Sabahın körü, henüz ezan sesi dağılmadan, Hatice Hanım minibüse bindi. Yanında bir şişe zeytinyağı, birkaç kandil mumu ve aylardır ağzına alamadığı bir istek vardı: Oğlunun evlenmesi. Otuz iki yaşındaydı Murat. İş vardı, para vardı, ama gelin yoktu. Her gelen kız bir bahaneydi, her görücü gidişi bir hayal kırıklığıydı. Hatice Hanım artık çaresini tükenmişlik duygusuyla birlikte yutmuştu. Komşusu Fatma Hanım geçen ay söylemişti: "Git Alihan Baba'ya, git anlat derdini. Benim kızım işsizdi, üç ay içinde iş buldu. Tesadüf değil bu işler..." Hatice Hanım itiraz etmemişti. Edecek hali de yoktu zaten. Türbe, şehrin dışındaydı. Yolun kıyısında, küçük bir bahçe içinde, kireç badanalı bir yapı. Kapıda bir adam oturuyordu — yaşlı, sakallı, önünde tespih. Hatice Hanım içeri girdiğinde gözleri doldu. Neden ağladığını tam olarak bilmiyordu. Belki yorgunluktan, belki umuttan, belki de uzun süredir biriken sessiz çığlıktan. Mezarın başına diz çöktü. Ellerini açtı. "Ya Alihan Baba, oğlumun halini bilirsin. Bana bir yardım et, bir kapı aç..." İçinden bir şeyler geçti o an. Hafif bir esinti, tülün titreyişi, yüreğinde garip bir ısınma. Gözlerinden yaşlar süzüldü. "İşaret bu," diye düşündü. "Duydu." Ama orada yatanın — kim olduğu bile tartışmalıydı — hiçbir şey duymamıştı. Çünkü Kur'an bunu çok önce söylemişti: "Allah'ı bırakıp kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimselere yalvarandan daha sapık kim olabilir? Ve onlar bunların yalvardıklarından gafildirler." (Ahkaf, 5) Ve her namazda, günde beş kez, Hatice Hanım'ın kendi diliyle söylediği şey: "İyyake na'büdü ve iyyake nesta'in." "Yalnızca Sana hizmet eder, yalnızca Senden yardım dileriz." Ama yalnızca demişti. Sonra minibüse binmişti. İki ay sonra Murat nişanlandı. Hatice Hanımın ilk koştuğu yer türbeydi. "Sağ ol Alihan Baba," dedi. "Elinden öperim." Kimse ona şunu sormadı: Murat'ın iş arkadaşının kız kardeşi vardı. Tanışmaları dört ay önce başlamıştı. Aileler konuşmuştu. Süreç ilerliyordu. Bunların hiçbiri türbeyle ilgisi olmayan, tamamen dünyevi bir zincirdi. Ama zihin en kolay açıklamaya yapışmıştı: Türbeye gitmiştim. Sonra oldu. Demek ki türbe sebebiyle oldu. Mantık tarihinde buna bir isim verilmişti: Post hoc ergo propter hoc. Sonra geldi, öyleyse ondan dolayı oldu. Aynı türbeye o ay yetmiş üç kişi daha gitmişti. Biri iş istedi. İşi olmayan on iki kişiden dördü buldu — zaten başvurmuşlardı, süreçler ilerliyordu. Sekizi bulmadı. Bu sekizinin hiçbiri hikâyesini anlatmadı. Çünkü anlatacak bir şey ortada yoktu: "Gittim, olmadı." Bu cümle cemaat sohbetine girmez. Ağızlara düşmez. Saklanır, içe atılır ya da "hayırlısı değilmiş" diye sisteme dahil edilmez. Ama dört kişi anlattı. Dört hikâye kulaktan kulağa büyüdü. Yetmiş üçten dört — yaklaşık yüzde beş. Ama toplumsal bellekte oran yüzde yüze yaklaştı. Hayatta kalma yanlılığı böyle işliyordu. Batan gemiler konuşmaz. Bir de Recep vardı. Kırk beş yaşında, inşaat işçisi, iki yıldır sırt ağrısı çekiyordu. Doktora gitmişti, ilaç yazmışlardı, fizyoterapist önermişlerdi. Ama hem para sıkıntısı hem tembellik, hem de "nasılsa geçer" duygusuyla sürüncemede kalmıştı. Bir gün türbeye gitti. Mezarın başında ağladı, sırtına niyaz etti, evine döndü. O hafta fizyoterapiste gitmeye başladı — zaten aylar önce planlamıştı ama ertelemişti. Altı seans sonra ağrısı belirgin biçimde azaldı. "Türbenin bereketi," dedi Recep. "Gittiğimden beri her şey değişti." Fizyoterapistin sekiz seans boyunca verdiği emek, o listenin hiçbir yerine girmedi. Bir de Zeynep vardı. Otuz sekiz yaşında, yalnız yaşıyordu. Çocukluğundan beri güçsüz hissetmişti — karar almak zor gelirdi, sorumluluk ağır gelirdi, her zorluğu biri çözsün isterdi. Türbeyi keşfettiğinde bir şey oldu içinde: İşte burada biri var. Biri halleder. Artık her sıkıntıda türbeye gidiyordu. İş problemi, aile meselesi, sağlık kaygısı — hepsini "oraya bırakıyordu." Bu ona gerçek bir rahatlama veriyordu. Ama problem çözme becerisi zayıflıyordu. Her yetişkin adımı için dışarıda bir güç arıyordu. Türbe bu ihtiyacı karşıladıkça bağımlılık büyüdü, kırılganlık derinleşti. Psikoloji buna bir isim koymuştu: Dışsal atıf. Kontrolü kendi dışında bir yere yerleştirmek. İşlevsel hissettiriyor, ama insanı küçültüyor. Ve bir de Cemil Hoca vardı. Tarikatın en büyük ismi. Yıllar önce kurucunun türbesinin başında "ses işitmişti." Gözleri kapalı, elleri titreyerek anlatmıştı: "Şeyh Efendi bana fısıldadı. 'Devam et,' dedi. 'Ben buradayım.'" Cemaat ağlamıştı. O ses — tıbbın diliyle halüsinasyon, psikiyatrinin diliyle işitsel algı bozukluğu — Cemil Hoca'ya o kadar gerçek gelmişti ki sorgulamak mümkün değildi. Ve bu deneyim anlatıldıkça, tekrarlandıkça, yeni gelenlerin gözünde "kerametin kanıtı" hâline geldi. Kapalı grup ortamı, çıkmanın sosyal maliyeti, içeriden gelen bilginin tek kaynak olması — bunlar bir düşünce balonu oluşturmuştu. Soru sormak ihanet sayılıyordu. Şehrin öte yakasında, boş bir arsada, birisi bir taş dikti. Üzerine "Hacı Mustafa Sultan - Allah dostu." diye yazdı. Kimse kim olduğunu bilmiyordu. Kimse orada yoktu. Ama iki hafta içinde çiçekler birikti. Mumlar yandı. Bir kadın orada dua etti, üç ay sonra hamile kaldı — zaten doktorlar tedaviye başlamıştı. "Hacı Mustafa Sultan'ın bereketi," dedi. Hikâye yayıldı. Taş altında topraktan başka hiçbir şey yoktu. Bu, meselenin kilit noktasıydı. Tamamen boş bir yere mezar görünümü verildiğinde insanlar aynı duyguları hissediyordu. Aynı gözyaşları, aynı ısınma, aynı "işaret" yorumu, aynı hikâyeler. Bu ne anlama geliyordu? Yaşanılan deneyimler, orada yatan kişiyle — ya da hiç kimseyle — herhangi bir ilişki taşımıyordu. Etki kişiden değil; beklentiden, duygusal yoğunluktan, seçici hatırlamadan, anlam kurma ihtiyacından kaynaklanıyordu. Beyin bir anlam makinasıydı. Ve bu makine, ham madde bulamadığında bile anlam üretirdi. Hatice Hanım eve dönerken yine Fatiha'yı okudu. "İyyake na'büdü ve iyyake nesta'in." Biraz sesi titredi. Güzel bir ayetti. Hep güzel gelmişti. Ama o gün türbede ellerini açarken, aynı ağızla başkasından yardım istemişti. Fatiha, günde kırk kez okunuyor; kırk kez "yalnızca Senden" deniyordu. Ama yıllar içinde "yalnızca" kelimesi istemeden aşınmıştı — birer birer, her türbe ziyaretiyle, her "keramet" hikâyesiyle. Tevhid böyle çatlamıyor, diye düşünürdü biri. Dağılmıyor. Sadece sessizce, yavaşça, bir adım bir adım… yeniden paylaşılıyordu. Ve mezar sessiz kalmaya devam ediyordu. Çünkü mezarlar hep sessiz kalır. Cevap veremezler. Duyamazlar. Tasarruf edemezler. Bunu söyleyen kitap hâlâ okunuyordu — her namazda, her evde, her yürekte. Ama bazen en çok bilinen şeyler, en az duyulan şeyler olur.
KİTAP İZLERİ
Onlar Hep Oradaydı
Sunay Akın
Sunay Akın’ın Hafıza Haritası: Tarihin Unutulmuş Patikalarında Bir Gezinti Sunay Akın'ın dünyasında Pearl Harbor baskınından kurtulan bir hastane gemisinin kurşun levhaları, Haliç'te bir caminin şadırvan
İncelemeyi Oku