiirler yazmışlardır.Bilindiği gibi Divan şiirinde şâirler takma isim kullanırlar.Şâirlerin şiirlerinde kullandıkları takma isimlere “mahlas” diyoruz.Mahlasların derin anlamlar taşımasına dikkat edilirdi.Osmanlı Devleti’nin yöneticileri değişik mahlaslar kullanarak Divan edebiyatı nazım şekilleriyle şiirler vücuda getirmişlerdir.Fatih Sultan Mehmet “Avnî”,İkinci Bayezid “Adlî”,Kanunî Sultan Süleyman da “Muhibbî” mahlaslarıyla orijinal şiirler meydana getirmişlerdir.Bunların yanında Korkut Sultan,Şehzade Mustafa,Sultan İkinci Selim,Şehzade Bayezid,Yavuz Sultan Selim de özgün Divan şiirleri yazmaya muvaffak olmuşlardır.
Osmanlı padişahlarının onuncusu olan Kanunî Sultan Süleyman’ın “Muhibbî” mahlasıyla yazdığı şiirler genelde kahramanlık,aşk,dinî,tasavvufî,hikemî ve rindane olmak üzere değişik muhtevalarda tecelli etmiştir.Şiirlerini ihtiva eden çok geniş bir Divan’ı vardır.Ölçü olarak arûzu kullanmıştır.Bu alanda pek marifetli olduğu söylenebilir.Çok zengin bir kelime hazinesi vardır.Şiirlerine,Bâkî gibi büyük şâirler bile nazire yazmıştır.
Onun şiirleri kendi karakterini açıkça ele vermektedir.Yaptığı fetihler ve seferlerin izlerini şiirlerinde görebiliriz.Makama,mevkiye,padişahlığa ve genel anlamda dünyalığa önem vermediğini defalarca dile getirmiştir.Onun bu hususta kaleme aldığı “gibi” redifli şu şiiri önemlidir:
“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi
Saltanat didükleri ancak cihan kavgasıdır
Olmaya baht u saadet dünyada vahdet gibi.”
Mustafa CEYLAN-13-Bir şiirinizde Yunus Emre' miz için :
”Yedi göğe kanat açtı
Dergâhlara ışık saçtı
Aşkın şarabını içti
Gönüller sultanı Yunus! ..” demektesiniz. Türk tasavvuf şiirinin dünü ve bugünü hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
M.Nihat MALKOÇ-CEVAP: Tasavvuf kelimesi, Arapça "suf" (yün) kelimesinden türemiştir. Her türlü zevkin, rahatlığın, insanı Allah’tan uzaklaştıracağına inananların kaba yün giysiler kullanmaları yüzünden onlara "Sufi" (yüne bürünmüş) denilmiştir. Tarihte tasavvuf, Hicret'in II. yüzyılında başlar.
Bizler din olarak İslâmı tercih ettiğimizden bu yana tasavvuf dairesinin içine girmiş bulunmaktayız.Yoksa tasavvuf bazılarının düşündüğü gibi bir avuç insanı ilgilendiren bir yol değildir.
Tasavvuf şiiri bizim manevî sığınağımız…Asıl ilhamımızı ondan alıyoruz.Hoca Ahmet Yesevî,Yunus Emre,Mevlâna,Niyazi-i Mısrî gibi isimler bu yolun öncüsü…Onların manevî tasarrufuyla bu günlere geldik..Tasavvufî şiirler edebiyatımızın tuzu biberi…Fakat günümüz şâirleri arasında bu alanda fazla derinleşen yok…Zaten bugünkü şiir moda olanın peşinde koşuyur..O köklü şiir geleneği çoktan terkedilmiş durumda…Tasavvuf şiirine hayranım,çok önemsiyorum…Çünkü onlar içlerinden süzülen manevî duyguları riyasız ve yalansız bir libasta söze dönüştürdüler.Oysa günümüz şiirinde bu saflığı ve içtenliği bulamazsınız.
Mustafa CEYLAN-14-Bir yazınızda demiştiniz ki:(Çok satılan kitapların kaliteli olduğu kanaati ne kadar geçerli bir ölçü olur bu belirsiz ortamda? Varın siz düşünün…Boyalı basın, edebiyatın mahrem ve sırlı dünyasından kirli ellerini çekmelidir.Aslında medya gerçek manada sanat ve edebiyata hizmet etse hepimiz bahtiyar oluruz.Fakat bu alana hizmet etmeyi bir kenara bırakın,aksine işi her geçen gün sulandırarak kendine benzetmektedir.Sözümüz tabiki umuma değildir.Alınanlar suçlananlardır; bu böyle biline! ..) Bu konuyu biraz daha açar mısınız?
M.Nihat MALKOÇ-CEVAP: Neresini açayım ki…Zaten her tarafı açık…Basının mahremiyeti kalmadı ki…Bırakın kendini,başkalarının mahremiyetini de deşifre ettiler…Bugün en çok satılan kitaplara bakınca çoğunun edebî değeri olmadığını görürüz.Şimdi isim vermek istemiyorum ama onları hepiniz biliyorsunuz…Günümüz insanı düşünmekten aciz olduğu için birileri onların yerine düşünüyor…Hatta bu öyle bir boyuta vardı ki artık birileri bizim için düşünmekle kalmıyor bizim adımıza kararlar bile veriyor…Bugünlerde 2 milyon 900 bin,3 milyon 900 bin liralık kitaplar moda!…Veya ilk 50 bin,ikinci 100 bin baskı gibi ifadeler…Yalan,külli yalan…Türkiye’de kitapların tirajlarını kontrol eden ciddi bir mekanizma yok ki…Boyalı basından bir beklentimiz yok.Gölge etmesinler yeter.
Mustafa CEYLAN-15-Bugün şair çok,şiir yok deniyor. Doğru mu? Neden? Ne yapılmalı? Ne yapmalı?
M.Nihat MALKOÇ-CEVAP: Şâir bolluğunda şiir kıtlığı çektiğimiz doğrudur.Fakat ben o kadar karamsar değilim…Zaman zaman güzel şiirler de yazılıyor.Fakat yeterli düzeyde değil…Bu ülkede sahtekârın,hırsızın,yolsuzun ve kapkaççının çokluğu asıl rahatsız ediyor beni…Masumane hislerle bir şeyler karalayan insanların çokluğu bizi rahatsız etmez;aksine sevindirir.Yeterki yazdıkları bizi anlatsın,ilhamını Müslüman-Türk’ün sinesinden alsın;Moskova’dan değil…
Mustafa CEYLAN-16.Şâirlerin toplum için önemi konusunda neler söyleyebilirsiniz?Onlara lâyık oldukları değeri veriyor muyuz?
M.Nihat MALKOÇ-CEVAP: Herkes bir şeyler söyler ama herkes belâgatlı söz söyleyemez.Bunu ancak şâirler becerebilir.Çünkü onların doğuştan gelen söz söyleme meziyetleri vardır.Bu yönüyle onlara saygı duymak lâzımdır.
Şâirler toplumun sözcüleridir.İnsanların, dilinin ucuna kadar getirdikleri hâlde bir türlü kelimelere dökemedikleri duygu ve düşünceleri şâirler ustaca söylerler.Eskiden Arap Yarımadası’nda çok büyük söz ustaları vardı.Estetik olarak çok kıymetli şiirler yazarlardı.Bunların tamamına yakını şirk içindeydi.Bu insanlar yazdıkları şiirlerle övünüyorlardı.Bunlara daha iyi cevap verebilmek için Kur’an-ı Kerim şiirsel bir üslûba sahiptir.Yüce Kur’an’ımızın Şuara Suresi’nin 224 ve 225.ayetlerinde şâirlerden söz edilerek şöyle söylenmektedir:
“Şâirlere ancak azgınlar uyar.Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve yapmadıklarını yaptık dediklerini görmez misin?Ancak,inanıp yararlı iş işleyenler,Al-
lah’ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında haklarını alanlar bunun dışındadır.Haksızlık eden kimseler nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını anlayacaklardır.”
Bu ayetteki ifadeler daha çok cahilliye dönemi Arap şâirleri için geçerlidir.Günümüz şâirlerinden pek azı bu ihtarın muhatabıdır.
Şâirlerimize gereken önemi verdiğimiz söylenemez.Fakat bu sadece şâirlerle sınırlı bir durum değildir.Cemiyetimiz her geçen gün öz değerlerinden uzaklaşıyor.Vefa derken aklımıza boza geliyor.Onun için bu komple bir dejenerasyonun millî ve manevî değerlere yansımasıdır.
Mustafa CEYLAN-17.Şâirler genelde az yaşıyor?Bunu neye bağlayabiliriz?
M.Nihat MALKOÇ-CEVAP: Şâirler seçkin insanlardır.Bu yönüyle yerleri öyle kolay kolay doldurulamaz.Fakat bu muteber insanlar her ne hikmetse çok az yaşıyorlar.Edebiyatımızın en seçkin şâir ve yazarlarının çoğu elli yaşına varmadan bu fâni dünyadan sonsuzluk âlemine göçmüşlerdir.Bu durum bir hayli ilgimi çekmektedir.Acaba çok düşünen insanlar az mı yaşıyor?Yoksa bu temiz yürekli insanlar dünyanın çirkefliklerine tahammül edemiyorlar mı?Şâirlerin kısa ömür sürmesi tesadüf olamaz.Yaptığım araştırmada çoğu şâir olmak üzere,pek çok edibimizin elli yaşına gelmeden öldüklerini tespit ettim.Yani şâirlerimiz veya daha geniş bir çerçevede ele alırsak ediplerimiz ellinci yaş yılını kutlayamıyorlar.Yaptığım çalışmada elli yaşına varmadan vefat eden şâir ve yazarları belirledim:
1.Muallim Naci(1849-1893)(44 yıl yaşadı)
2.İbrahim Şinasi(1826-1871)(45 yıl)
3.Namık Kemal(1840-1888)(48 yıl)
4.Nabizâde Nazım (1862-1893)(31 yıl)
5.Tevfik Fikret(1867-1915)(48 yıl)
6.Ali Suavî(1831-1878)(39 yıl)
7.Ömer Seyfeddin(1884-1920)(36 yıl)
8.Cahit Sıtkı Tarancı(1910-1956)(46 yıl)
9.Kemalettin Kamu(1901-1948)(47 yıl)
10.Ömer Bedreddin Uşaklı(1904-1943)(39 yıl)
11.Ziya Osman Saba (1910-1957)(47 yıl)
12.Orhan Veli Kanık(1914-1950)(36 yıl)
13.Sait Faik Abasıyanık(1906-1954)(48 yıl)….vb.gibi.
“Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder
Dante gibi ortasındayız ömrün” diyordu Cahit Sıtkı Tarancı…Fakat rahmetli 46 yıl yaşadı.Ömrünün yarısı 23’ü geçmedi.Şâirlerin ortalama ömrünü 50 olarak düşünürsek bunun yarısı da 25 oluyor.Tarancı’nın şiirinde zikrettiği rakamlar şâirleri bağlamıyor.Keşke bu güzel insanlar yüzyıl yaşasalar.Yaşasalar da bol bol eser verseler.Bizim de yüreğimiz bayram etse!...
Şâirler şarap gibidir.Yaşlandıkça kıymetleniyorlar.Onları çok seviyoruz.Çünkü Millî Edebiyat döneminin gür sesli şâiri Mehmet Emin Yurdakul’un dediği gibi:
Unutma ki şâirleri haykırmayan bir millet,
Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.”
Mustafa CEYLAN-18-Dumanı üstünde veya hiç bir yerde yayınlanmamış bir şiirinizi bizimle paylaşır mısınız?
M.Nihat MALKOÇ-CEVAP:Şiirlerim genelde dergilerde,antoloji kitaplarında ve internette yayınlanıyor.Dilerseniz, geçtiğimiz yıl bu günlerde herkes bayram ederken(babam 18 Mayıs 2004’te vefat etti;19 Mayıs 2004’te toprağa verildi) ebediyete uğurladığım rahmetli babam için yazdığım şiirin bir bölümünü sizinle paylaşayım:
“Bir gönülün merkezine har düştü
Yaz ortası yüreğime kar düştü
Hayalimde yüceleşen yâr düştü
Hüzün bedenimden göçmüyor baba!
Bahçemdeki güller açmıyor baba!
Hasret kaldık, aylar geçti sesine
Bülbüller ram olur gül nefesine
Ruhun veda etti ten kafesine
Beden Azrail’den kaçmıyor baba!
Bahçemdeki güller açmıyor baba!
Rengârenk bahardın,ağır kış oldun
Gerçek idin,şimdi bize düş oldun
Gözden akan bir damlacık yaş oldun
Göğümdeki kuşlar uçmuyor baba!
Bahçemdeki güller açmıyor baba!
Cennette saraylar,cehennemde nar
Kimine ağır kış,kimine bahar
Vuslat ötelerde,bize hasret var
Ömür bize ışık saçmıyor baba!
Bahçemdeki güller açmıyor baba!
Rızamızla teslim olduk kadere
Ölüm bizi götürmesin kedere
Bu filmi seyrettik bilmem kaç kere
Kul arzuyla zehir içmiyor baba!
Bahçemdeki güller açmıyor baba!”
Mustafa CEYLAN-19. Teşekkür ediyorum. Hocam,
M.Nihat MALKOÇ-CEVAP:Benim gibi aciz bir kulu şâir olarak kabul edip fikirlerimi insanlarla paylaşma imkânı verdiğiniz için asıl ben size teşekkür ediyorum.Allah inananların yâr ve yardımcısı olsun.
RÖPORTAJ: Mustafa CEYLAN
Araştırmacı-Şâir ve Yazar
BAYRAK ŞÂİRİ ARİF NİHAT ASYA’NIN 100.DOĞUM YILI
M.NİHAT MALKOÇ
Bilindiği üzere Arif Nihat Asya, bundan tam yüz yıl önce 1904 senesinde dünyaya gelmişti.Şu anda 2004 yılını idrak ediyoruz.Yani bu yıl Arif Nihat’ın yüzüncü doğum yılı…Yüksek tahsilini İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde tamamlayarak Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni oldu.Yurdun çeşitli yerlerinde öğretmenlik ve idarecilik görevlerinde bulundu.
Geçen hafta(06 Mart 2004 Cumartesi ) Trabzon’da Hamamîzade İhsanbey Kültür Merkezi’nde T.C.Kültür Bakanlığı ve İlesam(İlim Eserleri Sahipleri Meslek Birliği) Trabzon Temsilciliği tarafından “Doğumunun Yüzüncü Yılında Bayrak Şâiri Arif Nihat Asya” konulu bir panel düzenlendi.Panel başlamadan evvel İlesam Trabzon Temsilcisi Araştırmacı –Yazar Jeoloji Yüksek Mühendisi Ahmet Musaoğlu açılış ve takdim konuşması yaptı.Onun ardından İlesam Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Osman Oktay kürsüye gelerek gündemle ilgili kişisel duygularını dile getirdi.Oktay şöyle dedi: “Bu gibi kültürel toplantıları daha çok İstanbul,Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerde yapıyorduk.Meğer yanılmışız.Bugün bu kalabalığı görünce bunu fark ettim.”
Sayın Oktay’ın bu tespit ve samimi itirafını biz yıllarca dile getirdik.Türkiye’nin İstanbul’dan ibaret olmadığını, Anadolu’da kültürel açıdan büyük bir açlık, boşluk ve potansiyel bulunduğunu söyleyip durduk ama sesimizi işittiremedik.Trabzon gibi tarihî ve kültürel açıdan zengin bir şehirde her hafta böyle bir faaliyetin yapılması zorunludur.
Ardından İlesam Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Mehmet Kocaoğlu kürsüden dinleyicilere seslenerek şu çarpıcı açıklamalarda bulundu: “Bizim kadar kültürüne ve medeniyetine kayıtsız bir millet göstermek bilmem mümkün müdür?Geçtiğimiz yıllarda Batılı Ermeni lobileri “Ararat” isimli bir film çektiler.Bu filmde Türkler vahşi,katil ve canavar bir millet olarak gösterildi.Sanki bütün Ermeniler’i kılıçtan geçirerek kesip doğramışız.Filmde böyle bir tarihî yalan işleniyor.Bu film Batılı bir ülkenin aleyhine çekilseydi bütün dünyada yayınına izin vermezlerdi.En kısa zamanda yayından kaldırırlardı.Biz ne yaptık?Bu filmin dünyadaki gösterimini engellemeyi bir yana bırakın,Türkiye’de izlenmesine devlet olarak izin verdik.Neymiş efendim,demokrasi adına,hoşgörü adına!..Neyseki Türk vatandaşı bir kısım ehli insaf Ermeni, bu filmde anlatılanların tarihî gerçeklerle bağdaşmadığını söyleyerek yayından kaldırılmasına sebep oldular.”
Bu kısa konuşmalardan sonra paneli yöneten Ahmet Musaoğlu,katılımcı konuşmacılardan KTÜ Rektörlük Türk Dili Bölüm Başkanı Doç.Dr.Osman Kemal Kayra,Gazeteci Yazar İbrahim Metin,Şair ve Yazar Yavuz Bülent Bakiler salondakileri selâmlayarak panele başladılar.İlk sözü alan Osman Kemal Kayra, öncelikle Arif Nihat Asya’dan evvelki dönemlerin sosyal, kültürel ve siyasî hayatını özetledi.Şair ve yazarları değerlendirirken yaşadıkları dönemin asla gözardı edilmemesini tembihledi.1850 ile 1918 arasındaki senelerin Türk’e kefen biçildiği yıllar olduğunu hatırlattı.
Misafir katılımcılardan Konyalı İbrahim Metin,Arif Nihat Asya’yla ilgili pek çok hatırasının olduğunu, hatta Büyük Şair’in kiracısı olma bahtiyarlığını da yaşadığını belirtti.
Onların ardından Türkiye’nin yaşayan Dede Korkut’u,Türkçe’nin ve Türkiye’nin sevdalısı çok kıymetli şair ve yazar Yavuz Bülent Bakiler,aziz dostu Arif Nihat Asya’yla ilgili şu enteresan değerlendirme ve tespitleri yaptı:
“Arif Nihat Asya, bizim sulh zamanlarımızdaki kahramanlarımızdandır.Balzac milleti tarif ederken: “Millet edebiyatı olan topluluktur.” diyor.Ne kadar doğru!..Gençlerimiz Arif Nihat’ı yeterince tanıyıp bilmiyorlar.Onu bilmeyenler büyük bir kültürel çıkmazın ve karanlığın eşiğindedirler.Benim şahsiyetimin şekillenmesinde Arif Nihat Asya,Osman Yüksel Serdengeçti,Necip Fazıl Kısakürek ve Mehmet Akif Ersoy gibi isimlerin büyük tesiri vardır.
1955 senesinde Hukuk Fakültesi’ni kazanıp Ankara’da okuluma kaydımı yaptırırken rahmetli babam bana: “Bak oğlum,beni iyi dinle!..Yeni arkadaş muhitini Türk Ocağı arasından seçeceksin.” diye uyarıda bulundu.Galip Erdem ve Arif Nihat gibi dev şahsiyetleri orada tanıdım.Asya’yla abi-kardeş münasebetimiz ,vefatına kadar devam etti.Ondan çok şey öğrendim.O şiirlerinde doğum ve ölümü çok müstesna bir tarzda ifade etmiştir.
Arif, 05 Ocak 1975’te Ankara Numune Hastanesi’nde öldü.Onu yakınları maalesef ölümüne yakın günlerde terk ettiler.Eşi Servet Hanım’a: “Hanım şu telefon defterini getir bakalım.Bizim dostlarımız vardı bir zamanlar!..Ne oldular şimdi?”Ölümünden evvel onu en yakın dostları bile terk etmiştir.
O büyük bir şair ve yazardır.Ömrü boyunca 23 şiir, 10 nesir kitabı yazmıştır.Ben de onun eş ve dostuna yazdığı 97 mektubunu derleyerek kitap hâline getirdim.
Asya,sıradan bir insan değildi.Onun için de sıradanlığı sevmezdi.O yıllarda Ziya Gökalp’in kardeşi,abisiyle ilgili olarak bir anma programı düzenlemiş Diyarbakır’da.Arif’i de o anma programına çağırmışlar.Fakat o şu gerekçeleri ileri sürerek, fikirlerinden ilham aldığı ve çok sevdiği Gökalp’in anma programına katılmamış: “Şimdi orada Ziya Gökalp nerede doğdu,nerede öldü,neler yaptı gibi sıradan ve bildik şeyler anlatacaklar.Ben bu gibi abidevî şahsiyetlerin kuru kuruya anlatılmasına karşıyım.Basmakalıp ifadelerden hoşlanmam.Onun hususi hayatıdır mühim olan.İnsanlar böyle kuru malûmatlardan usandı artık.”
Arif Nihat Asya’nın ne zaman, nerede doğduğu önemli değil.Onun düşünce dünyası ve hususi özellikleri önemlidir.O bir halk adamıydı.Bütün değerlerimize bağlı bir Türk milliyetçisiydi.Atatürk :“Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” diyor.Kültür bu kadar önemli.Asya,Türk kültürünün bütün değerlerini yaşamış ve yaşatmıştır.Ziya Gökalp,milleti dil ve din birliğine sahip topluluk olarak tarif ediyor. Ne kadar isabetli bir tespit.
Arif,Türkçe’nin inceliklerini eserlerinde işlemiştir.Bizlere düşen görev onun ışığını çocuklarımıza götürerek onları aydınlatmaktır.Onun o güzel Türkçe’sini,nesrini ve şiirlerini yeni nesilleri okutmalıyız. “Bayrak” şiirini ilâhî bir tecelliyle yazmıştır O.
Bugünün tabiriyle medyadan çok şikâyetçiydi.O yıllarda TRT bir kez olsun onunla program yapmadı.Program yapmayı bir kenara bırakın ,kendisinden bir satır bile söz etmedi.Kıbrıs’ta öğretmenlik yaptığı 1960’lı yıllarda Kıbrıs Rum Televizyonu bile kendisiyle bir program yaptı ama bizimkiler böyle bir şeyi akıl etmedi.
Bizim,kendini radikal diye topluma kabul ettiren sözde aydınlarımızın çoğu bütün millî değerlerimize karşıdır.Bunlardan biri olarak kabul edilen yazarlardan Özdemir İnce, bir Yunanlı dostunun davetine icabet ederek, evine gitmiş.Bir de bakmış ki adamın evinin bahçesinde büyük bir Yunan bayrağı asılıyor.İnce, buna pek şaşırmış.Türkiye’ye dönünce bunu bir yazısında dile getirmiş.Böyle bir şeyi gündeme getirmesine bile tahammül edemeyen aynı zihniyetteki diğer yazar arkadaşları Ona büyük tepki göstermişler.
Arif Nihat’tan bahsedilirken onunla özdeşleşen “Bayrak” şiiri okunur da sözkonusu şiirin “Tarihim,şerefim,şiirim,her şeyim” bölümü okunmaz.Evrensellik adına buna bile tahammül edemezler.
1940’lı yıllarda Adana’da bir gece, dostuna ziyarete gitmiş.Malûm dönüşte eve yürüyerek gitmek zorunda…Ötelerden bir köpek sesi duymuş.Sesin sahibi köpek, iyice yaklaşmış onlara.Kucağındaki çocuğu Fırat’ı ,eşine vermiş.Başlamış köpekle taktik savaşına.Köpek ne yapmışsa o da onu yapmış.Kendi tabiriyle köpekle hırlaşmış;köpeğe köpeğin diliyle cevap vermiş.15 dakika böyle bir hırlaşmadan sonra köpeği kaçırmış.Bunu aynen bana anlattıktan sonra şöyle devam etti: “Yavuz, biz köpekle köpekçe,insanla insanca konuşmasını biliriz.”
Zamanın Millî Eğitim Bakanlarından Hasan Ali Yücel,Malatya’da okulları geziyor.O vakitler Arif Nihat Asya da Malatya’da bir lisede müdürlük yapıyor.Tabiki birbirini çok iyi tanıyorlar.Çünkü Yücel ,bakanlığının yanında yazar olarak da kendini kabul ettirmiş bir isim…Fakat ikisi de farklı düşüncelerin temsilcileri…Bakan, okulun durumunu beğenmiyor: “Bu ne biçim okul;okuldan çok hapishaneye benziyor.”diyor.Asya cevabı yapıştırıyor: “Efendim ben bu okul yapıldıktan sonra geldim.Yoksa siz beni buraya hapishane müdürü diye mi gönderdiniz.” Bakan Yücel kızar ama belli etmez.Arif Nihat’ı bırakmaya niyeti yoktur.Tahkire devam ederek eleştirilerini giyimine yöneltir: “Hoca o ne biçim kıyafet…Paçaların çamur içinde..”der.Asya kızar,hatta köpürür.Şu üstü kapalı ve kinayeli cevabı verir: “Sayın Bakan!..Paçalarımı ağzınıza almayın.” Daha sonra müdürlükten alınarak Türkçe ve Fransızca öğretmenliğine indirilir.
Arif Nihat,iyi bir müslümandı.Bir gün bana: “Yavuz sağ elini aç bakayım.Arapça rakamlarla kaç yazıyor ,oku!”..Açtım baktım Arap rakamlarıyla 81 yazıyordu. “Sol avucunu aç;onda ne yazıyor?” dedi.Açtım,onda da 18 yazıyordu. “81’le 18’i topla” dedi. Topladım…99… “Bu rakam sana neyi hatırlatıyor?” diye sordu. “Tabiki Allah’ın 99 sıfatı!..” diye cevapladım. “Peki 81’den 18’i çıkarınca kaç kalıyor?” Elbette 63.. “Peki bu sana neyi çağrıştırıyor?” diye sordu.Düşündüm!...Aklıma hemen Resulullah Efendimizin ölüm yaşı geldi.Peygamberimiz 63 yaşında ölmüştü.Bana dönerek: “Bak Yavuz! Allah milyarlarca insanın avucuna bu ilâhî mührü vurmuştur.Bu asla tesadüf olamaz.Tesadüf olsaydı birkaç insanın avucunda olurdu.”
Adanalı değildi ama orayı çok severdi.Öğretmen olarak görev yapmıştı burada…05 Ocak’ta meşhur “Bayrak” şiirini yazdı.Yine 05 Ocak’ta Ankara’da hayata gözlerini kapadı.Hakk’a yürüdü.Ben bu tarihleri de tesadüf olarak görmüyorum.
O yedi günlükken babasını kaybetti.Çok fakirdiler.Babasından üç şey kaldı ona…Yırtık bir yorgan,Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Marifetnamesi ve tahtadan yapılma bir güneş saati!…Bütün bu fakirliğine rağmen hayatının hiçbir döneminde komünist olmadı.Bir gün kendisine: “Üstadım bu memlekette zengin çocukları bile komünist olurken, siz çektiğiniz bu fakirlik ve zorluklara rağmen niçin komünist olmadınız?” diye sordum.Keşke sormaz olaydım.Gözleri irileşti,adeta gürleyerek: “Sen benim Türk olduğumu bilmiyor musun? Bir Türk aç kalsa da asla komünist olmaz.”dedi.
Çok nüktedan bir insandı.Eşi Servet Hanım, Kimya öğretmeniydi.O zamanlar onlu not sistemi geçerliydi.Servet Hanım’ın öğrencileri, hocalarını Arif Nihat’a şikâyet etmişler.Bir ilâ beş arasında not verdiğini ,beşten yukarı not alamadıklarını,oysa kendisinin genelde beşten aşağı not vermediğini belirttiler.Bunun üzerine Asya şu nükteli cevabı verir: “Biz aile meclisi olarak karar aldık.Birden beşe kadar notlar eşimin,beşten yukarkiler de benim!..”
Aşırı makyaj yapıp soyunan kadınların bu davranışlarının ardındaki sebebin ne olabileceğine dair kendisine soru yönelten bir muhatabına şu cevabı vermiş: “Onlara sayın demişler ,soyun anlamışlar;bayan demişler,boyan anlamışlar!..”
Arif Nihat’la ilgili olarak konuşan Doç.Dr.Osman Kemal Kayra şu değerlendirmeleri yaptı: “Asya bazı yönlerden Yahya Kemal Beyatlı’ya ve Mehmet Akif Ersoy’a benzerdi.O bazı şiirlerinde Akif’in duygu ve düşünceleriyle örtüşür.Kıbrıs davasının yılmaz savunucularındandı.Kıbrıs’ta Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak görev yaptığı için bu ülke insanının yapısını çok iyi bilirdi.Rumlar’ın uzlaşmaz tutumlarıyla ilgili olarak: “Onlar lütfenden anlamaz ulandan anlar;onlar dilden anlamaz elden anlar;Onlar önsözden anlamaz sonsözden anlar.” derdi.
Kendisine Turan ülküsüyle ilgili olarak yöneltilen sorulara cesurca ve argo tabirle kıvırmadan açık ve net olarak şu cevabı vermiştir: “Her müslümanın Cennete girme ülküsü olduğu gibi,her Türk’ün de Turan ülküsü vardır,olmalıdır!..”
Türk’e ve Türk’ün bütün değerlerine gönül vermiş bu mümtaz şahsiyetli şairimize doğumunun 100.yılında Allah’tan rahmet diliyorum.Böyle faydalı toplantı ve faaliyetlerin artarak devam etmesini temenni ediyorum.Bu anma toplantısını tertip eden İLESAM Trabzon Temsilcisi kıymetli araştırmacı- yazar sayın Ahmet Musaoğlu’na,KTÜ Türk Dili Bölüm Başkanı sayın Doç.Dr.Osman Kemal Kayra’ya,ta uzaklardan teşrif edip gelen sayın İbrahim Metin’e ve yaşayan Dede Korkut’umuz mümtaz şahsiyet değerli şair ve yazar sayın Yavuz Bülent Bakiler’e en samimi duygularımla teşekkür ediyor, sağlıklı ve uzun ömürler diliyorum.Çünkü böyle değerlere bugün, dünden daha çok ihtiyacımız vardır.
e-mektup: mnihatmalkoc@hotmail.com
ZARİF BİR YÜREK: CAHİT ZARİFOĞLU
M.NİHAT MALKOÇ
Şâirler yüreklerimizin tercümanıdır.Onlarla görürüz,onlarla düşünür,onlarla hayal ederiz.Bu yürek dostları olmasa nasıl ifade ederdik hislerimizi?....Dünya onlarla güzel…Kanın ve barut kokusunun gök kubbemizi sardığı bu çağda şâirler az da olsa hayatımıza renk katıyorlar.Bize insanî hislerin ölmediğini haykırıyorlar.Katılaşan yüreklerimizi yumuşatıyorlar.
Hislerimizin soylu tercümanlarından olan Cahit Zarifoğlu’nu bundan 18 yıl evvel kaybettik.1 Temmuz 1940 tarihinde Ankara’da başlayan hayat serüveni 47 yıllık bir ömürden sonra 7 Haziran l987’de İstanbul'da tamamlandı.Bu kısa ömre çok şey sığdırdı O…Dördü şiir, biri hikâye, biri roman, biri deneme, biri günlük, biri tiyatro ve altısı çocuk hikâyesi olmak üzere on beş eser bıraktı bizlere...
Bir elinde birden çok karpuz tutan ender şahsiyetlerden biri olan Cahit Zarifoğlu,edebiyat dünyasında şâir olarak tanıttı kendini.Her ne kadar hikâye,roman,deneme,günlük ve tiyatro türlerinde eserler yazsa da şiirde yoğunlaştı. “İşaret Çocukları” adını taşıyan şiir kitabı onun şiirinin çıkış ve zirve noktasıdır.
O da pek çok şâir gibi Maraşlı’dır.Maraş’ın bu kadar çok ve büyük şâirler çıkarması da ayrı bir merak ve araştırma konusudur.
Onun dört tane şiir kitabı var,demiştik.Bunlar: “İşaret Çocukları (1967)”, “Yedi Güzel Adam (1973)”, “Menziller (1977)”, “Şiirler (1989)” adlarını taşıyor.
Zor şiirlerdir Cahit Zarifoğlu’nun yazdıkları….Vasat bir okuyucu onu anlamakta hayli zorlanır.Onun için de geniş kitlelere hitap edememiştir.Fakat bu durum onun şiirinin edebî açıdan kıymetini asla düşürmez;aksine artırır.
O,şiirlerinde sürekli bilinçaltını kurcalar durur.Bununla beraber felsefî uzantıları var şiirlerinin…Yazdığı pek çok şiirde gözle görülür bir derinlik mevcuttur.Bazen kelimeleri şifreler…Anahtar rolü oynayan mazmunu bulduktan sonra mânâ,çorap söküğü gibi gelir.Onu ve şiirlerini anlamak için okuyan kişinin belli bir fikri altyapısı olması gerekir.Bu yönüyle onu Behçet Necatigil’e benzetenler de olmuştur.
Aslında Zarifoğlu,şiirlerinde sade bir dil kullanmıştır.Bu yönüyle anlaşılır gözükse de şiirsel derinliği çözme bakımından zordur eserleri…İlk bakışta sıradan gözükür yazdıkları….Fakat her kelimede bir derinlik ve mesaj yükü vardır.Bunu anlamak için köklü bir şiir bilgisi ve felsefi birikim gerekir.Bu demek değildir ki bütün şiirleri böyledir.Vasat okuyucunun vakıf olabileceği şiirleri de vardır.
Onun şiirlerinde ölçü ve kafiye bulamazsınız.Bu boşluğu mânâ derinliğiyle doldurmuştur.Yani kafiyenin ahenginden istifade etmemiştir.Lâkin şiirlerinde zaman zaman bir iç kafiye sezilir.Kelimeleri kullanışı ölçülüdür.Görünürde basit gözükse de yazmaya kalktığınızda zor olduğunu fark ettiğimiz şiirlerdir bunlar….Bu şiirlerin çok uzun zaman dilimlerinde yazıldığı da bir gerçektir.Bazı insanların sandığı gibi bir çırpıda yazılmamıştır bu şiirler….Bir çilenin ve fikir sancısının ürünüdürler.Dostlarıyla ve şiirle ilgili enteresan kanaatleri vardır Zarifoğlu’nun...Bunları kendisinden dinleyelim isterseniz:
“Biri benimle şiirim yüzünden ilgilenirse ve hele beğenirse, çok sıkılırım.Tepeleme bir şâir gibi yaşarım. Ama şiir hayatımda hiç yer almaz. Şiir yazdığımdan habersiz çok samimi arkadaşlarım vardır. Bilmelerini de hiç istemem, zira hemen tavır alırlar. Onlar bu yönde belli bir tavır alınca da benim şâir yaşamımı etkiler. Zira, dostlarım "halktan" tabir edilen kişilerdir. Esnaf, küçük memur, şoför, balıkçı, küçük muhasebeci, işçi vs. gibi kişiler….
Ben yaşarım. Hareketli, canlı, kıvıl kıvıl yaşarım. Ve hayattan sızlandığım hemen hiç görülmez. Günlük dış hayatımda şiir hiç yoktur. Ama içimde her an kilolarla şiir ağırlanır. Hep şiir tezgâhlayan bir mekanizma vardır içimde. Aman ne de bencildir. Şiir bir tüm olarak hep kendisinde kalsın ister. Ne zaman ki doymuş bir eriyik gibi, şiire doyar ve benim içeriye habire dolduklarımı artık kabul edemez olup, gelenlerin ısrarı karşısında bir yara gibi zonklamaya başlar, o zaman izin verir, bir-iki şiir yazarım. Onun vekili gibi yaşarım...”
Bazı insanların zannettiği gibi Cahit Zarifoğlu,halktan kopuk ve içine kapanık bir insan değildir.Yüreği sevgi dolu,sıcak bir yürek dostudur.Şiirini anladığımızda şüphesiz ki onu daha çok sevecek ve kendimize yakın bulacağız.Bu,kadri bilinmemiş,büyüklüğü göz ardı edilmiş aydını ve şâiri ölümünün 18. yılında rahmetle anıyoruz.Bıraktığı boşluğu her geçen gün daha çok hissediyoruz.
YURDUNU KAYBEDEN ADAM: CENGİZ DAĞCI
M.NİHAT MALKOÇ
Bugün dünyanın pek çok yerinde Türk kökenli insan yaşamaktadır.Bunların bir kısmı belli bir devlet teşkilâtına sahipken,bir kısmı da topluluk hâlindedir.Bir zamanlar kendilerine ait müstakil bir vatanı olan Kırımlılar,günümüzde ancak bir topluluk hâlinde varlıklarını sürdürebilmektedirler.Yıllardır acılar içinde adeta sürgün hayatı yaşayan bu insanlar,hâlâ Türklüklerini muhafaza etmektedirler.Kırımlılar acılarla dostça yaşamaya çoktan alışmış.
Bilindiği gibi Sovyetler Birliği,İkinci Dünya Savaşı’na katılarak mevcut sıkıntılarına yenilerini eklemişi.Kuşkucu bir millet olan Ruslar,hiçbir zaman Türkler’e güvenmiyorlardı.Bu nedenle Türk kökenli topluluklara daima şüpheyle bakmışlardır.Ruslar,Türk kökenli insanlara daima zulüm yapmışlar.İkinci Dünya Savaşı esnasında,güvenmedikleri Türkler’i yerlerinden,yurtlarından kopararak sürgüne göndermişlerdir.Onların muhtemel bir düşman ittifakı planını,akıllarınca ortadan kaldırmışlardır.Bir kısım topluluklar tekrar memleketlerine döndüler.Fakat Kırımlılar’a bu hak verilmedi.Güvendikleri Kırımlılar’ı İkinci Dünya Savaşı sırasında kendi saflarına alıp,düşmana karşı bir kalkan gibi kullandılar.Bunlar arasında Kırımlı meşhur romancı ve hikâyeci Cengiz Dağcı da vardı.
Cengiz Dağcı,İkinci Dünya Savaşı başladığında Rus ordusuna alınarak belli bir süre eğitilmiş;daha sonra teğmen rütbesiyle savaşa iştirak etmek zorunda kalmıştır.Oysa O ve onun gibi pek çok Kırımlı,savaştan evvel insan yerine bile konulmuyorlardı.Çocukluğu kıtlıklar,zelzeleler ve Rus milislerinin korkusuyla geçmiştir.Babası Emir Hüseyin,elindeki tarlayı ekip biçerek geçiniyordu.Fakat daha sonra tarlaları da ellerinden zorla alınmıştır.Bu sefer kendi toprakları üzerinde ırgat olarak çalışmak durumunda kalmışlardır.Ruslar bir gün Cengiz Dağcı’nın bütün sülâlesini alıp götürmüşler.Kendisi ve annesi yedi kardeşiyle beraber ortada kalmışlar.Açlık ve sefalet yılları başlamış onlar için…Çok şükür ki babası, bir yıl hapis tutulduktan sonra salıverilmiştir.Bundan sonrası da kıtlıklar içinde geçmiş.Karınları doymamış hiçbir zaman…Yarı aç,yarı çıplak yaşamışlar uzun yıllar boyunca.
Bütün yoklukları ve sefaletleri yaşamış olan Cengiz Dağcı,yıllardır zulüm gördüğü Ruslar’ın yanında Almanlar’a ve onun gibi pek çok devlete karşı savaşmak zorunda kalmıştır.Bu onun iradesi dışında gerçekleşmiş bir durumdu şüphesiz…Savaş sırasında Almanlar’a esir düşmüş.Bu sefer de kendisi için Alman esir kamplarında zulüm ve işkenceler başlamıştır.Almanlar uyanık davranarak Türkler’den oluşan esirleri,Ruslar’a karşı savaştırmıştır.Almanlar 1941 yılında Kırım’ı işgal etmişlerdir.Almanlar,Kırımlılar’a,Ruslar’a nazaran daha iyi davranmışlardır.Onları,Ruslara karşı oluşturdukları orduda hazır güç olarak kullanmışlardır.Fakat Kırım 1944’te tekrar Ruslar’ın eline geçmiştir.Bu sefer Kırım Türkleri’ne karşı büyük bir soykırım başlatan Ruslar,onları hayvan katarlarına bindirerek aylar süren uzun yolculuklardan sonra yurtlarından ayırmışlardır.İşkenceler sistematik bir şekilde tüm şiddetiyle devam etmiştir.
Esir kamplarından sağ salim kurtulan Cengiz Dağcı,önce Polonya’ya,oradan da İngiltere’nin Londra şehrine geçmiştir.Hâlâ burada yaşamaktadır.Yaşı sekseni bulmuş bu insan,ömrü boyunca yurdundan ayrı kalmanın acısını ta iliklerinde hissetmiştir.Yazdığı onlarca romanında hep, kendisinin de bir mensubu olduğu Kırımlılar’ın çektiği acıları anlatmıştır.Aslında romanlarındaki baş kahraman hep kendisidir.Çünkü O,hadiseleri uzaktan seyretmemiş,aksine içine girerek tecrübe etmiştir.Yazdığı “Korkunç Yıllar,Yurdunu Kaybeden Adam,Onlar da İnsandı,O Topraklar Bizimdi,Badem Dalına Asılı Bebekler,Ölüm ve Korku Günleri…” vb. eserlerde hep Kırımlılar’ın dramına tercüman olmuştur.Eserleri ve kendiyle ilgili olarak yaptığı şu değerlendirme,Onun bizden biri olduğunu gösteriyor: “Elhamdülillah Türk’üm,Müslümanım ve bu notlarımda(eserlerimde) yazdığımın hepsinin hakikat olduğuna yemin ederim.”
Bu ifadeler de gösteriyor ki Cengiz Dağcı yaşadıklarını roman türünde yazarak okuyucusuyla paylaşan realist(gerçekçi) bir romancıdır.
e-mektup: mnihatmalkoc@hotmail.com
GAZETECİLERİN EN KIYAĞI: AYHAN KIYAK
M.NİHAT MALKOÇ
Dünyanın en zor yazılarıdır ölen bir dostun ardından kağıda dökülenler…Hep zor gelmiştir bana bu tür yazıları kaleme almak…İnsan ne diyeceğini bilemiyor.Eli ayağı birbirine dolanıyor.Ölen kişi sizin on beş yıllık dostunuz ve ağabeyinizse işin zorluğu katlanıyor üstelik…Zor ama hakikat…Ölüme çare bulan yiğit çıkmadı daha;çıkmayacak da.
“Her can ölümü tadıcıdır” ilâhi fermanı işliyor durmadan…Kıyamete kadar da işleyecektir.İslâm’ın ilk halifesi büyük insan Hz.Ebubekir’e ölümü ne kadar yakın hissettiğini soruyorlar.O da şu ibretli cevabı veriyor: “Nefesimi verdim mi alamayacak kadar, aldım mı veremeyecek kadar yakın bilirim!”
Her gün belediye hoparlörlerinden ölüm ilanları duyarız da yine de ölümü kendimize yakıştıramayız.Kendimizi en sona bırakırız bu hususta.Hatta sıraya bile koymaya kıyamayız.O, kendisinden kaçtığımız ölüm elbet bir gün bizi de yakalayacaktır.
Ölümü hatırlatan ne varsa dışlıyoruz hayatımızdan.Mezarlıkları şehrin en uzağına kuruyoruz görüp de moralimiz bozulmasın diye.Eskiden hemen her caminin önünde bir mezarlık bulunurdu.Cemaat bu kabirlere bakarak kendi sonunun muhasebesini yapardı.Modern şehirlerde mezarlıklara yer yok.Hatta ölümü hatırlatacak hiçbir şey olmamalı etrafımızda!...
Aslında ölümden korkan ve kaçan, bin kere ölür ömrü boyunca.Akıllı insan ölümden korkmaz;bu ilâhî sonu kabullenir ve ona hazırlanır.Hem atalarımız ne güzel söylemiş “Korkunun ecele faydası yok” diye.Ölüme hem karamsar bakmayalım.Çünkü ölüm yok oluş değil,sonsuz bir ahiret hayatının ilk basamağıdır.Üstat Necip Fazıl, ölümün güzelliğini bakın nasıl dile getiriyor:
“ Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”
Muhterem insan Ayhan Kıyak ağabeyi 09 Kasım 2004 Salı günü kaybettik.Bir yıldan beri kanser tedavisi görüyordu.Fakat belli bir süre bu kötü hastalıkla kerhen de olsa dost yaşamasını bildi.Fakat bundan dört ay evvel kendisini gazetede gördüğümde tanıyamamıştım.Bir insan bu kadar kısa zaman içerisinde nasıl bu kadar değişebilirdi.Onun bu hâli hayatın ne kadar değişken ve bir anlamda boş bir meşgale olduğunu hatırlattı bana.
Ayhan abi Trabzon basınının duayenlerindendi. Hayatının 45 yılını gazeteciliğe adayan Kıyak (63), 1959 yılında başladığı gazetecilik hayatı boyunca Sabah, Hayatspor ve Türkspor gazetelerinde ve Anadolu Ajansı'nda çalıştı. Trabzon Gazeteciler Cemiyeti'nde bir süre başkanlık yapan Kıyak, 2002 yılından bu yana Hizmet Gazetesi'ni çıkarmaya başlamıştı. Ayhan Kıyak, evli ve 3 çocuk babasıydı.
Onunla bundan on dört yıl evvel tanışmıştım.O zaman Karadeniz Teknik Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü’nde öğrenciydim.İçimde büyük bir yazma tutkusu vardı.Her gün kâğıtlara bir şeyler karalayıp duruyordum.Fakat bunları paylaşacağım bir vasıtaya ihtiyacım vardı.Bu gayeyle Türksesi Gazetesi’nin kapısını çaldım.Onunla ilk karşılaşmamızdı.Yirmi yaşlarında toy bir insandım o zaman.Beni çok büyük bir ilgiyle karşılamıştı.Gazetesinde yazmak istediğimi söylediğimde gözleri parlamıştı.Benim gibi genç insanların kahve köşelerinde,sokaklarda boş boş dolaştıklarını görerek içinin sızladığını ,kendisine ilettiğim yazma teklifini sevinçle karşıladığını belirtmişti.
O zamanlar Türksesi tipo baskıyla çıkıyordu.Yanı elle diziliyordu harfler…Bu zor şartlar altında gazeteyi aksatmadan çıkarıyordu.Her yazı getirişimde uzun uzun sohbetler ederdim kendisiyle.Küçükle küçük,büyükle büyük olurdu.Herkese seviyesine göre konuşurdu.Sohbeti hoştu.İnsan canlısıydı.Yapabileceği hiçbir işe hayır demezdi.Bir ara siyasetin içine de girdi.DYP Trabzon İl Başkan Yardımcısı oldu.Fakat dosdoğru bir insan olduğu için bu alanda fazla ileri gidemedi.Anadolu Basın Birliği Genel Başkanlığı ve Genel Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu.Bu kurumun Trabzon Başkanlığını da sürdürdü.Kısa bir süre olsa da Trabzon Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı yaptı.
Trabzon’da basın denince onun adı hep ilk sıralarda anılırdı.Çünkü hayatı basın içerisinde geçti.Gazetecilik onun için bir yaşam biçimiydi.Fakat basının nimetlerinden pek yararlanamadı.Hep külfetleriyle hemhâl oldu.Gazetecilikten zengin olmayı düşünmedi hiçbir zaman….İsteseydi çok daha farklı yerlerde olurdu.Hep kendi dünyasında, ilkeleriyle tutarlı bir hayatı tercih etti.Sigaraya aşırı bir düşkünlüğü vardı.Sigarayı bırakmayı aklının ucundan bile geçiremezdi.Aç durabilirdi ama sigara içmeden asla!....
Türksesi Gazetesi’ni Erol Üzen’e bırakıp ayrıldıktan sonra ilk göz ağrılarından biri olan Hizmet Gazetesi’ni çıkarmaya başladı.Fakat haftalık çıkıyordu Hizmet…Onun en büyük emeli Hizmet’i günlük çıkarmaktı.Fakat geçirdiği o kâbus hastalık buna izin vermedi.İnşallah oğulları Serkan ve Aykan ,babalarının bu arzusunu gerçekleştirirler.
Tam on dört yıldan beri iç içe yaşadık Ayhan ağabeyle…Beni de ailenin bir ferdi gibi görerek hep sıcak davrandı.Oğulları Serkan,Aykan,kızı Özlem,sevgili eşi emekli öğretmen Kadriye Hanım çok samimi ve içten insanlar…Kızını çok sevdiği için matbaasının adını da Özlem Matbaası koymuştu.Eşine karşı çok hürmetkârdı.Gazetede sürekli eşine rastlardım.Bir an olsun ayrı kalmaya tahammül edemezlerdi.Oğullarını canı gibi severdi.Bakmaya bile kıyamazdı.Fakat Cahit Sıtkı Tarancı’nın dediği gibi:
“N'eylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak.
Taht misali o musalla taşında.”
O henüz genç sayılabilecek bir yaşta,63 yaşında aramızdan ayrıldı.Peygamber Efendimiz de 63 yaşında ölmüştü.Onun için 63 yaşına “Peygamber Yaşı” denir İslâm inancında…Yani Ayhan abi Peygamber yaşını idrak ettiği bir dönemde göçüp gitti.Ölüm haberini gazeteden öğrendim…Bu yüzden mahşeri bir kalabalığın cem olduğu cenaze namazına iştirak edemedim.Hakkını helâl eyle.Ruhun şad olsun güzel insan…
e-mektup: mnihatmalkoc@hotmail.com