Yitirdiğim ve/ya özlediğim tüm uzaktaki yakınlarıma;
Kendini iyileştiren bir yara gibi
Görü / Murathan Mungan
"Bundan önceki hayatımın içinden geçiyorum
önceki hayatımdaki çölden geçiyorum
şimdi iki yanında yükselen uzun binalara aldırmadan
burası çöldü biliyorum
o zaman da çöldü
bu zamanda
binaların örtemediği çölü görüyorum
eski bedenimde aldığım öldürücü yaralar
yalnızca birer leke şimdiki bedenimde
yatağan, saldırma, ok mızrak
fal gibi sakli duruyor derinimde
kutsal kitaplara dilini veren şiir
birer leke dilimde
bir zamanlar gördüğüm bir rüya bu
şimdi içinden geçiyorum
görmüştüm görmüştüm görüyorum"
...
Yağmurdan sonraki toprak kokusu, tavanarasındaki toz, raflardaki kitap, parşömen kokuları, tahta bir sandığın, eski bir sandalın vernik kokusu... Dokuzuncu hariciye koğuşunun kokusu... Sevenleri için tütün kolanyası... Yokluklarında kıyafetlerinden birine sarıldığımız, anne kokusu, yavru kokusu, yar kokusu... Hangi mistik aromalı tütsü bunların yerini tutabilir ki... Tek bir kupa ile içilen neskafe kokusu ve fincan takımlarıyla hatırşinas dostların içtiği kahve kokusu... Eyyüpte gece yosun kokusu... Paranın kokusu... Kan kokusu... Barut kokusu... Defter arasında kurutulmuş çiçek kokuları... Kekik ve fesleğen... Tarhana... Kalemtıraşta yeni açılmış kalem kokusu... Son noktası koyulmuş bir yazıdan ele bulaşan mürekkep kokusu... Mürekkep balığının koskusu... Yanık kokusu, küllerden yapılmış hisar kokusu... Yeni kazılmış bir mezar kokusu... Ve geçen zamandan kalan tortu kokusu...
Kokular insanoğlunun hafızasının cilvelerinde büyük bir yere sahip. Yıllar sonra duyduğumuz bir koku bizi bir zaman makinesi işleviyle seneler öncesinde bir ana götürebiliyor. İnsanın teninin kokusu gibi, hayatımızda yer eden mekanların, nesnelerin de biribirinden ayrılan farklı kokuları var.
Yeni biçilmiş çimen kokusu ciğerlerime dolduğunda, burnum sızlamaya başlıyor. Burnumun sızlamasını bahane edip, yüzümü serinletiyorum. Yanımdan tekerleklerine boncuklar dizildiği için ilginç ritimlerde sesler çıkartan bisikletiyle minik bir çocuk geçiyor. Tekerlek döndükçe kum saati ters düz oluyor. Tekerlek zamanı öğütüyor. Kendimi ritme kaptırıp arkasından bağlanmış bir teneke gibi sürükleniyorum. Bilinç altımın akıntılarından birine, bir kanala giriyorum. Ve orada içime dolan çim kokusunu, hatıra kumbaramın gıcırtılı sesi eşliğinde yüzüme çarpan vernik kokusuna bağlıyorum. Özlüyorum... İçim/nden birçok şey çıkartıp sabah kalktığımda başucumda bulduğum bayramlıklar gibi bağrıma basıyorum. Evirip çevirip bakıyorum. Hiçbirinin rengi solmamış. İlk günkü yaşanmışlıklarında hangi renkte hangi sesteyseler hala son no(k)tasının meçhul olduğu bu hayat şarkısındaki no(k)talardan biri olmaklığını devam ettiriyor her biri. İlk yaşandıkları günü özlüyorum...
İnsanoğlu yaşadıkları ve yaşamı paylaştığı fertler arasında bazen gerilen bazen gevşeyen bir bağ kuruyor. Ve nasıl ki bir pazıl da hiçbir parça bir diğerinin yerini alamıyorsa, hayatımızdaki her insan ve her adım son parçayı bulana dek kendilerine has yerlerinde, hepsi pazılın tamamı veyahut son parçası kadar öneme sahipler. Sona doğru giderken yitirdiğimiz bir parçamız şimdiye kadar sahip olduğumuzun tümünü sarsabiliyor. Ruhumuzun okyanuslarında kasırgalar kopuyor, yelkenler büyük bir gürültüyle yırtılıyor. İç alemimizde taş taş üstünde kalmıyor. O vakit sadece dağalmış harflerimizi sıkı sıkı tutup avucumuzda her birine birşeyler fısıldayıp, göğe saçarak; "Allah'ım aklımdaki ve kalbimdeki taşları/herşeyi tekrar en doğru yere yerleştirmem için, bana yardım et!" demekten öte ne gelir ki elimizden, yüreğimizden...
Nasıl ki muhabbetin dili yoktur, olacaksa da insancadır. "Muhabbet dilini ancak muhabbet kulağı duyar." Muhabbet sözü edilecek bir konu olmaktan ziyade çoğu zaman sözün bittiği yerdedir. Ve dahi meveddet de bir dil konusu değil hal konusudur. Öyleyse muhabbetin tezahürlerinden özlemin, acının ve diğer yansımalarının dili de insancadır. Bunları okumak için aynı dili bilmek gerekmez yada müşterek dili konuşmak kafi değildir. İnsanoğlu istediği kadar harfleri bir kağıdın satırlarına dizip, cümleleri gemici düğümleri gibi birbirine bağlasın, söyledikleri sadırdan satıra ordan da diğer yüreklere bir köprü olmuyorsa suni çırpınışlar nafiledir. Yüreğimdeki tüm meveddet tohumlarını her bir harfin can evine yerleştirip öyle çıkartmak isterdim karşınıza lakin Mehmet Akif'in de dediği gibi;
"Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım!
Oku, şayed sana bir hisli yürek lazımsa;
Oku, zira onu yazdım, iki söz yazdımsa"
zira siz de bu muhabbetin gizli öznelerisiniz.
Ve ben "Kendini iyileştiren bir yara gibi..."
Dilsiz mütercim:Meryem Rabia...