"Hakikat, güneşe benzer. Ne kadar çok bakarsan, o kadar az görürsün." - Samuel Beckett"

Karanlıktan Işığa: Bir Kulun Yolculuğu

yazı resim

Sabahın erken saatlerinde, şehrin henüz uyanmadığı o sessiz vakitte, Yusuf yatağında gözlerini tavana dikmişti. Oda karanlıktı. Ama o karanlıktan daha ağır olan, içindeki karanlıktı. Otuz sekiz yaşındaydı. Ve hayatında ilk kez kendini bu kadar yorgun hissediyordu. Yıllar önce her şey farklıydı. Küçük bir kasabada büyümüş, dindar bir ailede yetişmişti. Babası, sabah namazlarından sonra onu dizine oturtup ona Kur'an'dan hikâyeler anlatırdı. En çok sevdiği hikâye, Elçi Yusuf'un hikâyesiydi. Adaşıydı çünkü. Babasının anlattığı her sahnede kendini o kuyunun dibinde, o zindanın duvarları arasında hayal ederdi. Ama sonunda her şey güzel biterdi. Büyüdükçe hayat onu farklı kuyulara düşürdü. Üniversite yıllarında arkadaş çevresinin değişmesiyle birlikte namazlar önce kısaldı, sonra seyreldi, sonra kayboldu. Bir süre sonra kaybolduğunu bile fark etmez oldu. İş hayatında başarıya odaklandı. Para kazandı. Statü edindi. İnsanlar ona saygıyla baktı. Ve Yusuf, bu bakışlara alıştıkça, içindeki o eski sesi giderek daha az duyar oldu. Ama ses hiç tamamen susmadı. Hatalar küçük başladı. Önce "zamanım yok" dedi. Sonra "bu kadar günahla namaz kılmak ikiyüzlülük olur" dedi. Sonra da artık hiçbir şey demedi. Sadece yaşadı. Dünyasının döndüğü ekseni kendisi olmuştu. Evlendi. İki çocuğu oldu. Güzel bir evi, iyi bir kariyeri vardı. Ama geceleri yatağa girdiğinde, tavan bakışlarında bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordu. Tam olarak neyin eksik olduğunu tarif edemiyordu. Sadece bir boşluk vardı. Ve o boşluk her geçen yıl biraz daha büyüyordu. Sonra iş hayatında büyük bir hata yaptı. Söylemesi bile ağır geliyordu kendine. Güvendiği bir ortağına ihanet etmişti. Maddi çıkar uğruna, yıllarca omuz omza çalıştığı bir adamı zor günde yüzüstü bırakmıştı. Vicdanı o gece öyle bir sızladı ki, midesinde bir yumruk gibi hissetti. Ama şeytan hemen fısıldadı: "Herkes böyle yapıyor. Hayatta kalman lazım. O da yapar aynısını fırsatı olsa." Ve Yusuf dinledi. Ama vicdanı dinlemedi. Altı ay sonra Yusuf'un saçlarında beyazlar belirdi. Uyuyamıyordu. Baş ağrıları başladı. Doktor "stres" dedi. Yusuf "iş yoğunluğu" dedi. Ama içinde başka bir şey olduğunu biliyordu. O Cuma akşamı, eşi çocuklarla annesine gitmişti. Yusuf tek başına evdeydi. Elinde bir bardak çay, karşısında sessiz bir ekran. Telefona baktı. Hiçbir mesaj onu tatmin etmedi. Sosyal medyayı açtı, kapattı. Müzik açtı, kapattı. Ve o an, o tuhaf sessizlikte, içinden bir şey koptu. Ağladı. Ne için ağladığını tam olarak bilmiyordu. Ortağı için mi, çocuklarına geçirdiği vakitler için mi, namazları için mi, yoksa o kasabadaki çocuk için mi, babasının dizine oturmuş Elçi Yusuf'u dinleyen o çocuk için mi? Bilmiyordu. Ama gözyaşları bir kez başlayınca durmadı. Aklına o gün, yıllardır unuttuğu bir ayet geldi. Nereden hatırladığını bilemedi. Belki babasından, belki eski bir dersten. Ama kelimeler kendiliğinden dilinin ucuna geldi: "De ki: Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O çok bağışlayandır, çok merhamet edendir." (Zümer, 53) Bir dakika hareketsiz kaldı. Nefislerine karşı aşırı gidenler. Yani kendine zarar verenler. Yani büyük hatalar işleyenler. Bu ayet, temiz eller için değil, kirlenen eller için söylenmişti. Sıradan günahkârlar için değil, kendini batıranlar için. Yusuf o anda, belki ilk kez hayatını bu kadar net biçimde hissetti: Bu ayet benim için. Kalktı. Abdest almak istedi. Uzun zamandır girmediği banyonun musluğunu açtı. Su ellerinden akarken, garip bir şey hissetti. Bu tam olarak temizlenme hissi değildi. Daha çok... geri dönme hissiydi. Sanki uzun bir yolculuktan sonra, tanıdık bir kapının önünde duruyordu. Seccadeyi dolabın en altından çıkardı. Biraz tozlanmıştı. Sildi. Serdi. Ve ilk kez yıllar sonra, kıbleye döndü. Başlangıçta kelimeleri karıştırdı. Duraksamalar oldu. Fatiha'yı okurken sesi titredi. Ama tamamladı. Ve secdeye kapandığında, alnı yere değdiğinde, içinde bir şeyin kırıldığını hissetti. Kötü bir kırılma değildi bu. Bir duvarın yıkılmasıydı. İnsan ile Rabbi arasına yıllar içinde örülmüş bir duvarın. O secdeyi uzun tuttu. Önce hiçbir şey söylemedi. Sadece kaldı. Sonra içinden, sessizce, kelimelerin kendiliğinden aktığını hissetti: "Ya Rabbi. Çok yoruldum. Çok hata yaptım. Biliyorum. Senden uzak kaldım. Biliyorum. Ama döndüm. Kabul et beni." Ertesi sabah kalktığında her şey mucizevî biçimde değişmemişti. Güneş her zamanki gibi doğmuştu. Trafik her zamanki gibi gürültülüydü. Patronu her zamanki gibi mesaj atmıştı. Ama Yusuf farklıydı. Tam olarak tarif edemiyordu bunu. Sanki uzun süredir taşıdığı görünmez bir yükün küçük bir kısmı, geceyle birlikte düşüp gitmişti. Hâlâ ağırdı. Ama biraz daha hafifti. İş yerinde o gün ortağını aradı. Telefonda uzun bir sessizlik oldu. Sonra Yusuf konuştu. Özür diledi. Tek kelimelik bir özür değil, gerçek bir özür. Ne beklediğini söyledi, ne hissettirdiğini. Karşı taraf önce soğuktu. Anlaşılırdı. Ama son cümlede sesi biraz yumuşadı: "Seni düşünüyordum. Neden yaptığını merak ediyordum." Bu şimdilik yeterliydi. Kapı tamamen açılmamıştı, ama sürgü biraz gevşemişti. Günler geçti. Yusuf, tevbenin bir anda değil yavaş yavaş inşa edildiğini öğrendi. Bazen namazı kaçırdı, sonra kılmaya döndü. Bazen eski düşünce kalıpları geri geldi: "Zaten sen böylesin. Bir hafta sonra yine eskiye dönersin." Bu sesi artık tanıyordu. Babasının anlatığı hikâyelerdeki o eski düşman. Umudu kesmek isteyen ses. Ama bu sefer Yusuf ona cevap verdi. Sessizce, ama kararlılıkla: "Belki düşerim. Ama kalkarım." Bir akşam, küçük kızı Elif yanına geldi. Yedi yaşındaydı. Elinde bir kâğıt vardı. "Baba, bugün okulda öğretmen Elçi Yunus'u anlattı. Balığın karnında dua etmiş. Çok karanlık değil mi orada?" Yusuf gülümsedi. Gözleri doldu ama kızı fark etmedi. "Evet," dedi. "Çok karanlık." "Ama çıkmış değil mi sonunda?" "Çıkmış." Elif düşündü biraz. Sonra ekledi: "Demek karanlık olunca dua etmek lazım." Yusuf kızını bağrına bastı. Elif bu ani sarılmaya şaşırdı. "Baba, ne oldu?" "Hiçbir şey," dedi Yusuf. "Sadece haklısın." Aradan bir yıl geçti. Yusuf hâlâ mükemmel değildi. Hatalar yapıyordu. Bazen sabır taşıyordu, bazen taşmıyordu. Bazen gece namazına kalkıyordu, bazen kalkamıyordu. Hayat, düz bir çizgide ilerlemiyor; dalgalanıyordu. Ama bir şey değişmişti köklü biçimde. Artık düştüğünde, düştüğü yerde kalmıyordu. Bir gün, iki gün, bazen bir hafta sürebiliyordu bu kalkış. Ama kalıyordu. Çünkü biliyordu artık: Ayağa kaldıran, kendi gücü değildi. O rahmet vardı orada. Her zaman. Bekleyen, açık, geri çevirmeyen bir rahmet. Babası onu son ziyaretinde sormadan önce, Yusuf ona döndü ve dedi ki: "Baba. Anlattığın Elçi Yusuf'un hikâyesini hatırlıyor musun?" Babası güldü. Yaşlı gözlerinde bir ışık belirdi. "Tabii ki." "O kuyu," dedi Yusuf. "Ben de uzun süre bir kuyudaydım." Babası bir şey söylemedi. Sadece oğlunun elini tuttu. Ve Yusuf devam etti: "Ama çıktım. Bırakmadı." İnsan düşebilir. Ama Allah'ın rahmetiyle yeniden kalkabilir. Ve bu kalkış, her seferinde onu biraz daha olgunlaştırır.

KİTAP İZLERİ

Sırça Köşk

Sabahattin Ali

Sırça Köşk: Yıkılmaya Mahkûm Bir Düzenin Alegorisi Sabahattin Ali, son eseriyle sadece bir öykü kitabı değil, aynı zamanda cesur bir veda ve sarsılmaz bir ithamname
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön