"Yazdıklarım bir gün anlaşılırsa, bu, benim de bir şey anlamadığım anlamına gelir." — Franz Kafka"

Yaratıcı Yazarlık

Dilimizin Gizemleri

11 görüntülenme · 37 ileti
??? #1
Bir edebiyat (yazın) sitesinin bu bölümünün boş kalmaması gerekir diye düşündüm. Öz türkçe, gündelik türkçe ve eski türkçe... Türk edebiyat (yazın) çevresini ilgilendiren başlıca dil sorunu (meselesi) budur. Her türde birbirinden güzel eserler (yapıtlar), tercümeler(çeviriler) ortaya çıkarmış bir dilimiz var ama çatışma bitmiş değil. Doğrusu.. yanlışı... görüşleriniz...?
??? #2
Hala bu oda boş kalmamalı diye düşünüyorum...
??? #3
şu kesme işaretinin kurallarını kim koymuş anlayamadım. Bir bölüm kullanımını biliyorum ama yazarken beni acaip zorluyor.Cümle örnekleri vererek bana yardımcı olacak arkadaş var mı ?
??? #4
kesme işaretinin kullanımında slında düşündüğünüz kadar zor bir şey yok. ayşe'nin kalemi gibi komik bir örnekle başlayabiliriz mesela. özel isimlere gelen çekim eklerini kesme işareti ile ayırıyoruz. ama çekim eklerini, buna dikkat! "İzmirli" derken -li yapım eki olduğu ve kelimeye yenibir anlam kattığı için onu kelimeden ayırmıyoruz. bu sadece yönelme, bulunma, belirtme gibi durum eklerinde ve diğer çekim eklernde kullanılıyor. ama bence asıl sorun gereksiz yere kullanılan noktalı virgüllerde. noktalı virgül aslında sadece bir noktadır. cümle biter ve noktayı koyarız. ama bazen iki cümleyi ayırmak da istemeyiz. bu yüzden hem cümlenin bittiğini hem de devamında onunla ilgili başka bir cümle olduğunun belirtmek için noktalı virgül koyarız. örneğin: Yazıyoruz; ama noktalama işaretlerine önem vermiyoruz. :)
??? #5
daha mühim bir konuya değinmek istiyorum. dilimizde son dönemde yapılan en büyük yanlışlardan birisi bu. gazetelerin çanak çömlek ve dergi dağıtmaya başladığı günlerden sonra iyice ağzımıza yerleşen...'ya özel... kullanımı. özel kelimesinin karşılığı olarak hususi kelimesini de kullanıyoruz. ya da kişisel. ama kadınlara hususi ya da kadınlara kişisel bir dergi demeyiz asla. bunun yerine kadınlara mahsus kullanılır. mahsusun karşılığı da özgü kelimesidir. yani kadınlara özgü bir dergi olur, kadınlara özel bir dergi olmaz. ancak şöyle denebilir: biz oturduk çalıştık; kadınlara, (virgül) böyle yepyeni ve özel bir dergi yaptık. burada özeli sıfat (önad) olarak kulanırız. "kadınlara özgü"de ise edattır özgü artık. çünkü kendinden önce geeln kelime ile ilişki içndedir. umarım bu konuda daha dikkatli oluruz. unutmayalım ki dil canlı ve gelişen bir şeydir. ve bu tür yanlış kullanımlar onu köreltip öldürür. saygılar
??? #6
Öncelikle merhaba demek istiyorum. Siteye yeni üye oldum.Sitanin gerçekten dilimizi ve edebiyatımızı yakından ilgilendiren bir içeriği ve tartışma platformu var. Benim değinmek istediğim konu, herkesin ağzında olan yeni kelimeler ve anlamsız cümleler ki, bence bunlar dilimizi çok fazla yıpratıyor. Televizyon bu dil bozulmasına özellikle zemin hazırlıyor. Bir kaç örnek vermek istiyorum: 'kal geldi', ' heyecan yaptı', 'derrrmişim' vs.. Bu tip kullanımlar dilimizi çirkinleştiriyor . Dilimizin melodik yapısını mahvediyor. Yeni konuşma tarzından hiç bahsetmek istemiyorum çünkü ne fonetik, ne de artikülasyon kullanılıyor artık. Herkes kendi bulduğu bir Türkçe konuşma tarzıyla, yüz, yüzelli kelimelik kelime haznesiyle günülerini dolduruyor. Dilimiz bozuldukça milli bilincimizide yitiriyoruz. Bu çok can sıkıcı bir durum.
??? #7
sayın çağıl, elbette haklısınız. burada asıl sorun bilinçli olabilmek. söylediğiniz cümleleri bazı dizilerde komik bir öğe olarak kullanıyorlar. bu o kadar da yanlış değil. ve zaten bunu bir eleştiri olarak da yapıyorlar. ama sorun bundan sonra başlıyor. bir bakıyoruz; biz de başlamışız bunları kullanmaya. bir süre sonra öyle yerleşiyor ki artık bize normal ve sıradan gelmeye başlıyor. fransızların kendi dillerine sahip çıktıklarını biliyoruz. bunun için hep yeni kelimeler ürettiklerini. bizim dilimiz halbuki bunun için en olanaklı dillerden biri. ama üretilen kelimeler ya kullanışsız ya da anlamsız oluyor. üretip de kullandığımız şeylerse işte yine bu komik söylemlerle dolu. bay geldi, kal geldi, oha felan oldum yane.... biraz bilinç yetecek aslında. sadece herkesin içinde bulunduğumuz bu karmaşayı görmesi gerekiyor.
??? #8
Kullanılan saçma kelimelerin insanların ağzına kolayca pelesenk olması zaten can sıkıcı. Dil Kurumumuz bu konuda yetersiz, umarım bir şeyler düzelir.
??? #9
Sayın Kemal Kara kesme işareti özel isimlere gelen çekim eklerini ayırmada kullanılır. mesela Kemal'e, Emre'ye , İstanbul'a... Bir diğer kullanım alanı da sözcüklerin yarattığı anlam karışıklığın yoko etmektir. Mesela " Amasya'nın elma'sı çok güzeldir." cümledeki elmaya kesme işareti koymasak elmas anlamı çıkabilir... SAYGILAR
??? #10
Öncelikle, Türk Milli Kültürü denilince neleri anlıyoruz, kısaca bunlardan söz edelim. Türk Milli Kültürü, Türklerin, tarihi süreç içerisindeki toplumsal yapılarını, dini, iktisadi hayatlarını, edebi kültür, dil ve sanatlarını, düşünce ve ahlak özelliklerini içerisine alan geniş bir konudur. Bu kadar geniş bir konuyu, tüm ayrıntılarıyla ele almak oldukça zor bir iştir. Bu sebeple, yazımızda, Türk Milli Kültür'ünün önemli bir unsuru olarak, Türk Dili üzerinde durulacaktır. Türk Dili'nin tercih edilişinin bir diğer sebebi ise, dilin, bir toplum için, son derece önemli ve etkili bir araç olduğu gerçeğidir. Bize göre, dilini kaybetmiş bir millet, milli benliğini, değerlerini, özünü, daha doğrusu, her şeyini kaybetmiştir. Peki, bir dil nasıl olur da kaybedilir? Bu sorunun cevabını vermek bizler için pek de zor bir durum değildir. Bugün, şehir merkezlerine gittiğimiz zaman, etrafımızdaki alış-veriş yerlerine, dükkanlara dikkatlice bakarsak, gördüğümüz tablo karşısında şunu söyleyebiliriz: Bir dil işte böyle kaybolur! Evet, ne yazık ki, güzel Türkçemiz tehlikeli bir durumla karşı karşıyadır: Yok olma tehlikesi! Bir dil, kullanılmazsa ortadan kalkar. Konuşulmayan, yazılmayan bir dilin devam etmesi, kuşaklar boyunca var olması, söz konusu değildir. Konuya, Türk Dili'nin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu belirterek başladık. Buraya tekrar döneceğiz; ancak, öncelikle, dilin bir toplum için ne kadar önemli olduğuna değinelim. Dil, düşünmenin aracıdır. Düşünemeyen insanların fikir üretme gibi bir şansları yoktur. Dil ile düşünme arasındaki bu sıkı bağ, milli hissin oluşmasında da etkilidir. Milli bir his, ancak, o milletin dili ile oluşturulabilir. Şöyle diyelim, İngilizce konuşup, fikirler ortaya koyarak bir Fransız milliyetçiliğinden söz edebilir misiniz? Tabi ki, bu gülünç bir durum olur. Demek ki, dil, bir milletin milli duygularının oluşmasında, bu duyguların geniş kitlelere yayılmasında birinci derecede önemlidir. Her millet, ancak, kendine özgü bir dil ile milli hislerini kuvvetlendirip yayabilir. Bu gerçeği gören büyük önderimiz ATATÜRK, Türk Dili'ne son derece önem vermiş, birçok yabancı kelimenin Türkçe karşılığını aramış, Türkçe'ye hak ettiği değeri göstermiştir. Bugün, matematikte kullandığımız birçok terim ATATÜRK'ün bizzat kendisinin ortaya koyduğu Türkçe kelimelerdir (örneğin; artı, açı, üçgen). Bu konuda ATATÜRK ve ona destek verenlerin yaptıkları tüm çalışmalar, hep bir düşüncenin ürünüdür: Milli bilinci canlandırmak. Milli bilinç, her şeyden önce, dilin ayakta durması, gelişmesi, yabancı kelimelerden arındırılması ile mümkün olabilir. Tabi ki böyle bir milli bilinç sahibi olunabilmesi için de, ortada, bir milletin bulunması gerekir. Atatürkçülükte, milletin tanımında dahi "dil birliği" esastır. Millet, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasi ve toplumsal bir heyettir. Bu sebeple, tüm Atatürkçülerin (tabi ki gerçek Atatürkçülerin!) Türkçe'ye önem vermeleri, bu konuya duyarlı olmaları gerekmektedir. Tarih bize göstermiştir ki, milli kültürünü kaybeden milletler, daima "güçlü milli duygu"lara sahip olan milletlerin egemenliğine girmişlerdir. Başlangıçta da belirttiğimiz gibi, madem ki dil, milli kültürün ve milli kültür de bağımsızlığın temeli, öyleyse, bize düşen görev, Türkçe'ye gereken önemi vermek; Türkçe konuşmaktan, Türkçe yazmaktan gurur duymaktır. Bugün, ABD ve Batılı ülkelere olan hayranlıkları ile İngilizce'ye duydukları özenti birçok insanı ve özellikle "sözde aydınlar"ımızı Türkçe konuşmaktan alıkoymuş, bu durumdan utanır hale getirmiştir. Böyle, aşağılık duygusuna sahip insanların, bir de, büyük önderimizi ağızlarına almaları yok mu, işte bu durum işin en ilginç, en düşündürücü ve korkutucu tarafıdır. Bu zihniyete sahip kişilerin, kurtuluş savaşı sonrası ikinci bir kurtuluş savaşı başlatıp, ilk işi Türkçe 'yi korumak, geliştirmek olan bu büyük insanı ağızlarına almaları, akıl sır erdirilebilir bir durum değildir. Şöyle ki, bu eşsiz insan, dili, milli kurumların en başta geleni sayıyor, milli duygu, düşünce ve yönelişin, milli benlik ve şuurun milli dile bağlı olduğu üzerinde önemle duruyor, uzun vadeli düşünülürse, milli bağımsızlığın, ancak, Türk dili varoldukça, dil bağımsız oldukça mümkün olacağı temelinden yürüyordu. Nasıl olabilir de, Batılılaşmak uğruna güzel Türkçe'den vazgeçilebilir. Böyle bir Batılılaşmayı ne Mustafa Kemal ATATÜRK kabul ederdi, ne de günümüzde herhangi bir Türk vatanseveri kabul edebilir. Türkiye, eğer ki, AB ya da benzeri birtakım örgütlerin içerisinde yer alacaksa, böyle bir durum ancak, Türk Milli Kültürü 'nün tam anlamıyla korunacağı bir ortamda gerçekleşmelidir (Böyle bir durum Batılı ülkeler ve ABD'nin asla kabul etmeyeceği açıktır. Ne acıdır ki, bu devletlerin, Türk Milli Kültürü'nü, hatta, Türkleri dünya üzerinde görmeye tahammülleri yoktur.) Türk Dili'nin ne kadar önemli olduğunu kısaca anlattıktan sonra, yazının başında, tekrar döneceğimizi belirttiğimiz konuya gelelim: "Türkçe'nin yok oluşu sorunu." Evet, Türkçe yok olmaya yüz tutmuştur; gerek içte, gerek dışta bu yok oluşa destek verilmekte, adeta seferberlik içine girilmektedir. Bu tehlikeli durum, kem}isini en açık şekli ile sokaklarımızda, iş yerlerimizde göstermektedir. Bu yerlerin isimlerine bakıldığında, Türkçe bir kelime görmek neredeyse imkansızdır. Ayrıca, kendisini aydın sanan kişiler arasında da, her geçen gün, Türkçe'den kopuş söz konusudur. Ne kadar üzücü bir durum! Bunun için mi verildi onca mücadele? Şurası bilinmeli ki, bu topraklar, yalnızca İngilizlerden, Fransızlardan kurtarılmadı, aynı zamanda İngilizce'nin, Fransızca'nın egemenliğinden de kurtarıldı, bu uğurda savaşıldı. Tüm bunları görmezlikten gelerek, birtakım ülkelere yaranmak, özenmek ve bu doğrultuda hareket etmek cidden içler acısı bir durumdur. Konumuzla ilgili olduğu için, "Eurovision Şarkı Yarışması"na değinmek istiyoruz. Bu yarışmadaki birinciliğimiz ve bir sonraki yarışmanın Türkiye'de yapılacak olması, cidden, bizleri gururlandırdı. Ancak, bu sevincimizin içerisine hüzün de karıştı. Birinciliği elde ettiğimiz parça, ne yazık ki, İngilizce. Peki, bu parça Türkçe olsaydı daha iyi olmaz mıydı? Hem de, öyle iyi olurdu ki, kendimizi bize özgü değerlerden birisiyle ( Türkçe ) ifade etmiş olurduk. Buraya kadar söylediklerimizden, Türkçe dışında herhangi bir dili bilmeyelim, öğrenmeyelim anlaşılmasın. Tabi ki birçok dil öğrenip, kendimizi her alanda geliştirmek durumundayız. Bizim isteğimiz, Türkçe'nin konuşulduğu bir Türkiye olarak kalmaktır. Bu doğrultuda hareket etmeyen her kişiye, kuruma karşı ise mücadelemiz sürecektir. Bu mücadele, her şeyden önce, tepki ile başlamalıdır. Örneğin; İngilizce eğitim yapan okullara, sırf bu sebeple çocuklarımızı yollamayarak ya da ismi Türkçe olmayan yerlerden alışveriş yapmayarak, yemek yemeyerek tepkimizi gösterebiliriz. Bizim düşüncemizde, Türk demek Türkçe demektir! Bu sebeple, ne uluslar arası yarışmalarda, toplantılarda, ne de ülke içerisindeki etkinliklerde, Türkçe' den asla vazgeçmeyeceğiz. SONUÇ Dil, milli kültürün ilerlemesi ve yayılmasında önemli bir araç olduğu gibi, milli duygunun gelişmesinde ve bağımsızlığın korunmasında da önemli bir etkendir. Bu sebeple, Atatürkçülükte, milli kültürün, bağımsızlığın, milli bütünlük ve toplumsal barışın korunması, sürdürülmesi için, milleti oluşturan kişiler arasında konuşulan dilin, birbirinden farklı olmaması, sade, anlaşılır ve zengin olması gereklidir. Türk'üm diyen herkesin Türk Dili'ni bilmesi ve kullanması şarttır. Türkçe'nin en büyük koruyucusu, geliştiricisi eşsiz liderimiz ATATÜRK'ün dediği gibi" Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır." Bu uğurda mücadeleye devam...Gökhan SAVAŞ tan örnek alınmıştır
??? #11
Dil felsefesi, sadece dilin varlık-yapısı ve bu varlık-yapısının başka varlık-alanıyla olan ilgisini, dilin hayatla ve sübjektif-sferle olan bağlarını araştırmaz; aynı zamanda dilin insan için taşıdığı anlamı da önemli bir problem olarak ele alır. O halde dil, insan ve onun dünyadaki yeri bakımından nasıl bir anlam taşır? İnsan, ancak dil ile varlık-dünyasının içine dalıyor;onun derinliklerinde yürüyor; varlık dünyasını ışığa çıkarıyor; bu ışığa çıkarılan varlık-dünyasının determinasyon noktalarını elde ediyor; bu şekilde o, kendisinden yoksun olunması düşünülemeyen bilginin türlü sferlerini elde ediyor ; ve bu bilgiye dayanarak bu dünyadaki hayatını düzenliyor. İnsan dile dayanan bu bilgi ile hem olumlu, hem olumsuz araçlar meydana getiriyor. Bunlar, hem onun hayatını zenginleştiriyorlar; onun hayatına hizmet ediyorlar, hayatı için yararlı oluyorlar.Dili olmasaydı insan bu gibi başarılardan yoksun kalacaktı. Nitekim bir dile sahip olmayan hayvan, bütün insan başarılarından yoksun kalıyor.Bu yüzden hayvan, kendi tekliği, sübjektif-sferi içine kapanıp kalıyor;ve başka hayvanlarla ortak bir sfer oluşturamıyor.Ancak doğanın kendisine verdiği olanaklardan içgüdüsel olarak yararlanıyor. Halbuki insan, dili ile 'insanlar arası' ortak bir sfer, bir bilgi-sferi oluşturuyor; bilgiyi 'insanlar arası' bir kurum haline getiriyor.Onun tarihte gösterdiği ilerleme ve gelişme, ancak bilgi denilen bu ortak kurum sayesinde gerçekleşiyor. Dil ile insan kosmosun en uzak olan cisimleriyle ilişki kurabiliyor, onun sonsuz boyutlarına dalıyor;onun güzelliğini ya da korkunçluğunu tadıyor; bu şekilde en uzak şeyler bile, dil ile insanın en yakını olabiliyor. Fakat dil yalnız insanın kendisiyle, başka varlık-sferleri arasında bir bağ kurmak, onlarla hesaplaşmak, onlardan yararlanmak, onlardan zarar görmek, onlarla kendisi arasında birleştirici bağlar kurmakla kalmıyor;aynı zamanda insanla insan arasında iletişimsel bir bağ da sağlıyor.İnsan ,ancak dil ile başka insanlarla anlaşabiliyor ya da anlaşamadığını görüyor.Birbirini anlama veya anlamama da dilin özel bir başarısıdır. Dil olmadan insan, sübjektif-sferine kapanıp kalacak ve dışarıya açılma olanağına sahip olmayacaktı.Dilin bu önemli işlevi, insanın başka bir insana 'içini dökmesi'nde kendini 'boşaltma'sını ve böylece yükünü hafifletmesini sağlar.Bugünkü biyo-psişik yapıda olan bu varlığın başka türlü hayatta kalmasına olanak kalmazdı.Bu, dilin varlık yapısındaki 'Bildirme' işleviyle gerçekleşiyor.İnsanın sübjektif-sferini, başkalarına 'bildirmesi' ve iç dünyasını sözlü ya da yazılı olarak saptaması, dilin en önemli başarılarından birisidir.Bu 'bildirme' ile insan kendi sferini aşıyor; kendi dünyasının başka insanların sübjektif dünyasına katılmasını sağlıyor.Bu, ona yardım ediyor; özellikle insanın üzüntü ve sıkıntılarının hafiflemesine yarıyor;bazı hallerde de çatışmaların anlaşmazlıkların doğmasına neden oluyor. Dilin en önemli foksiyonlarından birisi de saptama işlevidir. Çünkü ancak dil, düşünülen ve görüleni saptayabiliyor;ve bunun kuşaktan kuşağa aktarılmasına hizmet ediyor.Böylece bir kuşağın başarılarından bir sonrakinin ya da çok sonraları gelen kuşakların yararlanması sağlanıyor. İnsan bilgisi ve 'deneyimi', dilin sözlü yazılı olarak saptama fonksiyonu olmadan kuşaktan kuşağa geçemeyecek ve insan da tarihsel bir varlık olmayacaktı; her kuşak, ancak kendi zamanı içine kapanıp kalan bir varlık şekline sahip olacaktı. Bundan başka insan düşünmesi ile öteki aktlarının ürünü olan bilgi ve sanat da hiç ilerlemeyecekti. Her kuşağın bilgisi ve sanatı kendisi ile birlikte gömülecekti. Ancak dilin saptama işlevi ile insanların buluşları yaratmaları birbirine katılıyor. Dilin saptama işlevi olmasaydı, insanın varlık-yapısında çok önemli eksikliklerle karşılaşacaktık ; fakat dilin kendisi olmasaydı, insan, bilim, felsefe ve sanattan yoksun kalacaktı.Fakat dil, bu alanların bir aracı değil, onların temelidir.Çünkü düşünme ve görme, adlandırma ve bunun değişik şekilleri ancak dille ortaya çıkıyor.Dilsiz, düşünme ve görme, görüleni ve düşünüleni saklama olanağı olmayacaktır.Böyle bir durumla hayvanlar dünyasında karşılaşıyoruz Hatta dili olmasaydı, insanın biyo-psişik yapısının bile değişik olması gerekecekti. İnançlar-sferi de ancak dil sayesinde ortak bir alan oluyor.Çünkü inanç alanında, dilin, konuşmanın insanlar üzerinde büyük bir etkisi vardır.Mistik bir sferden gücünü alarak 'kalp'ten gelen kelimeler, yine onların anlamlarını duyabilecek 'kalp'lere seslenirler; onlarda olası olan etkiyi yaparlar;ya da hiç etkilemezler.İnanma ve inandırılma gibi bütün fenomenler dilin ürünüdürler. Dil ile meydana gelen konuşma da insan hayatında büyük bir rol oynar.Konuşma, iki ya da daha çok insanın bulunmasına bağlıdır.Fakat, düşünen insan da, kendi kendisiyle konuşur.Konuşmanın varolması, susmanın, konuşmamanın, insan için bir anlam taşımasını sağlıyor.Eğer dil ve konuşma olmasaydı, susma, konuşmak istememe hiçbir anlam taşımazdı.Çünkü susabilme, tıpkı konuşma gibi, insanın varlık yapısı ile, özüyle ilgili bir fenomendir.Max Scheler, susmayı bir 'öz' fenomeni olarak görür.Konuşmayan, dili olmayan hayvanın susmasından söz edilemez; onun susması, hiçbir anlam taşımaz.İmdi konuşma ile onun karşıtı olan susma, ancak dilin bulunduğu bir yerde bir anlam taşıyabilir.Bu nedenle, susma, ancak insan, yani konuşan bir varlık için bir anlam ve önem kazanıyor. Dilin birbirine karşıt iki işlevi daha vardır: Dil, bir yandan insanın kendisini, iç hayatını, yaptıklarını, ettiklerini, niyetlerini olduğu gibi bildirmesini sağlar.Öte yandan insanın kendisini saklamasına, gizlemesine, yaptıklarını ettiklerini, niyetlerini başka şekilde göstermesine olanak sağlar.İnsanın burada ne dereceye kadar başarılı olacağı ya da olamayacağı, bilgi psikolojisini ve bilgi teorisini ilgilendirir.Bu iki durumdan birine yalancılık, ötekine de doğruluk diyebileceğimiz için de, başka bir bakımdan ethiği ilgilendirir.Dil felsefesi için bu fenomenleri göstermek yeterlidir.Fakat dilin bu iki işlevi hayatta önemli roller oynar.Bu sayede demagog, yalancı dilediği gibi konuşur, dilediği gibi olayları, fenomenleri değiştirerek, kendi niyetlerini maskelemeye çalışır; dürüst insan da olup bitenleri, niyetlerini olduğu gibi anlatır. Dürüstlük ve yalancılık gibi birbirine karşıt iki fenomen ortaya çıkar. Bundan anlaşılıyor ki, dilin anlatımları hiçbir zaman onun taşıyıcısı olan insanın değer-duygusuna, değer determinasyonuna karşı ilgisiz kalamaz. Dilin objektif olduğu, koşulsuz objektif kaldığı yer, bilim alanıdır.Burada sübjektiflik er-geç iflas etmek zorundadır
??? #12
''Dilin İnsan İçin Anlamı'' konulu yazı, Marmara Üniversitesi' nin resmi web sitesinde görüntülenmekte olup, Takiyettin Mengüşoğlu' na aittir! Bir alıntı yapılacak olunursa eğer, yazarının ifade edilmesi, daha doğru olur diye düşünüyorum.
??? #13
Nazan hanım, Söz konusu durum, eklediğiniz diğer yazılar için de geçerli. Bu kopyalama işlemlerini metinlerin sahiplerinden izin aldıktan sonra gerçekleştirdiğinize inanıyorum. Ne olursa olsun, kaynak belirtmenizi rica ediyorum. Diren Yardımlı İzEdebiyat
??? #14
Özellikle dil konusunda sahip olunan zenginliği, bizler için büyük bir şans olarak görürüm her zaman. Lehçeler, şiveler inanılmaz farklılıklar sunmaktadır bize. Bu konuda bir çalışmaya başlamış bulunmaktayım. sonuçlarını yine siz sevgili izedebiyatlılarla paylaşacağım. Burada, şimdilik başka -gibi görünse de aslında benzer- bir konuya değinmek istiyorum. Bir şeyler okurken ya da yazarken, kelimenin doğru yazılışı konusunda kuşkuya düştüğüm anlarda başvuru kaynağım her zaman Türk Dil Kurumu internet sitesi olmuştur. Bir yazımı okuyan yazar arkadaşlarımızdan birisi, beni bir kelime konusunda uyarmıştı. Hemen, TDK'nin sitesine girip, test ettim ve uyarısında haklı olduğunu görüp, yazımı düzelttim... Beni uyaran kişiye de sonsuz teşekkürlerimi ilettim. çünkü yıllardır yanlış kullandığım bir şeyin farkına varmama yardımcı olmuştu... sizlere de tavsiye ederim... www.tdk.gov.tr sayfasını sık kullanılanlar'a ekleyin çok faydasını göreceksiniz... küçük bir hatırlatma, yazmakta olduğunuz yazılarda yer alaacak karakterlere iimler bulma konusunda da çok güzel ve zengin bir bölüm de sitede yer almaktadır... Sevgilerimle...
??? #15
Aşağıdaki yazı yakın zamanlarda sitemizde yayınlanmıştır. Dilimizin gizemleri konusunda öğreti bir yazı olması sebebiyle vürgülüne dokunmadan aktarıyorum ve bu yazının bir şaka olduğuna inanmak istiyorummmm... İzEdebiyat ) Bilimsel ) Fizik ) taci Görelik Yazısına Eleştiri günlük rolative taci -------------------------------------------------------------------------------- görelelik teorisi ve klısik fizik üzürendeki araştırmaların olası yansıması ve cevaplar -------------------------------------------------------------------------------- göreli fizik üzerine yapılan şu ana kadarki çalışmalarda alınan sonuç itibariyle ainstain^ın yaklaşık teorilerin doğruluruğu ve gidelen sonuçlar uyarınca yeni gelişmelerin izlendiği varsayılmaktadır. Gerçektende kıralan bir ışığın bize ulaşması ışık hızının karesiyle yaklaşın enerji çekerdeği sorunun açığa çıkarmaktadır. eger dikkatli bakılırsa sonsuza giden pek çok cisim şekil değiştirerek yani bükülerek sonsuza gitmektedir. düzlem ayanalardaki görüntü dönüşümü ayanalar sonsuza gittiğinde yani iki aynayı alın ve ayanaları birbirine simetrik olacak şekilde bakın, daha sonra ayanalrın içinde oluşan görüntülere dikkatli bakarsanız her bir görüntünün bir öncekine göre bükülerek gittiğini fark ederseniz. bize gelen ış
??? #16
Şöyle bir açıklaması olabilir belki: Yazar, değerli bilimadamının teorisini yine sadece kendisinin tam olarak anladığı savından yola çıkarak, tespitlerini ironik bir yaklaşımla aktarmıştır. Mesela:)
??? #17
DİL CİNAYETİ M.NİHAT MALKOÇ İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özellik konuşma yeteneğidir.Bunu dil sayesinde gerçekleştiriyoruz.Canlı ve dinamik bir vasıta olan dil,milletlerin bir nevi çimentosudur.Toplumu meydana getiren fertler,ortak dil aracılığıyla kenetlenerek yek vücut oluyorlar. Milleti meydana getiren unsurlardan birisi de dildir.Fakat son yıllarda belli zihniyetteki gruplar,dili yozlaştırma yoluna gittiler.Masa başında oturup kelime uydurdular.Dedeyle torun anlaşamaz hâle geldi.Kimse de bunlara “dur” demedi. Türkiye’de dille ilgilenen Türk Dil Kurumu adlı bir müessese vardır.Ta Atatürk zamanında bizzat kendisi tarafından kurulmuştur.Fakat bu kurumun ne iş yaptığını şahsen ben henüz anlayabilmiş değilim.Belli bir azınlık, Türkçe’yi evirip çevirirken,onlar sadece seyrediyor.Böyle vurdumduymazlık olmaz. Türkçe’nin henüz kendine mahsus bir kanunu bile yok.Dilimiz yabancı dillerin tahakkümü altındadır.İngilizce,Fransızca ve Almanca kelimeler her geçen gün dilimizi istilâ etmektedir.Bir an önce bunun önüne set çekilmelidir. Bugün üç yüz milyonluk bir Türk dünyasıyla karşı karşıyayız.Sözkonusu bu kitleyle ,üç aşağı beş yukarı,anlaşmak mümkündür.Aslında biraz uyanık olabilsek yirmi birinci yüzyıla Türk damgasını vurabiliriz.Bu ancak dilimize ve kültürümüze sımsıkı sarılmakla gerçekleştirilebilir.Çünkü Türk kökenli milletler, dil vasıtasıyla aynı zeminde bir araya getirilebilir. Büyük Türk dilcisi Kaşgarlı Mahmut,Divânü Lûgati’t-Türk adlı eserinde şöyle bir hadis-i şeriften söz etmektedir: “Türkler’in dilini öğreniniz!Çünkü Türkler’in uzun sürecek saltanatları olacaktır!” Bu sözün Peygamberimiz tarafından söylenip söylenmediği tartışılabilir.Lâkin konumuz bu değil.Kim söylerse söylesin bu ifade yerinde söylenmiş bir sözdür.Zaten bunu tarih de göstermektedir. Türkçe bir imparatorluk dilidir.Bu asil lisanı “Öztürkçe” gibi,ne idüğü belli olmayan yaygaralarla bozmak,toplumun kendi değerleriyle yabancılaşmasına zemin hazırlar.Aslında biz ipin ucunu ta Osmanlı’nın ilk yıllarında kaçırmışız.Biri Batıya,biri Doğuya çekmiş bizi.Mevcut durumu koruyup geliştirmek kimsenin aklına gelmemiş.Gerçi bahsi geçen yozlaşma sanıldığı gibi şuursuz olmamıştır.Mıknatıs konumundaki bu kesimler,belli ideolojilere hizmet amacı gütmüşlerdir.Âvâm da buna alet olmuştur. Bağımsızlık sadece toprak bütünlüğüyle gerçekleştirilemez.Milletler kültürel bağımsızlığa kavuşmadıkça gerçek hürriyeti kazanmış sayılamazlar.Kültürün taşıyıcısı da dildir.Bu sebeple dili ecnebi lisanların boyunduruğundan kurtarmalıyız.Cumhuriyetimizin mimarı Mustafa Kemal Atatürk,bu konuda şu çarpıcı ifadelerde bulunmuştur: “Millî duygu ile dil arasındaki bağ,çok kuvvetlidir.Dilin millî ve zengin olması ,millî duyguların gelişmesinde başlıca etkendir.Ülkesini,bağımsızlığını korumasını bilen Türk Milleti,dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” e-mektup: mnihatmalkoc@hotmail.com
??? #18
KÜLTÜRÜN TEMEL UNSURU DİL M.NİHAT MALKOÇ Dil ve kültür kavramları yapışık ikizler gibidir. Siz onları birbirinden ayırmak isteseniz de onlar ayrılmamakta direnirler. Hepimizin yakinen bildiği gibi insanlar,topluluklar halinde hayatlarını idame ettirirler. Beraber yaşayan insanlar, dil sayesinde birbirleriyle iletişim kurarlar. İletişim sadece bugünle sınırlı bir kavram değildir. Geçmişi bilmek ve geçmişteki tecrübeleri günümüze taşımak da iletişimin önemli bir parçasıdır. Milletlerin sözlü ve yazılı birikimleri kültürü oluşturur. Dil,din,sanat,gelenek ve görenekler,mimarî eserler,giyim-kuşam,yiyecek ve içecekler,her türlü eşya;kültürü oluşturan unsurlardır. Söz konusu bu öğeler,dille beraber geçmişten geleceğe aktarılır. Bu nedenle büyük Türk sosyologu ve düşünürü Ziya Gökalp,dili kültürün temel unsuru ve taşıyıcısı olarak kabul ediyor. Gökalp,bu fikrinde yerden göğe kadar haklıdır. Dilin taşıyıcılık fonksiyonu olmasaydı bizler altı yüz yıllık Osmanlı kültüründen ve medeniyetinden nasıl haberdar olacaktık? Kütüphanelerimizdeki on binlerce ciltlik yazma eserler tarihin canlı belgeleridir. Altı yüz senelik kültür hazineleri,dil kalıbına konularak adeta dondurulmuştur. Böyle sihirli bir güç olmasaydı tarihimizden,kültür ve medeniyetimizden haberdar olabilir miydik? Bu soruya verilebilecek cevap koca bir “HAYIR” dan başka bir şey olamaz elbette. Dilin yazı ve söz olmak üzere birbirinden farklı iki ayrı yönü vardır. Sözün hükmü geçicidir. Oysa yazı ilelebet kalıcıdır. Büyük mutasavvıf şâir Yunus Emre,bu hakikati “Söz uçar,yazı kalır” çarpıcı vecizesiyle ifade etmiştir. Bunu bilmek için âlim olmaya gerek yok. İnsanın hafızası unutmaya meyillidir. “Hafıza-ı beşer nisyan ile malûldür” sözü de bunu tüm çıplaklığıyla ortaya koymuyor mu? Milletleri birbirinden ayıran unsurların başında,onların sahip oldukları dil,kültür ve medeniyet gelmektedir.Onun için bu üç unsur millîdir.Bu üç unsura sahip olmayan topluluklara millet denilemez. Onun için milletlerin büyüklüğü bu unsurlarla ölçülür. Türk Milleti,tarihinin en kritik ve zor dönemlerinde bu millî değerlerine sahip çıkarak aydınlığa erişmiştir. Günümüzde Türk dili üzerinde sinsi oyunlar oynanıyor. Yüzyıllardır dilimizi süsleyen ve millet olarak kenetlenmemizi sağlayan kelimelere savaş açılmıştır. Onların yerine ne idüğü belirsiz uydurukça kelimeler sokulmaya çalışılıyor. Bu, bilmeyerek yapılıyorsa gaflettir. Şayet bilerek,planlı yapılıyorsa hıyanettir. Buna bu millet müsaade etmez. Dil,milletin fertlerini birbirine bağlayan çimentodur. Hiç kimse bu çimentonun göz göre göre sökülmesine izin vermez. Bugün dilimizde bir kısım yabancı unsurun varlığı,herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Mehmet Kaplan’ın dediği gibi: “Her millet dilini ve kültürünü yüzyıllar boyunca yoğurur.Bu esnada o,akan bir nehir gibi,içinden geçtiği her topraktan bazı unsurları alır.Her medenî milletin konuşma ve yazı dili,karşılaştığı medeniyetlerden alınma kelime ve deyimlerle doludur.Bu bakımdan her milletin dili,o milletin çağlar boyunca yaşadığı tarihin adeta özetidir. Kaplan’ın sözleri aslında hadisenin görünmeyen yüzünü de sunuyor bize.Yeter ki kasıtlı ve planlı olarak dilimizi yozlaştırmayalım. Ötekisi devede kulak kalır. Bu böyle biline!... e-mektup: mnihatmalkoc@hotmail.com
??? #19
[[I]]Aslında bakarsanız hepimizin kendine göre bil dil kullanımı var. Saçma belkide evet ama bu böle malesefki ben çok iyi bir dilbilgisine sahip değilim çokta bunu düzeltmeye calışıyorum ama çoğu yazarların kendilerine göre ve kimsenin anlatım gucu içinde olmayan bir lisana sahip olduklarını ve bunun onları özel kıldığını düşünüyorum. Hepimizi yazarlar olsun yada şairler olsun hepimizin kendine göre yaşamışlığın yada hayatın elverdiği kadar kendimize has bir lisanımız var diyebiliyorum....[[/I]]
??? #20
"Söz konusu olan, dil içinde kendini geliştirmek değil, kendi içindeki dili geliştirmektir." Hugo von Hofmannsthal (1874 - 1928)
Başa Dön