"Yazdıklarım bir gün anlaşılırsa, bu, benim de bir şeyleri anlamış olduğum anlamına gelir." - Franz Kafka"

Aşı ve Tedavi Karşıtlığı: İslami Perspektiften Bir Zulüm Analizi

Modern çağda aşı ve tedavi karşıtlığının yükselişini İslami bakış açısıyla ele alan bu metin, bilim karşıtı akımların toplum sağlığına tehditlerini inceliyor. Hayatın kutsallığı prensibinden yola çıkarak, sağlık önlemlerini reddetmenin sadece kişisel bir tercih değil, dini ve ahlaki açıdan da sorunlu olduğunu vurgulayan, düşündürücü bir değerlendirme sunuyor.

yazı resim

Modern çağda tıbbi gelişmelere, özellikle aşılara ve tedavi yöntemlerine karşı çıkan akımlar giderek yaygınlaşmaktadır. Bu karşıtlık, sosyal medya üzerinden hızla yayılan komplo teorileri, bilim dışı iddialar ve dezenformasyon ile beslenmekte, toplum sağlığını tehdit eden ciddi bir sorun haline gelmektedir. İslami açıdan bakıldığında, bu tutumun sadece bireysel bir tercih olmadığı, aksine hem dini hem ahlaki açıdan zulüm kategorisine girdiği görülmektedir.
Hayatın Kutsallığı ve Kendine Zarar Verme Yasağı
İslam'ın temel prensiplerinden biri, insan hayatının kutsal ve korunması gereken bir emanet olduğudur. Kur'an-ı Kerim'de bu ilke net bir şekilde ifade edilir:
"Kendinizi öldürmeyin, şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir." (Nisa Suresi, 29. ayet)
Bu ayet, sadece intihara karşı bir yasak değil, aynı zamanda kişinin kendi sağlığını tehlikeye atacak her türlü davranıştan kaçınması gerektiğini vurgular. Bedene emanet gözüyle bakmak, İslam'ın insan anlayışının temelidir. İnsan, kendi bedeninin mutlak sahibi değil, ona emanet edilen bir varlıktır. Bu emanete hakkıyla sahip çıkmak, onu korumak ve kollamak dini bir sorumluluktur. Günümüzde kanıtlanmış, etkili ve güvenli bir tedaviyi veya aşıyı bilinçli olarak reddetmek, bu emanete ihanet anlamına gelir. Özellikle bulaşıcı ve ölümcül hastalıklar söz konusu olduğunda, korunma imkanı varken bu imkanı kullanmamak, kişinin kendisine karşı işlediği bir zulümdür. Modern tıp bilimi, yüzyıllar süren araştırmalar ve milyonlarca insanın katılımıyla gerçekleştirilen klinik çalışmalar sonucunda hastalıklardan korunma yöntemleri geliştirmiştir. Bu bilimsel birikimi görmezden gelmek, akla ve hikmete aykırı bir tutumdur.
Zulme Meyletmeme İlkesi ve Toplumsal Sorumluluk
Kur'an, zulme karşı olmayı sadece doğrudan zalimlik yapmamakla sınırlamaz, aynı zamanda zalime meyletmeyi, ona destek vermeyi de kesin bir dille yasaklar:
"Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size ateş dokunur. Sizin için Allah'tan başka evliya yoktur. Sonra yardım göremezsiniz." (Hud Suresi, 113. ayet)
Bu ayette geçen "meyletme" kavramı son derece önemlidir. Meyletmek, doğrudan zulüm yapmamayı değil, zalime eğilim göstermeyi, onun yanında yer almayı, onun fiillerini onaylamayı ifade eder. Dolayısıyla, aşı ve tedavi karşıtı söylemleri desteklemek, bu tür görüşleri paylaşmak veya yaymak, doğrudan zulüm yapmamakla birlikte zulme meyletmek anlamına gelir. Peki aşı karşıtlığı nasıl bir zulümdür? Zulüm, Arapça'da "bir şeyi yerinden etmek, hakkı gasp etmek" anlamına gelir. İnsanları bilimsel olarak kanıtlanmış tedavilerden mahrum bırakmaya çalışmak, onların sağlıklı yaşama hakkını gasp etmektir. Özellikle toplumsal bağışıklık söz konusu olduğunda, bu gasp daha da belirginleşir. Toplumsal bağışıklık, toplumun yeterli bir oranının aşılanması sonucu oluşur ve hastalığın yayılmasını engeller. Bu sayede, aşı olamayan bebekler, bağışıklık sistemi baskılanmış kanser hastaları, yaşlılar ve kronik hastalar gibi en savunmasız kesimler de korunmuş olur. Aşı karşıtlığı yayarak toplumsal bağışıklığın oluşmasını engellemek, bu zayıf halkaya karşı işlenmiş doğrudan bir zulümdür. Kendi çocuğuna aşı yaptırmayan bir anne baba, sadece kendi çocuğunu değil, aynı zamanda çevresindeki aşı olamayan bebekleri de tehlikeye atmaktadır. Bu durum, bireysel tercih sınırlarını aşarak toplumsal bir sorumluluğa dönüşür.
Şeytanın Adımlarını Takip Etmeme Uyarısı
Kur'an'da şeytanın insanları saptırma yöntemleri detaylı bir şekilde anlatılır. Bu yöntemlerden biri de kötülüğü cazip göstermek, insanları yanlış yollara çekmektir:
"Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse şüphesiz o, hayasızlığı ve kötülüğü emreder." (Nur Suresi, 21. ayet)
Şeytanın adımlarını takip etmek, sadece açık günahları işlemek değildir. Aynı zamanda toplumda kaos oluşturmak, insanları birbirine düşürmek, bilgisizliği yaymak ve doğruyu bulandırmak da bu kapsamdadır. Günümüzde sosyal medya üzerinden yayılan komplo teorileri, bilim dışı iddialar ve korku propagandası tam da bu kategoriye girmektedir. Aşı karşıtlığı söylemleri, bilimsel temelden yoksun, duygusal manipülasyona dayalı ve insanlarda korku ve güvensizlik oluşturmaya yönelik içeriklerdir. "Aşıların içinde zehir var", "aşılar otizme neden oluyor", "aşılar devletin insanları kontrol etme aracı" gibi tamamen asılsız iddialar, insanların korkularını ve şüphelerini kullanarak yayılır. Bu tür dezenformasyonun yayılması, toplumda paniğe, sağlık sistemine güvensizliğe ve önlenebilir hastalıkların yeniden ortaya çıkmasına neden olur. Bilim insanlarının yıllarca süren araştırmalarla elde ettiği verileri görmezden gelip, internette rastgele bulduğu bir videoya inanmak, aklı ve hikmeti bir kenara bırakmaktır. Kur'an, düşünmeyi, araştırmayı, akıl yürütmeyi sürekli teşvik eder. "Düşünmez misiniz?", "Akletmez misiniz?" gibi sorularla insanları tembellik ve taklitçilikten uzaklaştırır. Bilimi ve uzman görüşünü reddedip, komplo teorilerine sarılmak, bu aklî sorumluluktan kaçmaktır.
Bireysel Tercih mi, Toplumsal Sorumluluk mu?
Aşı karşıtlarının en sık kullandığı argümanlardan biri "bedenim, kararım" mantığıdır. Ancak bulaşıcı hastalıklar söz konusu olduğunda, bu argüman geçerliliğini yitirir. Bir kişinin aşı olmama kararı, sadece kendisini değil, çevresindeki insanları da etkiler. Bulaşıcı bir hastalığa yakalanma ve bu hastalığı başkalarına bulaştırma riski, bireysel tercih sınırlarını aşar ve toplumsal bir sorumluluğa dönüşür. İslam hukuku, zarar verme prensibini çok net bir şekilde ortaya koyar: "Zarar vermek ve zarara karşılık zarar vermek yoktur." Bir kişi, kendi kararıyla başkalarına zarar verme potansiyeli taşıyorsa, bu karar artık saf bir bireysel tercih olarak görülemez. Özellikle salgın dönemlerinde, toplum sağlığını korumak bireysel tereddütlerin önüne geçer. Bu, İslam'ın "maslahat" (kamu yararı) prensibinin bir gereğidir. Toplumsal bağışıklık kavramı, bu noktada kritik önem taşır. Toplumun belirli bir oranının (genellikle yüzde 90-95) aşılanması durumunda hastalık yayılamaz hale gelir ve toplumun tamamı korunmuş olur. Bu koruma şemsiyesi, özellikle aşı olamayan kişiler için hayati önem taşır. Yeni doğan bebekler henüz bazı aşıları olamayacak kadar küçüktür. Kanser tedavisi gören hastalar, organ nakli olmuş kişiler, AIDS hastaları gibi bağışıklık sistemi baskılanmış bireyler aşı olsalar bile tam koruma sağlayamazlar. Genetik hastalıklar veya alerjiler nedeniyle bazı kişiler hiç aşı olamazlar. İşte toplumsal bağışıklık, bu savunmasız kişileri korumanın tek yoludur. Aşı karşıtlığı yayarak bu koruma kalkanının delinmesine neden olmak, en zayıf halkaya karşı işlenmiş doğrudan bir zulümdür. Bir kişi "ben sadece kendi sağlığım için karar veriyorum" dese bile, bulaşıcı bir hastalıkta bu karar başkalarını da etkiler. Niyet etmese bile, eyleminin sonucu başkalarına zarar verme potansiyeli taşıyorsa, bu dini ve ahlaki bir sorumluluk doğurur.
Bilim ve Din Uyumu: Akıl ve Nakil Dengesi
İslam düşünce tarihinde bilim ve din hiçbir zaman çatışma içinde görülmemiştir. Aksine, Kur'an'ın evren ve insan hakkında verdiği bilgileri anlamanın yolu bilimsel araştırmadan geçer. Tarihte İslam medeniyeti, tıp, astronomi, matematik, kimya gibi alanlarda çığır açmış, bugünkü modern bilimin temellerini atmıştır. İbn Sina'nın Kanun adlı tıp ansiklopedisi yüzyıllarca Avrupa'da ders kitabı olarak okutulmuştur. El-Razi, bulaşıcı hastalıkların yayılma mekanizmalarını araştırmış, karantina uygulamalarının temellerini atmıştır. İslam âlimleri, tevekkülü tembellik ve sorumsuzlukla karıştırmamış, tersine tedavi olmayı ve önlem almayı dini bir gereklilik olarak görmüşlerdir. Günümüzde bazı kesimler, dini bir maske altında bilime karşı duruş sergilemektedirler. Oysa bu tutum, ne İslam'ın ruhuna ne de tarihsel pratiğine uygundur. Tıbbi meseleler, ideolojik veya duygusal tepkilerle değil, bilimsel ve tıbbi kanıtlarla ele alınmalıdır. Kur'an'ın hayatı koruma ilkesini merkeze alan bir yaklaşım, doğal olarak insan sağlığını korumayı önceleyen çözümleri destekler.
Dezenformasyon ve Fitne
Modern çağın en büyük sorunlarından biri, bilgi kirliliği ve dezenformasyondur. Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte, yanlış bilgiler hiç olmadığı kadar hızlı yayılmakta ve toplumda ciddi zararlar oluşturmaktadır. Sağlık alanında yayılan komplo teorileri, sahte haberler ve bilim dışı iddialar, insanları tedaviden uzaklaştırmakta, önlenebilir hastalıkların yeniden ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Kur'an'da fitne kavramı, toplumda huzursuzluk oluşturmak, insanları birbrine düşürmek, kaos ve karmaşa çıkarmak anlamlarını taşır. Aşı karşıtlığı söylemlerinin çoğu, tam da bu fitne kategorisine girmektedir. Bilimsel konsensüsü yok sayarak insanlarda korku ve şüphe oluşturmak, sağlık sistemine güvensizliği körüklemek, toplumda kutuplaşma ve çatışma ortamı oluşturmak, fitnenin ta kendisidir. İslam, söz söyleme ve bilgi yayma konusunda büyük bir sorumluluk yükler. "Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme! " (İsra, 36) ayeti, insanın bilmediği konularda konuşmaması gerektiğini vurgular. Tıp konusunda eğitim almamış, araştırma yapmamış, konunun derinliklerini bilmeyen bir kişinin, internetten öğrendiği birkaç sahte bilgiyle insanları yönlendirmeye çalışması, bu ayetin ihlalidir. Sosyal medyada paylaşılan her videoya, her iddiaya eleştirel gözle bakmak, kaynak sorgulaması yapmak, bilimsel otoritelerin görüşlerini öğrenmek bir sorumluluktur. Bir bilgiyi doğruluğundan emin olmadan paylaşmak, o bilginin yayılmasına ve zarar vermesine ortak olmak anlamına gelir.
Zayıf Halkanın Korunması: Adalet ve Merhamet
İslam'ın temel değerlerinden biri, toplumun en zayıf kesimlerini korumaktır. Yetimler, yoksullar, yaşlılar, hastalar, engelliler gibi savunmasız grupların haklarını gözetmek, onları korumak ve kollamak İslam'ın sosyal adalete verdiği önemin göstergesidir. Toplumsal bağışıklık meselesi de tam olarak bu çerçevede değerlendirilmelidir. Aşı olamayan bebekler, bağışıklığı baskılanmış hastalar, kronik rahatsızlıkları olan yaşlılar gibi gruplar, toplumun diğer bireylerinin aşı olmasıyla korunabilirler. Toplumsal bağışıklık kalkanı, bu zayıf halkayı hastalıklardan koruyan bir merhamet şemsiyesidir. Aşı karşıtlığı yayarak bu şemsiyeye delik açmak, en savunmasız kesime karşı işlenmiş bir adaletsizliktir. Bir toplumda, güçlü olanların zayıf olanları koruması, sağlıklı olanların hasta olanları düşünmesi, imkânı olanların imkânsız olanların haklarını gözetmesi, İslam'ın dayanışma ve uhuvvet anlayışının gereğidir. "Şüphesiz mü'minler kardeştirler" (Hucurat, 10) ayeti, sadece dinî bir bağı değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluğu ifade eder. Bu kardeşlik, birbirimizin sağlığını, güvenliğini ve esenliğini gözetmeyi gerektirir.
Vesile ve Niyet: Sonuçların Sorumluluğu
İslam hukukunda "vesile" kavramı önemli bir yer tutar. Vesile, bir sonuca götüren araç veya sebeptir. Bir eylem doğrudan zarar vermese bile, zarar verici bir sonuca vesile oluyorsa, bu eylemin sorumluluğu vardır. Aşı olmamak veya başkalarını aşı olmamaya teşvik etmek, doğrudan birine zarar vermek olmasa bile, hastalığın yayılmasına vesile olabilir. Bir kişi "ben kimseye zarar vermek istemiyorum, sadece kendi bedenim hakkında karar veriyorum" dese bile, bulaşıcı bir hastalık taşıyıp başkalarına bulaştırma riski varsa, bu kişinin niyeti ne olursa olsun, eyleminin sonucu zararlıdır. İslam'da niyet önemlidir ama sonuç da ihmal edilemez. Hastalık yayılmasına vesile olmak bir sorumluluk doğurur. Özellikle salgın dönemlerinde, bir kişinin aşı olmama kararı zincirleme bir etkiye yol açabilir. O kişiden hastalığın yayıldığı her birey için, başlangıçtaki karar bir vesile olmuştur. Bu nedenle, bulaşıcı hastalıklar söz konusu olduğunda bireysel tercihler, toplumsal sonuçlarıyla birlikte değerlendirilmelidir.
Kur'an'ın bütüncül mesajı, hayatı korumayı, zulme karşı durmayı, aklı kullanmayı ve toplumsal sorumluluğu merkeze alır. Bu çerçevede:
Aşıya ve tedaviye karşı çıkmak, kişinin kendisine emanet edilen bedene karşı işlediği bir zulümdür. İnsan hayatını tehlikeye atmak, Nisa 29'da açıkça yasaklanmıştır.
Aşı karşıtlığını desteklemek veya yaymak, Hud 113'te belirtilen "zulmedenlere meyletmek" yasağına girer. Başkalarının sağlık hakkını gasp etmeye vesile olmak, doğrudan zulüm yapmakla eşdeğer bir sorumluluğa yol açar.
Bilim dışı iddialar ve komplo teorileri yaymak, Nur 21'de bahsedilen "şeytanın adımlarını takip etmek" kategorisine girmektedir. Toplumda kaos, güvensizlik ve yanlış yönlendirme oluşturmak, ciddi bir ahlaki sorumluluk gerektirir.
Toplumsal bağışıklığın oluşmasını engellemek, toplumun en zayıf halkasını korumaktan vazgeçmektir. Bu, İslam'ın adalet ve merhamet anlayışıyla çelişir.
Müslüman bir birey olarak yapılması gerekenler şunlardır:
Tıbbi meselelerde bilimsel otoritelerin görüşlerine kulak vermek, uzman olmadığımız konularda mütevazi olmak ve öğrenmeye açık olmak gerekir.
Sosyal medyada gördüğümüz sağlık iddialarını eleştirel gözle değerlendirmek, kaynak araştırması yapmak ve doğrulanmamış bilgileri paylaşmamak bir sorumluluktur.
Aşılama ve tedavi konusunda toplumsal farkındalığı artırmak, insanları doğru bilgilendirmek ve bilim karşıtı söylemlere karşı durmak önemlidir.
Kendi sağlığımızı korumayı ve toplum sağlığına katkıda bulunmayı dini bir sorumluluk olarak görmek gerekir.
Zayıf ve savunmasız kesimlerin haklarını gözetmek, onların korunmasına katkıda bulunmak İslam'ın sosyal dayanışma anlayışının gereğidir.
Sonuç olarak, İslam'ın hayatı koruma, zulme karşı durma, aklı kullanma ve toplumsal sorumluluğu yerine getirme ilkeleri, günümüzde aşı ve tedavi konusunda bilimsel yaklaşımı destekleyen, toplum sağlığını gözeten ve sorumluluk sahibi bir duruş gerektirmektedir. Bu duruş, sadece dinî bir gereklilik değil, aynı zamanda insani ve ahlaki bir zorunluluktur.

KİTAP İZLERİ

Ayaşlı ile Kiracıları

Memduh Şevket Esendal

Ankara'da Bir Apartman Dairesi: Cumhuriyet'in Mikrokozmosu Memduh Şevket Esendal'ın ilk olarak 1934'te yayımlanan ve adeta bir edebi zaman kapsülü niteliği taşıyan romanı Ayaşlı ile Kiracıları,
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön