Esra, sabahın beşinde uyandığında evin karanlığına bir süre baktı. Yanındaki yatak yine boştu. Ama bu onu artık üzmüyordu; üzülme kapasitesi de tükenmiş gibiydi. Kalktı, abdest aldı, namaz kıldı. Duasında ne isteyeceğini bilemedi. Yıllardır aynı boşlukla oturuyordu seccadesinde. Yalnızca "Allah'ım, ne istediğimi bile unuttum" dedi. Mutfağa geçti. Kahve koydu. Pencereden dışarıya baktı. Murat ile evlenmesi, herkesin "ne güzel çift" dediği bir nikahla başlamıştı. Esra o gün gerçekten güzel görünüyordu; bunu fotoğraflara bakarak değil, annesinin gözlerindeki ışıltıya bakarak anlıyordu. Annesi çok sevinmişti. "Sonunda evlendin kızım" demişti. Murat yakışıklıydı, zekiydi, konuşkandı. İlk aylarda her şey yolunda gibi görünüyordu. Ta ki Esra'nın içindeki o eski sessizlik yeniden uyanana kadar. Esra çocukluğundan beri böyleydi. Kalabalıklar onu yorardı. Duygularını ifade etmekte güçlük çekerdi. Sevdiğini söylemek yerine bir bardak çay koyardı karşısındakine; sarılmak yerine yanına otururdu. Psikolog bunu "şizoid kişilik" olarak açıklamıştı. "Seviyor musun?" diye sorduğunda Esra "evet" diyordu ama o "evet" kelimesinin içi boş çıkıyordu sanki. Kendisi de bunu hissediyordu ve bunun için kendinden utanıyordu. Murat ise bu sessizliğe tahammül edemedi. Önce sorular geldi. "Neden bu kadar soğuksun?" Sonra suçlamalar. "Beni hiç sevmedin." Sonra bağırmalar. Sonra... daha fazlası. İlk tokat üçüncü yılın sonundaydı. Esra o gece saatlerce aynaya baktı. Yanağı yanıyordu ama daha çok içi yanıyordu. Murat sabah kalktı, "Dün gece sinirlerim bozuktu" dedi. Özür bile değildi bu; bir açıklamaydı. Sanki tokadı seven yalnızca sinirliydi, başka bir özne yoktu ortada. Esra bir şey söylemedi. Söylemeyi bilmiyordu. Zaten hep böyle yaşamıştı; içine gömmüştü her şeyi. Ama bu sefer içine gömdüğü şey her zamankinden daha ağırdı. Zamanla Murat'ın örüntüsü netleşti. Yalan söylüyordu, hem de rahatça. Parayı nereye harcadığını sorduğunda gözünün içine bakarak olmayan yerler uyduruyordu. Komşularla, arkadaşlarla çatışmalar çıkarıyor, sonra her şeyi Esra'nın üzerine yıkıyordu. Çocukları Tarık bir gün babasının kendisine "sen olmasaydın her şey daha iyi olurdu" dediğini anlattı. Yedi yaşında bir çocuğa. O gece Esra ağladı. Uzun zamandır ağlamamıştı; ağlamayı da unutmuştu sanki. Ama Tarık'ın o cümlesini duyunca bir şey çözüldü içinde. Kayınvalidesi Hatice Hanım iyi bir kadındı aslında. Esra bunu biliyordu. Ama iyi olmak, her zaman doğruyu görmek anlamına gelmiyordu. Bir gün Esra ona açılmaya çalıştı. "Anneciğim, bu evlilik beni bitiriyor" dedi. Hatice Hanım elini tuttu, gözleri doldu. "Kızım" dedi, "evlilik sabır ister. Sen de biraz daha açık ol Murat'a, o da değişir." Esra içinden "kaç yıl daha?" diye sordu ama sesini çıkarmadı. Annesi de farklı değildi. "Kızım, bir düşün, boşanmak kolay mı sanıyorsun? Tarık'ın babasız büyümesini mi istiyorsun?" Bu soruyu duyduğunda Esra'nın midesi buruştu. Sanki yıllardır maruz kaldığı şeyler gerçek değildi de boşanmak gerçek bir suçtu. Bir gece Esra'nın elinde eski bir Kur'an meali vardı. Bakara Suresi'ni okuyordu. Bakara Suresi 228. ayette durdu: “Boşanmış kadınlar kendilerine üç adet iddet süresi belirler. Ve eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlarsa Allah'ın onların rahimlerinde yarattığını gizlemeleri kendilerine helal olmaz. Eğer bu sürede barışmak isterlerse kocaları onları geri almaya hak sahibidirler. Kendileri üzerinde misli hakları vardır. Erkekler için onlar üzerinde bir derece vardır. Ve Allah kudretlidir, hikmet sahibidir.” Bu ayeti üç kez okudu. Dördüncüde dudakları titredi. Demek ki Kur'an bunu söylüyordu. Demek ki bu hak, ona lütfedilen bir şey değil, zaten verilmiş olan bir şeydi. Onu kimse vermemişti; kimse de alamazdı. Ama kaç yıldır herkes ona "kadın boşanamaz, bu erkeğin hakkıdır" demişti. Hocalar, kayınvalideler, komşular, hatta kendi annesi. Ve o, bunları duya duyа içine gömmüştü; hem acısını hem de hakkını. Sayfaları çevirdi. Bakara 231'e geldi: "Haksızlık ederek zarar vermek için tutmayın." Zarar vermek. Tam olarak bu değil miydi yaşadığı? Ne tam bir eş, ne serbest bir insan. Ne giden ne kalan. Askıda. Tarık'ı okula bırakırken çocuğun omzuna sarıldı. "Seni çok seviyorum" dedi. Tarık şaşırdı; annesi bunu nadiren söylerdi. Ama o gün söyledi. Çünkü o gün bir şeye karar vermişti. Avukata gitti. Avukat genç bir kadındı, sakin bir sesi vardı. Dosyayı dinledi. "Belgelemeniz gereken şeyler var" dedi. "Zor olacak ama yapılabilir." Esra "biliyorum" dedi. "Zaten yıllardır zor olan şeyleri yapıyorum." Murat, boşanma haberini aldığında önce güldü. "Sen beni boşayamazsın" dedi. Sanki bu bir gerçekti; sanki böyle bir yasa vardı evrende. "Neden?" diye sordu Esra. Sesi titriyordu ama gözleri titremiyordu. "Çünkü bu benim hakkım." Esra o gece bir daha düşündü bu cümleyi. Kur'an'ın dediği gerçekten bu muydu? Hayır. Kur'an ikisine de hak tanımıştı. Ama yüzyıllar boyunca bir tarafın sesi, diğerinin sesini öyle bastırmıştı ki; bastırılan taraf artık kendi hakkını bile hayal ürünü sanır hale gelmişti. Dava uzun sürdü. Annesi ağladı. Kayınvalidesi küstü. Bazı komşular dönüp bakmaz oldu. Ama bir sabah Esra uyandığında —ilk defa yıllardır— midesinde o kronik sıkışmışlık hissi yoktu. Tarık masada kahvaltı ediyordu. "Anne, bugün hava güzel" dedi. Esra pencereden baktı. Gerçekten güzeldi. "Evet" dedi. Ve bu "evet" kelimesinin içi doluydu. Belki de hayatında ilk kez. Sonradan bir arkadaşına anlattı her şeyi. Arkadaşı "peki dini vicdan meselesi yaşamadın mı. Günah mı diye?" diye sordu. Esra düşündü. "Yaşadım" dedi. "Ama sonra Kur'an'ı okuyunca anladım ki asıl günah, zulüm içinde bir ömrü 'sabır' diye satmaktı. Kur'an benden bunu istemiyor. Benden barış içinde, huzur içinde yaşamamı istiyor. Bunu bir evlilikte bulamıyorsam, başka türlü aramam gerekiyordu." Sustu bir an. "Allah'ın bana tanıdığı hakkı, insanların benden çalmasına izin verdim yıllarca. Artık vermiyorum." Tarık büyüdü. İyi bir çocuk oldu. Babasıyla zaman zaman görüştü; mesafeli ama kopuk değil. Esra buna karışmadı. Çocuğun kendi yolunu bulması gerekiyordu. Esra ise küçük bir işe girdi. Sessiz, düzenli, kendi hızında bir hayat kurdu. Belki çok konuşmuyordu hâlâ. Belki duygularını söylemek yerine çay koyuyordu hâlâ. Ama bu artık bir zayıflık değildi; sadece onun diliydi. Ve o dili artık kimse susturmuyordu.
KİTAP İZLERİ
Bir Zambak Hikayesi
Mehmet Rauf
Tabuları Yıkan Erken Cumhuriyet Dönemi Erotik Edebiyatı: "Bir Zambak Hikayesi" Türk edebiyat tarihinin tozlu raflarında uzun yıllar gizli kalmış, adı bilinse de içeriği hakkında fısıltılarla
İncelemeyi Oku