Kadem, kalabalığın içinde kaybolmuştu. Şehrin büyük çarşısı her sabah yeniden doğan bir dünya gibiydi: tezgahlar parlak ışıklar altında pırıldıyor, satıcılar seslerini birbirinin üstüne koyarak yükseltiyordu. Ama bu sabah bir şeyler farklıydı. Kadem, elindeki hesap defterini sıkıca tutmuş, adımlarını yavaşlatmış, her dükkânın önünde duraksıyordu. On iki yıl önce, küçük bir şehirden büyük kente geldiğinde gözleri hevesle parlıyordu. Babası onu uğurlarken omzuna dokunan eli hâlâ avucunun içindeymiş gibi sıcak hissettiriyordu ve o el şöyle demişti: "Rızkın sahibi Allah'tır, oğlum. Ama senin de kollarını kaldırman gerekir." Kadem kollarını kaldırmıştı — hem de yıllarca. Şimdi sahip olduğu şirketi, çalışanları, evi, arabası vardı. Ne var ki ruhunun bir köşesinde hep aynı soru fısıldıyordu: Bu mu hepsi? Çarşının tam ortasındaki eski hanın avlusuna girdi. Bir zamanlar kervanların konakladığı bu avlu, şimdi ucuz turistik eşya satan tezgahlarla doluydu. Köşede, kimsenin ilgi göstermediği küçük bir bibliyografya tezgahının arkasında oturan yaşlı adam onu gördü. Ne arıyorsun, oğlum? Satılık her şeyin fiyatı var burada. Ama aradığın şeyin fiyatı yok. Kadem duraksadı. Adamın gözleri derin ve sakin bir gölü andırıyordu. "Bir şey aramıyorum" dedi, ama sesi çok da inandırıcı çıkmamıştı. "Herkes bir şey arıyor" dedi yaşlı adam, elindeki kitabı yavaşça kapayarak. "Kimi para arıyor, kimi şöhret. Kimi sevgi, kimi güç. Bu çarşıda bin kapı var. Ama yalnızca biri içeri götürür, gerisi seni bir dehlizden öbürüne sürükler." O akşam Kadem, ortakları ile büyük bir toplantıya katıldı. Masanın etrafında oturan yüzler tanıdıktı; hepsi şehrin sayılıp seçilen isimleriydi. Söz en genç ortağa geldiğinde adam ayağa kalktı ve sunum ekranına çıkan rakamlara gururla baktı. "Bu başarının sırrı benim strateji anlayışımdır," dedi. "Piyasayı ben okudum, zamanlamayı ben belirledim. Rakipleri ben geçtim." Masanın etrafından alkış yükseldi. Kadem de alkışladı, ama içinde garip bir titreme hissetti — sanki ta derinlerde bir çatlak genişliyordu. Toplantıdan sonra, koridorda tek başına yürürken aklına Karun'un hikâyesi düştü. Servetini kendi bilgi ve yeteneğine bağlayan adam; Allah'ın lütfunu hesaba katmayan adam. Kadem, şimdiye dek kaç kez o masada aynı sözleri söylemişti? "Ben başardım. Ben yaptım. Ben kurdum." O zaman Karun, kavmine karşı ihtişamıyla çıkageldi. Dünya hayatını arzulayanlar dediler ki: Keşke Karun'a verilenin benzeri bizim de olsaydı. Eve döndüğünde karısı Selma masayı hazırlamıştı. Kadem sofraya oturdu ama yemek boğazından geçmiyordu. "Ne oldu?" diye sordu Selma, tatlı ama merak dolu gözlerle. "Bilmiyorum," dedi Kadem. "Bu akşam birini izledim. Herşeyi kendine mâl ediyordu. Ve düşündüm — ben ne kadar farklıyım ki?" Selma bir an baktı. Sonra sakin ve sade bir sesle konuştu: "Farkını biliyorsun zaten. Sadece unutmuşsun." Kadem'in genç asistanı Liya, her sabah şirkete ilk gelen oydu. Telefonu elinden düşürmezdi; her beş dakikada bir, gönderdiği fotoğrafların kaç beğeni aldığını kontrol ederdi. Harika bir mimar adayıydı, çizimleri nefes kesiciydi — ama çizimlerini sosyal medyada paylaştığında elleri titriyordu. Bir gün Kadem, onu ofisinin önünde küçük bir çöküşün kıyısında yakaladı. "Kimse görmüyor" diyordu Liya, sesinde acı bir kırgınlık vardı. "Üç yüz beğeni mi? Öbürleri binlerce alıyor." Kadem yanına oturdu. "Kimin için çiziyorsun bunları?" diye sordu. Liya duraksadı. "İnsanlar görsün diye." "Peki ya Allah'ın görmesi?" Uzun bir sessizlik oldu. Kadem devam etti: "Riya, ameli içten kemiren bir kurt gibidir, Liya. İnsan, Allah'ın rızasından ziyade insanların beğenisini merkeze aldığında — işte o zaman bir puta tapar, hem de farkında olmadan." Liya telefona baktı. Sonra yavaşça çantasına koydu. O hafta şirketin büyük ihalesini kaybettiler. Rakip firma daha düşük fiyat teklif etmişti. Ortaklar toplantı salonuna doldu, bazıları çökmüş, bazıları öfkeli görünüyordu. Genç ortak masaya yumruğunu vurdu: "Bu felâket! Biz mahvoluyoruz!" Kadem usulca konuştu: "Kaybettik, evet. Ama mahvolmadık." Gözler ona döndü. "Rızkın gerçek sahibini tanıyanlar için ne zenginlik kibir, ne fakirlik umutsuzluk olur. Bu bir imtihan. Geçer." Salondan bir iki kişi omuz silkti. Ama Liya, köşedeki sessizliğinden Kadem'e baktı — ve ilk kez onun gözlerinde korkudan değil huzurdan gelen bir sakinliği fark etti. "O'ndan başka ilâh yoktur. Ben yalnızca O'na tevekkül ettim." (Tevbe Suresi, 129) Haftalar geçti. Kadem bir gün yine çarşıdan geçerken kendini o eski hanın avlusunda buldu. Yaşlı kitapçı hâlâ oradaydı, sanki hiç yerinden kalkmamış gibiydi. "Bulabildin mi?" diye sordu adam, gülümseyerek. Kadem güldü. "Ne aradığımı bile bilmiyordum ki." "Şimdi biliyor musun?" Kadem bir süre düşündü. Akşam güneşi taş döşemenin üzerinde altın çizgiler çiziyordu. "Sanırım şunu anladım" dedi sonunda. "Yıllardır bin kapının önünde durdum. Para bir kapıydı — açtım, içinde yalnızlık vardı. Şöhret bir kapıydı — açtım, içinde korku vardı. Başkalarının onayı bir kapıydı — açtım, içinde yorgunluk vardı. Sonunda..." "Sonunda?" diye teşvik etti yaşlı adam. "Sonunda anladım ki, o kapıların hepsi birer perdeydi. Arkalarında gerçekten bir şey yoktu. Asıl kapı tek bir tanesiydi. Ve o kapıda yazan anahtar: La ilahe illallah." Tevhid, insanı gerçek özgürlüğe kavuşturur; çünkü onu yaratılmışların egemenliğinden kurtarıp yalnızca Yaratıcı'ya bağlar. Yaşlı adam başını salladı. Tezgahındaki kitaplardan birini, köhnemiş sarı ciltli olanı uzattı. Kapağında tek bir kelime yazıyordu: Tevhid. "Bu sana" dedi. "Ama sana şunu söyleyeyim: İçindeki cevapları zaten biliyorsun. Çünkü o cevaplar, yaratılışına kodlanmış. Fıtratında var. Sadece üstünü örten şeyleri bir bir kaldırman gerekiyor." Kadem kitabı aldı. Ağırdı ama elinde hafif hissettiriyordu. Kadem, şirketini kapatmadı. Ama içini değiştirdi. Her toplantıya artık şu soruyu taşıyordu: Bunu Allah rızası için mi yapıyorum? Her başarıda şükretti; her kaybedişteyse "Bu da bir imtihandır" diyebildi. Liya bir yıl sonra mimarlık yarışmasında ödül kazandı. Kadem onu kutladığında kız güldü: "Sonunda sadece çizdim. Beğenilmek için değil, sadece çizdim. Ve o zaman gerçekten iyi çizebildim." Çarşının kalabalığında bir gün genç ortak yanına yaklaştı. Toplantı odasındaki o eski gurur ve kibir yerini garip bir soru işaretine bırakmıştı. "Kadem Bey," dedi, "sizin o sakinliğinizin sırrı ne?" Kadem düşündü. Şöyle dedi: "Ben bu şirketin sahibi değilim. Ben bir emanetçiyim. Elimdeki para benim değil, toprağım benim değil, çalışanlarım benim değil. Bunların hepsi Allah'ın. Ben burada sadece dürüstçe taşımaya çalışıyorum. Emanetin ağırlığını hissedince kibir kalmıyor." Genç ortak uzun süre sessiz kaldı. Bir ilkbahar sabahı, şehrin kenarındaki bir inşaat alanına giden Kadem durdu. Vinçler döndü, işçiler koştu, çelik kirişler havada süzüldü. Böyle anlarda aklına her zaman aynı şey gelirdi: Bu enerjinin, bu emeğin, bu zekânın gerçek kaynağı kimdi? Güneş yükseliyordu. Kadem ellerini kaldırdı ve fısıldadı: "Bismillah." Bu küçük kelime, kafasındaki gürültüyü söndürdü. Bin kapılı çarşının tüm sesi bir anda kesildi. Geriye yalnızca tek bir ses kaldı — kalbinin içinden gelen, sakin ve emin bir ses. Tevhid, "Allah birdir" demek değil; bu gerçeği hayatın her anına, her köşesine yansıtmaktır. Ekonomik tercihlerimizde, sosyal ilişkilerimizde, kariyer hedeflerimizde ve kalbimizin en derin köşesindeki niyetlerde. Şirk bazen taştan putlarda değil, ekran başındaki beğeni sayısında; büyük toplantı odasındaki kibir dolu cümlede; rızkı yalnızca kendi eline bağlayan yanılgıda gizlenir. Ve tevhid; tek kapıdır. O kapının ardında özgürlük vardır.
KİTAP İZLERİ
Cumhuriyet'in İlk Sabahı
Şermin Yaşar
Cumhuriyet'in Şafağında Bir Çocuğun Adımları Tarihin büyük anlatılarını, savaşların ve kuruluşların destansı öykülerini kişisel ve dokunaklı kılmak edebiyatın en zorlu görevlerinden biridir. Şermin Yaşar, "Cumhuriyet'in
İncelemeyi Oku