"Gelecek, şimdiki zamandan çok da farklı değildir; sadece daha pahalıdır." - George Orwell"

Edebiyat Tartışmaları

Edebiyatta Aşk

12 görüntülenme · 24 ileti
??? #1
Aşkın bu kadar çok neticeye neden olması sanırım onun esnek yapısından kaynaklanıyor. O kadar esnek ki Dünya'daki insan sayısı adedince farklı tanımlanabiliyor. Onu hangi seviyeye almak isterseniz O, o seviyede oluyor.
??? #2
Bir yazara göre AŞK olmasa kelimeler kifayetsiz kalır.aşka inanmasaydık Tanrı aşkı yaratırmıydı.nice şairlerimiz nice yazarlarımız yazdığı ker kelimede aşka yer vermiş değer vermiştir.Aşk göktebirbirine çarpan ikibulut gibidir.Biranda her yeri aydınlatırve büyük ses getirir.insanlar ya hayretle izler yada korkuyla bakarlar.
??? #3
Başlık biraz Futbol Federasyonu tarzı oldu, ama kusura bakmayın... Merak ettim, gezip dolaştım... Pek çok Oyun, Hırdavat, Bilgisayar, Programcılık vb... konularla ilgili forumun içeriğinde bile bu kadar bozuk Türkçe'ye hoşgörü gösterilmiyor... Edebiyat forumundaysak kuralına göre oynayalım, söyleyeceğim bu...
??? #4
Kim? Neye? Niçin? diye başlayıp, Nasıl? Ne Kadar? Nerede? şeklinde soruları çoğaltmak mümkün... Peki aşk bir soru mudur? ya da aşk bir çok sorunun yanıtı mıdır? Nelere dönüşebilir? Dönüştüğünde biter mi? Örneğin, Alışkanlığa dönüştüğünde aşk, hala devam edebilir mi? "Karşılıklı verilen tavizlerin, geldiği noktadır" şeklinde tanımlamıştım, bir keresinde aşkı. Sevgi mi önce gelir, Aşk mı? Ya da hangisi hangisini doğurur? Ya da hangisi hangisini içerir? Ya da hangisi hangisini gerektirir? soruları da zihnimi çok meşgul etmişti, bir zamanlar. Yaşanmadan yazılır mı? da, ilginç bir soruydu aşk hakkında. Hepsini bir kenara kaldırıp atamadığım bu sorular yumağı, aşk üzerine bir şeyler yazmayı da beraberinde getirebilir. Aslında, sadece bu yönüyle bile "aşk, zihinleri meşgul eden en yaşlı duygu" olarak tanımlanabilir. Kimseyi bilmem ama, ben şahsen yazılarımda "aşk" unsurunu gözardı etmeyi hiç beceremedim. Aslında becermek de istemedim. "yaşlılara saygılı ol"diye öğretilmişti bana, küçüklüğümde. bu nedenle ben de, "dünyanın en yaşlı duygusu"na karşı saygılı oldum ve olacağım her zaman:))) Saygılarımla:))) Orkun
??? #5
Bence; siz yazmaya ilk olarak kendinizi aşık sandığınız için başladınız. Ondan olmalı yazılarınıza düşen aşk.
??? #6
Sayın Güney, "Bence; siz yazmaya ilk olarak kendinizi aşık sandığınız için başladınız" cümleniz üzerine bir kaç şey söylemek isterim. Sanmak nedir? TDK'nun sitesinde sanmak; "Bir şeyin olma veya olmama ihtimalini kabul etmekle birlikte, olabileceğine daha çok inanmak, zannetmek" örnek, "Sahiden hasta sanıyorlar, tebdilihava tavsiye ediyorlardı."- S. F. Abasıyanık. "Gibi gelmek, farz etmek" örnek, "Bu hareketimi tamamıyla histen gelen bir şey sandı."- P. Safa. "Bir şey veya kimsenin ... olduğunu düşünmek" örnek, "Doktor Sevim, hastayı ilk gördüğü an kendinde değil sanmıştı."- A. İlhan. şeklinde tanımlanmaktadır. Hakkımda yaptığınız yorum bunların hangisine denk düşüyor acaba?.. "öyle olmadığı halde, öyleymiş gibi" şeklinde yorumu da çıkabilir yazdığınızdan. peki, "kendini aşık sanmak" nasıl olur?.. ya da olur mu?.. "yaşanılanı aşk sanmak" daha doğru gibi geldi bana. Çünkü, sanılanın aslında sanıldığı gibi olmadığını anlamak için sanılanın yaşanması (ya da görülmesi, hissedilmesi) gerekir, diye düşünüyorum. bazı yanlışlar gibi, aşkın da aşk olup olmadığının anlaşılabilmesi için yaşanması gerekir. yazarken muhatap şart mı? sorusu da çok kafama takılmıştır. Örneğin, bir sevgiliye şiir, sevgili olmadan nasıl yazılır, bilmiyorum. Şairleri de bu yönden çok ilginç buluyorum. "hadi bugün bir sevgili şiiri yazayım" diyerek, yazabilmeyi hiç düşünmedim, hiç denemedim... çünkü yapamayacağımı biliyorum..şiir bana göre, çok özel bir edebiyat türü... düzyazı ise öyle değil. o alanda kendimi daha rahat hissediyorum. çünkü, düzyazıları yazarken daha gerçekçi olabiliyorum. şiir ise, bana biraz ütopya gibi geliyor. sanki gizli bir melankoli var gibi şiirde. üç yıl kadar önce bir arkadaşım, "aşkın kitabını yazabilir misin?" diye sorduğunda, "yazarım ama o da evrensel olmaz, kendimce olur" demiştim...çünkü, hepimiz aşkı kendimizce yaşıyoruz ve yaşayacağız da...o nedenledir ki, hala genel kabul gören bir tanımı bile yapılamamıştır aşkın. Kişiden kişiye, kıstasları onun kadar farklı olan bir şey yoktur. Ama hepsinin tek ortak yönü, içinde sevgi olmasıdır,diye düşünüyorum. "her sevgiden aşk olmaz. ama sevgisizse bir aşk, onun adı da aşk olmaz" gibi bir not düşmüştüm bir yerlere... sanırım "sevgi" daha önemli. Saygılarımla... Orkun
??? #7
Sayın Güney, "Bence; siz yazmaya ilk olarak kendinizi aşık sandığınız için başladınız" cümleniz üzerine bir kaç şey söylemek isterim. Sanmak nedir? TDK'nun sitesinde sanmak; "Bir şeyin olma veya olmama ihtimalini kabul etmekle birlikte, olabileceğine daha çok inanmak, zannetmek" örnek, "Sahiden hasta sanıyorlar, tebdilihava tavsiye ediyorlardı."- S. F. Abasıyanık. "Gibi gelmek, farz etmek" örnek, "Bu hareketimi tamamıyla histen gelen bir şey sandı."- P. Safa. "Bir şey veya kimsenin ... olduğunu düşünmek" örnek, "Doktor Sevim, hastayı ilk gördüğü an kendinde değil sanmıştı."- A. İlhan. şeklinde tanımlanmaktadır. Hakkımda yaptığınız yorum bunların hangisine denk düşüyor acaba?.. "öyle olmadığı halde, öyleymiş gibi" şeklinde yorumu da çıkabilir yazdığınızdan. peki, "kendini aşık sanmak" nasıl olur?.. ya da olur mu?.. "yaşanılanı aşk sanmak" daha doğru gibi geldi bana. Çünkü, sanılanın aslında sanıldığı gibi olmadığını anlamak için sanılanın yaşanması (ya da görülmesi, hissedilmesi) gerekir, diye düşünüyorum. bazı yanlışlar gibi, aşkın da aşk olup olmadığının anlaşılabilmesi için yaşanması gerekir. yazarken muhatap şart mı? sorusu da çok kafama takılmıştır. Örneğin, bir sevgiliye şiir, sevgili olmadan nasıl yazılır, bilmiyorum. Şairleri de bu yönden çok ilginç buluyorum. "hadi bugün bir sevgili şiiri yazayım" diyerek, yazabilmeyi hiç düşünmedim, hiç denemedim... çünkü yapamayacağımı biliyorum..şiir bana göre, çok özel bir edebiyat türü... düzyazı ise öyle değil. o alanda kendimi daha rahat hissediyorum. çünkü, düzyazıları yazarken daha gerçekçi olabiliyorum. şiir ise, bana biraz ütopya gibi geliyor. sanki gizli bir melankoli var gibi şiirde. üç yıl kadar önce bir arkadaşım, "aşkın kitabını yazabilir misin?" diye sorduğunda, "yazarım ama o da evrensel olmaz, kendimce olur" demiştim...çünkü, hepimiz aşkı kendimizce yaşıyoruz ve yaşayacağız da...o nedenledir ki, hala genel kabul gören bir tanımı bile yapılamamıştır aşkın. Kişiden kişiye, kıstasları onun kadar farklı olan bir şey yoktur. Ama hepsinin tek ortak yönü, içinde sevgi olmasıdır,diye düşünüyorum. "her sevgiden aşk olmaz. ama sevgisizse bir aşk, onun adı da aşk olmaz" gibi bir not düşmüştüm bir yerlere... sanırım "sevgi" daha önemli. Saygılarımla... Orkun
??? #8
"("yaşanılanı aşk sanmak") daha doğru gibi geldi bana. " Siz sordunuz, cevabı siz buldunuz. Ben seçenekler karşısında bocalamıştım. Peki; bencem sizce ne kadar doğru. Sizceniz nedir... Saygılar.
??? #9
Tanrı dünyayı yaratırken en büyük uğraşını canlıları yaratırken göstermiştir. Aksi olsaydı 6 milyar farklı insan olmazdı. Gerçekten hepimiz farklıyız. Hem de çok. "Beş parmağın beşi bir olmaz" sözü de buradan geliyor olsa gerek. Tanrı insanları sadece dış görünüş olarak değil, iç yapı olarak da farklı yaratmak için çok çaba sar eftmiştir. Aksi olsaydı, kardeş kardeşten farklı olmazdı. Aynı anadan aynı babadan olan iki farklı insan. Aşk da öyledir. Tanrı insanların içine aşkı yerleştirirken de farklılığa çok özen göstermiştir. O yüzdendir ki kimsenin aşkı kimseninkine benzemez. herkes kendince yaşar aşkı... ya da yaşadığına inanır. Önemli olan, yaşanılanın ne olduğu değil ne sanıldığıdır. sizin yaşadığınız size göre aşktır, ama bana göre değildir. aslında bana göre ne olduğunun hiç bir önemi yoktur. çünkü onu yaşayan ben değil sizsinizidir ve size nasıl göründüğü önemlidir. birden, dondurma yemek için müthiş bir istek duyarsınız. hemen bir dondurmacıya gidersiniz ve içinizdeki yoğun isteğin etkisiyle, büyükçe bir külah dondurma alırsınız. başlarsınız yemeye.. yarısına geldiğinizde başlangıçtaki arzunuz tatmin edilmenin etkisiyle zayıflamaya başladığında dondurmanızı yavaş yavaş yemeye başlarsınız. bir süre sonra dondurma erimeye, külahın kenarında elinize süzülmeye başladığında, cebinizden peçete aramaya yönelirsiniz, elinizdeki dondurma lekelerini silmek için... şimdi başka bir telaşın peşindesinizdir. çünkü başlangıçtaki dondurma isteğiniz artık size zarar vermeye başlamıştır. şimdi alın aşkı, bu örnekte bir yerlere koyun. Saygılarımla... Orkun
??? #10
Aşkı içimize Tanrı yerleştirdi, yerleştirirken farklı olmasına özen gösterdi. O yüzden her insanın yaşadığı aşk başkadır. Buraya kadar doğru anladıysam, sonrada “Önemli olan, yaşanılanın ne olduğu değil ne sanıldığıdır”, demişsiniz. Neyse kelimelerin üzerinde durmayıp ana konuya gireceğim. Dondurma yeme arzusunun, dondurmayı yedikçe azalması gayet normaldir. Dondurma külahı katlara ayrılmış olsaydı ve her katta değişik lezzetler sunulsaydı daha fazla dondurma yenilebilir. Aşk; arzu olmamalı. Saygılar.
??? #11
İktisatta bir teori vardır; "Marjinal Fayda Teorisi" adında. Kabaca, tüketilen (ya da kullanılan) her ilave birimin sağlayacağı faydanın ölçülmesi, olarak tanımlayabiliriz. Klasikleşmiş bir örnekle daha kolay açıklayabiliriz. Çok susamışsınızdır. ama uzun aramalarınıza rağmen bir türlü su bulamamışsınızdır. Sonunda bulmuşsunuzdur. Ve başlamışsınızdır, kana kana içmeye... ilk bardaktan aldığınız doyum, tatmin ya da fayda ile ikinci, üçüncü, dördüncü bardaktan aldığınızla aynı olmayacaktır. Aslında her bardağın sağlayacağı fayda birbirinden farklı olacaktır. Biraz daha ileri giderek beşinci, altıncı bardak suyu da içtiğinizi varsayalım. Önünüze bir kağıt alın ve üzerine, yatay düz bir çizgi çizin. Çizginin sol tarafına da 45 derecelik bir açı oluşturacak şekilde dikine bir çizgi çekin. O çizgiyi de 10 eşit aralıkla 0’dan 100’e kadar 10..20...30 diye numaralandırın. Yatay çizginin üzerine de, 1’den 6’ya kadar eşit aralıklarla olacak şekilde numara verin. Daha sonra içtiğiniz her bardaktaki sudan sağlayacağınız faydayı sıfır noktasından başlayarak çizmeye başlayın. İkinci bardakta tepe noktası olan 100 seviyesine ulaştığınızı varsayalım. Bundan sonraki her bardak suyun sağlayacağı fayda azalmaya başlayacaktır. Altıncı bardağa geldiğinizde belki de, çizginin altına geçeceksinizdir. Bu ise, altıncı bardağın artık size fayda değil zarar (rahatsızlık) vermeye başlaması demektir. Şimdi gelin bu yazdıklarımı, aşka uyarlayalım... aşkın marjinal faydası nasıldır? Aşkın marjinal fayda eğrisinde tepe noktası neresidir? Ya da ne kadar zamandır? 3 günde mi, 6 günde mi, 3 ayda mı, 6 ayda mı, 3 yılda mı, 6 yılda mı, aşktan alınan haz maksimum seviyeye ulaşır?.. aşkın marjinal faydası, ne zaman azalmaya başlar? Ya da niçin başlar? Aşktan sağlanacak faydayı maksimize ettikten sonra, hep o seviyede tutmak mümkün müdür?.. İki kişinin yaşadığı bir aşkın faydasının zamanla azalan bir yöne girmesinde neler etkilidir? Haydi sorun bakalım kendinize, bulunduğunuz nokta, başladığınız noktadan ne kadar, niçin, nasıl uzaklaşmıştır?
??? #12
Belki de son görüşüydü onu. Bir billur tanesi gibiydi. Saf temiz bir o kadar da masum. Gerçek aşk diye bir şey olmadığını söylüyordu bir arkadaşı. Onu gördüğü gibi onu görebildiği gibi o da bir başkasını görebilmiş olsaydı oda inanırdı gerçek aşkın olduğuna. İnsanların ne düşündüğü umurunda değildi pek artık. O sadece bir parça huzur ve sevgi istiyordu. Tıpkı dilencilerin bir parça ekmek dilenmesi gibi. O kadar saf ve masumdu ki artık kırgındı ona. Sırf o masumluğun kendisinin olamayışından ötürü. Aslında onun hiç olmadığını farz etse idi. O zaman işte o zaman gerçek aşk olmazdı beklide. Bir gün onun için şöyle düşünmüştü. Bir televizyon gibi saatlerce seyredebilirdi gözlerini hiç kırpmadan. Onun için yaşlar akardı gözlerinden sırf aşk yoktur diyenlere inat. Evet son görüşüydü onu. İki sene haber alamadı bir daha ne bir ses ne bir iz. Koca bir hiç. Sadece güzel gözlerini unutmadı. Unutturmadı o güzel gözleri rüyaları. Bir gün telefon çaldı. Telefonu açtığında bir şeyler düğümlendi boğazında. Onun sesiydi bu daha telefonu açmadan hissetmişti sanki. Her ne kadar karşısındaki aynı masumlukta değildiyse de buna artık emindi yaşamış olduğu aşktı. Ve şunu da anlamıştı ki aşk yaşanıp bittikten ya da başka bir şeye dönüştükten son ra anlaşılıyordu. Anlaşılmasa aşk olmuyordu…
??? #13
Bitirdim .Okurken kızdım,şaşırdım,ağladım,hüzünlendimve daha bir çok duyguyu bu kitapta peş peşe yaşadım.Ve çok beğendim.Kitabın adı"Uğultulu tepeler"Okuyanlarınız bilir baş erkek kahramanın acıtan,kötü aşkını okumalısınız.Heleki bu kitabın yazarı doğduğu evden dışarı çıkmayan 33 yaşlarında ölen,ve yayınlanan tek kitap olursa.Düşündüğünüz dünyayla bağlantısı bu kadar sınırlı biri nasıl bu kadar güzel yazabilir...Emly Bronte
??? #14
[[I]]Benim becerebileceğim bir yaşam içinde var olamayan birşey olduğu kesin . Ama edebiyattada ben aşkı kelimelerle sınırlı yada benzetmelerle kalıba koyamıyorum anlatılmaz yaşanır dedikleri gibi bişey belkide. Bilmiyorum sınırları olmayan hiç bir dilin asla tarif edemiyeceği yaşam içinde yalnızca var olan bir kavram duygu belkide...[[/I]]
??? #15
Aşk şiirleri bağlamında -biraz kafa karıştırıcı olacak ilgilenecek olanlar için- Elizabeth Barret-Browning'den bir demet sone (portekizli rahibe) öneririm. Bunun dışında bir de Louize Labe adlı bir gizemli (bilinmez) kadının soneleri var, yine inanılmaz gerçek, yalansız aşkın şiire nasıl süzdürüleceğini yalın dille somutlaştıran örnekler... iyi okumalar suyel
??? #16
merhaba benim burda açmak istediğim konu bir alevi kızı ile sunni erkeğin neden evlenilmesine karşı çıkılmak istenmesi.ben 3 yıldır bir alevi kızı ile birlikteyim ve birbirimizi çok seviyoruz ama ailesi karşı çıkıyo belki karşı gelmelerin çeşitli sebebleri ve doğruları olabilir ama herkesi aynı kefeye koymak ne kadar doğru?alevilik kardeşlik,dostluk,özgür düşünce değilmi?bu sorun bence çok büyük bir problem. by aykut şimdi şimdi sen kendi kendine bir mantık yürütmüş alevilik = kardeşlik gibi bi sonuca ulaşmışsın ve kızın ailesinin bu aile içi gibi evliliğe onay vermemesi çok doğal bence .. yuvarlak klişe sözler eee parayla saadet olmaz .. insanlaaar kardeştirleeeer. bi gardeeş bi gardeeeşii furuyoo ne diiiyee bunlar gerçekte üzerinde durulmadan aniden beyinde fışkırmış çiçeklenmiş özlü duygulu sözler olmakla birlikte pekte mantıklı değil bence .. hoş aşkta mantık aranmaz gönül ota çiçeğe her şeye konar ferman dinlemez gerçekten kız seni seviyo sende ondan hoşlanıyosan kızın ailesi mailesi bahane fasa fiso bence.. git kendisiyle konuş kız ailemden vazgeçemem sünnide olamam diyosa aliyi sevmek alevilikse sende islam dininin bi meshepten diğerine geçişe tanıdığı serbesti ile aleviliğe geç derim naaciz fikrimce.. nede olsa peygamberimizin damadı ilk halifelerden bi islam büyüğü .. alevilik hakkında uzun boylu düşünmedim sünni bi ebeveynden geliyor olmama karşın yirmi yaşlarına değin mezhebimin ne olduğunu bilmedim .. taakii asker ocağında ismini saymayım iç anadolu içre şah ismail dönemi ayaklanıp iç anadoluya yayılmış horasan kökenli asker arkadaşları ile tanışıncağa değin.. bunlar içinde bu sıfatı taşımakla birlikte kulaktan dolma bilgiyle sapık bi düşünceye saplanmış alinin bunlar adına tüm vakit namazlarını kıldığını iddia eden şarabın hak demi olduğunu vurgulayan cahil yığın güruhla karşılaşana dek gerçekten bilmezdim tek tavşan yemediklerini işitmişliğim vardı .. taaki askerden geldim nur içinde yatsın allah gaani ganii rahmet eylesin bu erzincan eşrafından alevi polat sezerle ( tiyatrocu şafak sezerin merhum babası) müşerref olana değin .. kendisi çok değerli bilgili bir insandı aleviliğin eski dönem siyasi bi ayaklanma olduğunu hacı bektaş velinin eline diline beline sahip ol gibi bi öğretisinin aleviliğin bektaşi ocağınca benimsendiğini baz alındığı temelde kimsenin gönlünü kırmamanın gerektiğini müslümanlığın kalbte olduğunu ibadetin gizli yapılması gerektiğini müslümanlığın sadece şekil değil muhtevadanda ibaret olduğunu dili döndüğünce anlattı .. kendisiyle uyuşmadığımız fikirlerim vardı elsiz dilsiz belsiz olmak kamil insan olmaya yetiyormuydu başkaca kulluğun gerektirdiği eylemler yapılması gerekmezmiydi .. bunlara hoş görü ile cevap verir bilgilendirir anadoluda türklüğe sahip çıkanın bu insanlar olduğunu belirtirdi.. yanlız anadoluda kalıntı ermeni yurttaşların can korkusuyla ismini cismini değiştirirken bir bölümünün islama olan bilgisizliği ile cankurtaran simidi aleviliğe geçtiğini vurguladı ( ki şu ünlü göğe çekilme ile örtüşen devenin başından tutup kendi tabutunu çekme hikayesi yada ne biliim hani mirac günü cebrail bir noktaya gelince burdan ileri geçsem yanarım sen şu yüzüğü al ilerde aslan var onun ağzına at aslan bir şey yapamaz geçersin hikayesi nitekim güyaa peygamberimiz böyle yapıyor ertesi gün beraberindekilere anlatınca hz ali yüzüğü cepten çıkarıp şırank diye masa üstüne vuruyo o yüzük bumuydu yaa resullullah diye ) netekim tanrının aslanı deyimi ordan gelüptür fakat her evde asılı suret ona itham edilen başında yemenisi felan neyse dağınık kalsın .. günlerce bu insanın evinin inşaasında çalıştım çok alçak gönüllü mütevaazi bir insandı .. içkisini içerdi ancak yaşantısıda yaşantısı çok softa kişilerde rastlamadığım sadelikte açıklıktaydı yardımseverdi.. kimseyi kapısından geri çevirmemeyi huy edinmişti .. şimdi uzun boylu onun hakkında anlatma isteme sebebiyle değil insanı insan yapan amillerin inançlarıyla ilgili olmadığına getirme için söylüyorum tamam bi yerde günah korkusuyla cehennem ateşi ile yanacağı korkusuyla bir insanın insanlıkdışı vahşii yönlerini baskı dolayısıyla kontrol altına alırsında esaasen değinmek istediğim nokta o ki aleviler içinde bazı genç kızlar var göz çevrelerini saçlarını kızıla boyamış tırnaklarını neyim kazakları çantaları etekleri herşeyi kızıl al rengle gezip kendilerini bişey olduk sanıyorlar halbuki hz ali bildiğim kadarıyla namazını kılıp orucun tutuyor aileside örtünüyordu .. bi sunnii ben sunniiyim diye sabah akşam propaganda yapmıyosa bi alevide ben aleviyim diye propaganda yapmamalı bence.. halbuki elimdeki yunus emre isimli dergiye bakıyorum. aynen şöyle yazmışlar '' efendim zekeriya beyaz hocamızda dile getirdiği gibi hz ali hz muhammedin (sav) defin işlemleriyle uğraşırken ömer kılıcını çekti ve bekiri halife ilan etti halbuki ilk halifelik alinin hakkıydı... falan fıstık'' işte ben buna karşıyım sabah akşam dost efem diye bi radyoda dost dost diye şarkı söyleyip haydar haydar demek sol bi partide örgütlenip yeminli gibi muhalefet etmek sağa sola alevilik olmamalı bence.. bi bakanlığı ele geçirip kadrolaşıp berikileri dışlayıp ayağını kaydırmak insanlıkla bağdaşır şey sayılmamalı bence.. kişi özde insan olma üst kimliği ile kendine bi aidiyat belirlemeli şapkasını önüne koyup insanı insan yapan amiller nelerdir diye sorgulamalı bence.. sevgili aykut kardeşim maksadım sunni dediler kız vermediler diyen senin muhatabın alevi aileyi yerme eleştirme değil şu inanç iyi şu kötü deme hakkım değil .. bence çok uzun boylu değilde şöyle az uz enine boyuna düşün kendi inancını sorgula hangisine yakın olduğun sonucunu elde et terazinin bi kefeye onu koy diğer kefeyede çıkar kalbindeki kıza karşı olan sevgiyi koy tart hangisi ağır gelirse seçimini ona göre yap derim kanımca bence.. daha yaşını başını belirtmemişsin belkide çok gençsin sevgi denen şeyin bi kanatlı kuş olduğunu farkedmekten acizsin .. ölürcesine taparcasına severken nice aşıkların sevgilerinin üstüne bi çadır bıranda çekmemelerinden bi şişenin içine koyup ağzına mantar tıpamamalarından yada ne bilim poşete koyup sıkı sıkıya ağzını iple bağlamadıklarından olsa gerek sevgi kuşunun pır diye günün birinde uçup gittiğini kendine daha yeni aşklar yeni sevgiler bulmakla ömür tükettiğini anlamaktan bi habersin bence.. hazır tutmuşken kuşu iyi bi kafese kapat kendinede iyi bi yaşlanmayı geciktirici çirkinleşme önüne geçici hap at bi kutu aynı bırakıcı sprey sık hiç sakat hasta beyaz saç çürük dişli kalma hep böyle kal sen hep esen kal ey halkım sevgiyle... sevgili günlük ben hiç büyümesem hep böyle kalsam olmazmıkinee _________________ ya sev ya sev yada sev
??? #17
Size ricamdır adam ve köpeğini okumanız.Ben yazıyorum ve okundukça güçleneceğim.Adam ve köpeği benim var oluşum lütfen beni yalnız bırakmayın. ilk bölümü belki hoşunuza gitmeyecek ama yaşam aşk ve benim isyanım sizin de yardımınızlaq en üst noktaya ulaşıp adam ve köpeği bitebilecek.Ben de ölmeden onu görebileceğim
??? #19
hayatın gizinin hep kısa kelimelerda saklı olması ne tuhaf!aşk,rab,din,giz,ben,sen,biz...oysa hep başka yerlarde başka zamanlarda aradık hepsini... insan olduğu için hayat var...yani hayatın kendisi insan ve insana dair herşey... insana dair herhangi bir ollguyu insandan ayıramadığımızı çoktan öğrendik hayatımızdan çıkarmaya çalıştığımızda ve anladık parçalar her daim bütüne götürür...benim burda birkaç şey yazmamdaki amaç aslında aşka giderken seçmiş olduğumuz yolların çeşitliliği ve bu yollardan biri
??? #20
AŞK MI, ARKADAŞLIK MI, DOSTLUK MU İnsanlar yaşamları boyu ikili ilişkilerin adlandırılmasıyla uğraşıp durmuşlardır. Dünya kurulduğundan beri kadın ve erkeğin ilişkileri zorunlu olmuştur. Doğumdan başlayan ana-oğul , baba-kız ilişkisi; okul çağında öğretmen-öğrenci ilişkisi; gençlikte aşk ilişkisi; iş yaşamında yönetici-yönetilen ilişkisi… sürer gider. Aşk çeşitli şekillerde adlandırılır.Biyolojik olarak karşı cinsin birbirine duyduğu cinsel elektrik olarak adlandırılmaktadır. Tabi ki bunu romantik olarak en güzel şairler ve yazarlar adlandırırlar. Hepsi aşk ve sevgi için yola çıkarlar. Dostoyevski “Dünyayı güzel kurtaracak” derken Mayakovsky “Benim aşkımdan gayri, başka okyanusum Yok” der . Marx bile mektuplarında “Kim beni ikinci sınıf bir tiyatroda birinci aşık rolünü oynamaya içten eğilimli olmakla kınadı?” diye Jenny Marx’ a seslenir. Sosyalizmin katı kuralları içinde bile aşka yer vardır. Aşk her zaman edebiyatçıların dilinde törelere, iktidarlara ve yasalara baş kaldırmıştır. Gelecek kaygısı ve maddi hesaplar bu platformda yer almaz. Aşk sadece dokunuş ve öpüşlerle sürdürülmez. Ütopya değildir, ideolojiktir aynı zamanda. Aynı yöne bakmayı, aynı düşünceleri paylaşmayı gerektirir. Herkesin içinde büyük depremler yaratan bu duygunun yaşayabilmesi için; tensel arzuların yanında onu besleyecek duygulara da ihtiyacı vardır. Bertold Brecht şöyle seslenir sevdiğine: “Benim için senden başka bir şey yok deme, senin var olman hoş de..” Birlikte olmanın birbirini yok etmesi yerine, var olmayı yaratmasını ister. Değer vermek, değer görmek ister. Yüzyıllar boyunca şairlerin ve yazarların baş tacıdır aşk konusu.. Varmak istenen ve varılamayan aşklar eserlerine konu olmuştur. “Mutlu aşk yoksa, bu aşkın suçu değil” der Aragon. Seçilen yanlıştır, ortak bir noktada buluşulamamıştır. Sevgiye dönüştürülemeyen duygular, ulaşılamadığında halk dilinde “Kara sevda” diye adlandırılan duygulara dönüşür. Yıkar, yok eder. Çağımızda aşka rastlamak artık gittikçe zorlaşmaktadır. “Aşkın ömrü üç yıldır” diye bir kitap okuyorum. “Birinci yıl eşyalar alınır, İkinci yıl eşyaların yeri değiştirilir, Üçüncü yıl eşyalar bölüşülür.” Sözleriyle tanımlıyor aşkı ve ikili ilişkiyi. Meta’laşmış insanlar duyguları da artık mallarla tanımlıyor. Duygusuzluk ve bencillik bence aşkı öldürüyor. Yoksa üç yıl gibi kısa bir sürede aşkın ölmesi mümkün değil. Aşkı yaşarken, arkadaşlığı ve sonrasında dostluğu yaşayabilmek bence çok önemlidir. Bir erkeğin; “Eşim, aynı zamanda en iyi arkadaşım” diyebilmesi kadına verilebilecek en büyük değerdir.Evliliklerin bile bir ortaklık haline geldiği günümüzde “Dostluk” tan söz etmek de öylesine zor ki…. Can Dündar şöyle diyor: “Dostunun parmağı kanadığında senin de bir yerlerin kanamalı” İlişkileri böyle bir dostluk seviyesine ulaştırmak oldukça zorlaştı.Şu an aklıma bir reklam geliyor. Sanırım iletişimle ilgiliydi. “ Kalabalık bir ortamda genç bir erkek, birden kendini geriye boşluğa bırakıyor. Onu , üç beş kişinin , düşmeden tuttuğunu görüyoruz.” Bence kendini boşluğa bıraktığında seni tutacak yada omzunda ağlayabileceğin gerçek bir dost bulmak bu çağda mümkün değil.. Günümüzde yaratılan mal edinme , bununla birlikte gelişen çıkar duygusu insanları birbirine yabancılaştırdı. Aynı evlerde yaşayan birbirine yabancı çok kişi tanıyorum. Erkek televizyonun karşısında, eşi komşuda, çocukları ise odasında yalnız ve yabancı.. Çıkarsız sıcak, duygulu, özverili dostluklar yaratabilmek ise artık tanrısal bir yetenek olarak kaldı. Sanırım kimse bu tanrısallığa ulaşamıyor.
Başa Dön