Meryem sabahın ilk ışıklarında gözlerini açtığında, tavan beyaz ve boştu. Her gün aynı beyazlık. Her gün aynı boşluk. Kırk üç yaşındaydı. Bir zamanlar dolu bir hayatı vardı — kocası, işi, planları, gülüşleri. Şimdi geriye ne kalmıştı? Boş bir daire, yarısı içilmiş soğumuş çaylar ve yüklü bir sessizlik. Eşi Tarık iki yıl önce ayrılmıştı. Gerekçesi basitti: "Artık aynı yerde değiliz." Meryem bu cümleyi o kadar çok düşünmüştü ki kelimelerin anlamı çoktan aşınmıştı. Sadece sesi kalmıştı zihninde — soğuk, keskin, nihai. Geçen sene işini de kaybetmişti. Kriz dalgası önüne ne gelirse götürmüştü. "Yapılandırma" dediler. Sanki yıkımın da bir mimarisi varmış gibi. O sabah telefon çaldı. Ekranda annesinin adı belirdi. Açmadı. Sonra yeniden çaldı. Bu sefer kaptan Rüya'nın, eski komşusunun adı çıktı. Onu da açmadı. Kimse anlayamazdı zaten. Herkes iyi niyetle gelir, "Geçer, sabret, sen güçlüsün" der ve giderdi. Meryem bu cümleleri artık midesinde hissediyordu — ağır, hazmedilmez. Kalktı. Pencereye gitti. Sokakta bir çocuk bisiklet sürdü, düştü, ağladı, sonra tekrar kalktı ve sürdü. Meryem bunu izledi. İçinde hiçbir şey hissetmedi. İşte asıl bu korkunç, diye düşündü. Acı değil. Hissetmemek. Öğleden sonra annesinin sesi kapı aralığından içeri sızdı. Kapıyı çalmış, Meryem açmamıştı. Ama annesi anahtarını kullanmıştı — gerektiğinde hep böyle yapardı. Fatma Hanım içeri girdi. Elinde tencere vardı, çorba kokusu odaya yayıldı. Hiçbir şey sormadı. Sadece mutfağa geçti, tabakları dizdi, iki bardak su koydu masaya. "Gel," dedi yalnızca. Meryem geldi. Oturdu. Kaşığı eline aldı ama tutmakla koymak arasında bir yerde kaldı. Sonunda "anne yoruldum" dedi. Fatma Hanım kızına baktı. Uzun uzun. Sonra şöyle dedi: "Biliyorum. Ama sen şu an çok ağır bir yük taşıyorsun. Ve o yükün çoğu senin değil." "Ne demek senin değil? Benim hayatım bu." "Hayatın bu. Ama taşıma biçimin değişti. Her şeyi sanki sen kontrol etmek zorundaymışsın gibi taşıyorsun. Tarık'ın gitmesi senin hatanmış gibi. İşin bitmesi senin yetersizliğinmiş gibi. Ama Meryem... bunların hepsi Allah'ın takdiriyle oldu. Ve sen O'ndan bağımsız hesap yapmaya çalışıyorsun. Bu yüzden yoruldun. Çünkü taşınamayacak bir şeyi taşımaya çalışıyorsun." Meryem hiçbir şey demedi. Ama gözlerinde bir şey kırıldı — ya da belki açıldı. O gece uyuyamadı. Annesinin sözleri zihninde dönüp durdu. Taşınamayacak bir şeyi taşımaya çalışıyorsun. Düşündü. Gerçekten de öyle değil miydi? Tarık'ın neden gittiğini hâlâ çözmeye çalışıyordu. Sanki doğru formülü bulursa geçmişi değiştirebilirmiş gibi. İşini kaybetme nedenini hâlâ kendine yüklüyordu. Sanki ekonominin dalgalanmaları onun bireysel başarısızlığıymış gibi. Ve daha derin bir şey vardı — bunu ilk kez o gece fark etti. Tarık'a o kadar bağlanmıştı ki, gittiğinde sadece bir eş değil, kendisinide kaybetmişti. Kimliğinin büyük bir parçasını ona yüklemişti. "Tarık'ın eşi" olmak, "sevilmiş olmak," "seçilmiş olmak" — bunlar olmazsa kim olduğunu bilmiyordu artık. İşi de öyle. Pozisyonu, unvanı, maaşı — bunlara o kadar bağlanmıştı ki, bunlar gidince değerinin de gittiğini sanmıştı. Peki ben kime veya neye bağlandım? Allah'a mı? Yoksa hep başkalarına mı? Soru zihninde çaktı ve söndü. Sonra tekrar çaktı. Ertesi gün camiye gitti. Yıllardır gitmemişti. İçi tenhaydı, öğle vakti arası bir andı. Önce halının kırmızı ve sarı olması gözlerini yordu, sonra rahatlattı. Oturdu. Diz çöktü. Sonra alnını yere koydu. Ağladı. Uzun zaman ağladı. Kimse yoktu yanında, yargılayacak kimse. Sadece o ve o beyaz tavan — hayır, bu sefer tavan değil, zemin. Ve zemin onu taşıyordu. İçinden geçenler kelimeler değildi tam olarak. Daha ham bir şeydi. Daha dürüst. Bıraktım. Artık taşımıyorum. Senin olan şeyleri sana bırakıyorum. Bilmiyorum bundan sonra ne olacak. Ama artık tek başıma bilmek zorunda olmadığımı anlıyorum. Aylar geçti. Hayatı sihirli bir şekilde düzelmedi. Kimse böyle vadetmemişti zaten. İş bulmak hâlâ zordu. Yalnızlık bazen hâlâ ağırdı. Bazen sabah kalkmak hâlâ küçük bir zafer gibiydi. Ama bir şey değişmişti. Olayları artık farklı okuyordu. Bir kapı kapandığında, "Her şey mahvoldu" demek yerine, "Şimdi ne öğreneceğim?" diye soruyordu — her zaman hemen değil, bazen günler sonra, ama soruyordu. Bir gün çantasının kaybolduğunu fark etti. İçinde önemli evraklar vardı. Eski Meryem saatlerce paniklerdi. Yeni Meryem derin bir nefes aldı, "Bu da bir sebepten" dedi ve adım adım geri döndü. Çantayı otobüste buldu. İçindeki evrak yerindeydi. Küçük bir şeydi. Ama küçük şeyler birikiyordu. Bir akşam balkonda oturmuştu. Komşunun çocuğu aşağıda top oynuyordu. Güneş batıyordu — sarı, turuncu, biraz pembe. Telefon çaldı. Ekranda yabancı bir numara. Açtı. Bir insan kaynakları müdürüydü. Başvurduğu pozisyonlardan biri için görüşmeye çağırıyorlardı. Meryem telefonu kapattı. Güneşe baktı. Ağlamadı. Sevinç çığlığı atmadı. Sadece içinde sessiz ve sıcak bir şey aktı — minnet miydi, huzur muydu, bilmiyordu tam olarak. Belki ikisi birden. İşte bu, diye düşündü. Dosttan gelen bir şey bu. İyi ya da kötü, büyük ya da küçük — dosttan geliyor. O gece annesini aradı. "Anne," dedi. "Seni seviyorum." Fatma Hanım güldü. - "Ben de seni. Ne oldu?" -"Hiçbir şey. Sadece söylemek istedim." Kapattılar. Meryem pencereden sokağa baktı. Trafik vardı, gürültü vardı, hayat vardı. Ve içinde — yıllardır içinde olmayan bir şey vardı. Sessizlik. Ama bu sefer boş bir sessizlik değil. Dolu bir sessizlik. Gerçek huzur, her şeyi kontrol etmeye çalışmaktan değil; kontrolün gerçek sahibini tanımaktan gelir.
KİTAP İZLERİ
Parasız Yatılı
Füruzan
Füruzan'ın "Parasız Yatılı"sı: Yarım Asırlık Bir Ağıt ve Direniş Bazı kitaplar vardır, yayımlandıkları anda klasik olurlar. Zamanın getirdiği edebi akımlardan, toplumsal çalkantılardan etkilenmeden, adeta kendi
İncelemeyi Oku