..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Her devrim yokolup gidiyor ve peşinden yalnızca yeni bir bürokrasinin artıklarını bırakıyor. -Kafka
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
İzEdebiyat - Yazar Portresi - seyfullah ÇALIŞKAN
seyfullah ÇALIŞKAN - DENİZ FENERİNİN GÜNCESİ
Site İçi Arama:


Ana Sayfa
  Börekçi Şükrü - 2 (Son) (seyfullah ÇALIŞKAN) 13 Aralık 2010 Anı 

Deniz kıyısında büyüyüp, ördek gibi iyi yüzebilen bir sahil çocuğunun denizde boğulması bana hep şaka gibi gelir. Belki de buna mistik bir yaklaşım eklemeliyim. Mademki biz denize aşığız, o da bize âşık. Bu aşkın mutlu sonlandığı zamanlar olmalı. Deniz sevgilileri arasından seçtiklerini arada sırada koynuna almalı. Aşk dediğimiz şey de her zaman kavuşamamayı anlatmamalı…

  Kadınlar Denizi (seyfullah ÇALIŞKAN) 6 Ağustos 2010 Ortamsal 

Bu saatte denize gelmek için ya sabahları çok sevmek gerekir, ya da ev kaçkını olmak. O hangisiydi bilmiyorum. Onunla dün sabah Kadınlar Denizi’nde karşılaştık. Belki de konuşacak kimsesi yoktu. Ya da benim gibi gevezeydi. Deli deliyi görünce çomağını saklarmış. Ben sustum o anlattı.

  Sabaha Methiye (seyfullah ÇALIŞKAN) 13 Ağustos 2010 Yaşam 

Güneş kırmızı havlusunda kurulana kurulana, santim santim çıktı denizin koyu maviliğinden. Can evini bırakıp yükselmeye başladı. Gökyüzünü grisini kırmızıdan sonra sarıya boyadı. Yıldızları kucakladı, toplayıp bohçasına attı. Sonra maviler saçtı bir de beyaz bulutlar sabahın üstüne. Bir ben gördüm, bir deniz feneri, bir de Gazi Kayası açıklarından geçen Rus bir gemici. Yarım saat içinde on binlerce sihir geçip gitti. Belleğimde binlerce resim, içimde çocuksu bir heyecan kaldı geriye. Bunu en kısa zamanda yeniden yapmalıyım dedim. En kısa zamanda, hatta yarın sabah yine bu saatlerde burada olmalıyım.

  Taze Fasulye ve Referandum (seyfullah ÇALIŞKAN) 20 Ağustos 2010 Toplum 

Taze fasulye ayıklarken ellerimin otomatiğe bağlandığının farkına bile varmadan aklım uçup uzaklara gitmiş. Dağları aşmış, yolları tüketmiş, zamanın çok ötesinde bir yere ulaşmış. Ama suç benim değil ki. Kaç defa söyledim, bu işleri bana yaptırmayın diye. Dinleyen kim. Akşam olunca sen de bizimle yemek yemiyor musun? Öyleyse sende işlerin bir ucundan tutacaksın. İyi ama ben de pazara gittim. Burada genelde erkekler değil bu işi kadınlar yapar. Bir daha dünyaya gelirsem Amazonlardan evlenmeyeceğim. Hepsi de kılçıklı işte. Bi çuval para verdik üstelik. Taneleri de kapkara, zenci gibi…

  Öfkeliyim, Ayarsızım (seyfullah ÇALIŞKAN) 27 Ağustos 2010 Yaşam 

Artık karar verdim. Mütevazı olmak erdem değil bir hastalıktır. Kendimi bir değer olarak sunmayı, ben de herkes kadar özel biriyim demeyi bir türlü beceremedim. Özgüvenim eksik belki de, hatta aşağılık kompleksinden ölüp geberiyor da olabilirim. Koca bir ömrü tüketip bitirdim ama ben de rüzgâra karşı kırk metre işeyebiliyorum demeyi başaramadım. Gerçi nasıl diyeyim böyle bir marifetim mi var? Kime yaklaşsam, kimle tanışsam mübarek Hint Kumaşı… Yirmi beşlik simit gibi kasım kasım kasılmaktan dünyayı göremiyor. Bir ben mi tenekeyim tanrım? Bir ben mi bakırım altın pazarında.

  Fatma Öğretmen Beni Severdi (seyfullah ÇALIŞKAN) 27 Kasım 2010 Anı 

Fatma öğretmen beni severdi. Ama Osi o kadar zırlayınca hiçbir şey yapmadan duramazdı. Mecburen beni tahtaya kaldırdı. Bütün sınıfın gözü önünde tırnaklarını kulak mememe geçirdi. Bir daha kimseyle kavga etmeyeceğime yemin ettirdi. Osi’den de özür dilememi istedi. Mecburen her ikisini de yaptım. Öğretmenin keskin tırnakları kulaklarımı delecekti. Olsun ama yine de çok acımadı. Çünkü Fatma öğretmen beni çok severdi. Sadece sınıfa yapılan yaramazlıkların cezasız kalmayacağını göstermek istemişti.

  Börekçi Şükrü 1 (seyfullah ÇALIŞKAN) 4 Aralık 2010 Bireysel 

Ne zaman karşıki pastaneden bir parça börek alsam hep akılama o gelir. Belki de yirmi yıl o küçük kentin en ünlü börekçisi oydu. Küçük, camekânlı bir arabası vardı. Üç tekerleği olduğu halde hiçbir yere gitmedi. O tekerlekler belki de cadde üzerinde on tur bile dönmedi. Beton elektrik direğine bir tekerleğinden zincirle kilitlenmiş arabası hep aynı yerde durdu. Yıllarca kavurucu güneşin, yağmurun hatta yılda birkaç kez parça parça kar yağdığı zaman bile hep oradaydı. Sanki araba direğe değil, bütün kasaba o direğe ve arabaya zincirliydi. Yerinden kıpırdasa bütün kasabanın şakülü kayacaktı.

  Zaman, Mekan - Patates, Soğan 1 (seyfullah ÇALIŞKAN) 20 Aralık 2010 Deneysel 

Saat tam sekizde Bursa Nilüfer’deki E tipi cezaevinde beş aydır tutuklu bulunan Simitçi Nazmi gardiyanın gürültüyle açtığı demir kapıdan avluya çıkarak mahkûmları adliyeye götürecek araca bindi. Bu gün ilk duruşmasına çıkacaktı. Arkadaşlarından ödünç aldığı takım elbiseyi ve gömleğini giymiş bir de boynuna kravat bağlamıştı. Hayatında ilk kez kravat takıyordu. Ve ilk kez bu sabah kendini bu puslu aynada takım elbiseli ve boyalı ayakkabılarla görmüştü. Evlendiği, damat olduğu gün bile kravat takmamıştı. Aynaya ilk baktığında gördüğü resmin kendisi olduğuna inanamamıştı. Saat tam sekizde cezaevi aracına binip duvarların dışına çıktı. Minibüste jandarmalarla birlikte altı kişi vardı. Küçük parmaklıklı pencerelerden sokaklar, parklar ve insanlar görünmüyordu. Hiçbir şey görmese bile dışarıda olduğunu bilmek onu keyiflendirmeye yetiyordu. Savcı ve hâkimleri, mübaşirleri ya da kâtipleri düşünmek istemiyordu. Şu anda kutu gibi kapalı bir yerde olsa bile yollar arabanın tekerlekleri altından akıyordu. Köprülerden geçiyor, sokakları dolaşıyor ve trafik lambalarında duruyordu. Dışarıda olmak ne güzeldi.

  Zaman, Mekan - Patates, Soğan (seyfullah ÇALIŞKAN) 25 Aralık 2010 Deneysel 

Küçük Sude tren istasyonun merdivenlerinden karanlık dehlize ilerlerken artık kuşları göremediği için üzüldü. Annesi her zaman acele ettiriyordu. Ve nedense her zaman gidecekleri yere geç kalıyorlardı. Oysa serçelerin hiç acelesi yoktu.

  Zaman, Mekan - Patates, Soğan 3 (seyfullah ÇALIŞKAN) 1 Ocak 2011 Deneysel 

Zurnacı Metin Bursa’daki Kamberler Mahallesindeki evinden saat tam onda çıktı. On gündür hiç iş çıkmamıştı. Her yıl kış gelince böyle olurdu. Sadece kış mevsimine denk gelen seçimlerde bu durum tamamen değişirdi. Akşam kahvede Davulcu Hüseyin “Yarın işe çıkıyoruz, sipsileri akşamdan suya bırak, yumuşasınlar ” demişti.

  Zaman, Mekan - Patates, Soğan 4 (seyfullah ÇALIŞKAN) 7 Ocak 2011 Deneysel 

Yerinden kalkıp onun koluna girdi. Ağzındaki sigarayı saklamaya çalışan delikanlıyı dükkânın kapısından sokağa attı. Bünyamin bu işe fana bozuldu. Çuf çuf diye bağırdı. Bütün sokağı inleterek, Çuf çuf… Onlarca kez, hem de edepsiz el hareketi yaparak. "Çuf çuf işte sana Osman. Çuf çuf…"

  Zaman, Mekân - Patates, Soğan¬ - 5 (seyfullah ÇALIŞKAN) 15 Ocak 2011 Deneysel 

Gün ortasında saat tam on iki de Teleferik semti üzerine Uludağ’a tırmanan çelik halatların gölgesi parkın yukarısına tırmanın yolu kalın iki çizgiyle bıçak kesiyordu. Sarhoş Hamdi birkaç gündür rakıyı bırakmış ayık geziyordu.

  Kara Yazı (seyfullah ÇALIŞKAN) 5 Mart 2011 Günlük Olaylar 

öyledim arkadaşlara ama dinletemedim. “Laf atıp kudurmayın şu deliyi,” dedim. Dinleyen kim? Ölünün arkasından kötü konuşulmaz. En fazla bir helâlık ister sizden. Atlas kumaş, gümüş çanak, kuşsütü değil. Çok serveti varsa ne olacak? Kefenin cebi yok ya. Fesat bu Taksici Süleyman… Hem de kıskanç. Adamcağız çalışmış kazanmış. Dünya kırk kulplu bir kazan. Sen de tut bir kulpundan, sen de kazan…

  Kuçiçane Partizan 1 (seyfullah ÇALIŞKAN) 20 Mart 2011 Bireysel 

Partizanlar sadece geceleyin köylere inerdi. Gündüzleri ormanlarda gizlenir, bir yere gideceklerse karanlık bastıktan sonra yürüyüşlerine başlarlardı. Köylüler önceleri dağlarda partizanların olduğunu bilmiyorlardı. Bulgar askerlerin kontrolündeki karakolları bastıktan, köylere devriyeye çıkan jandarmaları öldürmeye başladıktan sonra duyuldular.

  Kuçiçane Partizan 2 (seyfullah ÇALIŞKAN) 3 Nisan 2011 Deneysel 

Arkadaşları ile birkaç parti kağıt oynadı. İkindi vakti eve dönerken pazardan biraz meyve ve sebze aldı. Elindeki poşetlerle evine giden dik yokuşu çıktı. Aldıklarını poşetleriyle birlikte buzdolabına yerleştirdi. İki soba kovasını odun ve tutuşturucu kırıntılarla doldurdu. Sokağa bakan küçük odasının sobasını tutuşturup divana uzandı. Uzandığı divandan bir daha uyanamadı. Birkaç yıldır sıkıntı yaratan kalbi duruvermişti. Sonsuzluğa doğru uzanan derin bir uykunun kollarında kalmayı seçti.

  Bahar, Badem, Çocuk (seyfullah ÇALIŞKAN) 3 Nisan 2011 Doğa ve Dünya 

Bahar deli bir şarkı söyler Nasina’da. Mercan rengi yapraklarla, badem pembesi çiçeklerle… Arılar, böcekler, kuşlar ve kurbağalar binbir renkli bir senfoniye düşerler. Ve ben her Nisan başında sağanakların peşinden koşarım. Traktör izlerinin derinleştirdiği çukurlarda biriken sulara girerim. Çizmelerimin rengi sarı, çizmelerim kocaman, çizmelerim fokur fokur. Annem kızmasın diye çoraplarımın suyunu sıkarım. Gizlice, köşe başında... Ve ben her nisan yeniden yaramaz bir çocuk olurum. Seyfullah

  Kel Başa Arap Saçı (seyfullah ÇALIŞKAN) 14 Nisan 2011 Yaşam 

Bu gün havada bir acayiplik var. Üreğil Köyü İznik gölüne bakıyor. Sazlar zeytinlerin kadar uzun, kıpırtısız. Ne bir kuş, ne bir dalga… Gölün kıyısı var ötesi yok. Geniş sular sisler içinde kaybolmuş. Günün hangi saatindeyim, bilmiyorum. Yağmur gelse ansızın acaba yıkanır mı gökyüzü? Güneşi özledim ben

  Bir Fırtına Tuttu Bizi (seyfullah ÇALIŞKAN) 11 Mayıs 2011 Toplum 

Ceplerim erik dolu. Pantolonumun dizi yırtık... Akşama eve gidince kesin dayak var. Cebimden çıkardığım eriğin sapını koparıp ağzıma atıyorum. Aceleyle yolduğum için erik ve yaprak birbirine karışmış. Cam gibi yeşil, cam gibi kaygan erik dişlerimin arasında parçalanıyor. Ekşi suyu dilime dokunuyor. Elimde olmadan yüzüm ekşiyor. Eriği ağzından çıkarıp, içindeki beyaz çekirdeği çıkarıyorum. Sonra geri kalanı keyifle çiğniyorum. Nasılsa dayak garanti, hiç olmazsa şu eriklerin tadını çıkarayım.

  Daldır Kaşığı Yahniye, Sorma Etini Bahri"ye - 1 (seyfullah ÇALIŞKAN) 20 Mayıs 2011 Deneysel 

DALDIR KAŞIĞI YAHNİYE, SORMA ETİNİ BAHRİ’YE -1 Gazetelerde hileli gıdalar ve insan sağlığına zararlı katkı maddeleri ile ilgili haber okumadığımız gün yoktur. Yapan da biz, satanda, tüketende… Yazılanlara bakılırsa aldığımız et ürünlerinde et dışında her şey varmış. Üzerinde dana eti yazılan sucuk ve salam ve sosis gibi ürünlerde sakatat, domuz, at, eşek eti kullanılıyormuş. Sakatat ve yağlar bir tarafa dünyada birçok ülkede at ve domuz eti tüketiliyor. Sağlık ve hijyen kurallarına uygun kesilip hazırlandığı zaman kimse bu hayvanların etini yediği için hastalıktan kırılmıyor. Biz inançlarımız gereği bu hayvanların etini yemeyi bırakın, yenilebileceği düşüncesine bile tiksinerek bakıyoruz. Keşke yediklerimizin içinde sadece at, eşek ve domuz eti olsa. Sağlıklı olsa, temiz olsa ve bilmeden dana eti niyetine tüketsek. Dünden razı olacağız… Yıllarca yurt dışında yaşamış bir ağabeyimiz var. Sohbeti tatlı, keçisakallı, macera dolu birikimli biri işte... Bu tiplerden mutlaka siz çevrenizde de bir iki tanıdığınız vardır. Mutlaka sürekli briç oynadıkları bir ekipleri vardır. Hepsi zamanın mektepli, diplomalı, yabancı dil bilen okumuş çocukları. Olgun abimizin briç yanında avcılık merakı da var. Neyse en iyisi olan biteni onun kendi ağzından anlatayım. Geçen sene Aralık ayında bir hafta sonu Çakıroğlu’na bıldırcına gittim. Bıldırcını bırak çulluk bile rast gelmedi. Av hevesi sadece köpeğin işine yaradı. Hayvan açık havada kıra, bayıra vurdu kendini. Keyiften geberecek. Hayvancağız aniden önümden yüz, yüz elli metre ilerde zınk diye durdu. Sarkık kulaklarını olabildiğince havaya dikti. Defneliğin kıyısına koşup havlayama başladı. Ne olup bittiğini ben de anlamadım. Hayvan defneliğe doğru koşup havlayarak saldırıyor, inleyerek geri kaçıyordu. Yaklaşınca bir de baktım sık defne kümesinin içinde bir domuz var. Beni görünce domuz çalıların arasından çıkıp bayırdan yukarı doğru koşmaya başladı. Arka arkaya nişan alıp iki tane çaktım. Burnu üstü yere çakılıp yuvarlanmaya başladım. Önce niye vurdum ki bu hayvanı diye düşündüm. Tarlada ekinimiz yok, mısırımız yok. Şimdi Almanya’da olsam veya İsveç’te bu domuz dünyanın parası eder. Hem organik, hem yabani… Oysa şimdi ben burada bırakıp gideceğim leşi günlerce etrafı kokutacak. Domuzun orasına, burasına bakıp incelerken aklıma şeytanca bir fikir geldi. Yurt dışındayken arkadaşlar kuzu eti diye bana defalarca domuz yedirip sonra da alay etmişlerdi. Üstelik yağlı kısımları atılırsa etinin tadı kuzu etine de benziyordu. Bıçağımı çıkarıp hayvanın ön ve arka bacaklarını kestim. Köydeki eve gittim. Kestiğim bacakların derilerini yüzdüm. Etlerini kemiklerden ayırdım. Yağlı kısımlarını kesip attım. Bir tencereye doldurup soğanlı, patatesli, havuçlu güzel bir yahni kaynattım. Hem de az buz değil. Kocaman bir tencere… Yeme de yanında yat. Ardından Sinop’a bir telefon patlattım. “Uşaklar koşun gelin. Köyde ziyafet var. Sadece ekmek alın. Başka bir şey lazım değil. Yok, içeriz, uçarız diyorsanız sizin bileceğiniz iş. Mutfağımızın geçici bir ekonomik arızadan dolayı içki servisini bir süreliğine durdurmuştur,” dedim. Bir saate kalmadan çıkıp geldiler. Hem nevaleyi de oldukça çeşitlisinden düzmüşler. Icığını cıcığını sormasalar ben de yalan söylemek zorunda kalmayacaktım. Ekmek buldun mu yanaş, dayak gördün mü sıvış. Oğlan için adağım vardı. Okulu bitirsin bir koç keseceğim demiştim. Daha önümüzde üniversite var ama adak adaktır. Kesmek lazım. İşte o koçu bu tün kestirdim. Birazını fakir fukaraya dağıttım. Geri kalanı da size ayırdım. Bir ikisi gak guk etti ama sesini kestim. Neymiş efendim ben dindar değilmişim. Adak adamak kim ben kimmişim? Oturduk sofraya hep beraber giriştik yahniye. Kaşıkların biri batıp, öteki çıkıyor. Bir tabak, iki tabak derken tencerenin dibi göründü. Bir de işin uzmanları var. Bu koç daha bir yaşına yeni girmiş. Yem ile değil kırda, bayırda kekik ile beslenmiş. Eti misler gibi kokuyormuş. Sanki illa ukalalık etmeliyiz. Her şeyden anlamalıyız. Yahni kaşıklandı, şaraplar, biralar, rakılar hafif hafif bünyede yol bulmaya başladı. Sofra toplandı, tatlı bir sohbet başladı. Zaten keyfimiz de yerinde. “Arkadaşlar, dedim. “Üzgünüm, yediğinizi ne kuzu ne de koçtu. Çakıroğlu’nda öğleye yakın bir domuz vurdum. Ziyan olmasına gönlüm elvermedi. Getirip eve pişirdim. Sonra da sizi çağırdım.” - Yalan valla yalan, bizimle kafa buluyor. - Doğrudur oğlum, ben anlamıştım zaten. - Şaka dimi be Olgun abi. Hadi şaka de… - Yalan söylüyor. Bir bakışta ne eti olduğunu şıp diye anlarım. - Yapar ulan bu gâvur, valla yapar… - Ne olursa olsun. Et güzeldi. Ellerine sağlık. Ben takmam aga, - Domuz olsa ne yazar. Önemli olan niyet... Biz onu koç diye yedik. “Şaka şaka…” dedim. Hepsinin rengi geldi. Ama öte yandan içlerine de kurt düştü bir kere. Artık fayda çıkmaz. Kurcalayıp dururlar. Adım gibi biliyorum. Birisi atladı hemen; - Bunun kemikleri nerde? - Köpeklere verdim, nerede olacak köpeklerin karnında. - Derisi nerde? - Koçu kesen köylüye verdim. Derisini, ciğerlerini, kalbini ve böbreklerini o aldı. - Yalan dimi, ne olursun doğruyu söyle. Yediğimiz domuzun etiydi dimi? Bursa Nisan 2011 Seyfullah

  Daldır Kaşığı Yahniye, Sorma Etini Bahri"ye - 2 (Son) (seyfullah ÇALIŞKAN) 20 Mayıs 2011 Deneysel 

Gülbahçe hani bu tavuğun bacakları?, dedim. - Yahninin içinde. - Kemikleri nerde peki? - Pişirmeden büyük kemiklerin hepsini çıkardım. - Lades kemiğini de görmedim? - Doğrurken kesilmiştir. - Bırak numarayı bu kemikler tavuk kemiği değil.

 

 



Küçük bir çocukken babama yalvardım. "Ne olursun vilayet konağı önünde kaleminden kan damlayan, ipten adam alan cümleler yazan katiplere beni çırak ver." dedim. Ama beni dinlemedi. Önce bir katibin yanında işe başlayıp sonra bir yazarın yanında çırak olarak yetişebilseydim düşlerim gerçek olabilirdi. Babam beni dinlemek şöyle dursun inadına yapar gibi gitti beni terzinin yanına çırak verdi. İki hafta dükkana çay, gazoz taşıyıp kömürlü ütüyü tutuşturmak, her sabah dükkanı süpürmek zor geldiği için işten kaçtım. Terzi çırağından yazar olduğu nerde görülmüş. İki yıl yazlık sinemada makinist çıraklığı yapmamın bu günlere gelmemde çok faydası oldu. Bütün türk filmlerinin senaryolarını afişine bakıp çözer hale geldim. "Bunları yazmaya ne var, ben de yazarım deyip" o işide bıraktım.

Çünkü bir yazma meraklısının maceralara atılması, insan selinin içinde farklı yaşamlarla tanışması gerekli. Kararım yerinde olmasına rağmen kasabamız küçük bir yer olduğu için karıştığım insan seli hiç bir yere akmıyordu. Artezyen borusundan aşağı akan suyun girdabında akşama kadar dönüp duran saman çöpü olmaktan bir türlü kurtulamadım. Bu durgunluk sadece benim gelişmemi engelmedi. Kilometre kareye düşen vukuat sayısındaki azlıktan dolayı bütün kasabalılar can sıkıntısından patlardı. Hatta bir söylenceye göre bizim oraların adamının ömrünün bu kadar kısa oluşu can sıkıntısından kaynaklanıyormuş.

Mahallediki kadınlar bile dedikodu malzemesi bulmakta zorluk çekerlerdi. Hatta eski yıllara ait dedikoduları tekrar tekrar seslendirip " nerde o eski günler, bizim gençliğimizde bu kasabada üç günde bir kız kaçardı. Gaytan bıyıklı kocalar içip içip eve gelirler, üşenmeden gecenin köründe dır dır eden karılarını döverlerdi. Gecinin bir yarısı sokağa jandarmalar gelirdi, seyiri güzel olurdu. Bereketi kaçtı sokakların valla" derlerdi. Böyle sakin ve sesiz bir kasaba insan düş gücünü sürekli canlı tutamaz. Ne kadar hevesli olursan ol can sıkıntısının elinde mutlaka miskinleşip körelirsin. Güzel cümleler yazmak için, sürükleyici olaylar anlatmak için yanlış topraklarda büyüyüp çorak kaldım. Neden bu kadar sıkıcı olduğumu, kötü yazdığımı umarım anlarsınız.



 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |


İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2017 | © seyfullah ÇALIŞKAN, 2017
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.

 

Bu dosyanın son güncelleme tarihi: 24.02.2017 23:39:16