"Yazmak, varoluşsal bir bunalımın, 'Ne yani, bütün bunlar için mi?' sorusunun tek estetik cevabıdır." - Douglas Adams"

Mirâç: Kur'an Işığında Eleştirel Bir Değerlendirme

"Mi'râç olayı üzerine eleştirel bir inceleme: İslam geleneğinde Nebimiz Muhammed'in göğe yükselişi ve Allah ile görüşmesi olarak anlatılan Mi'râç olayı, bu yazıda Kur'an ayetleri, tarihî gerçekler ve mantık çerçevesinde sorgulanıyor. İsrâ ve Mi'râç kavramlarının ayrımı yapılarak, geleneksel anlatılardaki tutarsızlıklar Kur'an merkezli bir bakış açısıyla ele alınıyor."

yazı resim

İslâm geleneğinde "Mi'râç" olarak bilinen olay, Nebimiz Muhammed'in göğe yükselerek Allah ile bizzat görüştüğü, cennet ve cehennemi gezdiği, diğer nebilerle buluştuğu ve namaz vakitlerinin bu yolculuk sırasında belirlendiği şeklinde anlatılmaktadır. Ancak bu anlatılar, Kur'an ayetleri, tarihî gerçekler ve akıl ilkeleri çerçevesinde incelendiğinde, ciddi tutarsızlıklar ve çelişkiler içerdiği görülmektedir. Burada Mi'râç rivayetlerini; Kur'an merkezli bir bakış açısıyla, tarihî verilerle ve mantık ilkeleriyle sorgulayacağız.
İsrâ ve Mi'râç: İki Ayrı Kavram
Öncelikle temel bir ayrımı netleştirmek gerekmektedir: İsrâ ve Mi'râç birbirinden farklı kavramlardır ve bu iki kavramın birbirine karıştırılması, rivayetlerdeki kargaşanın başlangıç noktasını oluşturmaktadır. İsrâ kelimesi "gece yürüyüşü, hızlıca geceleyin yürümek" anlamına gelir. Kur'an'daki İsrâ Suresi'nin 1. ayeti bu kavramı açıkça içermektedir:
"O ki her türlü eksiklikten uzaktır. Kulunu geceleyin sınırlanmış secde edilen yerden kendisine ayetlerimizi göstermemiz için çevresini bereketli kıldığımız uzak secde edilen yere hızlıca geceleyin yürüttü. Şüphesiz O işitendir, görendir."
Mi'râç kavramı ve ismi ise Kur'an'da hiçbir yerde geçmemektedir. Bu gerçek bile başlı başına dikkat çekicidir. Üstelik en eski siyer kaynağı olan İbn-i İshak'ta Mi'râç olayı anlatılmamaktadır. İlk dönem siyer kitapları yalnızca İsrâ'dan söz eder. Bazı siyer âlimleri İsrâ'yı anlatırken Kudüs'ten hiç bahsetmez; bunun yerine doğrudan Nebimiz Muhammed'in Mekke'den Allah'ın katına yükselişini konu edinir. Hadis ve siyer literatüründeki bu derin tutarsızlık, Mi'râç anlatısının sonradan kurgulandığına işaret etmektedir.
Rivayetlerdeki Temel Çelişkiler
Mi'râç rivayetleri, kendi içinde bile birbiriyle çelişen veriler barındırmaktadır:
Tarih belirsizliği: Rivayetler Mi'râç'ın nebiliğin beşinci ile on ikinci yılları arasında gerçekleştiğini söylemektedir; yani tam yedi yıllık bir aralık söz konusudur. Hatta Nebimiz Muhammed'in nebi olmadan önce bu olayı yaşadığını öne süren rivayetler dahi mevcuttur. Kaç kez yaşandığı belirsiz: Mi'râç'ın kaç kere gerçekleştiği konusunda da rivayetler arasında uzlaşı yoktur. Bedenî mi, ruhî mi? Nebimiz Muhammed'in bu yolculuğu bedeniyle mi, ruhuyla mı, rüyada mı, yoksa uyanıkken mi yaptığı da tartışmalıdır. Hadis otoritelerinin bir bölümü, rüyada yaşanan bir hadisenin zamanla gerçekmiş gibi aktarılmaya başlandığını kabul etmektedir. Bu denli temel sorularda dahi tutarlı bir anlatı oluşturulamaması, Mi'râç rivayetlerinin sağlam bir temelden yoksun olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Yabancı Kültürlerin Etkisi: Zerdüşt Örneği
Mi'râç anlatısının en çarpıcı boyutlarından biri, diğer dinî geleneklerle olan yapısal benzerlikleridir. Zerdüşt, Nebimiz Muhammed'den yaklaşık 600 yıl önce İran'da yaşamış bir dinî figürdür. Zerdüştlerin kutsal kitabı Avesta'da şu anlatıma rastlanmaktadır: Melekler Zerdüşt'ü karşılamış, göğsünü yararak içini temizlemiş, ardından Zerdüşt Ahura Mazda'nın huzuruna çıkıp "Hayır Dini"nin hükümlerini öğrenmiş, cennet ve cehennemi görmüş, yıldızların ve gezegenlerin hareketleri hakkında bilgilendirilmiş ve nihayetinde kutsal kitapla geri dönmüştür.
Bu anlatı ile Mi'râç rivayetleri arasındaki yapısal benzerlik son derece dikkat çekicidir: göğe yükseliş, meleklerin karşılaması, göğsün yarılıp temizlenmesi, ilahî bilginin aktarılması ve geri dönüş. İslâm'ın hicretten sonra hızla yayılması sürecinde Arap toplumunun İran, Yunan ve Hint kültürleriyle yoğun biçimde temas ettiği bilinmektedir. Bu kültürel etkileşim ortamında bazı unsurların İslâm'ın içine taşındığı, Mi'râç anlatısında da açıkça görülmektedir. Cahil veya kötü niyetli kişilerin Nebimiz Muhammed'i diğer dinlerin öncü figürlerinden üstün göstermek amacıyla bu tür anlatıları İslâm geleneğine yerleştirdiği anlaşılmaktadır. Ne var ki bu çaba, Kur'an'ın hiçbir yerinde dayanağı olmayan bir kurgu üretmiştir.
Mescid-i Aksa Meselesi ve Tarihî Gerçekler
Rivayetlere göre Nebimiz Muhammed, İsrâ gecesi Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya gitmiştir. Ancak bu anlatı tarihî gerçeklerle açıkça çelişmektedir. "Mescid-i Aksa" ifadesinin kelime anlamı "uzak mescit"tir; bu, Kudüs'teki belirli bir yapıya özgü bir isim değil, sıradan bir sıfattır. Bugün El-Aksa Camii olarak bilinen yapı, Bizans İmparatoru I. Justinianos (482-565) tarafından eski Süleyman Tapınağı kalıntıları üzerine inşa ettirilen bir bazilikadır. Emevi Halifesi Abdülmelik bin Mervan (646-705) bu yapıya "Mescid-i Aksa" adını, Abbasilere karşı yürütülen siyasi bir hamlenin parçası olarak vermiştir. Kubbetü's-Sahre ise 687-691 yılları arasında inşa edilmiştir. Bu tarihler, Mi'râç'ın gerçekleştiği iddia edilen dönemden çok sonrasına aittir. Dolayısıyla Nebimiz Muhammed'in hayatta olduğu dönemde Kudüs'te "Mescid-i Aksa" adıyla anılan bir yapı mevcut değildir. Üstelik o dönemde Kudüs, Hristiyanların kontrolü altındaydı. Orada bir İslâm mescidinin bulunması tarihsel açıdan mümkün değildir. Rivayetlerde, Nebimiz Muhammed'in müşriklere Kudüs'teki mescidi tarif ettiği aktarılmaktadır; ancak bu tarifin hiçbir ayrıntısı verilmemiştir. Var olmayan bir yapının nasıl tarif edildiğine dair tek bir somut bilginin yer almaması, söz konusu rivayetin sonradan uydurulduğunun açık bir göstergesidir.
Necm Suresi ve Kronolojik Çelişki
Mi'râç anlatısında sıklıkla atıfta bulunulan "Sidre-i Münteha" ve "Kab-ı Kavseyn" kavramları, Necm Suresi'nde geçmektedir. Gelenekçi hadis kaynaklarına göre ise Necm Suresi, İsrâ Suresi'nden en az sekiz yıl önce inmiştir. Bu kronolojik gerçek, köklü bir soruyu gündeme getirmektedir: Bir sure, henüz yaşanmamış bir olayı nasıl anlatabilir? Eğer Necm Suresi Mi'râç'tan sekiz yıl önce inmişse, surenin içeriği Mi'râç'a atıfta bulunuyor olamaz. Kaldı ki gelenekçiler hem "ayetlerin nüzul sebebi vardır" demekte, hem de "daha olay olmadan ayet inmiştir" demektedir. Bu iki iddia birbiriyle açıkça çelişmektedir. Necm Suresi'nin 4-17. ayetleri dikkatlice okunduğunda, anlatının Nebimiz Muhammed'in ruhu gördüğü bir deneyimi aktardığı görülmektedir. Ayette geçen "sidr ağacı", Orta Doğu'da Ziziphus spina-christi olarak bilinen, dikenli ve sıcak iklimlere özgü gerçek bir ağaç türüdür. O dönemde bu tür ağaçlar kırsalda nirengi noktası olarak kullanılırdı. "Cennet-ül Me'vâ" ifadesindeki "cennet" kelimesi ise Kur'an'da onlarca yerde dünyevi bahçeler için de kullanılmaktadır. "Kab-ı Kavseyn" ise o dönemde kullanılan somut bir uzunluk birimidir. Tüm bu veriler, Necm Suresi'ndeki anlatının Mi'râç'la değil, Nebimiz Muhammed'in bir vahiy anıyla ilgili olduğunu göstermektedir. Nitekim Allah'ın Musa'ya bir ağacın arkasından seslenmesi de (Kasas Suresi 30. ayet) benzer bir vahiy biçimine işaret etmektedir.
Elli Vakit Namaz Rivayeti
Mi'râç hadislerinde yer alan ve namazın elli vakitten beş vakte indirildiğini anlatan rivayet, basit bir matematiksel hesapla bile çürütülmektedir. Bir günde 1440 dakika bulunmaktadır. Elli vakit namaz farz olsaydı, her namaz arasındaki süre yaklaşık 28 dakika olacaktı. Abdest alma süresi hesaba katıldığında, günde yaklaşık 10 saatin yalnızca namaza ayrılması gerekecekti. Ne zaman uyuyak, ne zaman çalışacak, ne zaman toplumsal görevleri yerine getirecektik?
Bu konuda açıktır: "Allah, sizin için kolaylık ister, zorluk istemez." (Bakara 185)
Rivayetin içerdiği başka bir sorun ise teolojik açıdan daha da vahimdir: Bu anlatıda Allah, dini hükümleri belirlerken yanılır gibi gösterilmekte; doğruyu bilen, akıllıca tavsiyede bulunan ise başka bir nebi Nebimiz Musa olmaktadır. Allah'ın sonsuz ilim sahibi olduğuna inanan biri için bu tablo kabul edilemez. Allah hükmünde ortak tanımaz, verdiği emirlerde yanılmaz ve elçileriyle "pazarlık" etmez.
Allah'ın Görülmesi İddiası
Gelenekçi yorumlarda Mi'râç'ın doruk noktası, Nebimiz Muhammed'in Allah'ı bizzat görmesi olarak sunulmaktadır. Bu iddia, Kur'an'ın doğrudan reddettiği bir iddiadır.
"Gözler O'nu kavramaz. Ve O gözleri kavrar. Ve O her şeydeki incelikleri bilendir, çok iyi haberdar olandır."(En'am 103)
"Ve Allah'ın bir insanla konuşması sadece vahiy yahut perde arkasından yahut bir resul göndererek izniyle ne diliyorsa o vahyedecek."(Şura 51)
Nebimiz Musa, Allah'ı görmek istediğinde bu istek kabul edilmemiş, Allah dağa tecelli etmiş ve dağ paramparça olmuştur. İnsan, gölge varlıktır; mutlak varlık olan Allah'ı doğrudan kavrayamaz. Buna karşın gelenekçi otoriteler, Necm Suresi'ndeki ayetleri Nebimiz Muhammed'in Allah'ı gördüğü an olarak yorumlamıştır. Bu yorum, Kur'an'ın açık ifadesiyle çelişmektedir. Abdülkadir Geylani'nin ve İmam-ı Rabbanî'nin bu konudaki sözleri Kur'an itikadının dışındadır. Özellikle İmam-ı Rabbanî'nin "zaman ve mekân çevresinden dışarı çıkma" iddiası ciddi bir sorun taşımaktadır: Zaman ve mekânın ötesinde var olabilen tek varlık Allah'tır. Bir insanın zaman ve mekânın dışına çıkabildiğini iddia etmek, o insanı ilah mertebesine yükseltmek anlamına gelir. Bu, açık bir şirktir.
Kalbin Yıkanması Rivayeti
Hadislerde Nebimiz Muhammed'in kalbinin melekler tarafından çıkarılıp Zemzem suyu ile yıkandığı ve ardından yerine konduğu anlatılmaktadır. Bu rivayetin Kur'an'la hiçbir uyumu yoktur. Kur'an'da "kalp" kavramı, fiziksel bir organa değil; insanın manevî dünyasına, ruhuna, fikir ve düşüncelerine işaret eder. Manevî arınma, bir organın fiziksel olarak yıkanmasıyla değil; Allah'a iman, Kur'an'ın hükümlerini yaşama ve ahlâkî dönüşümle gerçekleşir. Üstelik bu rivayet bir başka Kur'an ayetiyle de çelişmektedir: "İşte böyle sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir iman nedir bilmiyordun." (Şura 52) Nebimiz Muhammed nebi olmadan önce iman edenlerden değildi. O hâlde nebi olmadan önce kalbi yıkanan, imanla doldurulan bir kişiyle nasıl aynı kişi olabilir?
Ölü Nebilerle Görüşme ve Namaz Kıldırma
Mi'râç rivayetlerinde Nebimiz Muhammed'in göklerde diğer nebilerle buluştuğu ve onlara namaz kıldırdığı anlatılmaktadır. Bu anlatı da Kur'an'ın genel çerçevesiyle bağdaşmamaktadır. Ölen bir insan dünya hayatıyla bağını keser. Hesabını verir ve ebedî yaşayacağı mekâna geçer. Kur'an'da "kabir hayatı" diye ayrı bir boyut tanımlanmamaktadır. Dolayısıyla vefat etmiş nebilerin göklerde, iki dünya arasında bir mekânda beklediği fikrinin Kur'an'da hiçbir dayanağı yoktur. Ayrıca din hükümleri yalnızca dünya hayatı için geçerlidir. Öldükten sonra namaz gibi ibadetlerin yükümlülüğü ortadan kalkar. Ölmüş nebilerin göklerde namaz kılmasının anlatılması, Kur'an'ın bu temel ilkesiyle doğrudan çelişmektedir.
Rivayetlerin Kaynağı: Ebu Hureyre Sorunu
Mi'râç hadislerinin büyük bölümü Ebu Hureyre'ye dayandırılmaktadır. Bu, başlı başına önemli bir sorundur. Dört halifenin de eleştirdiği, hadis rivayet etmesini yasakladığı ve güvenilirliğini sorguladığı Ebu Hureyre, üstelik Mi'râç hadisesinin yaşandığı iddia edilen dönemde henüz Müslüman değildi. Rivayete göre o, bu olaydan yıllar sonra Müslüman olmuştur. Peki o dönemde bizzat orada bulunan sahabe büyükleri bu olayı neden rivayet etmemiştir? Bu sorunun tatmin edici bir yanıtı yoktur. Olayı bizzat yaşamamış birinin, sahabenin önde gelenlerinden çok daha fazla ve çok daha ayrıntılı rivayet aktarması, rivayetlerin güvenilirliği konusunda ciddi şüpheler doğurmaktadır.
Kur'an'ın Açık Tanıklığı
İsrâ Suresi'nin 93. ayeti bu tartışmayı bütünüyle aydınlatmaktadır:
"Yahut senin süslü evin olmalı ya da göğe çıkmalısın. Üzerimize okuyacağımız bir kitap indirmedikçe senin yükselişine asla inanmayız. De: Rabbim her türlü eksiklikten münezzehtir. Ben sadece insan resulum."
Müşrikler Nebimiz Muhammed'den gökyüzüne yükselmesini talep etmiştir. Nebimiz Muhammed'in verdiği yanıt kesindir: "Ben sadece insan resulum." Eğer Nebimiz Muhammed gerçekten göğe yükselmiş olsaydı, bu yanıtı vermezdi. Zira böyle bir mucize, inkârcıların tam da talep ettiği şeydi ve gerçekleşmiş olsaydı bunu açıkça ifade ederdi. Aynı surede, Enâm Suresi 35. ayette şöyle buyrulmaktadır: "Ve eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldiyse haydi yapabilirsen yere bir tünel ya da göğe bir merdiven arzu et ki onlara bir mucize getiresin." Bu ayet, göğe çıkmanın Nebimiz Muhammed tarafından yapılmayan, yapılması mümkün olmayan bir şey olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Mi'râç rivayetleri; Kur'an ayetleriyle, tarihî gerçeklerle, kendi iç tutarlılığıyla ve akıl ilkeleriyle çelişmektedir. Bu rivayetlerin kökeninde yabancı kültürlerin, özellikle Zerdüşt geleneğinin, etkisi belirleyici bir rol oynamıştır. Gelenekçiler, Kur'an'ın yeterliliğine tam anlamıyla iman etmediklerinden hadis rivayetlerini belirleyici kaynak olarak kabul etmiş; bu rivayetleri Kur'an ışığında sorgulamak yerine Kur'an ayetlerini rivayetler üzerinden yorumlamıştır. Bu da kaçınılmaz biçimde Kur'an'ın işaret ettiği hikmetin gözden kaçırılmasına yol açmıştır. İsrâ Suresi 1. ayette anlatılan olay, Nebimiz Muhammed'in vahiy almak amacıyla geceleyin yürüyerek tanıdığı bir yere gitmesi ve orada ruhu görmesi, yani vahyi almasıdır. Bu, Kur'an'ın başka resuller için de aktardığı bir deneyimdir; Lut ve Musa'nın gece yürüyüşleri bunun örnekleridir. Kur'an'ın hiçbir ayetinde Nebimiz Muhammed'in Allah'ı gördüğüne, göğe çıktığına ya da O'nunla doğrudan konuştuğuna dair tek bir ifade yoktur. Kur'an yeterlidir. Ahirette sorgulanacağımız, Kur'an'ın hükümleridir. Bu nedenle dinin anlaşılmasında Kur'an'ı merkeze almak ve rivayetleri Kur'an ışığında değerlendirmek, hakikate ulaşmanın tek güvenilir yoludur.
"Yoksa kendilerine okunan kitabı sana indirmemiz onlara yeterli değil mi? Şüphesiz bunda inanan bir toplum için bir rahmet ve Zikr vardır." (Ankebut 51)

KİTAP İZLERİ

Ayaşlı ile Kiracıları

Memduh Şevket Esendal

Ankara'da Bir Apartman Dairesi: Cumhuriyet'in Mikrokozmosu Memduh Şevket Esendal'ın ilk olarak 1934'te yayımlanan ve adeta bir edebi zaman kapsülü niteliği taşıyan romanı Ayaşlı ile Kiracıları,
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön