yardımlarınız için teşekkür ederim. umarım burada sık sık görüşebiliriz. birde haddimi aşmazsam eğer bir şey sormak istiyorum. siz bu işe yeni başladığınızda zorluklar yaşadınızmı. çünkü yenilere pek fazla sıcak bakılmadığı yolunda duyumlar aldım. biraz ürkek bir yapım olduğu için zorluklarla fazla baş edemeyeceğimden ve hayallerime başlamadan veda etmek zorunda kalacağımdan korkuyorum. zamanınızı çaldığım için özür dilerim.
sevgiler...
İlk Roman
95 görüntülenme · 463 ileti
Hayır, hiç zorluk yaşamadım.Ayrıca, bu sitede yenilere iyi yaklaşılmadığı da bence hiç doğru değil.Bu konuda tareddüt etmeyin.İzedebiyat, sanal ortamın en saygın sitelerinden.Yazdıklarınızı hemen göndermeye başlayın.Hiç kimse mükemmel değildir.Hepimizin birbirimizden öğreneceğimiz çok şey var.Kendinize güvenin.Haydi kolay geldin.Sevgiyle kalın.
öncelikle teşekkür ederim yazımı okumuşsunuz. yorumunuzla ilgili bir görüşüm vardı. sanki bana eskiden hayat şartları daha zormuş gibi geliyor. esasında biz insanlar hayat kolaylaştıkça duygularımızıda kolaylaştırıyoruz gibi geliyor. gerçi hayat hakkında ahkam kesecek yaşta değilim ama. bundan bir kaç sene sonra bu tür duyguların tamamen kaybolmasından ciddi anlamda endişe ediyorum. herkes üstüne düşen görevi hakkıyla yerine getirse kavgada olmaz sevgisizlikte bence. ne diyelim allah sevgisiz bırakmasın hiç bir canlıyı sevgiler...
Merhaba Sevgili Tibet;
Size göre, eskiden yaşam daha zor....Bana göre ise, şimdi daha zor....Evet, teknolojik gelişmeler işimizi kolaylaştırdı ama; bir yandan da ilgi ve ihtiyaçlarımız günden güne çoğaldı.Hiçbir şeye yetişemez olduk.İlköğretim Okulu öğrencilerinin nasıl koşuşturduklarını; yarış atı gibi dersane- özel öğretmen - okul arasında gidip geldiklerini düşünün hele...Bu, sadece bir örnek....Her neyse!....Aramıza hoşgeldiniz....:)....Sevgiyle kalın.
(Arkadaşlar, kusura bakmayın.Tibet'le özelden yazışabilirdik aslında.N'apalım, oldu bir kez....Affola.)
İlk denememi sizlerle paylaşmak istedim. Sizce nasıl olmuş?
[[B]]Kırık Sandalye[[/B]]
Kırık bir sandalye idi salonun orta yerinde, yalnız başına bir kenara bırakılmış, kimsenin üzerine oturmak istemediği. Kahverengi rengi vardı. Üzeri verniklenmişti. Parlıyordu vuran ışıkla beraber. Üstelik daha yeni eve alınmıştı, kendisi dışındaki bir masa ve yedi sandalye ile birlikte. Ancak taşınması sırasında, taşıyan araca yanlış yerleştirildiği için sadece kendisinin eklem yerleri gevşemişti. Onun dışındakilere hiçbir şey olmamıştı. Bir iki oturma sonucunda da tamamen salı vermişti kendini. Biri üzerine oturduğunda ileri geri salınıyordu elinde olmadan. O da bundan mutlu değildi ama ne yapabilirdi ki. Kendi kendini de tamir edemezdi ya. Yapıla bilecek tek şey sahibinin onu kavrayarak marangoz ustasına götürmesi tutkalla yapıştırılmasını sağlaması gerekirdi.
Doktor Ahmet Beyler salonu sade bir şekilde dekore etmişlerdi. Salona koltuk takımı, gümüşlük, masa sandalye, halı ve de birkaç sehpa yerleştirmişlerdi. Ne de olsa eşi ve çocuğuyla küçük bir aile idiler. Ara sıra Ahmet beyin iş arkadaşları ile binadaki komşuları gelirdi ziyaretlerine. Onun dışında salona kimselerde uğramazdı zaten.
Ahmet Bey tıp fakültesini bitireli 3 yıl olmuştu. Okulu bitirince mahalleden tanıştığı kız arkadaşı Mehtap Hanım ile evlenmişlerdi. Aileler arasında sade bir nikâh ile dünya evine girmişlerdi. Evliliklerinin birinci yılının sonlarında da küçük Oktay dünya ya gelmişti. O gün onların en mutlu günü olmuştu. Ahmet Bey oğluna kendisi küçükken vefat eden babasının adını vermişti. Mehtap hanım ise eşinin babasını çok sevdiğini bildiği için alternatif bir isim bile teklif etmemişti.
Bizim sandalye salonda kendini çok yalnız hissediyordu. Ayrıca bir gün birisi üzerine oturacakta kırılacak diye çok korkuyordu. Hem kendisine zarar gelebilir hem de üzerine oturana bir şey olabilirdi. Evdekilerden yana korkusu yoktu ama misafirler bilemeyebilirdi kendisinin her an kırılabileceğini. Ancak kimsenin oturmamaması için dua etmekten başka da şansı yoktu.
Mehtap hanım evde yemek yapıyordu. Akşama eşinin gelmesine de fazla bir zaman kalmamıştı. Televizyonda seyrettiği programda yeni bitmişti zaten. Hazır başka bir işi yokken yemeği de bir an önce hazırlayayım diye düşünmüştü. Küçük Oktay da içeride uyuyordu. Bu esnada kapı çaldı.
Kapıda karşı komşuları Hamiyet Hanım vardı. Hamiyet hanım Öğretmendi ve öğleden sonra dersi erken bittiği için eve erken geliyordu. Eşi Rıfat beyde aynı okulun müdürüydü. Fakat o okul tamamen kapanmadan gelemiyordu.
Hamiyet Hanım Mehtap hanıma akşama kendilerine oturmaya geleceklerini söylemek için kapıyı çalmıştı. Akşama eşimle gelelim hem konuşur hem birer çay içeriz diyecekti.
Kapıda kısa bir konuşmadan sonra akşam saat 20.00 için Mehtap hanımla sözleştiler. Mehtap hanımda yemeğini pişirmeye dönmek için mutfağa yöneldi.
Birden kapı çaldı. Saatte 20.00’a geliyordu. Ahmet Beyler yemeklerini yemişlerdi ve Misafirler geleceği için salona geçmişlerdi. Mehtap hanımda çayları demlemiş, hazırlanması kolay bir kek yapmıştı.
Mehtap Hanım kapıyı açtığında, Hamiyet Hanımla eşi Mehmet Bey kapıdalardı. Mehtap hanım onları içeriye, salona davet etti. Salonda koltuğa oturdular. Mehtap hanım çayları getirdi. Güzelce çayları yudumladılar ve yanında da keki yediler. Ahmet Bey Mehmet beyle, Mehtap hanımda Hamiyet hanımla derin bir sohbete daldılar.
Konuşmaları Gümüşlük camının gürültülü bir şekilde kırılmasıyla bölünmüştü. Küçük Oktay kanlar içinde yerde yatıyordu.
Oktay kenarda duran sandalye ye çıkmıştı ve de sandalye gümüşlüğe devrilmişti.
Erdal Akkoyun
Şöyle bir düşünün;mevsim bahar’dan yaz’a doğru bırakmış kendini.Yaşınız 18,deniz
kenarında oturmuş “pink Floyd”dinliyorsunuz.hayalleriniz var, yüzünüzü okşayan meltem
İçinizi kabartıyor,olmak istediğiniz yere sanki bir adım daha yaklaşıyorsunuz.(sanki ordaymış
gibi iç çekiyorsunuz) bir an oturduğunuz yerden kalkıp hayal ettiğiniz yere sanki birazdan
Hareket edecekmiş gibi oluyorsunuz,bir nefes sigara ve bir yudum bira sizi dahada
heyecanlandırıyor.O gün orda son kez denizin bittiği ufka bakıp geri döndüğünüzde bu senede
Olmayacağı gerçeğini anlıyorsunuz.Derken yıllar o kadar çabuk geçerki,”bu sene olmazsa
seneye diyecek mecaliniz kalmıyor artık.Ne yazıkki deniz kenarları bitmiş,”pink Floyd”artık
unutulmuştur,hayalleriniz; ufuktan kaybolan bir gemi misali yavaş yavaş yok olmuştur.Artık
ayaklarınız yere basmaya başlamış,gerçeği biraz daha kavrar olmuşsunuzdur.
18 yaş geride kalmıştır,evlenmişsinizdir.artık hayalleriniz yaşadığınız hayat olmuştur.
Yıllar geçer çocuğunuz olur,birden yıllar öncesine dönerseniz,içiniz tekrar kabarmaya başlar.
Çocuğunuz büyüdükçe,geçmiş hayallerinizde onunla birlikte büyür
Çünkü hayallerinizin bir mirasçısı vardır artık.Gitmek istediğiniz yer hala ordadır ama sizi
kabul etmeyeceği gerçeğide vardır.heyecanınız bu sefer farklı olur,tekrar başa
dönersiniz.heyecanla…Hayallerinizin karelerinde bu sefer bir başkası vardır.
Yıllarca bu konuyu insanlara anlatmak için elimden geleni yaptım. Ancak insanlar böyle bir durumun kendi başlarına gelebileceğine ihtimal bile vermediler. Yediler, içtiler eğlendiler ancak kötü günleri için üç kuruş yatırımı çok gördüler. Bir bardak alkolü az alsa ne olurdu sanki ya da bir bardak kolayı. O zaman bu duruma düşmeyecekler ve yaklaşan ölümden kaçabileceklerdi. Ama şimdi çok geç. Göktaşının Dünya’ya çarpmasına sekiz gün var: Yarınını düşünmeyen insanlar için korku dolu sekiz gün. Ama onlar için önemli olmasa gerek, “Herkese nasılsa onlara da öyle”, Ne de olsa hep bu sözün arkasına saklanmamışlar mıydı? Şimdi haklı çıktılar. Herkes nasıl ölecekse onlarda öyle öleceklerdi.
Göktaşının Dünya’ya çarpacağı NASA yetkililerince herkese duyuruldu. Yani duyurulmak zorunda kalınmıştı. Gökyüzünde devasa bir taş belirince onlarda bir açıklama yapmak zorunda kaldılar. Buna içeriden sızan bilgilerin etkisi de olmadı değil. Büyük bir isyan çıkacağından korkuyorlardı ama tahmin ettikleri gibi olmadı. Sadece ufak tefek olaylar çıktı.
Tüm ülkelerde acil durum ilan edildi. Yönetimlere acil durum hükümetleri el koydu. Olaylar çıkmasın diye askerler yirmi dört saat görev başında bekliyordu.
Tanrının gazabına sadece sekiz gün kaldı. İnsanlar ibadethanelere dolup taştılar, Tanrıdan af dilemek için. Ancak tanrının onlara verdiği aklı kullanmadıkları için bu saatten sonra onlara tanrı bile yardım etmeyecektir.
Bu bekleyişten korkmayan bin kişilik bir grup var sadece. Onlar ileriyi düşünerek belli bir kaynağı gözden çıkaran ve zamanında yatırım yapan insanlardı. Şimdi ise Dünyayı terk edecekleri Salı gününü bekliyorlardı. O gün uzay araçları aileleriyle birlikte Aya doğru hareket edecek ve Dünya tekrar eski haline dönene kadar orada yaşamaya çalışacaklardı. Onlar bu kurtuluşlarını bana borçlu mutlu bir kesim olarak insan ırkını ve belli başlı hayvan ve bitkilerin soyunun kurumamasını sağlayacaklardı. Onlar seçilmiş kişilerdi. Onlar benim projeme güvenerek şirketime yatırım yapan özel insanlardı.
Yolculuğa hazırlık için her hayvan ve bitki ırkından belli sayıda tohum dondurularak araçlara yerleştirildi. Bunun için yolculuk bileti verilen bilim adamlarından faydalanıldı. Onların yardımıyla bitkiler ve hayvanlar seçilerek araca yerleştirildi.
Aracın yanına gelerek son kontrollerin ne aşamada olduğunu sordum. Her şey tam istediğim gibi gidiyordu. Araç yolculuğa hazırdı. Bütün yolcular yeraltı sığınağına gelmişlerdi. Güvenlik için bir haftadan önce çağrılmışlardı. Çünkü ülkenin her tarafında küçükte olsa isyanlar baş göstermişti. Böyle bir aracın varlığından haberdar olan insanlar doğal olarak sığınağa girmeye çalışıyorlardı. Ancak bu mümkün değildi. Sığınağın etrafı görevli korumalar tarafından korunuyordu.
Nihayet beklenen gün yani Salı günü gelmişti ve göktaşının çarpmasına sadece bir gün kalmıştı. Ben ve görevli personel elimizdeki listelere göre insanları araçlara yerleştirmeye başlamıştık. Çünkü yolculuk bu akşam olacaktı. Aracı birkaç kez denemiştik ve denemeler çok iyiydi. Yolculuk sırasında bir sorun beklemiyorduk. Yerleştirme tamamlanınca hareket edecektik.
Son kontroller yapıldıktan sonra uzay aracının motoru büyük bir gürültüyle çalıştırıldı. Sığınağın üzerindeki kapağın açılması için beklemeye başladık. Beş dakika kadar sürüyordu bu işlem. Bu sırada da aracın motoru istenilen ısıya ve itme gücüne ulaşacaktı. Nihayet beş dakika doldu ve uzay aracı hızla gökyüzüne doğru harekete başladı. “Hoşçakal dünya ama tekrar görüşmek üzere”.
Ayın üzerine güvenli bir şekilde indik. İndiğimiz kraterden masmavi dünyayı net bir şekilde görebiliyorduk ve tabi yaklaşan dev göktaşını da. Çarpmaya saatler kalmıştı. Dünyanın büyük bir kısmı göktaşının gölgesi ile karanlıkta kalmıştı. Bu esnada, birden dünyadan ayrılan başka bir uzay aracı gördük. Aracın üzerinde NASA yazıyordu.
Ve göktaşı dünyaya çarptı.
Erdal Akkoyun
insan aslında dünyanın en zengin varlığıdır.Ancak bunun farkında değildir.elinde son teknolojinin bile ulaşamadığı cihazlar var.bunlardan bir kaçına örnek verecek olursak;kaç mega piksel olduğu tespit edilemeyen göz ile dünyayı kainatı izleyebiliyor insan.diğer bir örnek ise de kulaklarımız;o da bize gerekli olanları bize işittirir bize gereksizleri işitmez.nasıl mı?günlük konuşmaları yapabilmemiz için duymamız lazım onu da duyabiliyoruz.onda normal bir insan da problem olmuyor.gelgelelim duymayan seslere;dünyanın hareket sesi.saatte 800 km. hızla giden bir uçak bile ne kadar ses çıkarıyor.gelelim saatte 108000 km hız yapan dünyaya.peki bunun sesini işitebiliyormuyuz.çok şükür ki işitemiyoruz. ya işitseydik hayat ne kadar çekilmez olurdu.demek ki kulağın yaratılışında insanın işitmesi gerekenleri bilen onun istekelrine cevap veren bir zat tarafından verilmiştir de insan farkında bile değildir.bize gelinse kardeşim al şu 2 trilyonu ver bana kulaklarını denilse acaba kendisini düşünen bir insan verir mi o kadar para olsa ama kulakları olmasa o kadar paranın ne anlamı kalır.zenginliğimizin somut örneklerine 2 misal verdik. şimdi de soyut örneklerine bakalım.düşünmekle başlayabiliriz mesela.insanı diğer varlıklardan ayıran en ama en önemli özllik denilince akla gelen ilk cevap düşünmek olacaktır.peki bir soru daha bize bu sefer 2 değilde 25 trilyon verilsin ancak düşünme yeteneğimiz elimizden alınacak.acaba kim verir.bence kimse vermez düşünmeyen bir insan asla düşünülemez...
gören,işiten ve düşünen bir insan konuşmayı da isteyecektir elbette
konuşmakta insana mahsus özelliklerden birisidir.diğer canlılardan konulanlar var gibi görünsede onlar işittiklerini tekrar eden bşr yapıya sahiptir.yani kendi duygu ve düşüncelerini aktarmaz.
hayatı bir düşünsenize konuşamıyorsunuz.sizin beyninize konuşma çipi yerleştirilmemiş.ses kartı yok cihazın.ne yapacaksınız işte o zamanda hayat çekilmez bir hale gelecekti.bizi bilen, gören, ihtiyaçlarımızı bilen birisi bu çipi yerleştirmiş.
konuşmak olmasaydı nasıl aşklarımızı sevgimizi karşımızdakine o nağmeli sözlerle anlatabilirdik.yarimize seni seviyorum bile diyemezdik.peşimizden köpek kovalarken '' anne'' diye bağıramazdık bile.
demin ne demiştik?görmek,işitmek,düşünmek,konuşmak ve son olarakta yazmaya gelelim.yazı yazmak insanın bence hayatta vazgeçemediği şeylerden birisidir.en öenmlisi hangisi denilirse?hiçbirisi diyebiliriz.çünkü bu özelliklerini elimizden geldiğince yazdık.ancak hiçbirisinin diğerleri olmadan bir anlamı olmaz.anlamı olmaz da değil.işletmede hani bir kavram vardır pert sistemi diye.bir aktivitenin oluşabilmesi için bir önceki aktivitenin tam gerçekleşmesi gerekir.yani düşünme duyusu olsun ki konuşma orada bir ihtiyaç olsun.konuşma olsun ki yazma bir ihtiyaç olrak doğsun.bunun gibi misalleri çoğaltabiliriz.
evet yazmak sosyal açıdan kültürel açıdan ekonomik açıdan dinsel açıdan çok öenmli bir yer kaplar.baktığımız zaman insanlar milattan önce bile işittiklerini gördüklerini düşündüklerini konuştukalarını bir yerlere aktarmak istemişler.bu açıdan da yazmak fiili ortaya çıkmıştır.ancak bir düşünün zengin değilim diyen insanın eline dikkat edin.yazı yazdığı eline tüm parmakların boyları ve yerleri farklı araları boşluklu.bir düşünün baş parmağı olmasaydı eğer bütün insanlık tarihine yön veren yazılar oluşabilir miydi. elbette oluşamazdı.bilimin ilerlemesi için gereken okumak fiili için kitabı tutmak gerekir ellerimiz olmasaydı tutabilirmiydik elbette tutamazdık.
sonuç olarak insan doğuştan trilyoner olarak doğar.dünyanın herşeyine yön veren olayları bu zenginliği sayesinde yaparda farkına bile varmaz.birde fakirim neden zengin değilim diye üzülürde durur ey insan! üzülüp duracağına sahip olduğun zenginliğin farkına var çalış ve neden çalıştığının amacının ne olduğunu iyi kavra
İyi günler temennilerimle sayın Erdal Akkoyun'a...
"Kırık Sandalye"öykü denemeniz benim şahsımca hikaye olmaya aday bir yazı.fakat burada şunu söylemeden de geçemeyeceğim,
şayet roman denemesi için yazıyorsanız konu çok kısıtlı gibi geldi bana.nereye kadar genişleyebileceğini açıkcası mantığım pek almıyor,
ama tabi sizin kurgunuzu,hayal gücünüzü şu an pek kestiremeyeceğim için de bir yorum da yapamıyorum.
ama öykünüze de kayıtsız kalamadım ve başlığıyla beraber de dikkatimi çekince yorum yapamadan da duramadım.
bir hatam olursa biliniz ki bu sizi rencide etmek için değil sadece bir yönlendirmek ya da bir fikir vermek olur.
buna dayanarak da daha geniş açıklamalar,betimlemeler ya da sizi etkileyen birkaç unsuru da buraya ilave edebilirsiniz.anlamca akıcı,üslupta sürükleyecilik olması hele de romanda zordur.anlatımı hep aynı çizgide koruyup,romanı güçlendirmek de apayrı bir meziyettir.ben de bu konuda bir çok yazı deneyimde bulunduğum için ne kadar zor bir şey olduğunu tahmin edebiliyorum.
umarım kaleminiz keskin,yeni roman denemeniz hayırlı olsun...
saygılar
İki gündür boğazımdan tek lokma geçmedi. Öyle açım ki; başım dönme dolap gibi dönüyor. Gözlerim kararıyor, Sokakta bayılmamak için kendimi zor tutuyorum. Midemi kurtlar kemiriyor sanki. Daha önce böyle açlık hissetmemiştim. Dayanmak gerçekten çok zor. Ellerim nasılda titriyor allahım.
İnsanlar yanımdan nasılda umursamazca geçiyor. Hiçbirisinin umurunda değilim. Karnın açmı? Diye soran bir allahın kulun yok. Dizlerimde takat kalmadı. Bari kaldırımın kenarına oturayım. Böyle daha iyi ayakta duracak halim kalmamıştı. Şimdi biraz daha rahatım ama bu açlık beni öldürecek. Hey gidi eski günlerim hey.
Burnumda tütüyor, eskiden ailemle yemek yediğim mutlu günlerim. Sofrada bir tek kuş sütü eksikti. Çok mutluyduk. Hep beraber sofraya oturur duamızı eder yemeğimizi yerdik. Sofrada benim yerim belli idi. Kimse yerime oturmazdı. Bana saygıda kusur etmezdi eşim, beni çok severdi. İş çıkışı çocuklarım yolumu gözlerdi. Yemekten sonra onlarla oynardım. Çok güzel günlerdi. Bana eşimden hatıra kalan o günler.
Güzel günler erken bitti. Eşimi kanserden kaybettim. Sonrasında kendimi bir daha toparlayamadım. Ne olduysa ondan sonra oldu zaten. Kendimi içkiye verdim. İşten çıkar bara giderdim. Sabahlara kadar içer eve bile uğramadan tekrar işe dönerdim. Bu durum aylarca sürüp gitti. Patronum birkaç defa uyardıktan sonra işime son verdi. Daha da perişan oldum. Sadece işten kopmamıştım. Aylardır çocuklarımı da görmüyordum. Benim yokluğumda kız kardeşim çocuklarıma bakıyordu sağ olsun. O da olmasa ne yapardım. Kendimle beraber onlarıda ateşe atardım. Neyse onların durumu şimdi iyi. Bu benim en büyük tesellim.
Herşeyimi kaybettikten sonra artık çevremin yüzüne bakamaz olmuştum. Bir akşam üzerimdeki elbiselerimle terk ettim oraları. İzmir’e gittim. Bu kalabalık yerde tanıdıklarım görmeyecekti beni ve ne kadar acı çektiğimi bilmeyeceklerdi. Uzun yıllar böylece yaşadım. Dilenmeyi de öğrenmiştim sokaklarda. İnsanlardan para istiyordum. Onlarda isteyerek yada istemeyerek bana ceplerindeki bozuk paraları veriyorlardı. Başlarından defetmek için üç beş kuruşun hesabını yapmıyorlardı. Parayı alınca gidip içki alıyordum. Parktaki ulu bir ağacın altına uzanıp geçmişimi unutmak için sızana kadar içiyordum.
Yıllarım sokaklarda geçti farkında olmadan. Artık gençte değildim. Saçım sakalım bembeyaz olmuştu. Derim ise kırışmış kumaş gibi. Artık sokakların soğuğunu daha çok hissediyorum. Yanlarım soğuktan ağrıyordu. Dilenecek gücümde kalmamıştı. Bedenimin eridiğini hissedebiliyorum. Eski günlerimi özlüyorum.
Oturduğum kaldırımın kenarında birden içim geçti. Yüz üstü düştüm. İnsanlar yanımdan geçip gidiyordu aldırmadan. Ben ise acı çekiyordum yattığım yerde ve karnım çok açtı. Bir ara, Hayal meyal baba diyen birisinin yaklaştığını hissettim. Ama artık gücüm tükenmişti.
Erdal Akkoyun
İki gündür boğazımdan tek lokma geçmedi. Öyle açım ki; başım dönme dolap gibi dönüyor. Gözlerim kararıyor, Sokakta bayılmamak için kendimi zor tutuyorum. Midemi kurtlar kemiriyor sanki. Daha önce böyle açlık hissetmemiştim. Dayanmak gerçekten çok zor. Ellerim nasılda titriyor allahım.
İnsanlar yanımdan nasılda umursamazca geçiyor. Hiçbirisinin umurunda değilim. Karnın açmı? Diye soran bir allahın kulun yok. Dizlerimde takat kalmadı. Bari kaldırımın kenarına oturayım. Böyle daha iyi ayakta duracak halim kalmamıştı. Şimdi biraz daha rahatım ama bu açlık beni öldürecek. Hey gidi eski günlerim hey.
Burnumda tütüyor, eskiden ailemle yemek yediğim mutlu günlerim. Sofrada bir tek kuş sütü eksikti. Çok mutluyduk. Hep beraber sofraya oturur duamızı eder yemeğimizi yerdik. Sofrada benim yerim belli idi. Kimse yerime oturmazdı. Bana saygıda kusur etmezdi eşim, beni çok severdi. İş çıkışı çocuklarım yolumu gözlerdi. Yemekten sonra onlarla oynardım. Çok güzel günlerdi. Bana eşimden hatıra kalan o günler.
Güzel günler erken bitti. Eşimi kanserden kaybettim. Sonrasında kendimi bir daha toparlayamadım. Ne olduysa ondan sonra oldu zaten. Kendimi içkiye verdim. İşten çıkar bara giderdim. Sabahlara kadar içer eve bile uğramadan tekrar işe dönerdim. Bu durum aylarca sürüp gitti. Patronum birkaç defa uyardıktan sonra işime son verdi. Daha da perişan oldum. Sadece işten kopmamıştım. Aylardır çocuklarımı da görmüyordum. Benim yokluğumda kız kardeşim çocuklarıma bakıyordu sağ olsun. O da olmasa ne yapardım. Kendimle beraber onlarıda ateşe atardım. Neyse onların durumu şimdi iyi. Bu benim en büyük tesellim.
Herşeyimi kaybettikten sonra artık çevremin yüzüne bakamaz olmuştum. Bir akşam üzerimdeki elbiselerimle terk ettim oraları. İzmir’e gittim. Bu kalabalık yerde tanıdıklarım görmeyecekti beni ve ne kadar acı çektiğimi bilmeyeceklerdi. Uzun yıllar böylece yaşadım. Dilenmeyi de öğrenmiştim sokaklarda. İnsanlardan para istiyordum. Onlarda isteyerek yada istemeyerek bana ceplerindeki bozuk paraları veriyorlardı. Başlarından defetmek için üç beş kuruşun hesabını yapmıyorlardı. Parayı alınca gidip içki alıyordum. Parktaki ulu bir ağacın altına uzanıp geçmişimi unutmak için sızana kadar içiyordum.
Yıllarım sokaklarda geçti farkında olmadan. Artık gençte değildim. Saçım sakalım bembeyaz olmuştu. Derim ise kırışmış kumaş gibi. Artık sokakların soğuğunu daha çok hissediyorum. Yanlarım soğuktan ağrıyordu. Dilenecek gücümde kalmamıştı. Bedenimin eridiğini hissedebiliyorum. Eski günlerimi özlüyorum.
Oturduğum kaldırımın kenarında birden içim geçti. Yüz üstü düştüm. İnsanlar yanımdan geçip gidiyordu aldırmadan. Ben ise acı çekiyordum yattığım yerde ve karnım çok açtı. Bir ara, Hayal meyal baba diyen birisinin yaklaştığını hissettim. Ama artık gücüm tükenmişti.
Erdal Akkoyun
Hayatı kaybettiklerimizde ararız nedense.Hiç bizim olmamış ve olmayacakların peşi sıra yuvarlanmak ,sahip olduklarımızla yarını yaşayıp hayattan birşeyler kazanmaya çalışmaktan daha önemli gözükür gözümüze.İçimizde birşeylerin özlemini yaşatır ;istediklerimize sahip olanları biraz buruk bir kıskançlıkla hatırlarız.Yaşadığımız her hayal kırıklığında kaybettiklerimizin izdüşümünü yakalarız.Öteden beri mutlu olmak için gerekli olanın insanlara değil aynaya bakmak olduğu gerçeği öğretilmemiştir bize çünkü.İlerlemenin gerçek ışığının her insanı kendi koşullarında ve karakter özellikleriyle değerlendirmenin gerekliliğinin değişmez bir gerçek olduğunu unutan bir çoğunluk, siz daha masum gözlerle bakıyorken dünyaya, birilerinin birtakım şeyleri sizden iyi yaptığı ya da bazı yönlerden sizden iyi olduğunu kafanızın en derinlerine ustaca yerleştirir ve ona göre de yaşam kriterlerinizi fark etmeden belirler.
Ne zaman aynadaki yansımanızda yakalarsınız kendinizi ve artık kıyaslamaktan vazgeçersiniz, o zaman hayat rengini sizin tonlarınızda en parlak halleriyle alır. Belki bunu başardığınız an hayat sizin için gerçek bir anlam kazanır.