Uzun süredir aranizda yoktum, fakat dönüp baktigimda ortami oldukca hararetli ve karismis buldum. Arkadaslar ne yi paylasamiyorsunuz? Biz ki Türk edebiyatina mührümüzü vurmak icin yola cikmis insanlariz!... Lütfen akliselim ve olgunlugu elden birakmayalim...
Saygilarimla...
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
-[[I]]Öykü isimleri, bölüm isimleri, kitap ismi bence çok özel bir söyleşinin konusu ama yine de kısaca üzerinde durmak istiyorum. Sizce öykü isimleri, kitap isimleri, bölümlendirmelerin isimleri için çok uğraşılması gerekir mi, çok önemli midir? Yani illa ki kitabın içerisinde geçen şeyler mi olmalıdır, öykünün bir üst kimliği gibi mi görülmelidir yoksa isimler?[[/I]]
-Bu son sözüne yürekten katıldığımı belirteyim Özgür. Bir üst kimlik oluşmalı, bir kitap bir üst kimlik yansıtmalı. Bu öykü olur şiir olur ama bu, iki tür için özellikle böyle olmalı. Şimdi bizim bazı şiirler üretmemiz elbette hem doğaldır hem de belki zorunludur, öyledir ama Nâzım nerdeyse bütün şiirlerinde hep bir üst kimlikle de yansıtmış onları. Yani o zaman şunu düşünüyor insan, bir şair ya da bir öykücü, yola bir kitabın üst kimliği doğrultusunda onu bütünlemek üzere yola çıkabilir hatta çıkmalıdır. Ama bunun içindekileri sanki öyle bir bağlantısı yokmuş gibi tek tek düşünmelidir, tek tek dönüştürmelidir, yapılandırmalıdır yine de. Belki en doğru sonuç bu. Nâzım'ın Saat 21-22 Şiirleri çok büyük bir üst kimlik yansıtıyor...
-[[I]]Söyleşilerinizde eylemli okurdan bahsediyorsunuz sürekli, eylemli okur kimdir?[[/I]]
-Benim. Ben, bir eylemli okurum. Onun için ilkin, bu konuda tevazu göstermeye gerek görmeksizin, eylemli okur olarak ne yaptığımı söyleyeyim. Bir kere ben kitapları kim yazmış olursa olsun yanımda renkli kalemlerimle birlikte okuyorum. Benim yanımda şu anda mavi, yeşil, kırmızı ve siyah tükenmezkalemler var. Onlar bana yazılarımda her okumamı bana ayrı ayrı göstermeye yarıyor. Birinci okumam mavidir, ikinci okumam siyahtır, üçüncü okumam kırmızıdır, dördüncü okumam yeşildir. Tabii bu aynı metnin üzerinde çalışmak durumunda kaldığımda ortaya çıkıyor, yolculuklarımda bazen sıkışıyorum; böyle de çalışıyorum. Yoksa her okumamı, çıktılar üzerinde "tek okuma"lı eylem olarak sürdürüyorum. Kitap okurken kullandığım kurşunkalemlerim için de geçerli bu. Yanımda böyle kalem açacağı olmuyor, olmayabiliyor, o zaman üç dört tane, beş tane kurşunkalem taşıyorum. Bunlar küçük oluyorlar, evde kullandığım küçülmüş kalemlerimi çantama atıyorum, şu kadar şu kadar kurşun kalemi şimdi de gösterebilirim bunları, sonra mavi, kırmızı kurşunkalemlerim oluyor. Bu kalemlerle okurken yanısıra minik minik kağıtlar da kullanıyorum. Okuduğum kitapların her tarafını doldururum ben, her taraflarına bir şeyler yazarım. Kendimce imlerim var, ünlemlerim sorularım, ondan sonra koyduğum çarpılar, büyük çarpı ayrı, küçük çarpı ayrı, yıldız ayrı. Onları ben biliyorum, ama yardımcım Okan Çançin vardır belgesel sinemada, arkadaşım aynı zamanda. O da bilir, düzeltmelerimi hemen uygulayabilir. Bunları okuyorum ama bazen de farklı bir ayırma gereği oluyor, onlara ayrı bir işaret koymak gereği doğuyor. O zaman o küçük küçük kağıtları koyuyorum ama üste koyarsam ayrı, alta koyarsam ayrı oluyor, onların da anlamı değişiyor benim için. Bir de benim başucu kitaplarım var. Bir kere sözlüğüm var. Türkçe sözlüğüm var, Osmanlıca sözlüğüm var. Zaman zaman sözcükler beni zorlarsa İngilizce, Fransızca sözlüklere de yönelmek gereği duyabiliyorum. Bir kere yazım kılavuzum var, tek yazım kılavuzu da değil, iki yazım kılavuzu. Biri Dil Derneği'ninki, öteki Ana Yazım Kılavuzu. Ben eylemli okurum. Şimdi yazarın böyle çalışmadığını adım gibi biliyorum. Nereden biliyorum? Şurdan biliyorum Özgür, okuduklarımdan biliyorum. Adam, yazım kılavuzuna bakmadan, adam Türkçe sözlüğe bakmadan yazmış, onu ben saptıyorum. Öyle yazıyorsa eğer bir sözcüğü, o adam sözlüğe bakmamış demektir. Yazım kılavuzuna zaten hiç bakmıyor, çünkü biliyor ya aklınca, bir kez bakmış ya... Olur mu, ben günde ortalama elli kez bakıyorum.Yani benim günde ortalama yarım saatim bu başucu kaynaklarına bakmakla geçiyor. Ansiklopediler ayrı. Ben yirmi üç buçuk saatle başlıyorum güne, yarım saat başucu kaynaklarıma gidiyor. Eylemli okur bu. Böyle değilse, o eylemli okur değildir. Ama biri alıyor, plajda kitap okuyor. Ha ben de plajda okuyorum tabii. Öyle kitaplar var. İki saatte okuduğum kitaplar da var. Hızla okuyabiliyorum, zzzzt diye geçiyor. Ha o ayrı tarzdadır, ne olmuş kim kimi dövmüş kim kime âşık olmuş, kim kimi dolandırmış. Ama edebiyat bu değil. O zaman televizyon dizisini seyretmek gibi olur. Edebi bir metin televizyon dizisi izler gibi okunmaz. Zaten edebiyat metni bir televizyon dizisi gibi de yazılmaz. Evet, eylemli okur işte tam bunun bileşkesidir ve eylemli okur tabii ki her zaman yazarlık yapabilir ama bir yazınsal yazar olmayabilir o ayrı. Yani eylemli okur her an yazabilir. Onun yazdıkları ciddidir, onun yazdıkları ciddiye alınabilir metinlerdir. Ama yazınsal tatlar içermeyebilir. Belki okumuşsundur ben ayırıyorum, yazınsal eleştiriyle yazın eleştirisini. Yazınsal eleştiri, yazınsal tat bırakır ama yazın eleştirisinde yazınsal tat aramak gerekmez ille. Onda ille böyle bir tadın bulunması gerekmez. İşte eylemli okur, bu türde yazın eleştirisi yazabilir. Bilmem anlatabiliyor muyum? Ama öyküye, şiire geldiğinde iş, öykü yazamayabilir, şiir yazamayabilir. Eylemli okurluk, yazınsal metni matematik işlemlerine ayırabilme, analitik yaklaşabilme yeteneğidir. Eylemli okur, kolayca yazar olabilir, yazdıkları öykü, şiir tadına varamasa da... Yazınsal tatlar salacak öyküler, şiirler yazabilmek için her yazarın böyle eylemli okurluk gibi bir aşamadan geçmesi gerekiyor ama. Sonuçta şunu söyleyebiliriz. [[B]]Her eylemli okur, belki yazar olamaz ama her yazar, eylemli okur olmak zorunda.[[/B]]...
-----------------------------------------------------------
Dün bir kısmını yüklediğim söyleşinin, yazar arkadaşlar için ilgi çekici olacağını düşündüğüm, bir kısmını daha yüklüyorum... Saygılarımla...
[[B]]DÜŞ KUR(U)SU [[/B]]
uyanıyorum her sabah, apazlayıp gerçeği
ve çarpıp yüzüme, bulutla siliyorum
penceremdeki kuşlardan kalma lekeleri...
arşınlarken kısa koridoru,
her şeyimle sana yürüdüğümü
ve beklediğini tünelin diğer ucunda-
-hissederek,
diyerek söylüyorum yalanımı,
oysa, ne yapıyorsam bilerek.
yatak odası amaçsız bir labirent.
yeşim taşı gezin kasıklarımda,
dinsin arsız sancılarım...
özlememek üzre yazdım şiirlerimi.
tiksindim seni hayal etmekten,
kurbağa bacağı çorbasından içerek.
Lâ Havle çekerek günü devirdim,
densizliğim aldı başını
koşturdu, sabaha dek...
sen ki derin uykulardayken,
ben ulaşılmazlığınla tükendim.
sevinen sadece sendeki terk!
ve tükenmişliğimin son şiiri
gizlidir kaleminde...
beni günbegün tüket...
tutsak edilmiş Fas güzeliyim ,
yüzüm peçeli...
sen sadece hayal et...
darbuka dümteklerine eşlik ederken
göbeğim, kıvrak ve terlemiş biraz.
sen sadece hayal et...
-adına uza duyum dedikleri-
izleyen gözlerden ırak,
denize saldım kendimi.
boğuşmadım dalgalarla...
çırılçıplak
yem olan ben/sem balıklara
balıklar niye ölü?
bahçede gül, dalda erik,
gökte güneş, çıplakken
aşktı adım, hüzünse soyadım...
sen doldu bronşlarım.
akıttığın timsah gözyaşlarında
boğuldum, aldırmadın...
kalleşçe
leşimi serdin yere...
gökteliğim sinmedi içine.
avazım çıktığınca
heceledim adını,
kısacık ömrüm kadar-
-kısaydı adın.
adım adım
uzaklaştın yanımdan.
-ve sen Sade el salladın-
eş zamanlı zamansızlıklar
soğuttu arayı...
ben varken sen, sen varken ben-
-yoktum ve şimdi-
uyuyorum her gece, apazlayıp gerçeği
ve çarpıp yüzüme, dolunayla sıvıyorum
penceremdeki aşktan kalma çatlakları...
-şiir düşümde uyan!-
28/07/2005-23:20
Naile Duman,Yaşar.
[www.antolojim.com]
birkaç günlük tatsız mesajların bir faydası oldu sonunda. isa yazmayacakmış artık forum sayfalarına. ben bundan sonra bu sayfaların çok daha yararlı olacagına eminim. bir katkım olduysa ne mutlu bana...
ve teşekkürler nida, zeynep, sezai...
Sizden tüm İzedebiyatlılar adına özür dilerim. Oldu bi kere...Umarım bir daha olmaz.
Böyle şık bir edebiyat sitesinde, sevdiğim, yazılarını su içer gibi okuduğum yazarların, kendi içlerinde bu şekilde, seviyesizce tartışmalarını okumuş olmaktan, onları medeni, kültürlü, seviyeli insanlar sanıp yanıldığım için, yazmış oldukları yazılardan, onlara değer vermiş olduğum için, "aslında gereksiz bir şekilde, çok basitleşebildiklerini görmüş olmaktan, beyin fikirlerinin bu şekilde seviyesizce forumlarda kelimlere döktükleri için.. Bir okur olarak sizlerden utandım ..
Daha seviyeli forumlarda sizleri okuyabilmek dileği ile
Saygılar
Nells
Burası öneri bölümü olduğuna göre rahtça sorabilirim sanırım: Okulun açılş konuşması için ne önerebilirsiniz?
Belki de son görüşüydü onu. Bir billur tanesi gibiydi. Saf temiz bir o kadar da masum. Gerçek aşk diye bir şey olmadığını söylüyordu bir arkadaşı. Onu gördüğü gibi onu görebildiği gibi o da bir başkasını görebilmiş olsaydı oda inanırdı gerçek aşkın olduğuna.
İnsanların ne düşündüğü umurunda değildi pek artık. O sadece bir parça huzur ve sevgi istiyordu. Tıpkı dilencilerin bir parça ekmek dilenmesi gibi. O kadar saf ve masumdu ki artık kırgındı ona. Sırf o masumluğun kendisinin olamayışından ötürü. Aslında onun hiç olmadığını farz etse idi. O zaman işte o zaman gerçek aşk olmazdı beklide.
Bir gün onun için şöyle düşünmüştü. Bir televizyon gibi saatlerce seyredebilirdi gözlerini hiç kırpmadan. Onun için yaşlar akardı gözlerinden sırf aşk yoktur diyenlere inat.
Evet son görüşüydü onu. İki sene haber alamadı bir daha ne bir ses ne bir iz. Koca bir hiç. Sadece güzel gözlerini unutmadı. Unutturmadı o güzel gözleri rüyaları.
Bir gün telefon çaldı. Telefonu açtığında bir şeyler düğümlendi boğazında. Onun sesiydi bu daha telefonu açmadan hissetmişti sanki. Her ne kadar karşısındaki aynı masumlukta değildiyse de buna artık emindi yaşamış olduğu aşktı.
Ve şunu da anlamıştı ki aşk yaşanıp bittikten ya da başka bir şeye dönüştükten son
ra anlaşılıyordu. Anlaşılmasa aşk olmuyordu…
hic gevelemeye gerek yok 3 gundur izliyorum butun kargasa kantarci'nin basinin altindan cikti. Anlamiyorum bir turlu, bu adami atin demiyorum ama en azindan gonderdigi mesaj sayisini sinirlayabilirsiniz. Herif ortaligi karistiriyor sonra kenara cekilip milletin birbiriyle kavgasini biyik altindan siritarak izliyor. Bakin simdi de naile'yi zeynep gun ile kavga etsin diye cagiriyor. Bu kadar sarlatan bir herifin edebiyat sitesinde bunlari yapmasina izin verdigi icin izedebiyat yoneticileride sucludur.
Kenan ve Nida ile birlikte en cok okudugum, begendigim yazarlar. Yazi teknikleri cok hosuma gidiyor. Onlardan ogrenmek istiyorum. Ama YUHH size be kardesim. Nedir alip veremediginiz birbirinizle. Kantarci icin inanin degmez. Kenan bey surekli Isayi koruyup kolluyorsunuz nedir sizi bu sarlatana baglayan. Ona buna giydirmeleri hosunuza mi gidiyor?
Ve bir oneri: Hergun asilacak mesaj sayisina mutlaka sinirlama getirilsin, mesela 10.
Bakin simdi Isa kantarci benim bu mesajimi 'en son eklenenler' listesinden cikarmak icin arka arkaya sacma sapan mesajlar asacak.
sezai
[[I]]-Öncelikle çok sevdiğinizi bildiğim Ankara'ya hoş geldiniz. Yazarlık, tiyatroculuk, belgesel sinemacılık gibi çok yönlü kimliğinizi biliyoruz. Diğerleri bir yana yazarlığınızı düşünüyorum. Bir ara on kadar dergiye düzenli yazdığınızı hatırlıyorum. Genç öykücülere bir rehber olması açısından bir gününüzü yazmak adına nasıl değerlendiriyorsunuz?[[/I]]
-Ben güne, hatta bütün günlerime aşağı yukarı okuyarak başlarım. Eğer çok sıkışık bir çalışma temposu içerisindeysem o zaman bir gün önce yazdıklarımı okuyarak başlarım. Ama kalktığımda yazarak başlamam. Hiç kimseye de kalkar kalkmaz yazmaya başlamasını önermem. Tiyatroda da vardır bu. Herkes uyandığında nasıl bir hamlık taşıyorsa sanat yapan insanın da her anlamda hamlığı olabilir yataktan kalktığında. Hamlığı açmanın yollarından biri, beyni çalıştırmaktır. Biz tiyatroda sahneye çıkmadan önce mutlaka birtakım hareketler yaparız. Yazıya geçmeden önce de aynı şekilde yazma yönündeki yetimizi dürtmeliyiz. Bu da beyne yöneliktir, bu bakımdan beyne onu çalıştırıcı bir gereç vermek gerekir. Ben, beynim biraz açılsın diye okumaya girişirim. Okurken okurken zaten bir yükseliş başlar, bu yükselişi insan duyar, içinde duyar ve yazmaya geçebilir.
[[I]]-Sadık Aslankara deyince benim aklıma hemen genç öykücüler geliyor. Genç öykücülere verdiğiniz emek, sabır, sevecen yaklaşımınız tabii unutulmayacak. Bu noktada yazmaktan yayımlamaya genç öykücülere dönük özel tavsiyeleriniz varsa onları alabilir miyiz?[[/I]]
-Yaşı yirmilere henüz gelmemiş bir genç öykücü her şeyi yayımlayabilir. Ama yaşı yirmileri bulmuş, yirmilerde yol almış bir öykücünün her yazdığını yayımlamamasını öneririm. Sonra çok pişmanlık duyabilir, ama yirmi yaşından önceki verimlerinde o pişmanlığı duymasına gerek yok. Çünkü hiç kimse yirmi yaş altında bir genç öykücüye ileriki yıllarda "Ya bak sen işte yirmi yaşından önce bunları yazmışsın, bunlar ne kadar kötü örnekler," diyemez. Olmaz, saygısızlıktır, ayıptır. E, o genç de bu şekilde kendi denemelerini yapacaktır, ama yirmilerini aşınca artık birkaç yıllık deneyimi var demektir. Her öyküsünü yayımlamamak gibi bir alışkanlık kazanmış olması gerekiyor. Bir dosyası olacak onun, ürettiği öyküyü birinci dosyaya koyacak. Sonra bir ikinci dosyası olacak. İlkinden elediklerini oraya alacak ve ikinci dosyadakiler üzerinde yeniden çalışacak. Birinci dosyada onun, diyelim ki eski aşkları gibi gönül bağı olan öyküleri olacak. Ona yalnızca kendisi bakacak. İlerde eğer çok ünlü bir yazar olursa, onu da kendi belgeleri arasında bırakabilir. İnsanlar bu yazarın, yirmi yaşından önceki çalışmaları konusunda bilgilenmek istediklerinde ona dönebilirler o zaman, bakabilirler, ilginç olabilir belki bu, ama o kadar.
[[I]]-Ben de sözü yayımlatma konusuna getirmek istiyordum zaten. Sizin yayımlamadığınız ödüllü dosyalarınız var. Bunun yanında yanlış hatırlamıyorsam Adam Öykü'ye verdiğiniz bir söyleşide, yayımlama konusunda Haldun Taner'in diliyle bir şey söylemiştiniz. "Evet ben bunları yayımlamazsam, insanlık ne kaybeder?" dedim, genç öykücüler bu kadar katı mı davranmalılar? Fakat genç öykücüler tanımını şöyle kullandım. Yazarlıkta genç anlamında. [[/I]]
-Özgür senin beni izlediğini biliyorum, yazılarımı sıkı takip ettiğini. Haldun Taner'den bu aktarımın doğru. Kuşkusuz şöyle bir sözümü de bir yerlerden anımsıyor olmalısın: İnsan hangi yaşta olursa olsun, her bir verimini kutsamaya hazırım onun. Hangi yaşta çiçek açmış olursa olsun o ağaç benim için nasıl kutsalsa, ilk ürününü vermiş olan her yazara da aynı içtenlikle yaklaşırım. Bu yüzden ben, genç öykücülerle öykülerini yenice yayımlamaya koyulmuş, ilk kez kitap yayımlamış öykücüleri bir açıdan aynı çerçevede değerlendirmeye girişiyorum. Biri o yola yenice girmiş, belki bir süre sonra o yoldan çıkabilecek ama görünen o ki, verimini şimdilik o alanda sürdüren biri. Öteki, ee orta yaşlara ulaşmış birinin o alana duyduğu ilgiyi gösteriyor bize. Uzun dönem komada olup da aradan yıllar geçtikten sonra komadan çıkanlar var, yaşanıyor bunlar. Adam kendine geldiği zaman gençlerle çevresini tanıyamıyor, aradan yıllar geçmiş oluyor. Biraz böyle düşünürsek olayı, ilk kez öykü alanıyla ilgilenmeye koyulan ama yaşı kıyaslanmayacak biçimde ilerlemiş olan birinin de o alandaki bakışını ben bir bebek bakışı gibi görüyorum. Bakıyor, dokunuyor. Burada o ilginin tazeliğidir önemli olan. Bebek ilgisi sürüyor. Yaşı diyelim ki kırk, öykü yazmaya yeni girişmiş ama…
[[I]]-Edebiyat açısından genç bir öykücü?[[/I]]
-Evet, edebiyat açısından bir bebek gibi bakıyor. Ben onunla da ilgilenmek zorundayım tabii. Biz onlarla hiç ilgilenmeyelim mi? Yani Kenan Evren'in dediği gibi onları da beslemeyip asalım mı? Ben her yaşta insanın, eğer bir alana emek veriyorsa, emeğinin kutsanması gerektiğini düşünüyorum. Bilmiyorum bu senin sorunun yanıtı oldu mu?
[[I]]-Oldu, evet. Son yıllarda çok duyduğumuz bir söz var, "öykü patlaması". Duruma, okurdan çok yazar var, diyerek yaklaşanlar var. Bunun dışında herkes yazmasın diyenler var hatta. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?[[/I]]
-Ben bu görüşlere katılmıyorum, biliyorsun. Ama işin derinliğine indiğimizde bu söyleşinin çerçevesinde onlara da yaklaşmalı mıyım, bilemiyorum Özgür. Çünkü şimdi burada ikili bir bakış getireceğim. Popüler düzlemde söyleyeceklerime karşın belki kuramsal düzlemde olaya bir başka açıdan yaklaşılabilir. Bunlar çelişiyor gibi görünebilir. Oysa ben çelişik bir düşünce dile getirmiyorum, öyle düşünmüyorum. Şimdi popüler düzlemde elbette olağanüstü bir büyüme var. Yani bir nefes alıyoruz ve o nefesi alırken ciğerlerimiz genişliyor. Aldığımız o nefes var, yani somut bir şey bu. Genişlemişsiniz bir kere. Yoksa bunun üzerinde kimse durmazdı. Ama duruluyor, var böyle bir şey. Bir öykü olayı var. Olay bu. Hem de bu, ülkede olay.
[[I]]-Öykü nefes açıyor diyebilir miyiz?[[/I]]
-Evet, öykünün ciğerleri genişliyor, öykü nefes açıyor. Çok güzel söyledin, bu başlık da senin olsun. "Öykü nefes açıyor", evet. Ne anlayalım biz bu nefes açmadan? Şimdi gençler var, her yaşta insan var alana erke üreten, alana erke katan, enerji katan ve bunlar bir de sinerjiye dönüşüyor. Buna bakarak bizim "Yok hayır, böyle görünüyor ama göründüğü gibi değil," deme hakkımız olabilir mi? Bir kere bu görünüşün anlamını çıkaralım, bu görünüşle ilgili değerlendirmelerimizi koyalım ortaya. Bana göre evet öykü nefes açıyor. Bu alana katılan her genç öykücü yaşı ne olursa olsun, bir halatın ucunu tutuyor, bir kadırgayı belki Fatih'in yaptığı gibi karadan çekmeye koyuluyor. Bu çok önemli bir olay. Ha, bu da bir sinerji yaratıyor. "Çekin uşaklar çekin," diyen o iş türküsündeki gibi. Burada bir öykü türküsü var. Topluca söyleniyor bu. Bu da bir sinerji yaratıyor, buraya yani Ankara Öykü Günleri’ne ya da herhangi bir öykü etkinliğine gelen bir insanın gelmeden önceki öykü kavrayışıyla buradan ayrıldıktan sonraki öykü kavrayışının aynı olduğu kanısında değilim ben kesinlikle. Çünkü bunu görüyorum, öykü verimlerinde görüyorum. Burada ad verirsem olmaz, ama yazdıkları öyküler değişiyor insanların. Öyküleri başka başka renklerle bezeniyor. E, nasıl oluyor da bu öykü yazarları değişiyor? Haa, öykü pek okunmuyor, işte bin kitap satılıyor deniliyor. E kardeşim bir yılda kaç öykü kitabı yayımlanıyor? Bin okur hepsini birden nasıl okuyacak? Daha önce on beş yirmi kitap ancak yayımlanırdı bir yıl içerisinde. Oysa şimdi seksen yüz kitap yayımlanıyor. Her bir kitabın ortalama okurunun bin dolayında olduğu düşünülürse, seksen yüz bin dolayında öykü okuru var demektir Türkiye'de. Ama bin kitap tükenmiyor. Yani ben her bir kitap için beş yüz okur varsayalım diye söyleyeyim, satın alan olsun, özür dilerim düzeltiyorum, satın alan. Hadi biraz daha inelim, üç yüz olsun. Her bir öykü kitabına ortalama üç yüz satın alıcı düşüyor ve bunlar değişik üstelik. Her bir kitabın farklı bir okuru var. Otuz bin satın alıcı var. Öykü kitabı satın alıcısı var. Ama bizim öykü yazarlarımızın burada söylemeye çalıştığı bana göre, "Benim kitabım bin tane basıldı tükenmiyor." Ee, benim de basıldı bin tane, tükenmedi. Ne yapalım yani, şimdi buradaki kaygı, ille benimki satılsın, benimki tükensin, benimki yeni baskısını yapsın, beşinci baskısını yapsın on beşinci baskısını yapsın, öteki de nal toplasın, biçiminde. Olmaz, hayır. Eğer öykü kitapları okunacaksa el ele tutuşacağız hep birlikte onu okuyacağız, hepsine birden bir güç vereceğiz. Yoksa o zaman AKP'yi iktidara getirir gibi bazı öykü kitaplarına fazla ilgi göstermiş oluruz, temelsiz biçimde. Ki, bazıları zaten yapay onların. Kaldı ki estetik anlamda sorgulanabilecek kimi öykü kitaplarına okurun yüz verdiğini görüyoruz. Bu demokrasiyse, o zaman AKP'nin de gerçekten alnının akıyla geldiğini söylememiz gerekir. Hayır efendim, ne kadar cahil varsa, onların desteğiyle geldi. Bazı best seller dedikleri yazarlar da bu yönde uçmaya çalışıyor. Hayır efendim o insanı uçurmaz, kişi uçtuğunu sanır, bir gün pat diye düşer. Düşer ama bunu yaşamında görmeyebilir. Ama görebilir de. Düştüğünde gerçek de yerine oturur. Bir öyküye dışarıdan güç katılamaz, o öykünün gücü kendi içindedir. Kendi içinde gücü varsa onu her zaman karşımızda öykü olarak buluruz. Elli yıl sonra da okunur, iki yüz elli yıl sonra da. Biz Boccacio'yu yıllardır okuyoruz, yüzyıllardır okuyoruz. Çehov'u yüzyıldır okuyoruz. Sait Faik'i, Sabahattin Ali'yi elli küsur yıldır okuyoruz. Yani bugün çok sattığını düşünen bazı yazarların "Hah, demek ki benim öyküm çok iyi," demesi doğru değil! Biraz uzunca oldu galiba.
[[I]]-Yoo, ben de zaten çok satanlar kısmına gelecektim. Çok satanlara baktığımızda romanlar biraz önde gidiyor gibi. Bunun yanında öykü daha hareketli bir alan. Öykünün bu hareketinin çağımızla bir ilişkisi var mutlaka. Soruyu açmak açısından şunu da ekleyeyim; çağımızda sanki her şey kısa; aşklar kısa, ilişkiler kısa, yemekler kısa… Bu noktada, olumsuz yaklaşmak istemiyorum ama öykü de kısa diyebilir miyiz?[[/I]]
-Ben buna katılmıyorum. Yazılı metnin emek gerektirişinden ötürü bir sevimsizliği var. Örneğin insanlar sinemaya gidiyorlar. En kolay izlenen sanat sinema. Televizyon da bu kadar yaygınsa eğer, bu kadar çok izleniyorsa bundan yararlandığı için. Oysa insanlar sinemaya gitmek için bir saatlerini yola harcıyorlar. Bir saat de dönüş, eder iki saat. İki saat de filme zaman ayırıyor, dört saat. Dört saatte yüz sayfalık bir öykü kitabı okunur. Çünkü yüz sayfa dört saatte yirmi beşer sayfa yapar. Ben bile yirmi beş sayfa okuyorum, ben bile derken, sözcük sözcük, harf harf okuyorum. Kimse bunu zaman sorunsalıyla ilintilendirmesin. Bunu yalnız okur için değil, yazar için de söylemiş olayım. Her gittiğim sinema etkinliğinde yazar kısmını görebiliyorum. Ama tiyatroya gidiyorum, tiyatroda yoklar, operada yoklar, belgesel sinemada yoklar. Galerilerde hiç görmedim. Bu yıl konsere gidemedim onun için bir şey söyleyemeyeceğim. Ama büyük olasılıkla -klasik müzik konserlerinden söz ediyorum- orada da yoklar. Ama sinemadan konuşabiliyorlar oturduklarında. Falan filmi gördünüz mü? Ben de o zaman onlara hemen şunu soruyorum. Siz falan kitabı okudunuz mu? Sinemanın alımlanması kolay. Ama okumaya gelince okumuyor. E, sen bile okumuyorsan eğer, niye yazıyorsun o zaman kardeşim? İnsanların zamanı olmadığı için öykü sanatı hareketlenmiş değil, alanda yaratılan eylemlenmeden kaynaklandı bu bana göre.
[[I]]-Bunu yazmak açısından da düşünmüştüm. Yazmaya yeni başlayanlar açısından şöyle düşünülür genelde: Roman uzun bir uğraşının işidir, aylar vermek gerekir, uzun bir metindir. Fakat öykü kısa bir metindir. Kısa bir zamanda çıkar, kısa bir zamanda sonuç alınabilir. Artı, dergilerde yayımlanabilir şeklinde düşünerek öyküye yöneliyor olabilirler.[[/I]]
-Evet, tabii tabii. Şimdi öykünün dolaşımı daha fazla olabilir. Çünkü en başta insan bir dostuyla paylaşabilir öyküsünü. Bak bir öykü yazdım der gösterebilir. O diğerine gösterebilir. Bu şekilde bir dolanımı var öykünün. Yazarlar arasında yine bu anlamda bir alışveriş olabilir. Dergiler de tabii ki ona ilgi duyuyor. Oysa, romanın öyle bir şansı yok. Bir de söz sanatına daha çok olanak veriyor öykü sanatı. Bir açıdan şiir gibi, genç yazarların ya da yazar adaylarının o alanda kendilerini sınamasına olanak sağlıyor. O bakımdan gençlerin edebiyatla ilişkilenişinde bence öykü sanatı ideal bir tür. Buna, belki şiir ve deneme eklenebilir. Deneme dediğim tabii kendileri öyle söylüyorlar ama deneme yazmak için aslında bir hayli yaş almış olmak gerekir. Onlar "deneme" diyorlar, ben de kendilerine onların diliyle söylüyorum, deneme derken günce, işte anı, öyle şeyleri yazmaları uygun düşer, şiir deneyebilirler.
[[I]]-Deneme, çok ciddi bir entellektüel birikimdir bence.[[/I]]
-Evet, deneme yazınsal tür olarak öyle herkesin altından kalkabileceği bir iş değil. Örneğin iki usta denemecimizi anımsayalım hemen, Nermi Uygur, Salah Birsel. Bugün bu düzeyde bir denemecimiz var mı bilmiyorum.
------------------------------------------
Lacivert'in dördüncü sayısında, Özgür Soylu'nun M.Sadık Aslankara ile yaptığı söyleşinin bir bölümünü buraya yükledim. Umarım, yazar arkadaşlarımızın yazın uğraşında bir nebze olsun katkısı olur... Sevgilerimle...
Sevgili arkadaşlar,
Rica ediyorum, forumlarda daha fazla birbirinizi karalamayın. Sadece kendinize değil, siteye de zarar veriyorsunuz. Sayısız posta alıyoruz, forumları kapatın, sansürleyin vs. diye. Yapmayacağız bunu, çünkü darbelerle demokrasiyi öğrenmediğimiz gibi, sansürlemelerle forum kültürünü öğrenemeyeceğimiz ortada.
Bir düşünce etrafında tartışıp anlaşamamak forum kültürünün bir parçasıdır. Kimsenin gül gibi geçinmesi gerekmez. Ama son üç dört sayfadır düşünceler konuşmuyor.
Rica ediyorum, birbirinize dostça bir el uzatın; hiç kuşkum yok, kimsenin eli havada kalmayacaktır.
Saygılarımla,
Diren Yardımlı
nida ve diğer karalamacı takımı,
nida, sayfalar dolusu ya,
bil ki sen durmasını bilmezsen ya durdururlar sopayla jopla ya toslarsın bir yere,
yaşamın önemli mesajlarını duymak için insan kendini dinlemeli.
ben artık buraya bişeyler yazmayacağım,
siz yazın, yerin dibine sokun beni.
size iyi günler,
dediğim gibi, istediğinizi yazın, ben yokum,
Al yavrum siteni, kedini de al. Forumlarını da al. Ataçakmıssın ya, ben istife ettim.
Kurtar edebiyatı
Ya senin için ne kadar dolmuş. Bana annenin telefonunu ver, senin kulağını çekip pışpışlasın. Bu ne ya! Tamam çamursun da bu kadar bulaşma. Zift gibisin. Bana bulaştığın halde yine kitabın satmayacak. Ama borç istersen gel, bir iki ayağıma sırnaş, dolan. Sonra bakarız
nida, zeynep gün,
derdiniz varsa özelden yazın,
bu ne ya, hocam,
ne bu yaaa,
valla bakın olmuyor,