12 yildan beri Ingiltere'de yasiyorum. Cok uzun zamandan beri en buyuk mutlulugum yazmak oldu. Cogu zaman yazdigim yazilarla ilgili bu isi bilen kisiler tarafindan cok iyi yorumlar yapildi. Ama kendime guvenemedigim icin bir suredir yazmiyorum. Bunun nedeni biraz da kararsizlik. Hangi dilde yazmam gerektigine karar veremiyorum. Ingilizce kendi dilim olmadigi icin, yazi yazarken bazi kaliplarin dogrulugunu sorguluyorum ve surekli tedirginim. Turkiye'den uzak kaldigim icin Turkce yazdigimda imla hatalari yapmaktan korkuyorum. Kendimi nasil gelistirebilecegim konusunda fikri olanlarin onerilerini bekliyorum. Tesekkur ederim...
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
Valla benim ki üç misli!
Ve lâkin, ola ki bir şiirim, yazdığım değerlendirilirse mutlu olurum.
Bu siteden gidemeyeceğim, bunu anladım.
Hoş ve dost kalsın dostlar...
Özgür Pencere “Edebiyat ve Sanat Derneği” sitesinin 16 yaş üstü açmış olduğu şiir yarışması var. Konu çok güzel, “sen”
Hemen baskıya vereceksen bir matbaacı ile anlaşman gerekli.
mrb ben de deneme yazıyorum ve 2006 da baskıya vermeyi düşünüyorum ama benim sorunum baskıya verme aşaması.
neler yapmam lazım?
Şu aralar arkadaşlardan özür diliyorum tartışmalara bire bir katılamadığım için; site içinde birkaç metin üzerinde daha etraflıca düşünme ve okuma gereği duyuyorum; ayayk üstü yorumların -tabii gereği olması dışında- bir somut getirisi pek olmuyor; örneğin bugün İsa'nın birkaç şiirini tüm gün boyunca içimde söylenip durdum (bunu bir değerlendirme içeriğinden bağımsız söylüyorum); havasını algılamak, ses tonunu tam duyabilmek için; bir şeyleri kristalize olması için bu gerekli galiba; ilk fırsatta düşüncelerimi metinler üzerinde somutlaştırmaya niyetliyim; galiba bir şeyler oluyor...yavaş yavaş bir şeyler oluyor gibi...bu çok heyecan verici...-
şimdilik herkese iyi çalışmalar.
Suyel
Beni yüreklendiriyorsun:))
Mario Levi diyince sen aklıma geldi.
Belki faydalanmak isteyen arkadaşlar olabilir.
İstanbul Moda Yazı Atölyesinde Mario Levi' nin 32 saatlik ( hafatada 1 gün 2 saat olmak üzere ) yaratıcı yazarlık kursu var. Katılmak isteyen arkadaşlar varsa tel: 0 216 449 20 45 Buradan daha detaylı bilgi alabilirler, Şubat ayında başlayacakmış.
Bende şiirlerimi buraya eklemeyi başaramasamda ( henüz ) antolojiye kaydedebilme becerisini göstermiş bulunmaktayım. Gerçi henüz çok azını yazabildim oraya ama ilerleyen günlerde şiir sayımı arttıracağım. Gözatmak istersen adres www.antoloji.com/aysen_gencer
ayşen.
ısrarla ekle.
evet.
güzel gidiyorsun.
devam.
bir kez başladın mı, ilerlemek zorunda kalırsın. geri dönüşün yok.
öyle bi öykü okumuştum, mario levi'nin.
Ok.
Ben ısrarla ekliyorum şiirlerimi.
İmla hatalarım affola, çalışacağım ama söz:))
Önerdiğin kitaba en kısa zamanda bakacağım. Ben de Metin Tekin' in Roman Sanatı adlı kitabını okuyorum şuan. Okuduklarımdan kendimce notlar alıyorum bir kenara. Ve okudukca daha çoookkkk yol almam gerektiğini görüyorum. Ama vazgeçmek gibi bir niyetim yok. Bugüne dek hep şiir yazdım. 1600 tane oldular. Oldular da ne oldu ? Sıkıştırılmış duygusallıktan ibaret, hiçbir edebi değeri olmayan düz yazılar gibi geliyorlar şimdi o yazdıklarım bana :(( Bunca açığı nasıl kapatacağım bilmiyorum.
Sağ olsun forumda ki arkadaşlar ellerinden geldiğince yardımcı oluyor. Belki bu sayede bir yön çizebiliriz bizde kendimize, ne dersin ?
Bana, paylaşmak istediğin bir bilgi, kaynak yada fikir olursa
aysengencer@hotmail.com dan da yazabilirsin .
Hadi bakalım, hepimize kolay gelsin.
Yazarlar çok çeşitli çilelerden geçerek bir yer edinirler toplumda, yaşam öykülerinde, söyleşilerde derler, Fethi Naci, bir kitap alabilmek için paltosunu satmış mesela, onu bilen bilir, bir eleştirmen o.
Yani bu yola baş/ömür konulur.
Yoksa uğraşılarınız romantik bir heves olmaktan öteye gidemez.
Herkes için geçerlidir bu.
Mesela ben, benim yazdıklarım insanların ilgisini niye çeksin, neden okusunlar yazdıklarımı, onca yazar varken, işte bu farkı yaratabilmek önemli.
Bir kitap bastırmak ticari bir olay, yayınevleri de keyiflerinden kitap basmazlar elbette. Sizin yazdıklarınıza ticari gözle de bakacaklardır, her şey gerçek, işler böyle.
Herkes kitap bastırmak istesin.
Herkes, bu iyi bir şeydir.
Kemal Tahir kitabında şöyle diyor: çalışmak çalışmak çalışmak,
Geçen gün arkadaşım söyledi bunu.
Sevgili Yakup Suphi, forumun çıtasını yükselttin, senin gibi insanların çoğalması dileğiyle.
1
Şehrin yorgun sokaklarında bir kadın, Deniz’in elinde sigara. Akşam oluyor. Gökyüzünde kış sersemi bulutlar. Başlayacak sağanak yağmurun ipuçlarını veriyordu rüzgâr.
Şehrin temiz sokaklarının birinde Deniz, kadın yeryüzüne indi ineli hiç bu kadar güzel değildi, hiç böyle bir ıslığı hiç böyle salınışı yoktu. Sonra kokusu, uzak dağ çiçeklerinden döne ese gelen, kıpır kıpır. Sımsıcak.
Yangın esmeri, uzun boylu, saçları da uzun, simsiyah gözleri var, yüreği pırıl pırıl, korkusuz.
Bir ayyaş geçiyor yanından Deniz’in, ayyaşın gözlerinde yeni denizler dalgalanıyor, ne güzel, kendini kazanmış sanıyor belki bir mor kelebek. İçince kimi, güzelleşir felek, kimi çirkinleşir. Deniz ayyaşı ufak bir göz selamıyla karşıladı geçti gitti yoluna. Bakakaldı ayyaş Deniz’in ardından, hayal mi gerçek mi uçsuz bucaksız bir şey, güzel soru işareti. “Aman bana ne” deyip şarkısına başladı bıraktığı yerden.
Deniz’in kafasında otuz yıllık bir geçmiş, sordu kendine: İlk nerde ben mutsuzum demeye başlamıştı, ilk nerde çözülmüştü, hangi nehrin akıntısında, hangi papatyada, hangi iklimin sabahında. Şimdi, çok yakındı onlara, çocukluk: Babası ticaret adamıydı, aynı zamanda da çapkınlık adamı, çoğu kez ihmal ediyor ailesini, sık sık şehir dışı iş gezilerine çıkıyor, en sık telefonda duyuyor sesini küçük kız, kim bilir hangi odalarda kimlerle yaşar sonra kime güler kahverengi gözleri, pardon denizleri, denize benzetiyor babasını, okyanuslara, tekneyle açılmak istersin, en ötesine gitmek istersin, fırtınasını acısını yaşamak istersin, kedini ona bırakmak istersin, işte öyle bir baba, yokluğu bile kıymetliydi, işte o ara ilk kez çözülmüştü, tıpkı bir geminin halatlarının rıhtımdan kopması gibi. Kırılmıştı diyebiliriz, öyle bir tanrı yaramıştı çırılçıplak. Mutluluğu bulamayan, özleyen çaresiz çocuklar nereye gittiyse, küçük kız da oraya gitti, sonra ilk gençlik, yangınlarında tutulmuştu ondan on yaş büyük komşunun kocasına, bunun boşluğunda kırılmıştı, bunun sonu olmayan saçma bir duygu olduğunu fark ettiğinde, fark ettiği çok şey vardı, çevresinden eksik olmayan genç adamlar, sustuğu anlarda gelen anlamlar, yalnızlığına her geçen gün daha çok bağlandığı, babasının kör olmaya başladığı ve onun alıp gezdirmeleri, ilk öpücük ıslaklığı, nerdeydi hangi aralıktaydı, günlerden pazardı galiba, deli bir yaz yağmuru mu vardı yoksa ona mı öyle gelmişti, yazlığın bahçesinde salıncakta mıydı yoksa öyle mi sanmıştı, adı neydi o çocuğun, incecikti, onu her gördüğünde gökyüzü sanıyor kendini, titriyor ince ince, o giderken taktı bir sızı iniyor yüreğine, bütün gücü şırıngayla alınmış gibi gidiyor, o başıboşlukta ne yapacağını bilemez, yüreğinin defterine iyi şeyler not etmeye bayılıyor, limandan geçiyor, martıları sayıyor, her birine bir ad takıyor, onu bulamadığında ya da onun işi çıktığında: “Gülümü ver bana dünya” diye ağlıyor, ah, en garip hüzünleri güneş çekilirken uçlarını veriyor, akşamlarda açıyor, kıskançlık testileri dolup dolup taşıyor, sarılıyor telefona, “Nerdeydin?” Genç adam açıklamalarını yapıyor, ekliyor: “Seni seviyorum…”
Onun sesiyle yatışır genç kız, hemen yarın için bir plan yapmalı, gidilecek yer mi yok paylaşılacak bir elma mı yok, her şey var kocaman masmavi bir gökyüzü, parlak hayalleri, bunlar konuşulmalı, bunlar taze tutulmalı, ne var ki genç adam vakti olmadığını söylüyor aşkı tedavülden kaldırmış ses tonuyla, yine gerginlik çıkmasın diye usulca ve tatlı bir şeyler söylüyor genç kız, kapıyor telefonu, kudurmak zamanı, tesellisiz, neye tutansa ne sarınsa, onun yüzüne söyleyemediği ne kadar şey varsa usul usul çıkıyor kuytularından, ruhunun patikalarında yırtıcı kuşlar, “Evet. Aramızda her şey bitti diyeceğim! Evet. Evet. İşi varmış. Hep işi çıkıyor zaten. Beni sevmiyor. Sevse böyle davranmaz. Kıymetimi anlayacak ama çok geç olacak…” Uyku en güzel ve kibar yoldaştır böyle akşamlara, böyle düşüncelerle böyle mırıldanmalarla harcanan genç kıza, küçüklükte ezilip solmuş, yere göğe sığdırılamayan şen anlardan birine yuvarlanır, uyur uyur uyur, soğur…
Her genç kızda aşağı yukarı aynı belirtileri cömertçe gösteren aşk duygusu, onda da tipik özelliklerini gösteriyordu, yoksa genç adamın sözleri olduğundan çirkin sayılabilirdi, çok büyütmüştü onu gözünde, ne var ki atsa atamıyor satsa satamıyor, ne kadar mutlu olsa elde var yine hüzün, yine yağlı bir karanlık, korkulu çarpar kalbi, ama hayatın, çevredekilerin, sağda solda gördüğü insanların, en yakınlarının fısıldadığı şeyleri duyar, durup içindekiler gözetliyor, bir papatyayı eline alıp yapraklarını tek tek koparırken gündüzün ilk anları, hayatın sunduğu mesajları duyuyor, sevda sıkıntılarına biraz daha dayanma gücü buluyor: “Bunun iyi bir tarafı var” diye mırıldanıyor içindeki genç kıza, genç adamın da nesi iyi, nesi insanı alıp başka yere götürüyor, galiba gamzeleriydi, ilk ona dikkat etmişti, çok sıradan görünüyor oysa, genç kız, sonra başka iyi şeyler keşfetmişti onun kara gözlerinde, balıkçıydı genç adam, genç kız, babasının ona iyi bir iş verebileceğini söylemişti ama kabul görmemişti, onun bisikletine binip ormana doğru, uzaklara doğru gitmek, bir çeşme başında su içip dinlenmek, onun elini tuta tuta uzaklaşmak yeryüzünden. Genç adam bir gece denize açıldı balıkçı teknesiyle ve bir daha geri dönmedi, bu ilişkiye olur vermeyen babası bile üzülmüştü. Soluğu annesinden alabilmişti genç kız. Kırılmış genç kızlar nereye sığınırsa oraya sığınmıştı, gece yarısının arka sayfalarına, kalabalıklar içinde yalnızlığa, çağlar ötesinin gölgelerine, çekmecelerde bırakılmış hüzünlere, başladığı mı bittiği mi belli olmayan dokunaklı günlere, içindeki büyük buseye, varlığından yeni yeni haberdar olduğu renklerine, acının yol verdiği o müthiş bilgeliğe, genç kız acısıyla yandıkça çoğaldı, çoğaldıkça yandı, tuhaf bir dayanıklılık kol gezdi damarlarında, bir an öfkeyle kaldırdı ona ait ne varsa, ondan sonraki günler güneş gördü yüzü, ama her denize baktığından içinin sızlaması dinmedi, alışır insan her şeye, alışır, alıştı sonunda genç kız. Ne var ki gecikmiş bir mektup oluyor her şey, o yıllarda kitaplarla arkadaşlığını kırlarına taşıdı, bozdurulmamış gizler edindi, bir andan sonra her şey ağır gelir insana, birkaç şeyle yaşamayı öğrenir, öyle yapıyordu, umutla umutsuzluk arasında sadece ayakta kalabileceği kadar bir yer, o karanlığa rağmen birkaç dostu eksik etmiyordu hayatından, onlar da olmasa çekilir şey değildi günler, geceler, sonbahar, kar yürüyüşleri, sıcak bir kahve ya da çay içince gözler önüne serilen dünya, “kız seni çok özledim, hemen buluşalım” nidasını işitince telefonda, yüreğinde titreyen hanımeli, kendini sokaklara bırakıyor, kendini dostuna bırakıyor, hani her seferinde vedalaşılır, son anda bir şey çıkar, söylenir, sonra yine vedalaşır insanlar, son anda yine bir şey çıkar, konuşurlar konuşurlar, zaman çığlık atar, oysa anlatılacak şeyler sanki yeni çıktı piyasaya: “Dur bunu söylemeliyim, dur şunu dinlemelisin…” Sonra
zorla ayrılırlar birbirinden insanlar, işte böylesi bir an yaşanmıştır, ıssız sokağı dürten gece karanlığı içinde ılık şeyler düşünerek yürür, dostunun sesi gitmemiştir kulaklarından, hani sakin suların pırıltısı vardır, öyledir genç kız, evde yalnızlığı kucaklar onu, yarım bıraktığı ne varsa, masada bekleyen kitabın parlayan kapağı, suda yürüyormuş hisse veren aforizmaları, gardrobun orasına burasına serpiştirilmiş sanki bir çınar ağacı olacaklar yeşerecekler günün birinde… Hiç denemediği düşünceler işte tam bu anlarda gelip dönüyor kafasında, bir güneş gibi süzülüyor uzaklara elindeki kitapla, günün ışıkları vurur yüzüne, sonra okul yolu, hiç çalışmadığı hâlde en yüksek notları alır, “Neyin var bugün, solgunsun” dediğinde arkadaşları, türlü yalanlar icat eder, hiç bozuntuya vermez, sırların anlatılacağı insanlar vardır elbette, bunlardan biriydi Pınar,
ona doğruları, parıltılarını söylerdi, Pınar onun sağ omzu gibiydi, yaz tatillerinde Pınar’ı alıp nerelere gitmedi ki, Pınar da yapacağını yaptı ya sonunda, alıp başını gitti yurt dışına, okumak derken yerleşti kaldı oraya, önceleri sık sık görüşürler, büyük özlemleri sıkıştırmasını bilirlerdi kısa ve vurucu cümlelere, ne var ki araya mesafe girince soğur ilişkiler, zaman içinde Pınar’ın yüzü, kahkahaları, candanlığı solgun fotoğraflar hanesine düştü ister istemez, oysa genç kız, pınara ulaşmaya çalışmıştı, yapabileceğini yapmıştı, unutulmak çok büyük yaralar insanı, bunu da unuttu genç kız, biraz daha hırpalandı yaşama sevinci, yaralı bir aslan nasıl güçlü olursa, genç kızda böyle bir güç ortaya çıkmıştı, sabırlı gözlerle filmin sonunu bekliyordu. Annesinden edinmişti belki de en zor zamanlarında gizli saklı bir yerde kalmış mizah anlayışı ortaya çıkarıyordu, neydi nereye gidiyordu hiç anlamı yoktu, mizah gözlüğüyle bakıyordu olaylara, içinden gülüyordu, kimi parçalarını paylaşıyordu özel insanlarla, ama repliğini unutmuş bir tiyatro oyuncusu gibi, tamamına erdiremiyor, gittiği yerlerde ağır, zor, sıkıcı bir insan izlenimi yaratıyordu, oysa böyle değildi, bu yanlış anlaşılmalarda epey rahatsız oluyordu duyduğunda, cesaretini toplar bütün kelimelerini kuşanır, bir ılık iklim yayardı insanlara, kısa sürerdi bu, her insanın kendinden kovamadığı karanlıkları vardır, bu fazlaydı damarlarında, işte o aralar “garip kız” damgasını yedi, çok hoşlandı bundan, ardından “garip kız” diye yükselen fısıltıyı bir köşesinde yakaladığı anlarda, kendine her zamankinden çok bağlandı, o zaman zaman kükreyen içedönüklülüğü yeni bir anlam daha kazanmış oldu, bir garip ürperticiliği vardı insanların üstünde, toplumda farklı algılanmak her insanın her genç kızın hoşuna gider, siz onları bir bakışta tanırsınız, duruşları bakışları değişiktir, genç kız kendini çok sıradan buluyor oysa, bir değişik insan varsa oydu, lisenin son yıllarında yan yana düşmüşlerdi, Bora kimseyle içli dışlı olmazdı, ruh gibi bir şeydi, ruhunun kasabalarında neler olup bitiyordu, hangi devrimin sözcükleri yankılanıyordu ayaklarında, bu suskunluk nedendi,
genç kızda giderek ona sokulma istediği doğuyordu. Küçük ipuçlarına bakarak çözmeye çalışıyordu genç adamı. Bazen merak en büyük güç olabiliyor insanda, genç kızda da böyleydi, küçük sıcak kelimelerle sokulmaya çalıştı ona ama istediğini alamadı, neyin dargınlığıydı genç adamın yüzündeki hüzün, yoksa hüzün değil de bir pişmanlık mıydı inci inci dökülen, gittiği her yerde bütün ilgiyi üstüne çeken, küçük solgun bir suratı vardı, her zaman temiz görünürdü, aşkın gizli, altına benzeyen paragrafları doğdu kızın derinliklerinde, deli dolu kapıldı ona, işte o anlarda her zamankinden çok sarıldı annesine, babasının kör kayıp hâline, zaman kıymetli bir hazine gibi parlarken, akarken, yeni oyunlar keşfetmişti, bisikletine binip uzak yerlere gidiyordu, yüreğinde kocaman bir dünya, yağmur çamur demeden çıkıyordu yola, sessiz bir yol vardır arkada, en çok oradan gidiyordu, köylerden geçiyordu, değişik ve uzak insanların kokusunu hazla çekiyordu içine, meselâ köylü kadının biri onu davet etmişti evine, terli ve yorgun kıza gönlünün yalın, sıcak kapısını tamamen açmıştı, çoğunlukla böyledir köylü kadınlar, yalın yaşamanın incelikle sinmiştir yüzlerine, ver sırtına ot çuvalını taşısın, ver sırtına odunları taşısın, zordur orda kadın olmak, kadıncağız öyle anlatıyordu ki otomatik çamaşır makinesini, sanki mucizeden söz ediyor. Yıllardır hayaliydi onu almak, sonra birden telaşlandı: “Kusura bakma, unuttum, içecek bir şey vereyim, buranın ayranı çok iyidir…”
İçtiği ayran, hayatının en lezzetli ayranı olur genç kızın, nedir bu terli hâlin, perişan, gözleri cıvıl cıvıl, “Yarışlara mı hazırlanıyorsun?” diyor köylü kadın, gülüyor genç kız, gezmenin, yolda yeni bir şeyler görmenin, insanları izlemenin zevkinden, yaşamanın tadından bahsediyor. Evin kıvrımlarına bakıyor da, ne basit, sıcak, böyle bir evde sonsuza kadar yaşayabilir. “Gel sana evi gezdireyim diyor köylü kadın, alıp onu gezdirmeye başlıyor, her odanın mazisi dallanıyor dilinde, sandığını açıp gelinliğe benzeyen şeyi, paçavrayı gösteriyor, zamanında bunlar çok kıymetliymiş, kocasıyla ilk zamanlarını anlatıyor gözlerinde eflatun aşk kuşları, nasıl zengin nasıl duygulu hissediyor kendini, hani komşusu olsa, utanır anlatmaya, ama karşısında candan ve yabancı bir genç kız olunca iş başka, etrafta veletler dolanıyor, üç tane, birinin altında don yok, altına işemiş, dolanıyor öyle ortalıkta, bir diğeri şaşkın ördek gibi izliyor genç kızı, öteki velet ise elindeki ekmeği kemiriyor, işte bu veletlerle başladı yeni bir yaşam, analık, işte o günden beridir çekilir şey oldu kocanın tokatları, ilk tokadı yediğinde, iç dünyasının şahanelikleri saçılıp gitmişti çok uzaklara, gülerek söylüyor bunları köylü kadın, “Buranın yeşili şusu busu çok zaman alıyor, bir tokatın nesine kızayım şimdi, bunca şeyden sonra, gönül ister ki hep iyi geçinelim…” Genç kız yüreğinin tarlasında gelinciklerle ayrılır oradan, zaman zaman hatırlar kadını, o yalın şeker hâliyle, bu bisikletle gezmeleri her seferinde çok şey kazanmıştır ona, küçük, solgun suratlı genç adam yüreğindedir hep, ıslak çimenlere ya da çiçeklere özgü hissi ruhunun ortasında, bir sefer çok yaklaşmıştı ona, öyle anları vardır ki genç erkeklerin, insanların, o an ya girdiniz ya girmekten caydınız ya kovuldunuz altın kapıdan, öyle bir andı, yıldızlar vardı gökte, her biri birbirinden parlak, zamanın en ürkek en dayanılmaz şarkılarını söylüyorlar, sokaktan daha önce defalarca geçmişti genç kız, daha önce hiç böyle değildi, yıldızlar, tatlı sokak ışıkları, içine inanılmaz şeyler yuvarlıyor, “tutsam elini, ne düşünür?” diye düşündü genç kız, “hoşlanır mı?” Ne sorduysa genç kız, açmadı kendini geç adam, kısa, ruhsuz cevaplar vermişti, yüzü gülmemişti, nesi vardır peki, iyice karamsarlık düştü içine genç kızın, “Bu bir hayalet” diye düşündü, yolda bir kedi görünce aç ve yorgun, nasıl yumuşadı genç adam, sakladığı yüzü ortaya çıkmıştı, okşarken kediyi, gözlerinde memleketin hasır altı edilmiş yasak şiirleri, “Sor bana, her istediğini anlatacağım” deyiverdi genç adam, o an söyleyeceği hiçbir şeyinin olmadığını anlamıştı genç kız, ona ulaştığını, ona sahip olduğunu hissetmişti, tadacağı ne varsa, onun tek cümlesinde yaşamıştı, gerisini görmeye gerek yoktu, kedi de olmasa ruhunu açacağı yoktu hayaletin, onu kedisiyle baş başa bırakıp gitti birden, genç adam ise genç kızın neden böyle yaptığını hiç araştırmadı, genç kız sonra pişman oldu, neden öyle davrandığını izah etmeye çalıştı ama genç adama dinletemedi, son şansı olduğunu nerden bilebilirdi, kırılmıştı, kırıklı da olsa atar yürek, ıssızlığının, yalnızlığının bahçesinde bir acı gül daha, ne utanmaz ne coşkulu. Ruhunda bir uçurum daha.
http://www.lavaraci.com/
pazar günleri naile dinleyin.
radyoda.
elbette alışınca kolay gelmeye başlar.
bazen sistemden dolayı terslikler oluyor.
şiirlerini kaydedebilirsin.
yine dene.
ayşe gencer'e:
Öncelikle hoşgeldin. Sanırım sorun benim içinde geçerli olduğundan fikirlerimi paylaşmak istedim. Özellikle yazı sözkonusu olunca kendimi çoğu kez sudan çıkmış bir balık gibi hissediyorum hala. Onca kitap, onca cümle kurma çabası, içindekini dışa vurma arzusu vb. bir sürü his kendimi çaresiz hissetmemi engellemiyor çoğu kez.
Ben özellikle öykü ile ilgileniyorum. Belki biliyorsundur Semih GÜMÜŞ'ün Öykünün Bahçesi isimli kitabını. Ben çok faydalandım. Sadece öykü üstüne söylenmiş sözler yahut örnekler olarak değerlendirmeden, genel bir bakış açısı ile baktığında bu tip kitaplar belli bir fikir edinmene yardımcı olabilir.
Bir kitap daha vardı önereceğim ama az önce ismi aklımdan uçup gitti. Hatırladığımda yazacağım, söz! Umarım yardımcı olabilmişimdir.
Sevgiler!