Merhaba Düşge,
sizin sorunuzu anladığımı varsayarak, fakat kendimi yine de "bu yolda uğraşan" biri olarak görmeden, kısaca şu (yine tuhaf) izlenimimi dile getirmek istiyorum:
Okuduğum romanların kahramanları, bana kimi zaman, roman dışında, yani "bizim görsel dünyamızdaki" kahramanlar kadar inatçı, bencil ve "kendine buyruk" gelir. Hatta, dışarıdaki kimlikler nasıl ki bölünmez birer bütün (in-dividuum = birey) ise, içeridekiler de büsbütün, tek, parçalanamaz, koku, ten, en dibi görülmezdir nasıl oluyorsa, -biz bunları konuşurken, acaba Don Kişot -yani şu an- ne gibi garabet içinde nerede neyi düşlüyor gibi bir içten soru sorasım var sanki...bu durumda: yazar ne yapsın ki zavallı, kahramanın peşi sıra tıpkı Sancho Pansa yolun nereye gittiğinden habersiz sürüklenir durur eşeğin üzerinde...garip, sahiden garip bir durum, ama kanımca, bunda bir yasallık var, bizim "kolaylaştırıcı ve düzleştirici" aklımızın pek alamadığı...
şimdilik bu telaşlı ve gelişi güzel izlenimle selamlıyorum sizi
suyel
İlk Roman
65 görüntülenme · 463 ileti
orhan pamuk'un söyleşisini izledim.
çocuk olsam beni ikna derdi ama ben çocuk değilim.
neymiş, otuz bin şehit öldürülmüşse, karşıdan otuz bin kişi ölmüş.
teröristler de mi şehit yani?
bu ne saçma bir insan.
orhan pamuk düşüşte. onu okuyacak adam bulamayacak bir süre sonra bu ülkede.
zaten kendi de diyor, kitaplarım 33 dile çevrildi.
demek istiyor ki, bu ülkede kimse okumasa da olur beni. dünyayı fethettim.
idealist saçma bir insan orhan pamuk.
oysa o daha ünlü olmadan onun bir kitabını almıştım, hayran olmuştum kitaba.
şimdi sıfır gözümle, bir yazar nasıl saçma sapan konuşabiliyor? acaba o ağızla kaç kişiyi ikna eder burda?
geçelim bunu....
roman konusunda birkaç şey diyecektim...nerdeyse bütün ülke şiir yazıyor...öykü yazıyor...ikisi de kısalıktan alıyor gücünü çünkü...
peki roman? kaç kişi roman yazıyor?
uzun olduğu için ve büyük işçilik gerektirdiği için, bu işle ilgilenenlerin sayısı çok az,
çok çok az.
maddi olarak böyle bir yere gelmek de ömür alacağı için, insanlar başka işler yapıyorlar, bu işle gönülden ilgilenenler, işleriyle roman sevdalarını birlikte götürüyorlar.
bu işle geçinenler ise, tanınmış olanlar, sağda solda köşeleri var,
düşünün ki, ülkede dizi bolluğu var, senarist bolluğu,
bir diğer alanda da bu açlık var elbette, bunca yayınevi ne basacak?
tabiki iyi yazarlara ihtiyaçları var, kendini yetiştirmiş yazarlara.
ilerki yıllarda, işte bu büyüme, yeni yazarlar gerektirecek.
ben derim ki, bu bir meslek, bu işten para da kazanılıyor,
çokları diyor kitap okunmuyor vs.... onlar yalan elbette....
birçok yayınevi kuruluyor, bunlar bu işe para yatırıyor....
işte en zoru, bu alanda kendini yetiştirmiş yazar bulmak, işte buna ömür harcayanlar, gayret edenler, kesinlikle yükselecek, bir büyük yayınevine girmek zor değildir, sıkı çalışanlar elbbette, para da kazanırlar, çünkü kitaplar satılıyor, yenileri basılıyor, o ünlü yazarlar bile, birden bir yere gelmiyorlar, işin içinde büyük bir emek var, elbette çevreden yardım da alıyorlar, ama emeksiz olmuyor,
çilesini çekiyorlar, çekilir, benim bu yazma serüveninden çıkardığım en büyük ders: asla iyi olduğunu savunma, asla başardığını düşünme, yeni şeyler öğren...
bu düşünce bana inanılmaz yol aldırdı. bunu tavsiye ederim.
yazarlık, uzun vadeli bir iş, on sene yatırım yaparsınız, on beş sene sonra meyve toplarsınız, sabır, en büyük güçtür.
İlk kitabım: KARMA, öykü şiir kitabıdır...
benden alabilirsiniz....ya da gündüz yayınevinden..
beş ytl.
110 sayfa....
bari bu iki yazar/gazeteci hakkında birkaç söz söyleyim.
birlikte yaptıkları programlar çok heyecanlı.
neler olup bitiyor, iyi anlatıyorlar,
emre kongarın ateşlendiği zamanları, milli damarlarının kabardığı anları görmelisiniz,
mehmet barlasın süt dökmüş kedi halini izlemelisiniz.
hacıvat karagöz gibi.
Değerli İsa,
Orhan Pamuk'la ilgili tartışmaya katılmamak, kendisi böyle saçma ve (yazınsallık bakımından) gereksiz tartışmaya davet çıkarsa dahi, aslında en doğrusu olurdu. Kanımca, onunla ilgili okunma veya okunmama ölçümleri de yine salt kitaplarının iç-biçemi ve özerkliğine dönük olmalıydı, -yine bir dilek kipi kullanıyorum, -demek: kafalar karışık ve bundan hepimiz memnunuz.
Bunları yazarken, Orhan Pamuk'u savunur bir pozisyona girebileceğim yönündeki olası izlenimden hiç hoşnut değilim elbette, Orhan Pamuk -aslına bakılırsa- umurumda değil, daha çok yazdığı kitaplar umurumda (veya umurumda değil, bu başka bir tartışma, asıl tarışma ya...neyse). Bizler bu umursarlık içindeyken, yazarlar ne yazdıklarına belki daha titiz ve özenle yaklaşabilirler, -kısacası: kimse yazdıklarına zaten bakmadığına göre, kendilerini öznel kişiler olarak algılama yanılgısı içinde oraya buraya atmak zorunda kalmazlar(dı). Bu bakımdan, şu söz çok mantıklı görünüyor bana, özellikle de Türkiye'deki okuma ve okur terbiyesini tanımlama yönünde:
Ünlü yazar, ünlü olmayan yazardan farklı bir biçimde tanınmamazlık içinde yaşar.
Saygıyla selamlıyorum sizi.
suyel
bunun formülü var mı?
öyle bir roman ki çok okunsun.
öyle romanların formülü var tabi.
bugünlerde balzac okuyorum.
goriot baba
bu romanı okuyanlar bilirler.
böyle bir roman yazsanız, çok satılır mı,
satılmaz,
çünkü çok satılır roman cinsinden değil balzakın yazdıkları.
zor.
imgelerle benzetmelerle dolu.
epey zor.
romandan bir dolu gereksiz şeylerden bahsediyor, sıkıcı,
ama iyi yazmış ama zor.
çok iyi şeylerin okuru azdır.
ben bu tarzda yazmam.
hani edebiyatı bilmesem, onun gibi yazmaya kalkışabilirdim.
jack london tarzı bana çok yakın, onun romanları su gibi okunur, sıkmaz, heyecanı düşmez,
senaristler bir senaryoyu tv izleyicisinin heyecanını ayakta tutmaya göre yazarlar. gereksiz her şeyden kaçınırlar.
bu yüzdendir fimler seyredilir, kitaplar okunmaz,
Değerli İsa bey,
belki yanılıyor olabilirim, o zaman bu iletinin geçerliliği kalmadı demek, fakat yanılmıyorsam, o zaman iletiniz, benim yazdıklarıma bir yanıt niteliğinde de algılanabilir. Bu durumda öncelikle yanıt vermiş olmanızdan ötürü size teşekkür etmek isterim. Fakat, yanıtınızın içerğini tüm iyi gayretli okumama rağmen, yazdıklarımla herhangi bir bağ göremediğimi belirtmek isterim. Karşılıklı söylemlere (böyle bir platformda) kalkışmayı çok makul bulamıyorum, fakat, işin özünde [[U]]ayrı bakış açılarından [[/U]] [[B]]ayrı konuları [[/B]] ele aldığımız gerçeğini görüyorum (örneğin ben "okunmak"tan bahsediyorum, siz "satmak"tan bahsediyorsunuz, vb.). Fikirlerinize müdahale etme hakkını da kendimde görmediğim için ilgili bir kişiyle daha fazla tartışamamanın üzüntüsünü dile getirerek iyi çalışmalar diliyorum size.
suyel
yakup arkadaş,
dilime öyle geldiği için çok satar dedim. çok satılması da çok okunmasını gösterir mi, gerçekçi olacak olursak, çok satılır roman elbette çok okunur.
bir romanda gereksiz yerler olabilir. ben bir romanda gereksiz yerler bulabiliyorum. neyi sevmeyip neyi sevdiğimi bilirim.
şöyle diyeyim, bir ferrari ferraridir. onun yarısı murat 131 değildir. onu o yapan birçok unsurun bir araya gelmesidir. yani bir tasarım, bir mühendislik ürünüdür.
roman da böyledir. onda gereksiz şeyler anlatırsanız, maymun gibi sırıtır okura.
tabi bana gereksiz gelen bir paragraf, başka bir okurun ilgisini çekebilir.
ama sevilen şeyler aşağı yukarı bellidir.
Değerli İsa,
Size aslında hemen yazacaktım, fakat, nasıl bir yoldan size ulaşabilirim diye düşündüm durdum, sonra da kendi kendime kızıp, siz nasıl kendi ses tonunuz ve söyleminizle bana yöneliyorsanız, bu konuda kendiniz olmayı başarıyorsanız, ben de aynısını başarabilmeliyim dedim (gerçi ben insanlarla iletişimde daha çok kendim değil de, konu ve karşımdaki insanın duruşu ve yaklaşımı doğrultusunda davranmayı yeğleyen bir huya sahibim, ama elimden geldiğince sözümde duracağım, yani kendim gibi olmaya gayret edeceğim); umarım kendim gibi yanıt veriyor olmamla, sizin yanıtınızın tercihlerini herhangi bir şekilde değerlendirdiğim izlenimini edinmezsiniz (ben de sizi olduğunuz gibi kabul ediyor, takdir ediyor, en azından anlamaya kesin kararlılığımı kendimde görüyorum).
İlk başta demeliyim ki, konuyu (herhangi bir konuyu) bir başka insanla paylaşırken, konu konusunda (kendisi, sınırları vs.) evvela anlaşmış olmalıyım, yoksa takip etmekte, iyi niyetli bir şekilde karşımdaki insanı anlama kararlılığımı korumakta zorlanmak doğabilir. Bu bakımdan konu hakkında bir düzeltme yapma ihtiyacı duyuyorum, sanırım en baştan beri ben “yazınsal ürün” hakkında görüş belirtiyorum, siz ise “basılmış kitaplar” konusunu ele almayı yeğliyorsunuz; yazılanları lütfen siz de tekrar gözden geçirip kendinizce değerlendirin, belki görüşüme katılmayabilirsiniz. Katıldığınızı varsayarak ilerlemek, bunu siz de takdir edersiniz ki, saçma olur. Fakat, “basılmış kitaplar” konusunda, yani sizin konuyu çekmeye çalıştığınız nokta ile ilgili benim çok fazla görüşüm olmadığını, daha doğrusu, bu konudaki olası görüşlerimin aşağı yukarı herkesin veya kimseninki gibi olduğunu belirtmek zorundayım. Kısacası: adı geçen konuya yönelik görüşlerimin çok fazla değere sahip olduğunu hiç düşünmüyorum; örneğin sizin somut savlarınızla ilgili ne söyleyebilirim ki? “Gereksiz yerler” (her ne ise sizin gözünüzde) bulabilmek ile, bir yazınsal ürünü anlamaya çalışmak arasında bir bağı ben peşinen ve kendiliğinden göremiyorum, bulamıyorum, bulmam için tüm bakma ve tartma “alışkanlıklarımı” zorlamam, evet sonunda da yadsımam gerekirdi herhalde. Aynı şekilde, “Ferrari Ferrari’dir” şeklindeki analojik dayanağınıza, aslında savunulan yargınızı desteklemese de, özünde ne karşı çıkabilirim, ne de onaylamakla memnun kalırım; ben hiçbir “kalıcı” yazınsal ürünün bir başka “kalıcı” ürünle bir kefeye konulduğunu, dolayısıyla “marka”laşabileceğini şahsen hiç düşünmedim, yani aklım bu konuda büsbütün kıt ve boş kalmıştır şimdiye değin; fakat, kitap evlerine gidip etrafıma bir bakınca, orada “stand”lara bölünmüş çeşitli ürünlerin sanki markalaşmış olarak tüketime sunulduğu hissini çok geçmeden yaşayabileceğimi tasavvur edebilirim pekala; o yüzden de edindiğim birkaç kitabımı –yalanım yok, neden olsun ki?- hiçbir zaman kitap evlerinin satış raflarından edinmedim. En son olarak bu analojik dayanağınızla ilgili ben de kendimce bir yol bulduğumu söylemek isterim: bir gün bir olasılık yazmaya karar verebileceğim bir “kitap” asla Ferrari olsun istemezdim (başka bir markalaşma numunesi de olabilir), örneğin ben dağda gezmeyi, yürüyüş yapmayı sevdiğim için avcumun içinde sırıtmadan ve tam orantılı olarak duran bir çakıl taşı olsun isterdim (belki, örneğin diyorum). Umarım, siz “neyi sevdiğinizi bildiğiniz” kadar, benim (yani başka bir insan olarak benim, örneğin diyorum) neyi sevmediğimi bildiğim konusunda da olasılık payı bırakabilirsiniz. Bunu başarabilirseniz, sevdiklerimiz veyahut sevmediklerimizin ortak bir konu hakkında sohbette pek fazla tartı gücüne sahip olmadığında da buluşabiliriz belki, bunu, yani: sizinle –çok zor olsa da- mutlaka bir noktada buluşmayı çok isterim doğrusu.
Buluşmamız için de, tekrar en başa dönüp, acaba hangi konuda konuştuğumuza karar verebilir miyiz? Yani “basılan kitaplar”(ın insanların tartısındaki göreceli değerlendirilmesi) mi, “yazınsal ürün”ler(in oluşumsal ve yapısal özellikleri) mi?, Basılan kitaplar, okunsun okunmasın, satılsın satılmasın, benim üzerinde konuşabileceğim, konuşsam dahi, söylediklerimle bir şeyi ifade ettiğime inanabileceğim bir konu değil. Buluşmak zorunda da değiliz hani…zorla güzellik olmasın…
Güzellikler, sevgiler, saygılar.
Suyel
Bu konuda beni bilgilendirir misiniz ? Roman yazım teknikleriyle ilgili kitaplar okuyorum . Bu konuda kısmende olsa bilgi edindim . Ama asıl yazmak istediğimin
deneme türünde bir kitap olduğunu düşünüyorum .Ancak bu konu üzerine bana yardımcı olacak bir yayın bulamadım .Sizin bildiğiniz bir yayın yada benimle paylaşabileceğiniz hir bilginiz var mı ?
Şehrin yorgun sokaklarında bir kadın, Deniz’in elinde sigara. Akşam oluyor. Gökyüzünde kış sersemi bulutlar. Başlayacak sağanak yağmurun ipuçlarını veriyordu rüzgâr.
Şehrin temiz sokaklarının birinde Deniz, kadın yeryüzüne indi ineli hiç bu kadar güzel değildi, hiç böyle bir ıslığı hiç böyle salınışı yoktu. Sonra kokusu, uzak dağ çiçeklerinden döne ese gelen, kıpır kıpır. Sımsıcak.
Yangın esmeri, uzun boylu, saçları da uzun, simsiyah gözleri var, yüreği pırıl pırıl, korkusuz.
Bir ayyaş geçiyor yanından Deniz’in, ayyaşın gözlerinde yeni denizler dalgalanıyor, ne güzel, kendini kazanmış sanıyor belki bir mor kelebek. İçince kimi, güzelleşir felek, kimi çirkinleşir. Deniz ayyaşı ufak bir göz selamıyla karşıladı geçti gitti yoluna. Bakakaldı ayyaş Deniz’in ardından, hayal mi gerçek mi uçsuz bucaksız bir şey, güzel soru işareti. “Aman bana ne” deyip şarkısına başladı bıraktığı yerden.
Deniz’in kafasında otuz yıllık bir geçmiş, sordu kendine: İlk nerde ben mutsuzum demeye başlamıştı, ilk nerde çözülmüştü, hangi nehrin akıntısında, hangi papatyada, hangi iklimin sabahında. Şimdi, çok yakındı onlara, çocukluk: Babası ticaret adamıydı, aynı zamanda da çapkınlık adamı, çoğu kez ihmal ediyor ailesini, sık sık şehir dışı iş gezilerine çıkıyor, en sık telefonda duyuyor sesini küçük kız, kim bilir hangi odalarda kimlerle yaşar sonra kime güler kahverengi gözleri, pardon denizleri, denize benzetiyor babasını, okyanuslara, tekneyle açılmak istersin, en ötesine gitmek istersin, fırtınasını acısını yaşamak istersin, kedini ona bırakmak istersin, işte öyle bir baba, yokluğu bile kıymetliydi, işte o ara ilk kez çözülmüştü, tıpkı bir geminin halatlarının rıhtımdan kopması gibi. Kırılmıştı diyebiliriz, öyle bir tanrı yaramıştı çırılçıplak. Mutluluğu bulamayan, özleyen çaresiz çocuklar nereye gittiyse, küçük kız da oraya gitti
Yeni katılımcı Ayşen Gencer, Deneme ile Roman (türleri) arasında bir farkın olup olmadığı; bu farkın neyden ibaret olduğu sorusunu ortaya atıyor; şöyle diyor Ayşen Gencer:
"Bu konuda beni bilgilendirir misiniz ? Roman yazım teknikleriyle ilgili kitaplar okuyorum . Bu konuda kısmende olsa bilgi edindim . Ama asıl yazmak istediğimin
deneme türünde bir kitap olduğunu düşünüyorum .Ancak bu konu üzerine bana yardımcı olacak bir yayın bulamadım .Sizin bildiğiniz bir yayın yada benimle paylaşabileceğiniz hir bilginiz var mı ?"
Kime sorduğunu pek açıklamıyor, o halde, genel olarak sorulan soru diye yorumlamak, çok yanlış olmaz.
Konu hakkında bir yayın konusunda da benim bir bilgim yok; başka dillerde konuya ilişkin çeşitli (bilimsel/bilimsel-dışı) çalışmalar var sanırım; ama yine somut bir önerim olmayacak; genel adres olarak Umberto Eco (Açık Yapıt; Anlatı ormanlarında beş gezinti vb.); Walter Benjamin ve özellikle Theodor Adorno gösterilebilir;
Belki daha yararlı bir yol şu olabilir: ilk "roman" örneği (yani: nesir türünde anlatım/sunum) olarak Homeros'un iki "destanı" ile ilk "deneme" türündeki örnek olarak da Michel de Montaigne'in "Essays" ("denemeler") adlı metinleri gözden geçirilebilir; bu somut örneklerden yola çıkarak birçok çıkarım ve tanımsal ilke belirginleşebilir belki de (daha doğrusu mutlaka belirecektir). "Deneme" biçiminin "nesir" türüne kabulü ve artık gelenekselleşmiş bir unsur olarak kabul görmesi sanırım Michel Montaigne'den sonra daha yaygın olarak Jean - Jacques Rousseau ile gerçekleşiyor; Ayrıca 20.yy edebiyatında özellikle "günce romanları"nın yaygınlaşması, deneme ile roman türlerini daha doğrudan ilişkilendirmek için uygun bir ortam hazırlıyor kanımca; ama bunlar çok spesifik çözümlemeleri gerektiren savlardır; yani: günce romanlarında aslında gizliden gizliye bir "deneme" havası ve biçiminin egemen olduğunu, ancak ayrınıtlı metin çözümlemeleri sonunda bulgulamak ve doğrulamak mümkün görünüyor; Aynı denklem içinde kanımca "Aforizma" biçimi de ele alınması gerekiyor; Aforizma günümüz roman ve geniş nesir biçimlerinin sanki en dipteki biçim-oluşturucu yapısı halini almış gibi; örnekler Samuel Beckett ve Jamce Joyce'den oluşturulduğuna inanıyorum; özellikle Joyce'un eserlerinin günümüz edebiyatı (nesir düzleminde) anlamak için çok belirleyici bir rol oynadığına inanıyorum; ama inanmakla olmuyor, bunlar daha somut metin çözümlemeleri içinde doğrulanması gerekir; uzun iş kısacası! Çok uzun ve zahmetli (ama çok gerekli) bir iş;
Benim ayak üstü bir şekilde söyleceklerim bundan ibaret; umarım biraz olsun yardımcı olmuşumdur;
iyi çalışmalar
Suyel
Gerçekten uzun ve zor bir yol gibi görünüyor. Bu konuda bir takım planlarım vardı, yazmak konusunda. Ama öyle görünüyor ki planlarımı bir müddet daha erteleyip okumaya ve araştırmaya devam etmem gerekiyor. Verdiğin bilgiler içinde ayrıca teşekkür ederim. Evet, sorum genel bir soruydu.Bana fikir verebilecek herkezin yardımını bekliyorum.
ayşe gencer'e:
Öncelikle hoşgeldin. Sanırım sorun benim içinde geçerli olduğundan fikirlerimi paylaşmak istedim. Özellikle yazı sözkonusu olunca kendimi çoğu kez sudan çıkmış bir balık gibi hissediyorum hala. Onca kitap, onca cümle kurma çabası, içindekini dışa vurma arzusu vb. bir sürü his kendimi çaresiz hissetmemi engellemiyor çoğu kez.
Ben özellikle öykü ile ilgileniyorum. Belki biliyorsundur Semih GÜMÜŞ'ün Öykünün Bahçesi isimli kitabını. Ben çok faydalandım. Sadece öykü üstüne söylenmiş sözler yahut örnekler olarak değerlendirmeden, genel bir bakış açısı ile baktığında bu tip kitaplar belli bir fikir edinmene yardımcı olabilir.
Bir kitap daha vardı önereceğim ama az önce ismi aklımdan uçup gitti. Hatırladığımda yazacağım, söz! Umarım yardımcı olabilmişimdir.
Sevgiler!
1
Şehrin yorgun sokaklarında bir kadın, Deniz’in elinde sigara. Akşam oluyor. Gökyüzünde kış sersemi bulutlar. Başlayacak sağanak yağmurun ipuçlarını veriyordu rüzgâr.
Şehrin temiz sokaklarının birinde Deniz, kadın yeryüzüne indi ineli hiç bu kadar güzel değildi, hiç böyle bir ıslığı hiç böyle salınışı yoktu. Sonra kokusu, uzak dağ çiçeklerinden döne ese gelen, kıpır kıpır. Sımsıcak.
Yangın esmeri, uzun boylu, saçları da uzun, simsiyah gözleri var, yüreği pırıl pırıl, korkusuz.
Bir ayyaş geçiyor yanından Deniz’in, ayyaşın gözlerinde yeni denizler dalgalanıyor, ne güzel, kendini kazanmış sanıyor belki bir mor kelebek. İçince kimi, güzelleşir felek, kimi çirkinleşir. Deniz ayyaşı ufak bir göz selamıyla karşıladı geçti gitti yoluna. Bakakaldı ayyaş Deniz’in ardından, hayal mi gerçek mi uçsuz bucaksız bir şey, güzel soru işareti. “Aman bana ne” deyip şarkısına başladı bıraktığı yerden.
Deniz’in kafasında otuz yıllık bir geçmiş, sordu kendine: İlk nerde ben mutsuzum demeye başlamıştı, ilk nerde çözülmüştü, hangi nehrin akıntısında, hangi papatyada, hangi iklimin sabahında. Şimdi, çok yakındı onlara, çocukluk: Babası ticaret adamıydı, aynı zamanda da çapkınlık adamı, çoğu kez ihmal ediyor ailesini, sık sık şehir dışı iş gezilerine çıkıyor, en sık telefonda duyuyor sesini küçük kız, kim bilir hangi odalarda kimlerle yaşar sonra kime güler kahverengi gözleri, pardon denizleri, denize benzetiyor babasını, okyanuslara, tekneyle açılmak istersin, en ötesine gitmek istersin, fırtınasını acısını yaşamak istersin, kedini ona bırakmak istersin, işte öyle bir baba, yokluğu bile kıymetliydi, işte o ara ilk kez çözülmüştü, tıpkı bir geminin halatlarının rıhtımdan kopması gibi. Kırılmıştı diyebiliriz, öyle bir tanrı yaramıştı çırılçıplak. Mutluluğu bulamayan, özleyen çaresiz çocuklar nereye gittiyse, küçük kız da oraya gitti, sonra ilk gençlik, yangınlarında tutulmuştu ondan on yaş büyük komşunun kocasına, bunun boşluğunda kırılmıştı, bunun sonu olmayan saçma bir duygu olduğunu fark ettiğinde, fark ettiği çok şey vardı, çevresinden eksik olmayan genç adamlar, sustuğu anlarda gelen anlamlar, yalnızlığına her geçen gün daha çok bağlandığı, babasının kör olmaya başladığı ve onun alıp gezdirmeleri, ilk öpücük ıslaklığı, nerdeydi hangi aralıktaydı, günlerden pazardı galiba, deli bir yaz yağmuru mu vardı yoksa ona mı öyle gelmişti, yazlığın bahçesinde salıncakta mıydı yoksa öyle mi sanmıştı, adı neydi o çocuğun, incecikti, onu her gördüğünde gökyüzü sanıyor kendini, titriyor ince ince, o giderken taktı bir sızı iniyor yüreğine, bütün gücü şırıngayla alınmış gibi gidiyor, o başıboşlukta ne yapacağını bilemez, yüreğinin defterine iyi şeyler not etmeye bayılıyor, limandan geçiyor, martıları sayıyor, her birine bir ad takıyor, onu bulamadığında ya da onun işi çıktığında: “Gülümü ver bana dünya” diye ağlıyor, ah, en garip hüzünleri güneş çekilirken uçlarını veriyor, akşamlarda açıyor, kıskançlık testileri dolup dolup taşıyor, sarılıyor telefona, “Nerdeydin?” Genç adam açıklamalarını yapıyor, ekliyor: “Seni seviyorum…”
Onun sesiyle yatışır genç kız, hemen yarın için bir plan yapmalı, gidilecek yer mi yok paylaşılacak bir elma mı yok, her şey var kocaman masmavi bir gökyüzü, parlak hayalleri, bunlar konuşulmalı, bunlar taze tutulmalı, ne var ki genç adam vakti olmadığını söylüyor aşkı tedavülden kaldırmış ses tonuyla, yine gerginlik çıkmasın diye usulca ve tatlı bir şeyler söylüyor genç kız, kapıyor telefonu, kudurmak zamanı, tesellisiz, neye tutansa ne sarınsa, onun yüzüne söyleyemediği ne kadar şey varsa usul usul çıkıyor kuytularından, ruhunun patikalarında yırtıcı kuşlar, “Evet. Aramızda her şey bitti diyeceğim! Evet. Evet. İşi varmış. Hep işi çıkıyor zaten. Beni sevmiyor. Sevse böyle davranmaz. Kıymetimi anlayacak ama çok geç olacak…” Uyku en güzel ve kibar yoldaştır böyle akşamlara, böyle düşüncelerle böyle mırıldanmalarla harcanan genç kıza, küçüklükte ezilip solmuş, yere göğe sığdırılamayan şen anlardan birine yuvarlanır, uyur uyur uyur, soğur…
Her genç kızda aşağı yukarı aynı belirtileri cömertçe gösteren aşk duygusu, onda da tipik özelliklerini gösteriyordu, yoksa genç adamın sözleri olduğundan çirkin sayılabilirdi, çok büyütmüştü onu gözünde, ne var ki atsa atamıyor satsa satamıyor, ne kadar mutlu olsa elde var yine hüzün, yine yağlı bir karanlık, korkulu çarpar kalbi, ama hayatın, çevredekilerin, sağda solda gördüğü insanların, en yakınlarının fısıldadığı şeyleri duyar, durup içindekiler gözetliyor, bir papatyayı eline alıp yapraklarını tek tek koparırken gündüzün ilk anları, hayatın sunduğu mesajları duyuyor, sevda sıkıntılarına biraz daha dayanma gücü buluyor: “Bunun iyi bir tarafı var” diye mırıldanıyor içindeki genç kıza, genç adamın da nesi iyi, nesi insanı alıp başka yere götürüyor, galiba gamzeleriydi, ilk ona dikkat etmişti, çok sıradan görünüyor oysa, genç kız, sonra başka iyi şeyler keşfetmişti onun kara gözlerinde, balıkçıydı genç adam, genç kız, babasının ona iyi bir iş verebileceğini söylemişti ama kabul görmemişti, onun bisikletine binip ormana doğru, uzaklara doğru gitmek, bir çeşme başında su içip dinlenmek, onun elini tuta tuta uzaklaşmak yeryüzünden. Genç adam bir gece denize açıldı balıkçı teknesiyle ve bir daha geri dönmedi, bu ilişkiye olur vermeyen babası bile üzülmüştü. Soluğu annesinden alabilmişti genç kız. Kırılmış genç kızlar nereye sığınırsa oraya sığınmıştı, gece yarısının arka sayfalarına, kalabalıklar içinde yalnızlığa, çağlar ötesinin gölgelerine, çekmecelerde bırakılmış hüzünlere, başladığı mı bittiği mi belli olmayan dokunaklı günlere, içindeki büyük buseye, varlığından yeni yeni haberdar olduğu renklerine, acının yol verdiği o müthiş bilgeliğe, genç kız acısıyla yandıkça çoğaldı, çoğaldıkça yandı, tuhaf bir dayanıklılık kol gezdi damarlarında, bir an öfkeyle kaldırdı ona ait ne varsa, ondan sonraki günler güneş gördü yüzü, ama her denize baktığından içinin sızlaması dinmedi, alışır insan her şeye, alışır, alıştı sonunda genç kız. Ne var ki gecikmiş bir mektup oluyor her şey, o yıllarda kitaplarla arkadaşlığını kırlarına taşıdı, bozdurulmamış gizler edindi, bir andan sonra her şey ağır gelir insana, birkaç şeyle yaşamayı öğrenir, öyle yapıyordu, umutla umutsuzluk arasında sadece ayakta kalabileceği kadar bir yer, o karanlığa rağmen birkaç dostu eksik etmiyordu hayatından, onlar da olmasa çekilir şey değildi günler, geceler, sonbahar, kar yürüyüşleri, sıcak bir kahve ya da çay içince gözler önüne serilen dünya, “kız seni çok özledim, hemen buluşalım” nidasını işitince telefonda, yüreğinde titreyen hanımeli, kendini sokaklara bırakıyor, kendini dostuna bırakıyor, hani her seferinde vedalaşılır, son anda bir şey çıkar, söylenir, sonra yine vedalaşır insanlar, son anda yine bir şey çıkar, konuşurlar konuşurlar, zaman çığlık atar, oysa anlatılacak şeyler sanki yeni çıktı piyasaya: “Dur bunu söylemeliyim, dur şunu dinlemelisin…” Sonra
zorla ayrılırlar birbirinden insanlar, işte böylesi bir an yaşanmıştır, ıssız sokağı dürten gece karanlığı içinde ılık şeyler düşünerek yürür, dostunun sesi gitmemiştir kulaklarından, hani sakin suların pırıltısı vardır, öyledir genç kız, evde yalnızlığı kucaklar onu, yarım bıraktığı ne varsa, masada bekleyen kitabın parlayan kapağı, suda yürüyormuş hisse veren aforizmaları, gardrobun orasına burasına serpiştirilmiş sanki bir çınar ağacı olacaklar yeşerecekler günün birinde… Hiç denemediği düşünceler işte tam bu anlarda gelip dönüyor kafasında, bir güneş gibi süzülüyor uzaklara elindeki kitapla, günün ışıkları vurur yüzüne, sonra okul yolu, hiç çalışmadığı hâlde en yüksek notları alır, “Neyin var bugün, solgunsun” dediğinde arkadaşları, türlü yalanlar icat eder, hiç bozuntuya vermez, sırların anlatılacağı insanlar vardır elbette, bunlardan biriydi Pınar,
ona doğruları, parıltılarını söylerdi, Pınar onun sağ omzu gibiydi, yaz tatillerinde Pınar’ı alıp nerelere gitmedi ki, Pınar da yapacağını yaptı ya sonunda, alıp başını gitti yurt dışına, okumak derken yerleşti kaldı oraya, önceleri sık sık görüşürler, büyük özlemleri sıkıştırmasını bilirlerdi kısa ve vurucu cümlelere, ne var ki araya mesafe girince soğur ilişkiler, zaman içinde Pınar’ın yüzü, kahkahaları, candanlığı solgun fotoğraflar hanesine düştü ister istemez, oysa genç kız, pınara ulaşmaya çalışmıştı, yapabileceğini yapmıştı, unutulmak çok büyük yaralar insanı, bunu da unuttu genç kız, biraz daha hırpalandı yaşama sevinci, yaralı bir aslan nasıl güçlü olursa, genç kızda böyle bir güç ortaya çıkmıştı, sabırlı gözlerle filmin sonunu bekliyordu. Annesinden edinmişti belki de en zor zamanlarında gizli saklı bir yerde kalmış mizah anlayışı ortaya çıkarıyordu, neydi nereye gidiyordu hiç anlamı yoktu, mizah gözlüğüyle bakıyordu olaylara, içinden gülüyordu, kimi parçalarını paylaşıyordu özel insanlarla, ama repliğini unutmuş bir tiyatro oyuncusu gibi, tamamına erdiremiyor, gittiği yerlerde ağır, zor, sıkıcı bir insan izlenimi yaratıyordu, oysa böyle değildi, bu yanlış anlaşılmalarda epey rahatsız oluyordu duyduğunda, cesaretini toplar bütün kelimelerini kuşanır, bir ılık iklim yayardı insanlara, kısa sürerdi bu, her insanın kendinden kovamadığı karanlıkları vardır, bu fazlaydı damarlarında, işte o aralar “garip kız” damgasını yedi, çok hoşlandı bundan, ardından “garip kız” diye yükselen fısıltıyı bir köşesinde yakaladığı anlarda, kendine her zamankinden çok bağlandı, o zaman zaman kükreyen içedönüklülüğü yeni bir anlam daha kazanmış oldu, bir garip ürperticiliği vardı insanların üstünde, toplumda farklı algılanmak her insanın her genç kızın hoşuna gider, siz onları bir bakışta tanırsınız, duruşları bakışları değişiktir, genç kız kendini çok sıradan buluyor oysa, bir değişik insan varsa oydu, lisenin son yıllarında yan yana düşmüşlerdi, Bora kimseyle içli dışlı olmazdı, ruh gibi bir şeydi, ruhunun kasabalarında neler olup bitiyordu, hangi devrimin sözcükleri yankılanıyordu ayaklarında, bu suskunluk nedendi,
genç kızda giderek ona sokulma istediği doğuyordu. Küçük ipuçlarına bakarak çözmeye çalışıyordu genç adamı. Bazen merak en büyük güç olabiliyor insanda, genç kızda da böyleydi, küçük sıcak kelimelerle sokulmaya çalıştı ona ama istediğini alamadı, neyin dargınlığıydı genç adamın yüzündeki hüzün, yoksa hüzün değil de bir pişmanlık mıydı inci inci dökülen, gittiği her yerde bütün ilgiyi üstüne çeken, küçük solgun bir suratı vardı, her zaman temiz görünürdü, aşkın gizli, altına benzeyen paragrafları doğdu kızın derinliklerinde, deli dolu kapıldı ona, işte o anlarda her zamankinden çok sarıldı annesine, babasının kör kayıp hâline, zaman kıymetli bir hazine gibi parlarken, akarken, yeni oyunlar keşfetmişti, bisikletine binip uzak yerlere gidiyordu, yüreğinde kocaman bir dünya, yağmur çamur demeden çıkıyordu yola, sessiz bir yol vardır arkada, en çok oradan gidiyordu, köylerden geçiyordu, değişik ve uzak insanların kokusunu hazla çekiyordu içine, meselâ köylü kadının biri onu davet etmişti evine, terli ve yorgun kıza gönlünün yalın, sıcak kapısını tamamen açmıştı, çoğunlukla böyledir köylü kadınlar, yalın yaşamanın incelikle sinmiştir yüzlerine, ver sırtına ot çuvalını taşısın, ver sırtına odunları taşısın, zordur orda kadın olmak, kadıncağız öyle anlatıyordu ki otomatik çamaşır makinesini, sanki mucizeden söz ediyor. Yıllardır hayaliydi onu almak, sonra birden telaşlandı: “Kusura bakma, unuttum, içecek bir şey vereyim, buranın ayranı çok iyidir…”
İçtiği ayran, hayatının en lezzetli ayranı olur genç kızın, nedir bu terli hâlin, perişan, gözleri cıvıl cıvıl, “Yarışlara mı hazırlanıyorsun?” diyor köylü kadın, gülüyor genç kız, gezmenin, yolda yeni bir şeyler görmenin, insanları izlemenin zevkinden, yaşamanın tadından bahsediyor. Evin kıvrımlarına bakıyor da, ne basit, sıcak, böyle bir evde sonsuza kadar yaşayabilir. “Gel sana evi gezdireyim diyor köylü kadın, alıp onu gezdirmeye başlıyor, her odanın mazisi dallanıyor dilinde, sandığını açıp gelinliğe benzeyen şeyi, paçavrayı gösteriyor, zamanında bunlar çok kıymetliymiş, kocasıyla ilk zamanlarını anlatıyor gözlerinde eflatun aşk kuşları, nasıl zengin nasıl duygulu hissediyor kendini, hani komşusu olsa, utanır anlatmaya, ama karşısında candan ve yabancı bir genç kız olunca iş başka, etrafta veletler dolanıyor, üç tane, birinin altında don yok, altına işemiş, dolanıyor öyle ortalıkta, bir diğeri şaşkın ördek gibi izliyor genç kızı, öteki velet ise elindeki ekmeği kemiriyor, işte bu veletlerle başladı yeni bir yaşam, analık, işte o günden beridir çekilir şey oldu kocanın tokatları, ilk tokadı yediğinde, iç dünyasının şahanelikleri saçılıp gitmişti çok uzaklara, gülerek söylüyor bunları köylü kadın, “Buranın yeşili şusu busu çok zaman alıyor, bir tokatın nesine kızayım şimdi, bunca şeyden sonra, gönül ister ki hep iyi geçinelim…” Genç kız yüreğinin tarlasında gelinciklerle ayrılır oradan, zaman zaman hatırlar kadını, o yalın şeker hâliyle, bu bisikletle gezmeleri her seferinde çok şey kazanmıştır ona, küçük, solgun suratlı genç adam yüreğindedir hep, ıslak çimenlere ya da çiçeklere özgü hissi ruhunun ortasında, bir sefer çok yaklaşmıştı ona, öyle anları vardır ki genç erkeklerin, insanların, o an ya girdiniz ya girmekten caydınız ya kovuldunuz altın kapıdan, öyle bir andı, yıldızlar vardı gökte, her biri birbirinden parlak, zamanın en ürkek en dayanılmaz şarkılarını söylüyorlar, sokaktan daha önce defalarca geçmişti genç kız, daha önce hiç böyle değildi, yıldızlar, tatlı sokak ışıkları, içine inanılmaz şeyler yuvarlıyor, “tutsam elini, ne düşünür?” diye düşündü genç kız, “hoşlanır mı?” Ne sorduysa genç kız, açmadı kendini geç adam, kısa, ruhsuz cevaplar vermişti, yüzü gülmemişti, nesi vardır peki, iyice karamsarlık düştü içine genç kızın, “Bu bir hayalet” diye düşündü, yolda bir kedi görünce aç ve yorgun, nasıl yumuşadı genç adam, sakladığı yüzü ortaya çıkmıştı, okşarken kediyi, gözlerinde memleketin hasır altı edilmiş yasak şiirleri, “Sor bana, her istediğini anlatacağım” deyiverdi genç adam, o an söyleyeceği hiçbir şeyinin olmadığını anlamıştı genç kız, ona ulaştığını, ona sahip olduğunu hissetmişti, tadacağı ne varsa, onun tek cümlesinde yaşamıştı, gerisini görmeye gerek yoktu, kedi de olmasa ruhunu açacağı yoktu hayaletin, onu kedisiyle baş başa bırakıp gitti birden, genç adam ise genç kızın neden böyle yaptığını hiç araştırmadı, genç kız sonra pişman oldu, neden öyle davrandığını izah etmeye çalıştı ama genç adama dinletemedi, son şansı olduğunu nerden bilebilirdi, kırılmıştı, kırıklı da olsa atar yürek, ıssızlığının, yalnızlığının bahçesinde bir acı gül daha, ne utanmaz ne coşkulu. Ruhunda bir uçurum daha.
Önerdiğin kitaba en kısa zamanda bakacağım. Ben de Metin Tekin' in Roman Sanatı adlı kitabını okuyorum şuan. Okuduklarımdan kendimce notlar alıyorum bir kenara. Ve okudukca daha çoookkkk yol almam gerektiğini görüyorum. Ama vazgeçmek gibi bir niyetim yok. Bugüne dek hep şiir yazdım. 1600 tane oldular. Oldular da ne oldu ? Sıkıştırılmış duygusallıktan ibaret, hiçbir edebi değeri olmayan düz yazılar gibi geliyorlar şimdi o yazdıklarım bana :(( Bunca açığı nasıl kapatacağım bilmiyorum.
Sağ olsun forumda ki arkadaşlar ellerinden geldiğince yardımcı oluyor. Belki bu sayede bir yön çizebiliriz bizde kendimize, ne dersin ?
Bana, paylaşmak istediğin bir bilgi, kaynak yada fikir olursa
aysengencer@hotmail.com dan da yazabilirsin .
Hadi bakalım, hepimize kolay gelsin.
Şu aralar arkadaşlardan özür diliyorum tartışmalara bire bir katılamadığım için; site içinde birkaç metin üzerinde daha etraflıca düşünme ve okuma gereği duyuyorum; ayayk üstü yorumların -tabii gereği olması dışında- bir somut getirisi pek olmuyor; örneğin bugün İsa'nın birkaç şiirini tüm gün boyunca içimde söylenip durdum (bunu bir değerlendirme içeriğinden bağımsız söylüyorum); havasını algılamak, ses tonunu tam duyabilmek için; bir şeyleri kristalize olması için bu gerekli galiba; ilk fırsatta düşüncelerimi metinler üzerinde somutlaştırmaya niyetliyim; galiba bir şeyler oluyor...yavaş yavaş bir şeyler oluyor gibi...bu çok heyecan verici...-
şimdilik herkese iyi çalışmalar.
Suyel