"Yarınki gazeteyi okumak için bugün ölmenin ne anlamı var ki?" *Mark Twain*"

Emanet

Yedi yıllık bekleyişin ardından hamilelik müjdesini alan Halime'nin duygusal yolculuğu. Sabahın erken saatlerinde, doktorun "Tebrikler" kelimesiyle değişen hayatı ve eşi Zekeriya ile paylaştıkları umut dolu anlar. Artık korkunun yerini yeni bir endişe almıştır: "Ya hakkını veremesem?" Uzun süren infertilite mücadelesinden sonra anne olma yolundaki bir kadının içten hikâyesi.

yazı resim

Sabahın erken saatlerinde, henüz ezan sesi şehrin üzerinde titrerken, Halime ellerini karnına götürdü. Yedi yıldır beklediği bu anın gerçek olduğuna hâlâ inanamıyordu. Doktor "Tebrikler" demişti. Tek kelime. Ama o tek kelime, yedi yılın gözyaşlarını, dualarını, umutsuzluğa düştüğü geceleri, "Belki bu da senin için hayırlı değildir" diye kendi kendini teselli ettiği sabahları silip süpürmüştü. Kocasının ismi Zekeriya'ydı. Bu ismi bilerek vermişlerdi. O elçinin hikâyesini çok severdi. Mutfaktan seslendi:
"Halime, çay koydum. Gel de bir otur."
Zekeriya, eline aldığı bardağın sıcaklığını avuçlarında hissederek karısına baktı. Gözlerinde o eski hüzün yoktu artık. Ya da vardı belki, ama içine farklı bir ışık karışmıştı. "Korkuyor musun?" diye sordu sessizce.
Halime düşündü. Dürüst olmak istiyordu. "Evet," dedi. "Ama eskisi gibi değil. Eskiden 'ya olmazsa' diye korkuyordum. Şimdi 'ya hakkını veremesem' diye korkuyorum." Zekeriya başını kaldırdı. Karısının bu cümlesinde derin bir şey vardı. "Güzel bir korku bu," dedi. "Doğru korku." Komşuları Nermin Hanım haber alır almaz kapıya dayandı. Elinde bir tepsi baklavası, yüzünde o bilinen gülümsemesiyle içeri girdi. "Allah'ım, sonunda! Yedi yıl geçti değil mi? Ama bak, hayırlısı buymuş. Şimdi bir an önce bir erkek olsun, Zekeriya Bey soyunu sürdürsün. Tek çocuk olmaz tabii, ardından hemen bir tane daha..." Zekeriya kibarca güldü ama içinde bir şey gerildi. Nermin Hanım iyi niyetliydi, bunu biliyordu. Ama o sözlerde —"soy sürsün", "erkek olsun", "bir tane daha"— İslam'ın hiç görmediği bir çocuk anlayışı yatıyordu. Sanki çocuk, bir mülkün devamıydı. Bir sayının artmasıydı. Halime ise sadece gülümsedi ve çayını içti. Aylarca süren bekleyişin ardından Elif dünyaya geldi. Küçük, kırmızı, bağıran bir varlık. Halime onu ilk kucağına aldığında ağladı. Zekeriya da ağladı. Sonra ikisi de sustular ve o anda, o sessizlikte, her ikisi de aynı şeyi hissetti: Bu bize verilmedi. Bu bize emanet edildi. Zekeriya hastane koridorunda yürürken, cam arkasında yatan kızına bakarken zihninde İbrahim'in duası dolaştı: "Rabbim! Bana salihlerden bağışla." Sadece bu. Sağlıklı olsun değil. Başarılı olsun değil. Bize baksın değil. Sadece: salih olsun. Allah'ın razı olduğu biri olsun. "Ya Rabbi," diye fısıldadı Zekeriya camın önünde, "biz bu emaneti taşıyabilecek miyiz?" İlk yıllar koşuşturmaydı. Uyku neredeyse yoktu. Halime işten izin almıştı, Zekeriya mesailerini düzenlemişti. Elif büyüdükçe ev değişti — oyuncaklar, çizikler, kırılan bardaklar, koşuşturan ayaklar. Bir akşam Zekeriya'nın annesi geldi. Yaşlı, sevecen, ama fikirleri kendine özgü bir kadın. "Zekeriya, Elif artık dört yaşında. Bir erkek kardeş olsa güzel olur. Kız çocuğu tek kalmasın." dedi. Zekeriya içini çekti. "Anne, bir çocuğu yetiştirmenin ne demek olduğunu yeni anlıyoruz. Allah ne nasip ederse..." "Yok öyle şey," dedi annesi. "İnsan planlar, Allah da planlar. Ama insanın da aklı olacak." Halime mutfaktan seslendi: "Anneciğim, ne içersiniz?" Konu kapandı. Ama Zekeriya o gece uzun süre düşündü. Kaç çocuk sahibi olmak gerekir? Kimse sormuyordu asıl soruyu: kaç çocuğa gerçekten hakkını verebilirsin? Elif beş yaşına geldiğinde Halime ona ilk kez Fatiha'yı öğretti. Küçük dili tutuk tutuk, harfleri birbirine karıştırarak tekrarladı. "Bismillahirrahmanirrahim..." Halime'nin gözleri doldu. Ama bu sefer farklı bir dolmaydı — şükrün gözyaşıydı bu. Çocuğunun ağzından Allah'ın kelâmının dökülüşünü duymak, içinde tarif edemediği bir sükûnet uyandırdı. O gece Zekeriya'ya döndü: "Biliyor musun, bugün Elif Fatiha okudu. Eksik, hatalı, komikti. Ama ben o kadar mutlu oldum ki... En büyük başarısında bu kadar mutlu olmayacağım galiba." Zekeriya güldü. "Çünkü asıl olan bu zaten." Elif sekiz yaşındayken, bir akşam sofradan kalkarken sordu: "Baba, neden namaz kılıyorsunuz?" Zekeriya oturdu. Kızını karşısına aldı. "Çünkü bizi yaratan var. Ve biz O'nun yarattıklarıyız. Yaratan ne istiyorsa, yapıyoruz." "Peki ya yapmasaydınız?" "O zaman da kendi isteğimizi yapmış olurduk. Ama kendi isteğimiz her zaman doğru değil." Elif düşündü. "Ben de öğrenmek istiyorum." O gece Zekeriya, Halime'ye şunu söyledi: "Biz ona hiçbir şey empoze etmedik. Kendi sordu. Belki de en güzel terbiye bu — çocuğun kendi soracağı ortamı hazırlamak." Yıllar geçti. Elif büyüdü. Liseye başladığında, arkadaş çevresinin etkisiyle bazı sorular sormaya başladı. Sorgulayıcı, bazen sert, bazen karanlık sorular. "Neden dindar olmam lazım ki? Kimse zorlamasaydı, herkes kendi seçiyordu." Halime o gece uyuyamadı. Yıllarca ördüğü şeyin söküldüğünü mü hissediyordu? Yoksa... büyümenin mi bu sesiydi? Zekeriya daha sakin baktı. "Halime," dedi, "biz ona tevhidi öğrettik. Sorgulamasını öğretmedik mi? Sorgulamak iyi bir şey. Soru sormayan, anlamadan kabul eden biri istemiyorduk zaten." "Ya uzaklaşırsa?" "O zaman dua ederiz. Elçi Zekeriya da dua etti. İbrahim de dua etti. Hepsi dua etti. Çünkü çocuğun hidayeti bizim elimizde değil. Biz sadece kapıyı açabiliriz." Bir gün Halime, çok sevdiği bir komşunun çocuğunu kaybettiğini duydu. Genç bir çocuktu, hastalıktan gitmişti. Komşusu günlerce konuşamadı, yemedi içmedi, "Allah benden neden bunu aldı" diye isyan etti. Halime o isyanı duyunca içi sıkıştı. Anlıyordu onu. Ama aynı zamanda kendi içinde bir şeylerin yerli yerine oturduğunu hissetti. Elif benim değil. Bu cümle bir kayıp gibi gelmemişti ona. Aksine bir özgürlük gibiydi. Elif ona emanet edilmişti. Emaneti iyi taşımakla sorumluydu, emaneti kaybetmek acıydı — ama emanet, sahibine döner eninde sonunda. Elif üniversiteye başladığında, bir gün annesine mesaj attı:
"Anne, bugün bir arkadaşım çok zor bir dönem geçiriyor. Ben ona ne söyleyebilirim?"
Halime durdu. Telefona baktı. Tekrar baktı. Kızı, birine yardım etmek istiyordu. Doğruyu aramak istiyordu. O sorgulayan, isyan eden, uzaklaşır mı diye korktukları Elif, birine elini uzatmaya çalışıyordu. Gözleri doldu. Zekeriya'yı aradı. "Zekeriya," dedi, "Elif bana mesaj attı." "Ne dedi?" "Bir arkadaşına nasıl yardım edeceğini soruyor." Uzun bir sessizlik oldu telefonda. Sonra Zekeriya'nın sesi geldi, biraz kısık: "Demek ki öğrenmişti." O gece Halime seccadesine oturdu. Uzun süre öylece kaldı. Sonra ellerini kaldırdı. "Rabbim," diye başladı, "İbrahim gibi dua etmeyi bilmiyorum. Zekeriya gibi sabırlı değilim. Ama bana bir emanet verdin ve ben bu emaneti taşımaya çalıştım. Eksiklerim çok. Hatalarım çok. Ama niyetim buydu: Senin razı olacağın biri yetiştirmek." Durdu. Düşündü. "Gerisini Sen bilirsin." Elif, yıllar sonra evlendi. Küçük bir kız çocuğu olduğunda, annesine döndü: "Anne, nasıl yetiştireceğim onu? Ne yapmalıyım?" Halime gülümsedi. Kızının yüzüne baktı — soruda gerçek bir kaygı vardı, gerçek bir sorumluluk hissi. Cahiliyenin sorusu değildi bu. "Erkek mi kız mı?" değil, "nasıl yetiştirmeliyim?" diye soruyordu. "İlk olarak," dedi Halime yavaşça, "şunu bil: O senin değil. Sana emanet." Elif başını kaldırdı. "Bunu anlayabilirsen," dedi annesi, "gerisini öğrenirsin." Ve pencereden giren sabah ışığında, beş nesil önce Zekeriya adlı bir elçinin yaptığı gibi, genç bir anne de ellerini açtı: "Rabbim... bana salihlerden bağışla."

KİTAP İZLERİ

Ayaşlı ile Kiracıları

Memduh Şevket Esendal

Ankara'da Bir Apartman Dairesi: Cumhuriyet'in Mikrokozmosu Memduh Şevket Esendal'ın ilk olarak 1934'te yayımlanan ve adeta bir edebi zaman kapsülü niteliği taşıyan romanı Ayaşlı ile Kiracıları,
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön