Mahmud, sabahın erken saatlerinde üniversite kütüphanesinin en ücra köşesine çekilmişti. Önünde dağınık notlar, yanında soğumuş bir kahve. Araştırdığı konu basit görünüyordu ama ne kadar derine indiyse o kadar büyülenmişti: "Salât" kelimesi nereden geliyordu? Arkadaşı Kerem birkaç gün önce ona meydan okumuştu. — Bak sana bir şey söyleyeyim, demişti Kerem, telefonunu sallarken. İnsanlar "namaz" diye bir şey kılıyor ama bu kelime Kur'an'da geçmiyor. Zaten "namaz" Farsça bir kelime. Demek ki bu ibadet İslam'a sonradan eklendi. Mahmud o an cevap verememiş, sadece "araştırayım" demişti. İşte şimdi buradaydı. Notlarının ilk sayfasında tek bir kök yazıyordu: nem- Proto-Hint-Avrupa dilinin derinliklerinden gelen bu iki hece; "eğilmek, selam vermek, secde etmek" anlamlarını taşıyordu. Mahmud kaleme sarıldı. Bu kök nasıl bu kadar geniş bir coğrafyaya yayılmıştı? Hindistan'da "namas" olmuştu. Oradan "namaste" çıkmıştı; günümüzde milyarlarca insanın kullandığı o güzel selamlama. Sana saygıyla eğiliyorum. Vedaların sayfalarında, Upanişadların satır aralarında bu sözcük defalarca geçiyordu. Fiziksel bir eğilme hareketi, ruhsal bir teslimiyetin bedene yansıması. Sonra kelime batıya doğru yürümüştü. Avesta'da, Zerdüştlerin ateş tapınaklarında diz vuran rahiplerin dilinde "nemangh" olmuştu. Orta Farsça'da "namāç" şeklini almıştı. Pehlevî metinlerinde Tanrı'ya eğilen insanın hali bu kelimeyle anlatılıyordu. Ve sonunda İran'a İslam geldiğinde, Farsça konuşan halklar Arapça "ekimis-salât" kavramının tam karşılığını aradılar. Ellerinde çok eski, çok köklü bir kelime vardı zaten. "Namāz." Onu aldılar, İslami anlama giydirdiler ve kullandılar. Türkler de Osmanlı döneminde bu kelimeyi Farsçadan devraldı. "Namaz" böylece Türkçeye yerleşti. Mahmud arkasına yaslandı. Demek ki Kerem'in dediği gibi kelime Kur'an'da geçmiyordu ama bu, ibadetin Kur'an'da olmadığı anlamına gelmiyordu. Bu sadece dilsel bir yolculuktu; aynı kavramın farklı kavimlerin dillerinde farklı biçimler almasıydı. Ama asıl mesele buydu: Kur'an "salât"ı nasıl kullanıyordu? Mahmud sayfaları çevirdi. Gözleri Tevbe Suresi'ndeki ayette takıldı: "Ve onlara salli ol, şüphesiz senin salâtın onlara huzur verir." Burada Nebimiz Muhammed'in müminlere yönelik duası kastediliyordu. Demek ki salât bazen dua, bazen istiğfar anlamına geliyordu. Sonra Ahzab Suresi: "O ve melekleri sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size salât eder." Mahmud duraksadı. Allah'ın insanlara salât etmesi... Bu namaz olamazdı elbette. Bu bir rahmet, bir lütuf, bir destek anlamıydı. Kelime nefes alıp veriyordu sanki, her bağlamda yeni bir anlam katmanı açıyordu. Nur Suresi'ne geldi: "Şüphesiz hepsi salatını ve tesbihini bilir." Kuşlar, rüzgar, dağlar, okyanuslar... Hepsi bir kulluk halindeydi. "Salât" burada evrensel bir yönelişi, her varlığın kendi dilinde Yaratıcı'ya dönüşünü ifade ediyordu. Ama sonra Nisa Suresi onu bir anda yere oturttu: "Şüphesiz salât müminler üzerine vakitli olarak yazılmıştır." İşte bu farklıydı. Vakitli. Belirli zamanlar. Bu geniş anlamdaki dua değildi; bu "günümüzdeki dosdoğru kılınan, zamana bağlı, düzenli, disiplinli ibadetti". Kur'an'ın bu ayrımı son derece netti. Mahmud bir de geriye baktı; İslam öncesine. Tevrat'ta ne yazıyordu? "Başlarını eğip ibadet ettiler." Secde, fiziksel bir yönelme, bedenin Tanrı önünde küçülmesi. Mezmurlar'da? "Gel, yaratıcı YHWH'yi öv, önünde rukuya, secdeye var." Rükû. Secde. Aynı kelimeler, yüzyıllar öncesinde, başka bir kutsal kitabın sayfalarında. Ve İncil'de, Getsemani bahçesinde Nebimiz İsa'yı anlatan o derin sahne: "Biraz uzaklaşarak secde etti." Mahmud ellerini masaya koydu ve düşündü. Bunlar tesadüf müydü? Yoksa insanlığın ortak bir hafızası mıydı bu? Her kavim, her dil, her coğrafyada bedenin öne eğilmesi, alnın toprağa değmesi, dizlerin bükülmesi... Sanki insan bedeni ezelden beri bu hareketi biliyordu. Kütüphane kapandığında Mahmud telefonunu açtı ve Kerem'e yazdı: "Yarın konuşalım. Anlattığın şey tam tersi aslında. 'Namaz' kelimesinin Kur'an'da geçmemesi, namazın olmadığını değil; o kavramın ne kadar derin ve evrensel bir kökten geldiğini gösteriyor. Kur'an 'salâtı ikame et' der, Farsça 'namaz' der, Sanskritçe 'namas' der. Ama hepsi aynı şeyi anlatıyor: İnsanın, başını eğerek büyük olana yönelmesi." Telefonu kapattı. Dışarıda sabahın erken ışığı sokakları yavaşça sarıyordu. Bir kuş ötüyordu bir yerde. Mahmud ayağa kalktı ve o anda tuhaf bir şey hissetti; sanki o kuş da, kendi dilinde, kendi doğasında, bir çeşit salât üzereydi.
KİTAP İZLERİ
Pia Mater
Serkan Karaismailoğlu
Zihnin Labirentlerinde Bir Gerilim: "Pia Mater" Bilim ve edebiyatı bir araya getirme çabası, çoğu zaman bir tarafın diğerinin gölgesinde kalmasıyla sonuçlanan riskli bir girişimdir. Bir
İncelemeyi Oku