"Yazar olmak kolaydır. Sadece daktilonuzu alın, bir sayfa kağıt koyun ve kanamaya başlayın." - Ernest Hemingway"

Asr-i Saadet'te Tasavvuf Tari̇kat Yoktu.

yazı resim

ASRI SAADET’TE TASAVVUF TARİKAT YOKTU.

Tasavvuf karşıtlarının en temel ve doğru argümanı Asr-ı Saadet’te tasavvufun olma-dığı iddiasıdır ki bu doğru bir iddiadır. Asr-ı Saadet’te isim olarak tasavvuf yoktur. Zaten isim olarak böyle bir ilim ve yaşam tarzının olmasına gerek te yoktu. Hz. Peygamberin (sav) fiziki olarak ümmetin başında olduğu bir dönemde böyle bir ilim olması mantıksız olurdu. Böyle bir durum Efendimizin (sav) risaletinin sorgulanmasına sebep olurdu.
Yukarıda belirttiğimiz üzere tasavvuf Asr-ı Saadet, sahabe ve tabiin döneminde Zühd (Kulun Hakk’ın dışındaki her şeyi terk etmesi- genellikle dünyaya karşı olumsuz tavır ve davranışların bütününü ifade eder.) hayatı olarak mevcut idi. Peygamber Efendimiz (sav) başta olmak üzere ilk Mekkeli Müslümanlar ve daha sonra muhacirler ve ensar, Peygamber Efendimiz’den (sav) gördükleri şekilde zühd hayatı yaşadılar.
Şunu kesin olarak belirtmemiz gerekir se, İslam dini fakirliği kutsayan, zenginliğe karşı bir din değildir. Allah-ü Teala (cc) insanları servet kazanmak için çalışmaktan, zengin olmaktan değil, mallarının ve çocuklarının kendi zikrinden alıkoymasından sakındırmıştır ve bu durumda olanları hüsrana uğrayanlar olarak tanımlamıştır. (Ey iman edenler! Mallarınız da çocuklarınız da sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Bunu yapanlar mutlaka hüsrana uğramışlar-dır. Münafikun 9) ve (Ticaretin de satımın da kendilerini Allah’ı anmaktan, namazı hakkıyla kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoyamadığı, gözlerin ve gönüllerin dehşetle sarsılacağı bir günden korkan kişi-ler; Nur 37) Rahatlıkla şöyle bir iddiada bulunabiliriz. Gerek Peygamber Efendimiz (sav) gerek se sahabeler ve sonraki dönemlerde, zahidler ve sufiler Allah-ü Teâlâ’nın (cc) zikrin-den uzak kalmamak için dünya malından/nimetlerinden uzak durmayı tercih etmişlerdir. Yani dünya malından/nimetlerinden uzak kalmaya çalışmak zorunluluk değil bir tercihtir.
Başta Peygamber Efendimiz (sav) olmak üzere tüm sahabelerin Zühd hayatı yaşadık-larını tüm kaynaklarda rahatlıkla okuyor ve biliyor ve kabul ediyoruz. Zühd hayatının sufilik olarak adlandırılması sahabe döneminin sonu ve tabiin dönemine tarihlendirilir. Yukarıda belirttiğimiz üzere Peygamber Efendimiz (sav) ve sahabelerin çoğunluğu Zühd hayatının doğal sonucu olarak fakirliği tercih etmişlerdi.
Burada özellikle bir soruyu sormamız gerekiyor: Asr-ı Saadet’te tasavvuf yoktu peki başka neler yoktu?
Asr-ı Saadet’te, günümüzde İlahiyat fakültelerinde okutulan İslami ilimlerin hiç birisi yoktu. (Arapça, İslam inanç, ibadet ve ahlak esasları, İslam düşünce tarihi, İslam mezhepler tarihi, İslam sanatları tarihi, İslam hukuku, İslam kurumları ve medeniyeti, Türk İslam edebiyatı, Tefsir, Hadis, Kelam, Din psikolojisi, Din sosyolojisi, Günümüz fıkıh problemleri, Yaşayan dünya dinleri, Din eğitimi ve din hizmetlerinde rehberlik. Diğer, tasavvuf vb.) Doğrusunu söylemek gerekirse böyle bir şeye ihtiyaç ve lüzum da yoktu. Peygamber Efendimizin (sav) fiziki olarak ümmetin başında olduğu bir zamanda bu tür ilimlerin olmasının mantıksızlığı bir tarafa, yukarıda belirttiğimiz üzere Hazreti Peygamberi (sav) yalanlamak için fırsat kollayan müşrikler tarafından Peygamber Efendimizin (sav) risaleti tartışmaya açılırdı.
Esasında günümüzde bilinen tüm İslami ilimler sahabe döneminin sonlarında mecburi-yetten ortaya çıkmıştır. Asr-ı Saadet’te sahabeler Peygamber Efendimiz(sav) den duydukları her sözü hiçbir şekilde tartışmadan kabul ettiler. Onların yaşayış ve imanlarında tek örnekle-ri Hz. Peygamber (sav) idi. Bir hadis-i şerif’te “ “Böyle durumlarda peygamberimizin yüzü kıza-rır, tartışanlara‚ Bununla mı gönderildim? Yoksa siz Kur’an’ın bir kısmını bir kısmına karşı ileri sür-mek mi istiyorsunuz? Siz emredilen şeyi yerine getirin, nehy edilen şeyden kaçının‛ buyururdu.” Tirmizi, “Kader”, 1:2133; İbn Mâce, “Mukaddime”, 10.
Bu meyanda belirtmemiz gerekirse, İslam medeniyetinin en popüler bilimi Kelam ilmi olmuştur. İslâm dünyasında fetihlerin genişlemesi ve Müslüman toplumun çeşitli inanç, fel-sefe ve kültürlere sahip milletlerle karşılaşmasından sonra İslâm dinine yönelik iyi niyetli veya art düşünceli fikirler çoğalmaya başlamıştır. Akaid tartışmalarına Ehl-i sünnet inancına göre cevap verme çabası kelam ilmini ortaya çıkarmıştır. Ebû Nasr el-Farabi İlm-i Kelam’ı “Kelâm sanatı, din kurucusunun açıkça belirttiği belli düşünce ve davranışları teyit edip bunlara aykırı olan her şeyin yanlışlığını sözle gösterme gücü kazandıran bir tartışma yete-neğidir” (İḥṣâʾü’l-ʿulûm, s. 71). şeklinde tanımlarken Adudüddin el-Îcî ise “Kelâm, kesin deliller ge-tirmek ve ileri sürülecek karşı fikirleri çürütmek suretiyle dinî inançları kanıtlama gücü kazandıran bir ilimdir” (el-Mevâḳıf, s. 11). Şeklinde tarif etmiş, İmam Gazali ise Ehl-i sünnet inancını koruyan ve Ehl-i bid‘at’ın eleştirileri karşısında onu savunan bir ilim olarak görmüş (el-Münḳıẕ, s. 96) tür. “Allah, elçisinin diliyle insanlara din ve dünyalarının iyiliğini sağlayan hak bir akideyi bildirdi. Kur'an-ı Kerim ve Hadisler bunu haber veriyor. Sonra şeytan, bid'at taraftarlarının vesveselerine, sün-net'e muhalif bir takım kanaatlar karıştırdı. Onu yay¬dılar Müslümanların doğru inançlarını bozayazdı-lar. Allah, Kelam ilmi âlimlerini yarattı. Geleneğe bağlı Ehl-i sünnete aykırı olan türemiş bid'at ehlinin kötü işlerini meydana koyacak sözlerle Sünnete yardım etmek arzusunu onlarda uyandırdı. İşte İlm-i Kelam ve ehli bundan doğdu” El-Gazali, el-Munkizu Min ed-Dalal. el-İhsan el-Kamil kenarında c. 2- s. 9.
Ömer Nasuhi Bilmen’e göre ise Kelam “Allah’ın zâtından ve sıfatlarından, nübüvvet ko-nularından, başlangıç ve sonuç itibariyle kâinatın hallerinden İslâm kanunu üzere bahseden bir ilimdir”. (Ömer Nasuhi Bilmen, Muvazzah İlm-i Kelâm, İstanbul, ts. (Bilmen Yayınevi), s. 5.(Yusuf Şevki Yavuz DİA)
Sufiler Kelam ilmine genellikle mesafeli yaklaşmışlardır. Bunun sebeplerinden biri Ehl-i sünnet itikadına aykırı Mutezile, Kaderiyye, Cehmiyye, Müşebbihe, Mücessime, Râfiza, Harûriyye, Mürcie gibi kelam ekolleridir. Selef-i Salihin Kelam ve kelamcı anlayışını ce-del ve cedelci kavramlarıyla eşdeğer görüyor ve cedel ile de sistematik ve müdevven bir tartışma ilmini değil, usulsüz ve faydasız bir tartışmayı anlıyordu. Kelamcı ve Sufi olarak, önemli şahsiyetlerden, İbn Küllâb ve Kalânîsî ile birlikte ehl-i sünnet kelâmının da kurucu-larından sayılan Hâris el-Muhâsibî (ö. 857) sahabe ve tabiûnun sapkın fikirli insanlarla görüştük-leri halde ömürlerini tartışmalarla değil Allah’a ibadetle geçirdiklerini, yalnızca ihtiyaç hâsıl olduğun-da ve gerekli zeminde hakkı söylediklerini, Allah adına batılı batılla reddetmediklerini ifade ederek, tartışmanın yanlışlığı kanıtlamak için bazı hadisleri delil gösterir. Delil getirdiği hadisler şunlardır: “ Dalâlete düşen bir topluluğa mutlaka tartışma verilmiştir.” Tirmizî, Sünen, “Tefsîru sûre”, 43. “Böyle durumlarda peygamberimizin yüzü kızarır, tartışanlara ‚Bununla mı gönderildim? Yoksa siz Kur’an’ın bir kısmını bir kısmına karşı ileri sürmek mi istiyorsunuz? Siz emredilen şeyi yerine getirin, nehy edilen şeyden kaçının‛ buyururdu.”
Kelam ilmi aynı fikri tabana mensup olmakla birlikte nass, keşif ve ilhamı görmezden gelmemekle birlikte aklı ön plana aldığı için mutasavvıflar tarafından soğuk karşılanmıştır. Çünkü kelam ilmi konularını (Allah, kâinat, insan, mebde’, meâd vb.) aklı ön plana alarak ispatlamaya, rakiplerinin tezlerini çürütmeye çalışır. Mutasavvıflar ise bilgi kaynağı olarak keşf ve ilham’ı esas aldıkları için esasında ispata ihtiyaçları bulunmaz.
Sünni kelam ilmi esasen anti tez olarak ortaya çıktı. Kelam düşünce sisteminin temeli Mutezile âlimleri tarafından atıldı. (İtikadî meselelerin yorumunda akla ve iradeye öncelik veren kelâm mezhebi. -aşırılıktan uzak duran bir guruptur… (VIII.) yüzyılın başlarında, büyük günah işleyen kişi hakkında Hâricîler’le Mürcie’nin ileri sürdüğü görüşlere karşı ortaya çıktı.) İlerleyen süreçte ehl-i sünnet akidesine aykırı pek çok kelam mezhebi daha ortaya çıkmıştır. (Mutezile, Kade-riyye, Cebriyye, Mürcie ,Mücessime, Müşebbihe, Neccariyye, Kerramiyye, Hariciyye ve alt kolları)
Tartışmaların giderek artması Ehl-i sünnet âlimlerini kelam tartışmalarına girmeleri ehli- sünnet kelamını oluşturmalarına sebebiyet verdi. Dört mezhep imamı da batıl mezhep mensuplarıyla kelam tartışmalarına girmişlerdir. (İmam Şafi’ye göre Ebu Hanife kelam il-minin kurucusudur.)
İmam Gazzâlî el-Münkız adlı eserinde Bilgi’ye ulaşma konusunda şöyle bir tasnif yapmaktadır:
1- İlm-i Kelâm âlimleridir. Bunlar rey ve istidlâl sahibi olduklarını iddia ederler.
2- Bâtıniye fırkasıdır. Bunlar hakikati İmam-ı Ma’sûm’dan talim yolu ile öğrendiklerini iddia ederler.
3- Felsefecilerdir. Mantık ve burhan erbabı olduklarını söyleyerek hakikate böylece ulaşacaklarını öne sürerler.
4- Mutasavvıflardır. Bunlar Allah’ın huzurunda bulunduklarını, müşahede ve keşf ashabından oldukla-rını iddia ederek hakikatin bu şekilde öğrenileceğini iddia ederler.
Benzer bir tasnif’te İzmirli İsmail Hakkı tarafından yapılmıştır. O hak ve hakikat uğ-runda çalışan beş sınıftan bahseder:
1.Selefîler: Davalarını öncelikle Kur’an ve sünnet ile doğrulturlar, nazar ile onu kuvvetleştirirler ancak asla nassı nazara tabi kılmazlar.
2.Mütekellimler: Nassı nazara ve akla tabi tutarlar. Ehl-i sünnet kelâmcıları ikiye ayrılırlar. Bunlar Eş’ariye ve Maturidiye kelâmcılarıdır. Ehl-i bid’at kelâmcılar ise beş kısma ayrılır: Hariciler, Şiiler, Mürciîler, Kaderîler, Cehmîler. Bunların içerisinde asıl kelâmcılar Mutezile namını alan Kaderîler ile Cehmîlerdir.
3.Feylesoflar: Kelâmcılar bir ölçüde kendilerini nass ve nakille bağlı saydıkları halde filozoflar nass ve nakil kaydına riayet etmezler.
4.Mutasavvıflar: Hakikate ulaşmadaki vasıtalarını keşfe bağlarlar, delilleri ancak zevk-i vicdanîdir, yolları kalpte delilsiz mananın hâsıl olması yoludur. Ayrıca keşif yolu nazar yolundan daha istikametli ve doğrudur.
5.Batınîler: Hakikatin ancak masum imam dedikleri zevattan öğrenileceğine inanırlar.

Tirmizi, “Kader”, 1:2133; İbn Mâce, “Mukaddime”, 10.
KELAM KONULARINA TASAVVUFÎ YAKLAŞIM: HÂRİS EL-MUHÂSİBÎ’NİN “ER-RİÂYE Lİ HUKÛKİLLÂH” ESERİ ÖRNEĞİ Kader Cilt: 15 S:3 2017 Tarık TANRIBİLİR Öğr. Gör., Osmaniye Korkut Ata Ü. İlahiyat F. Nail KARAGÖZ Yrd. Doç. Dr. Osmaniye Korkut Ata Ü. İlahiyat F.
DİB Kur’an Meali
(Ömer Nasuhi Bilmen, Muvazzah İlm-i Kelâm, İstanbul, ts. (Bilmen Yayınevi), s. 5.(Yusuf Şevki Yavuz DİA)
Seyyit Nur Ciran* Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı Tasavvuf
Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi Balıkesir İlahiyat Dergisi 14 Aralık 2021 Sufilerin Kelamcılara Bakışı

KİTAP İZLERİ

Nohut Oda

Melisa Kesmez

Melisa Kesmez’in ‘Nohut Oda’sı: Eşyaların Hafızası ve Kalanların Kırılgan Yuvası Melisa Kesmez, üçüncü öykü kitabı "Nohut Oda"nın başında, Gaston Bachelard'dan çarpıcı bir alıntıya yer veriyor:
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön