Salt Sabahttin Ali'den bahsetseydik, bu bahis sanat dolu bir bahis olurdu elbette. Ama inat edercesine bu konunun ardından, ırkçı söylemlerden başka bir şeye sahip olmayan bir isim getirilince konu ister istemez politik bir biçim aldı. Benim de bahsettiğim buydu; Sabahattin Ali sosyalistliğinin yanı sıra büyük ve kabul görülegelmiş bir sanatçıdır, bir katil değildir, yazılarıyla kimsenin ölümüne sebebiyet vermemiş, kitleleri kana susamış canavarlara dönüştürmemiştir. Konuyu çarpıtmamak konusundaki gayretinizi saygıyla karşılıyor, Türkçülüğün Esaslarını başka bir konuya bırakmayı öneriyorum.
(Bir avuç katilden kaçarken, kaçtığınız yer sevdiğiniz yurdunuzun dışı da olsa, bir orman köşesinde öldürülmek bedel midir? Dersten çıkarken üzerinize atılan bombayla, ardında gözü yaşlı insanlar bırakarak göçüp gitmek hak mıdır? Bence değil. Ne ki politika konuşmak ayıptır, tükakadır. Konuşmayalım o halde. Zira tıpkı sosyalizmin öldüğü gibi temelsiz ve anlamsız Turan hayalleri de ölmüştür. O halde politikayla işimiz kalmadı. Bu konuyu burada noktalayıp sanata dönmeye hazırım. Siz?)
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
İnsanlar neden birşeyleri paylaşmak yerine hep birbirinin kuyusunu kazmaya, hep biryerlere çamur atarken kendilerini o çamura hiç dokunmamış göstermeye çalışırlar şu yaşıma geldim hala anlayamıyorum.
Belki de çok daha fazla gelişmem kendimi yetiştirmem gerek... Bu tip insanları tanıdıkça ve gördükçe ilk kez karşılaşırmışcasına şaşırıp kendi kendime bunlardan ne kadar çok var çevrede şaşkınlığını daha kıymetli şeylere sakla diyemeden de edemiyorum.
İsimler, yazarlar, şahıslar bu kadar mı önemli!
Aaa bilmem ne bana bunu demiş ben de şunu demesem çatlarım.
Taşlamalar, kinayeler,sorular - cevaplar...
İzedebiyatla ilgili bir rahatsızlığımı dile getirdiğim, "İzedebiyat" başlığı altında açılan bu forumda durumun bu boyuta gelmesi beni bir kez daha şaşırttı ve üzdü.
Geçen sene burada yaşanılanları bilmiyorum ama bence bu kadarı bile kafi...
İzedebiyat'la ilgili paylaşımlarımızı, bir yazarla ilgili görüşlerimizi yazıp paylaşabileceğimiz forumlarda neden Herman Hesse ile ilgili yazdığım yazıya bir yorum gelmezken, İzedebiyat yorumları ile ilgili olan pek de kişisel olmayan genel bir sorunum izedebiyat yetkililerinden yeterli cevabı almama rağmen bir yazıya konuk olacak çarpıcı bir yanıt geliyor.
Neden biraz da ayna da kendimizi görmeye çalışmıyoruz.
Neden hep Sn. Baki Bey, Sevgili Binnur, Canım Onur
Neden, "sen Sn. İsfendiyaroğlu kendine gel de insanlara sataşmayı bırak değil!"
Bir iki çamur... Bir iki laf...
karşıdaki cevap verince de bu konu fazla uzadı ben yorumlarımı çekiyorum, forumlara da bir daha yazmayacağım.
Size mutluluklar dilerim. Hoşçakalın, dostçakalın gibi yumuşak görünen çekilmeler...
Neden bunca tartışma,
Onun yerine paylaşmak, şahıslara değil de onların yarattığı eserlere eleştiriler yapmak yoksa fazla çekici değil mi?
Tabii hiç bir roman kıskanç,
hiç bir öykü alıngan,
hiç bir şiir başlıbaşına komik olamaz...
Sevgi ve Saygılarımla,
Ömür İsfendiyaroğlu
Sabahattin Ali'den sonra, br başka büyük yazarımız olan Sevgi Soysal'dan bahsetmeyi düşünmekteydim. Ne ki bunun da altından bir çapanoğlu çıkmasını istemediğim için bir süreliğine vazgeçiyorum. Bu çağdışı ve sanattan nasibini alamamış fikirlerin, benim yazdıklarımın üstüne geldikleri için, sorumlusu ben oluyorum ve bu nedenle hepinizden özür diliyor, bu tatsızlıkların tekrarlanmamasını diliyorum. Tartıştığımız konulara, konunun ölçütlerine uygun önerme ya da eserlerle ve karşımızdaki kişileri anlamaya çalışarak katılmayı öğrenemedikçe tartışmalar konusunda bir yere varamayacağımız açıkken bahsi geçen ortamda yeni bir şeyler yaratmak gerçekten de zor.
Hitler'in bile 6 milyon ölü için kendince bahaneleri vardı elbette ama türlü bahanelerle işlenen bu cinayetleri tartışmak ya da onları haklı çıkarmak sanatseverin görevi değildir. Sanat yaratmaktır, yok etmek değil. Bugün Nihal Atsız ismini burada gördüysek yarın Abdullah Çatlı'nın şiirlerini tartışmaya başlar, çok geçmeden de Engizisyon Rahiplerinin öyküleri ya da General Franco'nun tabloları ile karşı karşıya bulabiliriz kendimizi.
Tüm dünyanın gömlek değiştirdiği ve tüm ilişkilerin daralıp içiçe geçtiği günümüzde eğer hala Orta Çağdan kalma çürümüş fikirleri savunan basit isimleri
tartışmalarımıza malzeme edeceksek bence suçu bu isimleri kullanan kişilerde değil kendimizde aramalıyız. İzedebiyat gibi güzel ve samimi bir oluşumun ya da İzlenim forumlarının içerisinde bu çirkin isimler geçecekse bunun suçlusu sayarım kendimi. Demek ki hep yanlış yapmışız başından beri. Demek ki deliler gibi kendimizi kitapların dünyasında kaybetmek yerine elimize birer bomba ya da tabanca alıp Vatan için vatandaş öldürmeliymişiz.
Ben KATİL olamadım.
Bu yüzden hepinizden özür dileyerek forumdan çekiliyorum.
Aşağıdaki gerekçeler nedeniyle İzedebiyat’tan içim burkula burkula ayrılıyorum. Gerekçeleri sıralamadan önce belirtmeliyim ki İzedebiyat, bana verdikleriyle ve benden aldıklarıyla üyesi olduğum süre içerisinde günlük hayatımın bir parçası gibiydi. Şiir üzerine kafa yorarken düşünsel yolculuğum, her zaman “acaba İzedebiyat’a ne yazsam?” sorusuyla aynı rotada gitmekteydi. Bu yüzden şimdiye dek yazdıklarımı siteden ayrı görmüyor ve silmeyi düşünmüyorum.
Kuşkusuz gerekçelerime karşı çıkacak arkadaşlar olacaktır. Ancak bir daha dönüp okumayacağım için haberim olmayacak. O nedenle anti-tezi olan arkadaşların forum alanında yazdıkları cevaplara karşı ne diyeceğimi öğrenmek isterlerse e. posta yoluyla bana ulaşabilirler.
İzedebiyat için varlığımın bir kazanım yokluğumun bir kayıp olmadığı bilinci ve rahatlıyla artık ayrılmama neden olan gerekçeleri sıralayabilirim.
Gerekçe 1. Adı konulmasa da “eser”in “ürün”e dönüşmesi, üretenin “marka”laşmasını beraberinde getirmektedir. Üründe önemli olan reytingken, eserde önemli olan paylaşımdır. Üründe reytingi alan ürünün kendisi değil, onu üretenken; eserde paylaşılan eserin kendisidir. Sitemizde reyting tartışması “iş yapar” iken; eser nedir, bu tartışılmaz hale gelmiştir. Özcesi, pratik gösteriyor ki, üye arkadaşlarımızın belirleyici bir çoğunluğu edebiyatla ilgilenmemektedir; reyting peşindedir.
Gerekçe 2. Hep aynı kimselerin, her yeni yazısıyla “en çok okunan” olmalarının ardında art niyet aramaya gerek yok. Hep aynı kimseler okunmaktadır, çünkü sıralamada belirleyici olan çoğunluk, başka kimseyi okumamaktadır. İzedebiyat’ta okuma oranı, sitenin tüm güzelliğine ve gerekliliğine rağmen düşüktür. Hatta yoktur.
Gerekçe 3. İzedebiyat editörleri büyük bir incelikle Eleştiri kümesinde bulunan “Murat Belge ve Demokrasi” adlı yazımı seçerek öncelik tanıdılar. Bu tip durumlarda ne yapılacağını kestiremediğimden gecikmiş olan teşekkürümü şimdi iletiyorum kendilerine. Sağolsunlar, varolsunlar. Ancak, aylar geçmesine rağmen yazıyı okuyan arkadaşların sayısı (tıklayan da diyebilirim) elli bile olmamıştır. Üstelik kimse görüş bildirmemiştir. Ben editörlerimizden yazıyı kaldırmalarını beklerdim. Yazımın orada durması, görüşlerimi daha fazla insanla paylaşabilmem için olumlu. Ancak site açısından artık objektif olarak hata konumundadır. İzedebiyat editörleri (belki yalnızca benim beklediğim kadar) özenli değillerdir.
Gerekçe 4. Ülkemizde her alanda bir “tecrit” olgusu söz konusudur. Kabaca popüler olana diyelim, uymayan her düşünce, eylem biçimi, eser, insan dıştalanmaktadır. Bu ne yazık ki toplumsal bir refleks haline gelmiştir.
a) Edebiyat(çı) tarihselliği içinde, yaşadığı çağa tanıklık etmek durumundadır. Edebî anlayış olsa olsa bunun üslubuyla ilgili bir tartışmayla ilintili olacaktır. Ben çağıma tanıklık edip, “çağının çağdaşı” (Özdemir İnce) olmaya çalışan,
b) Dünya görüşünün, inandığı değerlerin, ateşiyle yanıp kavrulduğu özlemin yok edilmesi için çaba harcandığını bilmesine rağmen, tüm bunları açıkça ifade ederek eserlerini paylaşan,
biri olarak; bu acı veren refleksten payıma düşeni aldığımı hissediyorum. Hatada devam etmenin daha büyük bir hata olduğunu düşünerek, yok sayılmakla yok olmak arasında bir tercih yapmak durumundayım.
Gerekçe 5. Tüm bu gerekçeler, sitedeki duyarlılığın artık eskisinden çok geride olduğunu göstermektedir. Duyarlılık yaratmak bedel gerektirir. Her duyarlılık da bir bedeli beraberinde getirir. Hayat bize öğretiyor: Duyarlıların bedeli duyarlılara; duyarsızların bedeli herkese...
Gerekçe 6 (ve bir şaka). 2003 Yıllığı’mızda benim de bir eserim bulunmaktaysa da henüz kitabı edin(e)medim. Bu benim için utanç meselesidir.
Emeğe hor bakan ekmeğe gör bakarmış. Üyeliğim süresince, umarım, kimsenin emeğine saygısızlık etmemişimdir. Benimle belirli zamanlarda diyalog kuran (gerek tartışan, gerek destek veren) arkadaşlarım başta olmak üzere tüm İzedebiyat yazarlarına ve editörlerine teşekkürü bir borç bilirim.
Palamarları aldığımıza göre gemiye, artık demir almak vakti gelmiştir.
Vira Bismillah!
Allah Selamet Versin...
Sayın Anıl Gökpek,
Bu başlık anladığım kadarıyla beğendiğimiz Türk yazarlarını tanıtmak için açılmış. Ben de beğendiğim bir Türk yazarı-şairi olan Hüseyin Nihâl Atsız'ı ve onun değerli bir romanı olan "Ruh Adam" ı tanıttım. Bunu yaparken de sizin daha önce yazmış olduğunuz yazıya hiçbir gönderme yapmadım. Yani benim yazım sizin yazınıza cevap değildi. Ama siz Türkçü-Irkçı-Turancı fikirleri savunan bir kişinin burada tanıtılamayacağını söylerseniz, kimisi sosyalistin, kimisi kapitalistin tanıtılmamasını da ister. Şu hâlde bu işin içinden böyle çıkamayız. Bırakın insanlar istedikleri yazarları tanıtsınlar. Ben bu sayfada Sabahattin Ali'nin adını görmeye nasıl tahammül ediyorsam, siz de öylece Atsız'ın adına tahammül edin ki bir düzen olsun.. Haksız mıyım?
Her neyse, bu tartışmaya devam etmeyeceğim. Ben sadece beğendiğim bir yazarı tanıtmak istemiştim. Eğer burada yazdıklarıma -edebî olmayan- bir yanıt vermek isterseniz, forumu meşgul etmeyelim, e-posta'ma yazabilirsiniz. ugurozlu@hotmail.com
Saygılar..
Sitedeki tüm yazan ve yazmayan arkadaşlara..
Buradaki yazar arkadaşların çoğunun uzun zamandır burada olduklarını ve aşağı yukarı birbirlerini yüz yüze tanımasalarda isimlerinden bildiklerini anlıyorum.
Ben kimseye siz bunu neden yazdınız, siz neden karşısınız, ya da şu arkadaş haklı bu haksız, yorumlar şöyle olmalı ya da edebi olmalı/olmamalı gibi kelimeleri sarfetmeyeceğim.. Bazen insan bakışlarını tek bir şeye uzun süre odaklarsa, odaklandığı her neyse anlamını yitirir ve algılarında azalma olur. Bunu az çok fizik okumuş tüm dostlar bilir.. Son zamanlarda okuyucu yorumları ve sıralamalardan söz ediliyor.. Kimsenin tarafında olmadığımı belirterek herkesin bakışlarını biraz farklı yönlere çevirmesi gerektiğine inanıyorum.. Bizim hayatımız sanırım sadece burası değil ve içimizde bekarından evlisine, çocuklusundan çocuksuzuna, bakıcısından müdürüne vs., vs. insanlar var ve hepimizin bu site dışında yaşadıklarımız var.. Eğer burada yazıyorsak (ki farklı konu başlıklarında yazan yüzlerce arkadaş var) esin kaynaklarımızı yazıyoruz. Yanılıyor muyum.. Peki bunu nasıl yapıyoruz..Kimimiz gerçekleri, kimileri anılarını, kimileri hayallerini, kimileri çağrışımlarını yazıyor.. Bütün bunları yapabilmek için sanırım bakışlarımızın yönünü bizi etkileyen olaylara, algılarımızı seçmek istediklerimize ya da seçtiğimize yönlendiriyoruz.. Sitenin sıralamasıyla ilgili sıkıntılar varsa bunlar birilerine atıfta bulunularak yapılmamalı, ama elbette dile getirilmeli.. Sitenin sıralamasındaki kriterler vs., vs....Adil ya da değil..Önemli mi..Ben burada birçok arkadaş edindim..Birçok bakış gördüm.. Gelin bakışlarımızı tek bir şey yerine birbirimize yöneltelim..O zaman sanırım bakacak çok şey görebiliriz.. Elbette yazacak da..Sevgiler..
Sait Faik Abasıyanık
(1906 - 1954)
“Bir insanı sevmekle başlayacak herşey”
[[I]]
Sait Faik Abasıyanık, 1906 tarihinde varlıklı bir ailenin tek çocuğu olarak Adapazarı'nda doğar. Kurtuluş savaşını takiben ailece İstanbul'a taşınırlar.
İstanbul erkek lisesindeyken onuncu sınıfta Arapça öğretmeni Salih Bey'in minderine iğne koydukları gerekçesiyle 41 arkadaşıyla birlikte Bursa Lisesi'ne gönderilir. Bursa'daki yılları boyunca vaktinin çoğunu halkın uğrak yerlerinde onlarla iç içe geçirir. Halkı sevip, halktan insanlarla ilgili öyküler yazmaya başlamasının kökenleri bu yıllara dayanır.
1928'de liseyi bitirip İstanbul'a döner ve İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi'ne iki yıl kadar devam ettikten sonra eğitim biçimini beğenmediği bu fakülteyi terk ederek Fransa'da edebiyat öğrenimine devam eder.
1933 yılında babasının isteği üzerine İstanbul'a döner ve Yağ İskelesi'nde babasının bir arkadaşıyla ortak bir ticaret evi açar. Ancak burasının iflası ile ticareti bir daha dönmemek üzere terk eder.
Bir süre bir Ermeni Yetim Lisesi'nde Türkçe öğretmenliği yaptıktan sonra gazeteciliğe baslar. 1934'te kendisine yazma konusunda hep karşı çıkan babasını kaybedince kendini neredeyse bütünüyle öyküye verir. Ancak bir sure sonra hayal kırıklıkları onu yazmaktan uzaklaştırır.
Sait Faik'in öykücülüğünü üç donemde inceleyebiliriz
I. Donem: 1935-1944
Bu yıllarda zenginlere, sömürgecilere kızarak emeği ve emekçiyi yüceltir. Oysa kendisi varlıklı bir aileden gelen Sait Faik'in bu çabası Fethi Naci'nin deyimiyle neredeyse yapaylığa kaçar. Mesela bu donemde yazdığı Semaver'de "Semaver ne güzel kaynardı. Ali Semaveri içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi" der. Oysa İsçi Ali'nin sabahın mutluluğunu üretebilmesi için, fabrikada grevin zorunlu olduğunu bilmemesi bu konuda Sait Faik'in bu konudaki tecrübesizliğini en acık göstergesidir.
II. Donem: 1944-1948
1944'te Medarı Maişet Motoru adli romanın toplatılmasıyla baslar. Birinci dönemindeki emeğe, emekçiye duyulan sevgi, saygı insan sevgisi, insana güvene bos verişe, insan korkusuna, kent nefretine, "daha iyi bir dünya"dan umudu kesmeye bırakır. Bu donemde hatta yazmaktan bile sikilir.
O tek kötü huy dediği, hırs dediği yazmaktan kaçarak, Burgaz Ada'ya yerleşir. Çok sevdiği balıkçıların, gündelik ekmeklerinin peşinde koşan bu insanların arasında yaşamaya başlar.
O yılları şöyle anlatır Sait Faik:
"Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada, namuslu insanların arasında sakin, olumu bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem, kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canim sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkarttım. Kalemi yontuktan sonra tuttum öptüm. YAZMAZSAM DELI OLACAKTIM..."
Burgaz Ada'yla özdeşleşmiş yazar, öykülerinde hep bu toprakları anlatmıştır.
III. Donem: 1948-1954
Üçüncü donem, 1948'de siroz hastası olmasıyla baslar. Son döneminde dilediği gibi yazma özgürlüğünü gönlünce kullanmaya baslar. O zamana kadar kimseye anlatmadığı eğilimlerini de o zamanlar yazar. Ancak kişisel yaşamındaki eğilimleri hikayelerine girince artık o çok sevdiği balıkçılar, o namuslu, çalışkan yasama gücü dolu insanlar artık giremezler. Çünkü onlar da Sait Faik'in eğilimlerini eleştiren toplumun bir parçasıdırlar.
Bu donemi bu büyük yalnız duygusuyla geçer. Hatta intihar eğilimleri bile bas gösterir. Son dönemlerinde çok sevdiği insanların içinde yarattığı hayal kırıklıkları Sait Faik'in "Bir insani sevmekle başlayacak" ünlü sözü "Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insani sevmekle baslar herşey. Burada herşey bir insani sevmekle bitiyor" ile yer değiştirir...
Türk öykücülüğünün en önemli isimlerinden biri olan Sait Faik, 1954 yılında aramızdan ayrılırken arkasında yeni Türk öykücüleri için çok önemli bir izlek yolu bırakmıştır.
Sait Faik Abasıyanık
(1906 - 1954)
“Bir insanı sevmekle başlayacak herşey”
Sait Faik Abasıyanık, 1906 tarihinde varlıklı bir ailenin tek çocuğu olarak Adapazarı'nda doğar. Kurtuluş savaşını takiben ailece İstanbul'a taşınırlar.
İstanbul erkek lisesindeyken onuncu sınıfta Arapça öğretmeni Salih Bey'in minderine iğne koydukları gerekçesiyle 41 arkadaşıyla birlikte Bursa Lisesi'ne gönderilir. Bursa'daki yılları boyunca vaktinin çoğunu halkın uğrak yerlerinde onlarla iç içe geçirir. Halkı sevip, halktan insanlarla ilgili öyküler yazmaya başlamasının kökenleri bu yıllara dayanır.
1928'de liseyi bitirip İstanbul'a döner ve İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi'ne iki yıl kadar devam ettikten sonra eğitim biçimini beğenmediği bu fakülteyi terk ederek Fransa'da edebiyat öğrenimine devam eder.
1933 yılında babasının isteği üzerine İstanbul'a döner ve Yağ İskelesi'nde babasının bir arkadaşıyla ortak bir ticaret evi açar. Ancak burasının iflası ile ticareti bir daha dönmemek üzere terk eder.
Bir süre bir Ermeni Yetim Lisesi'nde Türkçe öğretmenliği yaptıktan sonra gazeteciliğe baslar. 1934'te kendisine yazma konusunda hep karşı çıkan babasını kaybedince kendini neredeyse bütünüyle öyküye verir. Ancak bir sure sonra hayal kırıklıkları onu yazmaktan uzaklaştırır.
Sait Faik'in öykücülüğünü üç donemde inceleyebiliriz
I. Donem: 1935-1944
Bu yıllarda zenginlere, sömürgecilere kızarak emeği ve emekçiyi yüceltir. Oysa kendisi varlıklı bir aileden gelen Sait Faik'in bu çabası Fethi Naci'nin deyimiyle neredeyse yapaylığa kaçar. Mesela bu donemde yazdığı Semaver'de "Semaver ne güzel kaynardı. Ali Semaveri içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi" der. Oysa İsçi Ali'nin sabahın mutluluğunu üretebilmesi için, fabrikada grevin zorunlu olduğunu bilmemesi bu konuda Sait Faik'in bu konudaki tecrübesizliğini en acık göstergesidir.
II. Donem: 1944-1948
1944'te Medarı Maişet Motoru adli romanın toplatılmasıyla baslar. Birinci dönemindeki emeğe, emekçiye duyulan sevgi, saygı insan sevgisi, insana güvene bos verişe, insan korkusuna, kent nefretine, "daha iyi bir dünya"dan umudu kesmeye bırakır. Bu donemde hatta yazmaktan bile sikilir.
O tek kötü huy dediği, hırs dediği yazmaktan kaçarak, Burgaz Ada'ya yerleşir. Çok sevdiği balıkçıların, gündelik ekmeklerinin peşinde koşan bu insanların arasında yaşamaya başlar.
O yılları şöyle anlatır Sait Faik:
"Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada, namuslu insanların arasında sakin, olumu bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem, kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canim sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkarttım. Kalemi yontuktan sonra tuttum öptüm. YAZMAZSAM DELI OLACAKTIM..."
Burgaz Ada'yla özdeşleşmiş yazar, öykülerinde hep bu toprakları anlatmıştır.
III. Donem: 1948-1954
Üçüncü donem, 1948'de siroz hastası olmasıyla baslar. Son döneminde dilediği gibi yazma özgürlüğünü gönlünce kullanmaya baslar. O zamana kadar kimseye anlatmadığı eğilimlerini de o zamanlar yazar. Ancak kişisel yaşamındaki eğilimleri hikayelerine girince artık o çok sevdiği balıkçılar, o namuslu, çalışkan yasama gücü dolu insanlar artık giremezler. Çünkü onlar da Sait Faik'in eğilimlerini eleştiren toplumun bir parçasıdırlar.
Bu donemi bu büyük yalnız duygusuyla geçer. Hatta intihar eğilimleri bile bas gösterir. Son dönemlerinde çok sevdiği insanların içinde yarattığı hayal kırıklıkları Sait Faik'in "Bir insani sevmekle başlayacak" ünlü sözü "Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insani sevmekle baslar herşey. Burada herşey bir insani sevmekle bitiyor" ile yer değiştirir...
Türk öykücülüğünün en önemli isimlerinden biri olan Sait Faik, 1954 yılında aramızdan ayrılırken arkasında yeni Türk öykücüleri için çok önemli bir izlek yolu bırakmıştır.
Kaynak: Fethi Naci[[/I]]
Türk öykücülüğünün en önemli isimlerinde "Sait Faik"i ölümünün ellinci yılında saygıyla anıyorum. Sanırım beni onun hikayelerinde en çok bağlayan unsurlardan biri de gerçekçi olması idi.
Gerçekçi
İnandırıcı
İçten...
Adalardan esen bir meltem
Sait Faik Abasıyanık
Açıkçası yorumların bu dereceye geleceğini tahmin etmemiştim. Onur'un söylediklerine bende gerçekten katılıyorum. Bence de daha fazla uzatmaya hiç gerek yok. Yarın öbür gün herbirimiz bir nebze de olsa edebiyat seven, yazan okuyan insanlar olduğumuza göre yüzyüze geldiğimizde yüzümü kızartacak, arkasında duramayacağımız sözler etmeyelim.
Bir anda kızgınlıkla söylenmiş, hırsla yazılmış satırlar hiçbirimize fayda getirmeyecektir. En kısa zamanda yüzyüze gelmek, öykülerle, şiirlerle,romanlarla, sahibinden anlam yüklü satırlarla kendimizi ve çevremizi daha iyi tanımak dileği ile...
Sevgiler...
Ömür
Ps: "Yürüyünüz be kim tutar sizi" benim yazmış olduğum bir yazıya gönderme sanırım. Orada kaba bir tabir ya da gaza getirme amacı kullanıldığını sanmıyorum. O yüzden lütfen artık birbirimizi yargılamaktan uzak duralım.
İnsanın düşünsel temelleri üzerine giden yazarlar (Platon, Oscar Wilde), sosyolojik temellerini sorgulayan yazarlar (Cicero, Tolstoy) ve doğrudan insanın bilinçaltındaki karanlık bölgeyi aydınlatmaya çalışmış (ya da en azından görmeye çalışmış) yazarlar: Bu konuda ilk akla gelenler Dostoyevski, Nietzsche, Kafka, modern edebiyatta ise Cunningham, Andre Gide gibi adlar... Yine modern edebiyatta 'underground' diye nitelenen tür çoğu kez benzer bir yolculuğa çıkarır okurunu. Ne var ki çok farklı şeyler çıkmıştır her bir kalemin gördüğü bilinç altından. Edebiyat tarihinde en çarpıcı psikolojik romanların başında şüphesiz Dostoyevski'nin büyük polisiyle-gerilim romanı Suç ve Ceza gelir. Öyle ki sırf bu roman bile bu odayı doldurmayı yetecek kadar farklı ve çelişik düşünceler yaratmıştır.
herkese merhaba....
"Yarın öbür gün herbirimiz bir nebze de olsa edebiyat seven, yazan okuyan insanlar olduğumuza göre yüzyüze geldiğimizde yüzümü kızartacak, arkasında duramayacağımız sözler etmeyelim. "
:)
aklıma geldi de...belki bir iz-edebiyat gecesi düzenlenebilir. bunun üzerine bir fikir olduğunu hatırlıyorum. belki de böyle bir olay herkesi daha geniş bir ilgiye ve daha anlamlı bir sevgiye iter. yazmak kadar okumanın ve anlamanın da önemini daha iyi kavrarız. katılım ne derece olur bilemem ama yine de böyle bir şans ve olasılık beni gülümsetmeye yetiyor. hepinize iyi bir gün diliyorum.
onur
"Yarın öbür gün herbirimiz bir nebze de olsa edebiyat seven, yazan okuyan insanlar olduğumuza göre yüzyüze geldiğimizde yüzümü kızartacak, arkasında duramayacağımız sözler etmeyelim. "
:)
aklıma geldi de...belki bir iz-edebiyat gecesi düzenlenebilir. bunun üzerine bir fikir olduğunu hatırlıyorum. belki de böyle bir olay herkesi daha geniş bir ilgiye ve daha anlamlı bir sevgiye iter. yazmak kadar okumanın ve anlamanın da önemini daha iyi kavrarız. katılım ne derece olur bilemem ama yine de böyle bir şans ve olasılık beni gülümsetmeye yetiyor. hepinize iyi bir gün diliyorum.
onur
Evet, sevgili Onur
Öyle bir proje var senin duymuş olma ihtimalin olabilir. Gündüz gözü ile izedebiyatçıları bir araya getirmek düşünülen birşey zaten...
Umarım en kısa zamanda gerçekleşir.
İzedebiyat/ Gezi, Güneş, Doğa, Kırlar, Deniz, gökyüzü, bulutlar
laa laa laa
laa
laaa
keşke hep yaz olsa:))
Nilüfer'in bundan çok uzun zaman önce yazdığı ama her dönemde güncel olabilecek belki de herbirimize birer öğüt olabilecek nitelikte çok güzel bir denemesini sizlerle paylaşmak istiyorum.
O da aramızda olsaydı eminim benim insanlarla bu şekilde tartışmalar içinde boğulup gitmeme eminim çok üzülürdü. Onu sevgiyle ve yüreğim burkularak bir kez daha anıyorum.
Peace for everyone:)
Sevgilerimle,
Ömür
[[B]]GELDİĞİ GİBİ
İçimden sular akıyor. Nehir desem değil; öylesine çoşkulu ve telaşlı ki. Ellerimde manasız bir uyuşukluk, yanaklarım kıpkırmızı. Yerimde zor oturuyorum şu anda. Ufacık bir tartışma ki buna tartışma bile denemez; böylesine sarsabilir mi bir insanı, heyecanla doldurabilir mi. Yaşadığım gergin durum içerisinde üçüncü şahıslarda gördüğüm gerginlik ve üzüntünün suratlarına yansıması genelde olumsuz duygular uyandırır bende. Kendimde hissettiklerim ise ancak çocukken hissettiğim heyecanlarıma götürdü bugün beni.
Kimi zaman duygular kendileri ile hiç ilgisi olmayan zıt ortamlarda ve olaylarda belli ediyorlar. Var olduklarını. Beklenen duygunun aksine tatlı bir kıpırtı, dudaktaki kahve tadında bir lezzet verebiliyor. Bu kadar üzerinde durmak da istemiyorum aslında.Geldikleri gibi karşıyabilmek duyguları belki de en doğrusu. İnsancağız ya deşmemiz gerek, anlamlar yüklememiz gerek; boşaltıncaya, yok edinceye kadar. Kedi kadar meraklıyız vesselam.
Kedi insanlara kucak dolusu sevgiler
Nilüfer Magriso
28/03/2002[[/B]]
Gelen istekler doğrultusunda ufak bir temizlik yapmamız gerektiği ortaya çıktı. Bu arada konuyla ilgili, hakaret, küfür, sövgü içermeyen bazı mesajları da ister istemez kaldırmamız gerekti (bağlamları gittiği için).
Saygılar, sevgiler...
Diren Yardımlı
Gerçekten çok mutlu oldum. umarım bu yeni bir sayfa olur. gelişime ve iyileşmeye doğru gideriz.
ve umarım yazının yeniden silinmesi gerekmez. çünkü o leke değildir aslında.
olmamalıdır da.
Ben de açıkçası çok sevindim. Ama hala burada yaşanan huzursuzluğu üzerimden atabilmiş değilim. Herşeyin silinmiş olmasını ve tekrarlanmamasını diliyorum.
İzedebiyatla yeni başlangıçlar, yeni seviyeli tartışmalar, eleştiriler görebilmek dileğiyle...
Güneşin penceremden içeriye girip tüm odamı aydınlattığı bu güzel günde
Nazım Hikmet'in güzel bir şiirini paylaşmak isterim.
YÜRÜMEK
Yürümek;
yürümeyenleri
arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,
havaları boydan boya yarıp ikiye
bir mavzer gözü gibi
karanlığın gözüne bakarak
yürümek!..
Yürümek;
dost omuzbaşlarını
omuzlarının yanında duyup,
kelleni orta yere
yüreğini yumruklarının içine koyup
yürümek!..
Yürümek;
yolunda pusuya yattıklarını,
arkadan çelme attıklarını
bilerek
yürümek...
Yürümek;
yürekten
gülerekten
yürümek... [[B]]
İzedebiyatla yeni başlangıçlar, yeni seviyeli tartışmalar, eleştiriler görebilmek dileğiyle...
Güneşin penceremden içeriye girip tüm odamı aydınlattığı bu güzel günde
Nazım Hikmet'in güzel bir şiirini paylaşmak isterim.
YÜRÜMEK
Yürümek;
yürümeyenleri
arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,
havaları boydan boya yarıp ikiye
bir mavzer gözü gibi
karanlığın gözüne bakarak
yürümek!..
Yürümek;
dost omuzbaşlarını
omuzlarının yanında duyup,
kelleni orta yere
yüreğini yumruklarının içine koyup
yürümek!..
Yürümek;
yolunda pusuya yattıklarını,
arkadan çelme attıklarını
bilerek
yürümek...
Yürümek;
yürekten
gülerekten
yürümek... [[B]]