"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

?

???

July 2026 tarihinde katıldı

Son forum iletileri

?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Daha bir işlevsel özellik kazanır ucu yakılmış mektup... Biraz hüzün kokar ama sevginin ve hasretin en belirgin duruşudur yakılmış ucu mektubun...
?
Şiir Atölyesi
Ruh Katılımı (Ortak Yaratıcılık)
Bilen bilir şiir denildiği zaman suların ters akmasını bile ellerimle sağlamaya çalışırım ama kıstaslar konması ve yönlendirmeli ortak çalışmadan yana değilim... Ama şuna sevindim ki sonunda buranın kişisel değil çoğul bir ortaklık sayfası olduğunun anlaşılmış olması... Eğer mevcut yönlendirmeleri iptal edip genel bir çalışma yapma kararı verirseniz şiirin olduğu her yerde yüreğim ve kalemimle yer alırım... Ha bu şu demek değildir... -ben - sen - biz - siz - onlar olmadan şiir olmaz gibi bir algılama meydana gelmesin sakın.. Sadece başlamadn sınırlar çizmenin gereksizliği kanaatindeyim vesselam...
?
Şiir Atölyesi
Ruh Katılımı (Ortak Yaratıcılık)
Aynanın buğusunda belirmiyordu akis Aksediyor, aksediyor ve sırrına varıyordu Düpedip not: Şiiri başlatan vezni belirlesin derim, vezinden kastım Sayın Suyel'in belirttiği gibi şeyler işte... Katılım bekliyorum...
?
Şiir Atölyesi
Ruh Katılımı (Ortak Yaratıcılık)
Arkadaşlar, kendimi (bu forumdaki haller ve ilerleyiş ortamında) daha fazla aptal olduğum hissine kaptırmamak için, başlıkta belirttiğim önerim doğrultusunda şu mısraı (ne kadar ilginç bir hal eki alıyor bu sözcük!) buraya ekliyorum: Aynanın buğusunda belirmiyordu akis Not: Şiirin ne, nasıl, vs. olup olmayacağı konusunda herhangi bir şey belirlemek istemem (gerçi ilk mısraı - ilk? belki!?- vermekle sözlerimi yalanlamış olduğum da iddia edilebilir); bir tek ricam var: "sen", "ben", "biz", "onlar" gibi şahıs zamirleri ne açık ne de (eylemlerdeki ekler biçiminde gizlenmiş olarak) gizli belirteçlerle sırıtmasın: gına geldi bana hep ben ben ben şiirlerinden, veya bunların tıknaz kızkardeşleri durumundaki sen sen sen şiirlerinden, veyahut bunların da takıntılı büyük abi ayaklarına giren biz biz biz (onlar onlar onlar) şiirlerinden. "Nesnelerin bilinçaltına" girmeye hasreti (ve bu hasretini bilen) olanlar varsa, bu ortak şiire katılırken büyük bir keyifle -umarım- ayırlacaklardır sonunda. Suyel
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Nida Arkadaş! Sen Kenan’ın avukatı mısın? Yeri geldi kendisinden bana bir mektup yazmasını istedim. Hem bunu özelime yapmasını, dolayısı ile forumu işgal ektmeyelim demesine getirdim. Ne var bunda? Belki ben ona özelden bir mektup yazdım cevabını alamadım, onun cevabını istiyorum. Kötü bir şey mi yaptım yani. Çeteliğime gelince..Evet haklısın. Namlarından biri de “Çete ibram’ın torunu’dur. Yalan değil, doğru ha…
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Öncelikle yorum yapabileceğim bir eserinizi izedebiyatta bulamadım. Ve neden Kenan Bey'in size yazması, sizin açınızdan bu denli önemli... İletilerinize bile cevap vermiyor. Hem verse siz daha mı önemli kişi olacaksınız ki 15 gün arayla kendisi şiir onaylıyor. Kitap fuarları bitti ama 2006 hediyelik eşya fuarı falan var. Haddini bil otur yerinde. Kişileri fazla meşgul etme. Sen de İzmir'li misin. Çetesiniz siz çete.
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
"Size bir mektup yazıyorum... " Bana da yazsana... İhtiyacım var.
?
Yazma Süreci
Yaratıcı Yazarlık
Fransa'da yaşıyorum. İzedebiyatta Yaşar kemal'i aradığımda şimdiye dek hep öykünmelerle karşılaştık. Karşılaştık diyorum, çünkü tek değilim. Biz büyük bir okur ailesiyiz. Yıllar önce, Fransa'da yahut başka batı devletlerinde bir Türk yazarı vitrinde görmek hayalden ibaretti. Yaşar Kemal bu zinciri kırabildi. Ne yazık ki bu evrensellik burada noktalandı. Devamı neden gelmedi? Taklit edildi, örnek alındı, güzel. Yeterli mi? Hayır. Salt taklitle olmaz çünkü. Yaratıcılık, doğallık ve en önemlisi doğaçlama. Yaşar kemal sözlüğü var, bilinir. Peki neden ikinci bir Kemal yok hala? Semih Bey, kendisine inanan bizleri her daim arkasında bulacaktır. Ve onun gibiler. Biz destansı anlatı, Türk destansılığı devam etsin istiyoruz. Avrupa bize, anadolumuza aç. Lütfen Semih bey. Hakkınız da hiç birşey bilmiyorum ve siz de açıklamamışsınız. Bugün ikinci öykünüzü de okudum. O tarzdan yoksundu. Ancak özgündü. Tabii ki kendi renginizle de yazın. Ama Yaşar Kemal tarzı yazarsanız bu yaratıcılıkla, Avrupa sizi kucaklar. Gurbetten sılaya selam ola...
?
Dilimizin Gizemleri
Yaratıcı Yazarlık
Destansılık, destancı anlatım üzerine çalışıyordum. Fransa da bulunduğun dönemde batı halkının , bizdekinin aksine, doğuya olan ilgileri üzerine eğildim konuya. Abartıcı, destansı , lirik eserler batıda yer alabiliyor ki batı bizzat yoksun bunlardan. Bir Yaşar Kemal neden bizde olumsuz eleştiriye ayıplanmaya maruz kalıyor da orada göklerde. Düşünülesi. Semih Süren, yalvarırım bu isen böyle devam et ve sen ne yazarsan okunulacak. Bu öykün artı daha önceleri ben ve azımsanmayacak bir topluluk tarafından okunuyor. Seni her daim okumayı diliyoruz. Yolun açık olsun.
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Şairin yolları Böyle bir başlığın vaat ettiği şeyleri ilk bakış ve ilk elde bilmek, benim burada kendi kendime atfettiğim hedefler arasında değildir. “Şairin yolları ve zaman” başlığını atmamda beni yönlendirmiş olan düşünceleri burada tam olarak yansıtabilecek miyim, ondan da kuşkuluyum, ayrıca şu anda bana düşen bir iş de olmasa gerek. Bir şey biliyorum ama buna rağmen, ve bu bildiklerim, başkalarının bildiklerinden çok farklı veya daha derin değildir; o da şu: şairin yollarını anlamak, böylesi karanlıklı bir çözümlemeye kalkışmak, aynı zamanda “şair” kavramı içinde gizli kalmış karşılığın tam olarak ne olduğunun anlaşılması ile yakından ilgilidir. Şair kimdir sorusudur, benim bildiğim, ve bu sorunun bizleri ve bizden çok daha fazla insanları, mekan uzam gibi sınırlayıcı boyutları sürekli kırarak her çağın ve her kültürün muhataplarını ilgilendirdiğini, evet biliyor ve görüyorum. Onunla, şair denen belirsiz varlıkla, ilgili herkes bir şeyler söyler, mırıldanır veya gizli kapaklı ima eder, yani: bilindiğini var sayarak davranır. Benim bildiğim işte bu, bu sorunun kendisi: şair nedir, -sorunun yanıtını bilmekse, bana düşmez, en azından bu çerçeve ve bir bildiğime dayanarak oturttuğum zeminde. O halde, bu soruyu irdelemek, mümkün olduğu ölçü ve anlamda derinlemesine inmek benim tek derdimdir. Çağımızın yanıt verme konusundaki telaşlı ve aceleci hamlelerini ise bu çabamda tekrarlamayacağım; burada hazır ve hızlı yanıtlar bulma yönündeki beklentiyi korkarım ki karşılamayacağım, buna karşın, olası hazır bulunan yanıtları –kasıttan uzak bir doğallıkla- çürütme olasılığı da yüksektir. Şair kimdir, sorusu, şair kim değildir sorusundan yola çıkılarak da irdelenmeyecektir. Zira, şair olan ile şair olmayan varlık arasında, yine bizim kısa soluklu, hızlı tüketici çağımızın her bir fırsat ve çıkarda gizliden gizliye yutturmaya çalıştığı denli bir ayrım ve fark yoktur benim gözümde. Nasıl ki, gökkuşağı renklerini birbirinden ayrıştırabilmek, bizim için olanaklı değilse, aynı şekilde varlıklar arasında böyle yapay ve nefret ve kibir dolu ayrımı hedeflemek de komik duruma düşmekten başka hiçbir yarar getirmez. Komik duruma düşmekten çekindiğim sanılmasın; bu değil, daha ziyade nefret ve kibrin kölesi durumuna düşmekten uzak durmak istiyorum. O halde, kitabi ve ezberlenmiş kavramlar yerine, başka bir söylemle de yolumu çizmeye çalışmalıyım; bu konuda da özenli olmaktır asıl mesele. Şunu biliyoruz sanki: şairin seyrettiği yollardan gidilince, dünya ve hayat, o yollardan gidilmediğinden farklı bir görünüme kavuşuyor. O yollarda, tuhaf bir yasal güçle ve büyü ile dünya ve hayat, hiç önceden duyulmadığı, tasarlanmadığı ve görülmediği biçimde bize tekrar geri dönüyor. Bir kunduracının elindeki kösele, belli bir hamle ve işleyiş sürecinden sonra bir biçim alıp belli bir hizmet görüyor, belli bir işe yarıyor; şair o yollarında gidince, dünya ve hayat malzemesi belli –dönüşmüş- bir biçim alsa da işe yaramıyor sanki. İlk belirgin fark, şairin yolundan gidilerek oluşan biçim ile o yoldan gidilmeden oluşan şey arasındaki fark, bu noktada belirginlik kazanıyor. Aynı fark, başka bir farkın biçilmesine de yol açıyor, ve burada gariplik başlıyor: hiçbir işe yaramayan bu oluşmuş biçimsellik (salt olgusal boyutuyla kastediyorum, değerlendirme değil!) insanların bir ayakkabıda gösterdikleri ilgiden çok daha fazla bir ilgiye yol açabiliyor: bir işe yaramaktan öte bir durum atfediliyor bu “şairin yolundan gidilmesi ile oluşan” şeye. Elbette ki, kunduracının işini küçümsemek değil buradaki kasıt (“Benim babam bir kunduracıydı” diyerek çok uzun bir roman giriş tümcesini burada anmak yersiz olmaz…). Başka hiçbir insanal –soyut somut- işlem sonrasında (diğer edebi türlerdeki işlemler için bile geçerlidir bu!) “dönüşmüş dünya” şiir içindeki boyutuyla ve rengiyle bize yansımıyor: roman bir şeyi iletir, anlatır, bir içerik sunar vs., göndergesel bir yönü vardır kısacası, ve bu yön bize doğru akar (kanımca bu yön belirlemesi çok önemli bir nokta!); o biçimselleşmiş şeyi okuruz, bir “mesaj” alır, buna göre akıllanırız ya da akıllanmayız; bir müzik parçası bize doğrudan kendisini iletir, dolaysızlık ortamı içinde müziği “anlarız”. Bir bina, bize mimari söylemleriyle bir işlevsellik – mekan bölümü ilişkisini ritimle “aktarır”; bu da bizi hoşnut kılar (veya iter/ürkütür vb.). Bir araba, içine binilip hasret duyulan yere gidilmeye, herhangi bir hedefe ulaşmaya yarar; bir bıçak ekmek keser, veya insan bıçakla –bıçağın işlevini inkar ederek- başka bir insanı veya varlığı öldürebilir, en azından yaralar. Peki, bir şiir neyi ifade eder, ne işe yarar? Eğer anlaşılmak istenseydi şiir, bir iletişimsel netlik yönünde ve amacıyla örgüleşmez miydi? Ama, aksine, “simgesel”lik ve “imge”sellik yönünde açık ve boş bırakılan anlamsal kümelerle dolu bir nesne halini alıyor; dilsel boyutuyla bakılınca bu şu anlama geliyor: “bir ağaç yaprak döker” şeklindeki iletişimsel olarak “hemen hemen dolu” bir ifade yerine (örneğin) “yapraklar ağlıyor” gibi açık bir imgesel ifade “daha şiirsel” oluveriyor. Geçenlerde bir genç dostumla yürüyüşte benzer bir durumla karşılaştık. Onun sorusu: “şiir nedir ki?” şeklindeydi. Ben de oradan geçen, daha doğrusu parkın içindeki çeşitli yükseklikleri düzenleyen basamakların birinden inen iki genç kadını kastederek: “iki kadın basamaklardan iniyor” değil de, “iki güzel süzülüyor yükseklerden” şeklinde de ifade edilebileceğini söyledim. Birinci ifadeyi değil de, ikinci ifade tarzını (içeriksel olarak değişkenleşebilir elbette bu sözcük kümesi) yeğleyen bir yasal güç varmış gibi davranıyor şiirler. Örneğin burada “yükseklerden” yerine “yukarıdan” denmiş olsaydı, yine anlam doluluğu, “yükseklerden” ifadesinde olduğundan çok daha fazla olacağı da anlaşılır; hatta, çoğul durumu “(yüksekler) değil de tekil durum (yüksekten) olması durumunda bile, okur ve alımlayıcı açısından yine bir (anlam boyutunda) açılma veya kapanma söz konusu olacağı akla gelebilir. Kısacası: şiir, (bilindik iletişimsel düzlemde) anlaşılması istenen bir yapı ve biçimsellik değildir. Anlaşılmak, şiir boyutunda “iletişimsel” değil, başka bir yön ve çerçevede gerçekleşiyor. O halde, doğrudan bir “işe yarama durumu” yok, somut bir deyişle: okura açık ve iletişimsel anlamda birebir mesaj sunmuyor. Şiir, sanki iç-biçimsel bir yasallıkla okur yokmuş gibi davranıyor en özet tanımıyla. Yani: şiir kendi kendine söyleniyor. Ruhsal bir süreçliliğin dışavurumudur şiir. Bu tanım, terminolojik bir yaklaşımdır kuşkusuz. Ama, çözümlenmesi sonsuz yarar sağlar yine de. İlk önce şu denmek isteniyor: şiirde her bir birim (sözce) kendine dönüktür, kendisinin dışındaki bir şeye değil. Ama bu ilkesel kendine-dönüklük içinde aynı zamanda her bir birim doğrudan “mutlak benzeşim” boyutunda ve anlamında ancak tümel işlevine kavuşabilir. Bu ne demek acaba? Bu şu demek olmasın: Şiirde örneğin “ben” şeklindeki bir birim, hem “ben” anlamındadır, hem –aslında!- ben diye düşünülen yazar/şair ben (lirik özneden farklı) olamaz. Farazi anlamda o zaman, “yaprak” sözcesi pekala şiir içinde (“gerçek”) yazar ben’i karşılayabilir; tıpkı “yelkenli” hayatın dinamizmini karşıladığı; “deniz”in “insan ruhu”nu karşıladığı gibi (bu örnekler kültürler-üstü tümel simgeler durumunda olduğu için burada kullanıyorum). Bu haliyle o zaman, kimi yöre ve kültürel sınırlılıklar içinde bazı sözceler –tekrarlana tekrarlana- belli bir anlam sabitliğine kavuşabilir de. Dönemsel, ulusal vs. şiir gelenekleri de bu şekliyle ve yolda pıhtılaşır. Şimdi soru şu: şairin yolu, bu –önceden belirlenmiş güzergahlarla dolu- yönde mi genişler, yoksa sahiden tekil ve benzersiz midir? Şair, her biri ürününde yeni ve ilk midir, yoksa hep gelenek mi konuşur onun ağzından. Bu soru, elbette ki salt kendi başına değil de, ancak bu forumdaki katılımcılar adına ve nezdinde bir değere ve anlama sahiptir. Sıkça rastladığımız bir denklem: “yeni” bir katılımcı arkadaş, “eski” bir üyeye şiir yazmadaki ustalık ve beceri odaklı noktaları sorar; kısacası: “öğrenilir boyutlarını” merak eder. Evet, şiir yazma nasıl öğrenilir? Bu soru, “şiir öğretilir” şeklinde bir öncele dayanır; acaba öyle midir? Tartışma işte asıl burada başlıyor, ve bu bağlamda ben tartışmanın kendisini yönlendirmemek için şu soruyla veya (kışkırtıcı düzeye kadar çıkarılmış) tanımla bitirmek istiyorum, daha doğrusu geçici bir süreliğine düşüncelerimi ertelemek istiyorum: Şairin, gelenekselleşmiş yollardan ve tekniklerden ilerlemesi durumunda varacağı nokta, suskunluktur; şiir söylemesi için, “bilgisiz” ve her seferinde “bilgisiz” (ilk elden) bakması gerekir dünyaya! Bu savlamanın dayanak noktası yine kunduracının yaptığı iştedir: kunduracı, gelenekselleşmiş tekniklere ne denli yakın ve sadık davranırsa, işlem sonrasındaki ürünü de o denli güvenilir olurken, şairin yaptığı işlemler ne denli “özgün” yollardan yürütülürse, o denli şiir olur. Buna itiraz var mı? Ya da aynı içerikli şu saptamaya: her bir şiir, tüm kendisinden önceki şiirleri arkada bırakmak için yazılır. Not: bu düşünceler, son beş gündür forumdaki şiir kümelerinde -gelişi güzel bir yönelimle- dolaşırken edindiğim izlenimlerle yakından bağıntılıdır; şiir kümelerinde sunulan metinlere örnekseme yoluyla olsa bile değinmeden önce bazı konularda bir netlik sağlanması gerekir diye düşünüyorum. Aksi takdirde, salt kişisel beğeni veya kişisel değerlendirmeler söz konusu olacaktır. Fakat, kişisel değer ölçütlerinin tümel şiir sanatını anlamak için pek yararlı olmayacağı, kesindir.
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Değerli Arkadaşlar, Bir süre önce Avustralya’da Harry Blackley isimli Türk dostu bir yazarın “Love and Death in Cyprus” adlı bir kitabı yayınlandı. Bu kitap bir roman olmasına karşın icerdiği tarihi bilgilerle cok önemli ve Kıbrıs davamıza Türklerin bakış acısıyla yaklaşan ve belki de bir yabancı tarafından yazılmış ilk kitap. Biz Avustralya’da yaşayan Türkler olarak, kitabının tanıtımınında kendisine mümkün olduğunca yardımcı olmaya calışıyoruz. Ayni şekilde Ingiltere ve Amerika’da yaşayan Türk toplumlarıda tanıtımda yardımcı olmaya calışıyorlar. Bu bağlamda, sizden bu kitabın Türkce’ye cevrilerek Türkiye’de yayınlanması konusunda yardımınızı rica ediyorum. Böyle bir yardım Harry Blackley’e büyük destek olacaktır. Devletimiz tarafından bastırılan resmi tez nitelikli kitapların karşı tarafca propoganda yayınları olarak nitelendirildiği ve Kıbrıs davamıza pekte yardımcı olmadıgı bilinen bir gercektir. Yabancı bir yazar tarafından yazılmış bir kitabın Türk imajına sağlayacagı destek hicte kücümsenmemeli. “Love and Death in Cyprus” kitabını http://www.lovedeathcyprus.com/ sitesinden satın alabilirsiniz. Harry Blackley ile direct iletişime gecmek isteyenler blackley@datafast.net.au adresine yazabilirler. Harry Blackley, ayrıca Türkiyenin Avustralyalı Dostları Kuruluşu’nun başkanliğını yürütmektedir. Kenan bey, özellikle sizin ilgileneceğinizi umut ediyorum. Sevgi ve Saygılarımla, Halit Şindi Not: Bu arada hıristiyan dostlarımızın Noel bayramını kutlarım.
?
İlk Roman
Yaratıcı Yazarlık
İlginize teşekkür ederim. Beni bu konuda çok güzel bir şekilde aydınlattınız. Tavsiyelerinizi dinleyeceğimi söylemek isterim.
?
İlk Roman
Yaratıcı Yazarlık
Sevgili Kübra Demirbaş ve eserini yayınevlerine göndermeyi düşünen diğer arkadaşlar, Size önerebileceğimiz birkaç yol var; öncelikle eserinizi e-mail ya da benzeri elektronik ortamlarda yayınevine aktarmayın. A4 çıktısı alın, mümkünse bir satır boşlukla dizgisini ayarlayın. Mutlaka ve mutlaka imla konusunda titiz davranın; takıları yerine göre bitişik yazmaya, yerine göre de ayırmaya dikkat edin. Bu hususu İzEdebiyat'ta sürekli vurguluyoruz. Okur kaybetmenin en kolay yolu, bozuk bir dildir çünkü. Üç beş tane sözcüğün yanlış yazılması kimseyi rahatsız etmez, ama bütün bir metin boyunca yapılan takı hataları eserin yayınevince okunmadan reddedilmesine yeter. Birkaç gün içinde eserinizi gönderdiğiniz yayıneviyle irtibata geçin, ve dosyanızın değerlendirilip değerlendirilmediğini öğrenin. Onların sizi aramalarını beklemeyin. Çeşitli yayınevlerinin web sitelerine girin ve yeni yazarlara yönelik bir açılımları var mı diye göz gezdirin. Birçok yayınevi çeşitli dönemlerde özellikle "yeni yazarlara" kapılarını açarlar. Ancak yayınevlerini dikkatle inceleyin, çünkü aralarında yerli yazar basmayanlar (Ayrıntı Yayınları, Oda Yayınları vb.) var; bazı yayınevleri de ancak kendini kanıtlamış ya da doğrudan klasik sıfatını kazanmış yerli yazarlar basıyorlar. Sel Yayıncılık gibi alternatif entelektüel bir yayın politikası sürdürenler var. İdea Yayınevi ve Sosyal Yayınları gibi adları bilinmesine karşın, felsefe ve bilim ağırlıklı yayınlar basanlar var. İnkılap gibi 'çok satan' romanlar peşinde koşanlar var. Everest Yayınları'nda şansınızı deneyebilirsiniz; popüler kitaplara yönelmenin yanısıra, 'farklı ses' olabilecek kitaplar yayınlamaktan da geri durmuyor. Bu saydığım yayınevleri yeni yazar/eski yazar ayrımı gütmüyorlar. Elbette Orhan Pamuk'u havada karada kaparlar, ancak yeni yazarlara da kapılarını her zaman açık tutuyorlar. Aynı şekilde daha yeni kurulmuş sayısız yayınevi var; onlar da özellikle yeni yazarlara açık olmaya çaba gösteriyorlar. Bunlar arasında Okuyan Us sayılabilir. Bu yayınevinin kendi web sitesinde yeni yazarlara yönelik bir bölüm bile bulabilirsiniz. Aynı şekilde Agora Kitaplığını da deneyebilirsiniz. Bunlar hep, henüz genç yayınevleri olmalarına karşın piyasada adlarını duyurabilmiş yayın kuruluşları. Bunlar dışında yüzlerce yayınevi daha var şansınızı deneyebileceğiniz. Bir yayınevi kataloğu temin edebilirseniz, teker teker ilgileneceğini düşündüğünüz yayınevlerine başvurabilirsiniz. Tüyap Kitap Fuarı dolayısıyla yıllık olarak yayınlanan yayın kataloğuna ulaşabilirseniz, o paha biçilmez bir kaynak olabilir sizin için. Ancak NetKitap, Ideefixe, gibi sitelerde de yayınevi katalogları mevcuttur. Bu siteler aracılığıyla aynı zamanda yayınevlerinin bastığı kitapları görebilir, kendi tarzınıza yakın kitaplar basan yayınevlerini ayırabilirsiniz. Eseriniz yayınlanmasa bile birkaç yayınevinden ya da editörden olumlu görüş alırsa, bu kez Can Yayınları, Yapı Kredi Yayınları, İş Bankası Yayınları, Altın Kitaplar, İletişim gibi daha köklü yayınevlerini düşünebilirsiniz. Tabi eserinize güveniniz tamsa, doğrudan buralara başvurmamanız için hiçbir neden yok. Hepsi de yeni yazar basmaya açık olduklarını söylüyorlar. Yayınevleri doğaları gereği (ticari kurumlar olarak) ister istemez eserin satıp satmayacağını gözetir. Çok güzel yazılmış bir eser bile, kendine bir okur kitlesi oluşturamayacak diye düşünülürse matbaaya ulaşmayabilir. Bunda kötü niyet aramaya gerek yok; bir yayınevini ayakta tutmak kolay değil çünkü. Bunların dışında masraf olarak 'ortak' olduğunuz takdirde eserinizi fazla bir kriter gözetmeksizin yayınlayacak yayınevleri de vardır, ama bu size tam anlamıyla bir "yazar deneyimi" sunmayacağından biz tavsiye etmiyoruz. Yeni yeni yaygınlaşan bir yöntem olarak eserinizi kendiniz basmayı düşünebilirsiniz. Daha önceleri bunu yapanların karşılaştıkları en büyük sorun eserin dağıtım ağlarına girememesiydi. Ancak internetin yaygınlaşmasıyla bu meseleleri kısmen kendiniz sitelerle anlaşarak giderebilirsiniz. Bir takım yabancı siteler, metni göndermeniz durumunda kitabınızı anında basıyorlar. Daha sonra buralardan kitap satın alınabiliyor, ve size kârın önemli bir miktarı veriliyor. (%50 kadar) Ek olarak dünyada kendi kitabını basmış ve bestseller olmuş örnekler de yok değil (bkz. Howard Fast). Ancak herşeye karşın biz inanıyoruz ki gerçek bir yazarın en önemli savaşımlarından biri yayıncı tarafından kabul görmektir. Bu her zaman adil bir mücadele olmayabilir; yayınevleri çok güzel eserleri fark etmeyebilirler, ama yayın dünyasının düzeni bu derseniz, ister istemez sizi sürekli 'daha iyisini' yapmaya iten bir motivasyon faktörü olabilir bu. Bundan da kimseye zarar gelmez diye! Son olarak, gerçek bir yazar olmaya giden en sağlam yol, bir yayınevince, başka bir deyişle editörler ve yayın yönetmenlerince keşfedilmektir diye düşünüyoruz. Umarım bu bilgiler size yardımcı olmuştur. Saygılarımla, Diren Yardımlı İzEdebiyat
Başa Dön