Bir atasözü: takırdayan nalın (en az) bir çivisi eksiktir.
Türkçe deyiş: Kuşun yuvası uçuşundan bellidir.
Kişisel yorumum: bir doktor tedavisi.
Suyel
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
Bir yaratıcının olduğunun kabullenilmemesinden mi acaba… Dinsel inancı raflara kaldırıp, yaşamak uğruna (iyi yaşamak) verilen bir ödün mü?
İsimsiz Öykü
Açık liman meydanında sabah mağrurluğu içinde sersem sersem sendeliyordu güvercinler; bir kedi, bir duvarın ışık alan dibine oturmuş, umursamaz bir tavırla yalanıyordu; açık denizdense, henüz şekilsiz, henüz uzakta, bir tekne görünüyordu bir süredir; gitgide yakınlaşıyordu küçük, daracık tekne limanına… (suphi)
Köyün sarhoş delisi, tenekede midye pişirmekle meşguldü. Ateşe sövüyor, yemsiz iğnesini ıskalayan balıklara naralar atıyordu. Hastalıklı ciğerleri andıran motor sesi ile gözlerini ufka dikti. Teknenin peşinde yüzlerce martı… Midye ve istiridye kabukları ile süslü paltosunu bir hışımla omzuna attı, karides zamanıydı.
(nida)
Ancak, deli iskele yönünde birkaç adım atmıştı ki daha, belirsiz bir tebessümle sırıtır gibi duraksadı yine kısaca, meydanın ortasında, sabahın derinleşen sessizliğinde; derken bir şey anımsarcasına arkasına döndü usulca; gözlerinde ikilemli bakışlar, köyün ana sokağından liman meydanına açılan köşedeki evin cumbasına yöneldi, sanki sırıtışı bu sefer aleni ve gerçekti, gözleriyse gitgide ikilemden kurtularak buğulu buğulu parlıyordu, dün akşamdan mı kalma, sabahın ilk saatlerinden mi belli değildi. Cumbanın iki yana bakan dar ve yüksek pencerelerinde koyu mor perdeler asılıydı baştan aşağıya; evin içindeki dünyaya dair bir belirti yoktu hiç. Ansızın silkindi deli ve omzundaki kabuklu palto yere düşer düşmez, güvercinler yakın çevredeki çatılara uçuştu; ani kanat çırpışların uğultusu ince kabukların kıkırtılarıyla iç içe geçmiş, meydanın sessizliğine son vermişti artık.
(Suphi)
Beş yıl sonra, ilk defa cumbalı evin kapısı aralık, üç basamaklı sokak kapısının, ikinci basamağında bir sardunya, üçüncü basamağın sağ köşesinde bir fesleğen sahil sabahına günaydın, diyordu.
Deli, yere düşen paltosunun ceplerini, gözlerini evin kapısından ayırmadan karıştırıyor, birbirini takip etmeyen kelimelerle homurdanıyordu. Parmaklarının ucunda koyu mor mendilin görünmesiyle gözlerinde denizler dalgalandı. (nida)
O kadar dalgalandı ki, tekne batmıştı, çoktan batmıştı; deliyse paltosundan bihaber, deli olduğunu unutmuştu, çoktan unutmuştu. Açık meydanda ama hala güvercinler sabahın peşinden savrularak sendeliyordu, sendeliyor sonsuza kadar...
(suphi)
Ezan vaktine henüz çok varken ne zar sesi, ne domino, ne de silindir sıkılı avuçlarda pişti, patlıyordu. Gözler köyün minibüsünden inenlere kenetlenmişti, yaşlılar tanıdık bir çehre ararken, gençler kahveye geç kalmış akranlarına caka satmayı düşünerek, bıyık burkuyorlardı. (nida)
Minibüs üç beş yolcusunu küçük meydana bıraktı. İnenlerden boş kalmayan yerlere ellerinde pazar fileleri, torbaları, yanlarında her yaştan çocuklarıyla orada bekleyen güleryüzlü, gürültücü kadınları dolduran muavin kapıyı hızla çekti. Homurtularla yoluna devam etti minibüs. İnenlerin her biri başka bir yöne dağıldı. Deli, elinde mor mendiliyle onları izliyordu. (Deniz)
Okurumuzu zorladığımızın ayrımındayız. Okur, sürükleyici bir hikaye ister. Bu onun hakkıdır. Kurgulayalım o halde: Deli ne yapacağını bilmez durumdadır; kendisi de deli olmaktan pek memnun değildir ama, bu ona biçilmiş bir korsettir bir kere. Dar olsa da, nefesini boğsa da, zoraki tebessümünü sebatla sürdürür; elinde mendille hala liman meydanında sersem güvercinler arasında durur (onların kanat çırpışlarını duyar mı acaba?), işte şimdi de boşluğa bakıyordur mutlaka. Başka bir şey aktarılmamıştır bizlere. Minibüse gelince: bu büsbütün inanılmaz bir efsanedir; uzaklardan (nereden?) minibüs –tut ki yolunu buldu bu engin yeryüzünün sayısız yolları arasında bu dar limana giden o meçhul yolu- liman meydanına açılan o köşeden –hani cumbanın altından- geçebildiyse bile, ama bu bile olanaksızdır kendi başına, fakat geçti diyelim, nasıl olur da, meydanda durup hiç binmemiş olan yolcularını indirebilecektir? Yolcuları olduğu sadece bir rivayet değil midir bizim için, hani kanıtlanması yıldızların takvimini belirlemek kadar olanaksız? Emin olabileceğimiz bir tek şey vardır: hala sabahın ilk anlarıdır, ve güvercinler sendeler durur hala, ve kedi yalanır belki de…belki de, -evet, arkalara doğru bir dar sokağın henüz güneş almayan karanlığına süzülerek kaybolmuştur çoktan…kim bilir? Tekne mi dediniz? Tekne engin denizlerde hala yolunu bulmaya çalışmaktadır kuşkusuz; kıyıya yaklaşması nasıl düşünülebilir? Zira o kadar belirsizdir ki böylesi zor deniz seferleri…güvertede, açık saçları ile, durur bakar uzaklara tayfalar, uzaklarda kıyı, belki de memleketin kıyılarıdır, dalıp gider her biri inanılmaz hüzünlü düşlere…Beri taraftaysa deli, mendiliyle duraksamaktadır hala: kah açıktaki tekneye, kah kapalı pencerelere bakarak.
Okuru teselli etmeyi biz de isterdik, -minibüsten yolcuların inmesi ne hoş olurdu, hatta kahveye –sıcak ilk çaylar mı dağıtılırdı yoksa?- girip içerideki ile dışarıdan yeni gelenlerin birbirlerinin yüzüne bakmaları, inanılmaz bir huzur kapısıdır kuşkusuz, -ah okuru teselli etmek, -kim istemezdi ki bunu? Fakat, işte meydanda: olduğu yere oturmuş, paltosundaki midye kabuklarını inceler deli, -sol elinde hala mor mendil. Bu durumda, bir minibüsü düşlemesi anlaşılır değil midir? İçinden insanların inmesine tanık olmanın, hatta pazara gidenlerle kahveye koşanların hayali ile yalnızlığını unutturmaya çalışması doğal değil midir? Doğaldır düşlere kapılması,- zira viranedir dünyası, yıllardır suskundur liman meydanı.
(Suphi)
İki jandarma, sahilin asayişini bozduğu için deliyi ve paltosunu tutuklayarak cezaevine göndermiş. Yosun kokusundan sonra, rutubetli ve ufuksuz duvarlara dayanamamış olmalı ki, ölmüş. Öldüğünde paltosunun gölgesinde bir kedi hala yalanıyormuş. (nida)
İsimsiz Öykü
Açık liman meydanında sabah mağrurluğu içinde sersem sersem sendeliyordu güvercinler; bir kedi, bir duvarın ışık alan dibine oturmuş, umursamaz bir tavırla yalanıyordu; açık denizdense, henüz şekilsiz, henüz uzakta, bir tekne görünüyordu bir süredir; gitgide yakınlaşıyordu küçük, daracık tekne limanına… (suphi)
Köyün sarhoş delisi, tenekede midye pişirmekle meşguldü. Ateşe sövüyor, yemsiz iğnesini ıskalayan balıklara naralar atıyordu. Hastalıklı ciğerleri andıran motor sesi ile gözlerini ufka dikti. Teknenin peşinde yüzlerce martı… Midye ve istiridye kabukları ile süslü paltosunu bir hışımla omzuna attı, karides zamanıydı.
(nida)
Ancak, deli iskele yönünde birkaç adım atmıştı ki daha, belirsiz bir tebessümle sırıtır gibi duraksadı yine kısaca, meydanın ortasında, sabahın derinleşen sessizliğinde; derken bir şey anımsarcasına arkasına döndü usulca; gözlerinde ikilemli bakışlar, köyün ana sokağından liman meydanına açılan köşedeki evin cumbasına yöneldi, sanki sırıtışı bu sefer aleni ve gerçekti, gözleriyse gitgide ikilemden kurtularak buğulu buğulu parlıyordu, dün akşamdan mı kalma, sabahın ilk saatlerinden mi belli değildi. Cumbanın iki yana bakan dar ve yüksek pencerelerinde koyu mor perdeler asılıydı baştan aşağıya; evin içindeki dünyaya dair bir belirti yoktu hiç. Ansızın silkindi deli ve omzundaki kabuklu palto yere düşer düşmez, güvercinler yakın çevredeki çatılara uçuştu; ani kanat çırpışların uğultusu ince kabukların kıkırtılarıyla iç içe geçmiş, meydanın sessizliğine son vermişti artık.
(Suphi)
Beş yıl sonra, ilk defa cumbalı evin kapısı aralık, üç basamaklı sokak kapısının, ikinci basamağında bir sardunya, üçüncü basamağın sağ köşesinde bir fesleğen Karadeniz sabahına günaydın, diyordu.
Deli, yere düşen paltosunun ceplerini, gözlerini evin kapısından ayırmadan karıştırıyor, birbirini takip etmeyen kelimelerle homurdanıyordu. Parmaklarının ucunda koyu mor mendilin görünmesiyle gözlerinde denizler dalgalandı. (nida)
O kadar dalgalandı ki, tekne batmıştı, çoktan batmıştı; deliyse paltosundan bihaber, deli olduğunu unutmuştu, çoktan unutmuştu. Açık meydanda ama hala güvercinler sabahın peşinden savrularak sendeliyordu, sendeliyor sonsuza kadar...
(suphi)
Ezan vaktine henüz çok varken ne zar sesi, ne domino, ne de silindir sıkılı avuçlarda pişti, patlıyordu. Gözler köyün minibüsünden inenlere kenetlenmişti, yaşlılar tanıdık bir çehre ararken, gençler kahveye geç kalmış akranlarına caka satmayı düşünerek, bıyık burkuyorlardı. (nida)
Minibüs üç beş yolcusunu küçük meydana bıraktı. İnenlerden boş kalmayan yerlere ellerinde pazar fileleri, torbaları, yanlarında her yaştan çocuklarıyla orada bekleyen güleryüzlü, gürültücü kadınları dolduran muavin kapıyı hızla çekti. Homurtularla yoluna devam etti minibüs. İnenlerin her biri başka bir yöne dağıldı. Deli, elinde mor mendiliyle onları izliyordu. (Deniz)
Okurumuzu zorladığımızın ayrımındayız. Okur, sürükleyici bir hikaye ister. Bu onun hakkıdır. Kurgulayalım o halde: Deli ne yapacağını bilmez durumdadır; kendisi de deli olmaktan pek memnun değildir ama, bu ona biçilmiş bir korsettir bir kere. Dar olsa da, nefesini boğsa da, zoraki tebessümünü sebatla sürdürür; elinde mendille hala liman meydanında sersem güvercinler arasında durur (onların kanat çırpışlarını duyar mı acaba?), işte şimdi de boşluğa bakıyordur mutlaka. Başka bir şey aktarılmamıştır bizlere. Minibüse gelince: bu büsbütün inanılmaz bir efsanedir; uzaklardan (nereden?) minibüs –tut ki yolunu buldu bu engin yeryüzünün sayısız yolları arasında bu dar limana giden o meçhul yolu- liman meydanına açılan o köşeden –hani cumbanın altından- geçebildiyse bile, ama bu bile olanaksızdır kendi başına, fakat geçti diyelim, nasıl olur da, meydanda durup hiç binmemiş olan yolcularını indirebilecektir? Yolcuları olduğu sadece bir rivayet değil midir bizim için, hani kanıtlanması yıldızların takvimini belirlemek kadar olanaksız? Emin olabileceğimiz bir tek şey vardır: hala sabahın ilk anlarıdır, ve güvercinler sendeler durur hala, ve kedi yalanır belki de…belki de, -evet, arkalara doğru bir dar sokağın henüz güneş almayan karanlığına süzülerek kaybolmuştur çoktan…kim bilir? Tekne mi dediniz? Tekne engin denizlerde hala yolunu bulmaya çalışmaktadır kuşkusuz; kıyıya yaklaşması nasıl düşünülebilir? Zira o kadar belirsizdir ki böylesi zor deniz seferleri…güvertede, açık saçları ile, durur bakar uzaklara tayfalar, uzaklarda kıyı, belki de memleketin kıyılarıdır, dalıp gider her biri inanılmaz hüzünlü düşlere…Beri taraftaysa deli, mendiliyle duraksamaktadır hala: kah açıktaki tekneye, kah kapalı pencerelere bakarak.
Okuru teselli etmeyi biz de isterdik, -minibüsten yolcuların inmesi ne hoş olurdu, hatta kahveye –sıcak ilk çaylar mı dağıtılırdı yoksa?- girip içerideki ile dışarıdan yeni gelenlerin birbirlerinin yüzüne bakmaları, inanılmaz bir huzur kapısıdır kuşkusuz, -ah okuru teselli etmek, -kim istemezdi ki bunu? Fakat, işte meydanda: olduğu yere oturmuş, paltosundaki midye kabuklarını inceler deli, -sol elinde hala mor mendil. Bu durumda, bir minibüsü düşlemesi anlaşılır değil midir? İçinden insanların inmesine tanık olmanın, hatta pazara gidenlerle kahveye koşanların hayali ile yalnızlığını unutturmaya çalışması doğal değil midir? Doğaldır düşlere kapılması,- zira viranedir dünyası, yıllardır suskundur liman meydanı.
(Suphi)
İsimsiz Öykü
Açık liman meydanında sabah mağrurluğu içinde sersem sersem sendeliyordu güvercinler; bir kedi, bir duvarın ışık alan dibine oturmuş, umursamaz bir tavırla yalanıyordu; açık denizdense, henüz şekilsiz, henüz uzakta, bir tekne görünüyordu bir süredir; gitgide yakınlaşıyordu küçük, daracık tekne limanına… (suphi)
Köyün sarhoş delisi, tenekede midye pişirmekle meşguldü. Ateşe sövüyor, yemsiz iğnesini ıskalayan balıklara naralar atıyordu. Hastalıklı ciğerleri andıran motor sesi ile gözlerini ufka dikti. Teknenin peşinde yüzlerce martı… Midye ve istiridye kabukları ile süslü paltosunu bir hışımla omzuna attı, karides zamanıydı.
(nida)
Ancak, deli iskele yönünde birkaç adım atmıştı ki daha, belirsiz bir tebessümle sırıtır gibi duraksadı yine kısaca, meydanın ortasında, sabahın derinleşen sessizliğinde; derken bir şey anımsarcasına arkasına döndü usulca; gözlerinde ikilemli bakışlar, köyün ana sokağından liman meydanına açılan köşedeki evin cumbasına yöneldi, sanki sırıtışı bu sefer aleni ve gerçekti, gözleriyse gitgide ikilemden kurtularak buğulu buğulu parlıyordu, dün akşamdan mı kalma, sabahın ilk saatlerinden mi belli değildi. Cumbanın iki yana bakan dar ve yüksek pencerelerinde koyu mor perdeler asılıydı baştan aşağıya; evin içindeki dünyaya dair bir belirti yoktu hiç. Ansızın silkindi deli ve omzundaki kabuklu palto yere düşer düşmez, güvercinler yakın çevredeki çatılara uçuştu; ani kanat çırpışların uğultusu ince kabukların kıkırtılarıyla iç içe geçmiş, meydanın sessizliğine son vermişti artık.
(Suphi)
Beş yıl sonra, ilk defa cumbalı evin kapısı aralık, üç basamaklı sokak kapısının, ikinci basamağında bir sardunya, üçüncü basamağın sağ köşesinde bir fesleğen Karadeniz sabahına günaydın, diyordu.
Deli, yere düşen paltosunun ceplerini, gözlerini evin kapısından ayırmadan karıştırıyor, birbirini takip etmeyen kelimelerle homurdanıyordu. Parmaklarının ucunda koyu mor mendilin görünmesiyle gözlerinde denizler dalgalandı. (nida)
O kadar dalgalandı ki, tekne batmıştı, çoktan batmıştı; deliyse paltosundan bihaber, deli olduğunu unutmuştu, çoktan unutmuştu. Açık meydanda ama hala güvercinler sabahın peşinden savrularak sendeliyordu, sendeliyor sonsuza kadar...
(suphi)
Ezan vaktine henüz çok varken ne zar sesi, ne domino, ne de silindir sıkılı avuçlarda pişti, patlıyordu. Gözler köyün minibüsünden inenlere kenetlenmişti, yaşlılar tanıdık bir çehre ararken, gençler kahveye geç kalmış akranlarına caka satmayı düşünerek, bıyık burkuyorlardı. (nida)
Minibüs üç beş yolcusunu küçük meydana bıraktı. İnenlerden boş kalmayan yerlere ellerinde pazar fileleri, torbaları, yanlarında her yaştan çocuklarıyla orada bekleyen güleryüzlü, gürültücü kadınları dolduran muavin kapıyı hızla çekti. Homurtularla yoluna devam etti minibüs. İnenlerin her biri başka bir yöne dağıldı. Deli, elinde mor mendiliyle onları izliyordu. (Deniz)
“Ah olacağı buydu oldu,
Duygularla öyle çok uğraştım ki
Artık aramızda ne bir sır
Ne güven, ne inan, ne uyum
Sonunda tükettim ruhumu:
Sevinirken sevincimi seyrediyorum
Korkumla korkmuyorum şimdi.
Madem bir kapı aralıktır,
Sen sonuna kadar aç onu.
Artık bendeki insandan kurtuldum
Sevgisiz yaşayacağım sevgiyi” Melih Cevdet Anday
Benim için mutluluk gibi bir şey yazmak.. Yaşamın anlamı gibi bir şey… Delilik gibi…
“Dünyanın en mutlu insanları delilerdir” diyor: Felsefeci Erasmus. “Rahat, mutlu ve huzurludurlar” “Ne yaptıkları, ne dedikleri ne de nasıl yaşadıkları sorgulanamaz”…
Saçmalayan ve şakalaşan biridir şair. Yaşamı ve doğayı korku olmaktan çıkarır ve bir masala çevirir. Çünkü görüntülerin bir görünen ,herkesin gördüğü yüzü, bir de sanatçıların gördüğü ,herkese göstereceği diğer yüzü vardır. Bu görünmeyen yüzü gördüğünüzde başkalarına da göstermek istiyorsunuz.
Bak işte “ bir ağaç” diyor şair ve herkes o ağaca bakıyor. Belki ilk kez görüyorlar.
Bu özellikleri taşıyorsanız asla okumaktan ve yazmaktan uzaklaşmayın, gördüğünüz dünya sizi asla terk etmeyecektir..
Düşler, anılar olsun, yada anı ile düş karışığı, bu tür olaylar; bir ozanın genellikle bir sanatçının çalışmalarında ne zaman, nasıl kendini gösterir bilinmez. Belki esin denilen şey de budur. Dışardan yukarıdan değil, kendimizden içimizden seslenir. Aniden ortaya çıkar, bir zorunluluk gibi sizi zorlar. Peygamberlere gelen vahiy gibi belki… Doğanın gizi gibi sanki.. Yaşam bir gün bize her zamankinden farklı görünür ve bir şeyler yapmak yada yaratmak isteriz.
Rüyalarımıza ve düşlerimize boş verip geçmemeliyiz. Doğa’nın karmaşasında oluşmuş, bize ait, beynimizin hücrelerinin yaratılarıdır. “Valery” şöyle demiş: Şiirin ilk dizesi tanrıdandır, ondan sonrası ise matematiktir. “Tanrı” sözü sanırım “Esin” olarak yorumlanabilir. Ozanın yaratıcılığı daha sonra başlıyor.
Düşlerime engel olamıyorum. Kısa bir anda ortaya çıkıveriyorlar. Başlangıç ve son… Başlayan her şey devam edecek ve sona ulaşacaktır. Başladığım işi bitirmeden asla yarım bırakmadım. Beni sürekli rahatsız eder. Bir şiir yaratır gibi, görülen imgelerle başlayan benzeşmelerle sürdürülen ve sonu getirilmeyen bir şiir gibi… Yazmak zorunluluk mu , ihtiyaç mı bilmiyorum ama yazmadan duramıyorum…. Dilerim bu hastalık virüsü herkese bulaşır….
AŞK MI, ARKADAŞLIK MI, DOSTLUK MU
İnsanlar yaşamları boyu ikili ilişkilerin adlandırılmasıyla uğraşıp durmuşlardır. Dünya kurulduğundan beri kadın ve erkeğin ilişkileri zorunlu olmuştur. Doğumdan başlayan ana-oğul , baba-kız ilişkisi; okul çağında öğretmen-öğrenci ilişkisi; gençlikte aşk ilişkisi; iş yaşamında yönetici-yönetilen ilişkisi… sürer gider.
Aşk çeşitli şekillerde adlandırılır.Biyolojik olarak karşı cinsin birbirine duyduğu cinsel elektrik olarak adlandırılmaktadır. Tabi ki bunu romantik olarak en güzel şairler ve yazarlar adlandırırlar. Hepsi aşk ve sevgi için yola çıkarlar. Dostoyevski “Dünyayı güzel kurtaracak” derken Mayakovsky “Benim aşkımdan gayri, başka okyanusum
Yok” der . Marx bile mektuplarında “Kim beni ikinci sınıf bir tiyatroda birinci aşık rolünü oynamaya içten eğilimli olmakla kınadı?” diye Jenny Marx’ a seslenir.
Sosyalizmin katı kuralları içinde bile aşka yer vardır. Aşk her zaman edebiyatçıların dilinde törelere, iktidarlara ve yasalara baş kaldırmıştır. Gelecek kaygısı ve maddi hesaplar bu platformda yer almaz. Aşk sadece dokunuş ve öpüşlerle sürdürülmez. Ütopya değildir, ideolojiktir aynı zamanda. Aynı yöne bakmayı, aynı düşünceleri paylaşmayı gerektirir. Herkesin içinde büyük depremler yaratan bu duygunun yaşayabilmesi için; tensel arzuların yanında onu besleyecek duygulara da ihtiyacı vardır.
Bertold Brecht şöyle seslenir sevdiğine: “Benim için senden başka bir şey yok deme, senin var olman hoş de..” Birlikte olmanın birbirini yok etmesi yerine, var olmayı yaratmasını ister. Değer vermek, değer görmek ister.
Yüzyıllar boyunca şairlerin ve yazarların baş tacıdır aşk konusu.. Varmak istenen ve varılamayan aşklar eserlerine konu olmuştur. “Mutlu aşk yoksa, bu aşkın suçu değil” der Aragon. Seçilen yanlıştır, ortak bir noktada buluşulamamıştır. Sevgiye dönüştürülemeyen duygular, ulaşılamadığında halk dilinde “Kara sevda” diye adlandırılan duygulara dönüşür. Yıkar, yok eder. Çağımızda aşka rastlamak artık gittikçe zorlaşmaktadır.
“Aşkın ömrü üç yıldır” diye bir kitap okuyorum.
“Birinci yıl eşyalar alınır,
İkinci yıl eşyaların yeri değiştirilir,
Üçüncü yıl eşyalar bölüşülür.” Sözleriyle tanımlıyor aşkı ve ikili ilişkiyi. Meta’laşmış insanlar duyguları da artık mallarla tanımlıyor. Duygusuzluk ve bencillik bence aşkı öldürüyor. Yoksa üç yıl gibi kısa bir sürede aşkın ölmesi mümkün değil. Aşkı yaşarken, arkadaşlığı ve sonrasında dostluğu yaşayabilmek bence çok önemlidir. Bir erkeğin;
“Eşim, aynı zamanda en iyi arkadaşım” diyebilmesi kadına verilebilecek en büyük değerdir.Evliliklerin bile bir ortaklık haline geldiği günümüzde “Dostluk” tan söz etmek de öylesine zor ki….
Can Dündar şöyle diyor: “Dostunun parmağı kanadığında senin de bir yerlerin kanamalı”
İlişkileri böyle bir dostluk seviyesine ulaştırmak oldukça zorlaştı.Şu an aklıma bir reklam geliyor. Sanırım iletişimle ilgiliydi. “ Kalabalık bir ortamda genç bir erkek, birden kendini geriye boşluğa bırakıyor. Onu , üç beş kişinin , düşmeden tuttuğunu görüyoruz.” Bence kendini boşluğa bıraktığında seni tutacak yada omzunda ağlayabileceğin gerçek bir dost bulmak bu çağda mümkün değil..
Günümüzde yaratılan mal edinme , bununla birlikte gelişen çıkar duygusu insanları birbirine yabancılaştırdı. Aynı evlerde yaşayan birbirine yabancı çok kişi tanıyorum. Erkek televizyonun karşısında, eşi komşuda, çocukları ise odasında yalnız ve yabancı..
Çıkarsız sıcak, duygulu, özverili dostluklar yaratabilmek ise artık tanrısal bir yetenek olarak kaldı. Sanırım kimse bu tanrısallığa ulaşamıyor.
Kimilerine eksik bir adam görünsemde,yüregim biliyorki,su anda dünyada,yaşamın anlamına varamadan kader rüzgarının önünde sürüklenip giden milyonlarca kişiye göre fazlalıklarım da var...
Burası bir forumdur, yani: ortak akıl ve katılım esasıdır, işleyen, işletilen, yaşayan, yaşanılan. Gerisi, öz-yargı ile gerçekçilik arasındaki bocalamalardır.
Suphi
Ruhi bile üç soru ile kendini kısıtlamış. (dizi tiplemesi). Peki, ben kendi öykümün sonunu getireyim; sevgilisini İstanbul’a kaptırmış bir deniz adamının, tek dostunun deniz, oluşu. Aksesuarları deniz kokmalıydı, elbet. Yani serüven içinde kendini bulamayan, kendini yaratamayan… Bitti elbet.
Bu arada "İsimli Öykü" adını almış olan öykünün akışında -sanırım- bazı sorunlar hissedilmeye başlandı; öyküyü kısaca duraksatıp bu sorunları, ilgili olan arkadaşlarla en azından paylaşmak istiyorum, umarım bir yakışıksızlık veya münasebetsizlik olmaz.
-Mekan ile ilgili girişteki "belirsizlik" durumunun (herhangi bir tekne limanı) artık "Karadeniz" gibi coğrafi bir belirlemeyle sınırlandırılmış olması, betimselliği (dolaysız aktarımı) önplana çıkarabilir mi bundan sonra?
-Deli'nin (şimdilik tek eylemsel kahraman olarak) mor rengiyle ilgili bir "geçmiş"i; simgesel gönderge durumu (mu) söz konusu, bu da ister istemez anlatım akışını belli bir yöne doğru sürükler mi?
-Deli, sahiden deli mi, yoksa bir serseri mi belli değil henüz (sanki gidip geliyor, kah deli gibi kah serseri gibi duruyor), burada önemli bir "figürasyon" sorunu söz konusu.
-Betimsel tutum (ben başlattım sanırım bunu) gereksiz yere fazla (gerekli yerde fazla olsaydı neyse) gibi oluyor; ister istemez "parodi" havası ön plana çıkıyor (anlatım tutumunu gammazlayan bir öz-taklit durumu gibi);
-Zaman, öykü içinde havada titreşen bir renklilik gibi çözülüp devingenleşiyor, yani: akışkan ve geçişken kendi içinde; bu "öykü" türüne özgü akışı baltalar mı acaba?
-Öykü anlatımının bazı evrelerinde kısaca geriye bakıp yeni "düzenlemeler" yapılması makul, isabetli, yerinde, gerekli, doğru olur mu?
Suphi
İsimsiz Öykü
Açık liman meydanında sabah mağrurluğu içinde sersem sersem sendeliyordu güvercinler; bir kedi, bir duvarın ışık alan dibine oturmuş, umursamaz bir tavırla yalanıyordu; açık denizdense, henüz şekilsiz, henüz uzakta, bir tekne görünüyordu bir süredir; gitgide yakınlaşıyordu küçük, daracık tekne limanına… (suphi)
Köyün sarhoş delisi, tenekede midye pişirmekle meşguldü. Ateşe sövüyor, yemsiz iğnesini ıskalayan balıklara naralar atıyordu. Hastalıklı ciğerleri andıran motor sesi ile gözlerini ufka dikti. Teknenin peşinde yüzlerce martı… Midye ve istiridye kabukları ile süslü paltosunu bir hışımla omzuna attı, karides zamanıydı.
(nida)
Ancak, deli iskele yönünde birkaç adım atmıştı ki daha, belirsiz bir tebessümle sırıtır gibi duraksadı yine kısaca, meydanın ortasında, sabahın derinleşen sessizliğinde; derken bir şey anımsarcasına arkasına döndü usulca; gözlerinde ikilemli bakışlar, köyün ana sokağından liman meydanına açılan köşedeki evin cumbasına yöneldi, sanki sırıtışı bu sefer aleni ve gerçekti, gözleriyse gitgide ikilemden kurtularak buğulu buğulu parlıyordu, dün akşamdan mı kalma, sabahın ilk saatlerinden mi belli değildi. Cumbanın iki yana bakan dar ve yüksek pencerelerinde koyu mor perdeler asılıydı baştan aşağıya; evin içindeki dünyaya dair bir belirti yoktu hiç. Ansızın silkindi deli ve omzundaki kabuklu palto yere düşer düşmez, güvercinler yakın çevredeki çatılara uçuştu; ani kanat çırpışların uğultusu ince kabukların kıkırtılarıyla iç içe geçmiş, meydanın sessizliğine son vermişti artık.
(Suphi)
Beş yıl sonra, ilk defa cumbalı evin kapısı aralık, üç basamaklı sokak kapısının, ikinci basamağında bir sardunya, üçüncü basamağın sağ köşesinde bir fesleğen Karadeniz sabahına günaydın, diyordu.
Deli, yere düşen paltosunun ceplerini, gözlerini evin kapısından ayırmadan karıştırıyor, birbirini takip etmeyen kelimelerle homurdanıyordu. Parmaklarının ucunda koyu mor mendilin görünmesiyle gözlerinde denizler dalgalandı. (nida)
O kadar dalgalandı ki, tekne batmıştı, çoktan batmıştı; deliyse paltosundan bihaber, deli olduğunu unutmuştu, çoktan unutmuştu. Açık meydanda ama hala güvercinler sabahın peşinden savrularak sendeliyordu, sendeliyor sonsuza kadar...
(suphi)
Ezan vaktine henüz çok varken ne zar sesi, ne domino, ne de silindir sıkılı avuçlarda pişti, patlıyordu. Gözler köyün minibüsünden inenlere kenetlenmişti, yaşlılar tanıdık bir çehre ararken, gençler kahveye geç kalmış akranlarına caka satmayı düşünerek, bıyık burkuyorlardı. (nida)
İsimsiz Öykü
Açık liman meydanında sabah mağrurluğu içinde sersem sersem sendeliyordu güvercinler; bir kedi, bir duvarın ışık alan dibine oturmuş, umursamaz bir tavırla yalanıyordu; açık denizdense, henüz şekilsiz, henüz uzakta, bir tekne görünüyordu bir süredir; gitgide yakınlaşıyordu küçük, daracık tekne limanına… (suphi)
Köyün sarhoş delisi, tenekede midye pişirmekle meşguldü. Ateşe sövüyor, yemsiz iğnesini ıskalayan balıklara naralar atıyordu. Hastalıklı ciğerleri andıran motor sesi ile gözlerini ufka dikti. Teknenin peşinde yüzlerce martı… Midye ve istiridye kabukları ile süslü paltosunu bir hışımla omzuna attı, karides zamanıydı.
(nida)
Ancak, deli iskele yönünde birkaç adım atmıştı ki daha, belirsiz bir tebessümle sırıtır gibi duraksadı yine kısaca, meydanın ortasında, sabahın derinleşen sessizliğinde; derken bir şey anımsarcasına arkasına döndü usulca; gözlerinde ikilemli bakışlar, köyün ana sokağından liman meydanına açılan köşedeki evin cumbasına yöneldi, sanki sırıtışı bu sefer aleni ve gerçekti, gözleriyse gitgide ikilemden kurtularak buğulu buğulu parlıyordu, dün akşamdan mı kalma, sabahın ilk saatlerinden mi belli değildi. Cumbanın iki yana bakan dar ve yüksek pencerelerinde koyu mor perdeler asılıydı baştan aşağıya; evin içindeki dünyaya dair bir belirti yoktu hiç. Ansızın silkindi deli ve omzundaki kabuklu palto yere düşer düşmez, güvercinler yakın çevredeki çatılara uçuştu; ani kanat çırpışların uğultusu ince kabukların kıkırtılarıyla iç içe geçmiş, meydanın sessizliğine son vermişti artık.
(Suphi)
Beş yıl sonra, ilk defa cumbalı evin kapısı aralık, üç basamaklı sokak kapısının, ikinci basamağında bir sardunya, üçüncü basamağın sağ köşesinde bir fesleğen Karadeniz sabahına günaydın, diyordu.
Deli, yere düşen paltosunun ceplerini, gözlerini evin kapısından ayırmadan karıştırıyor, birbirini takip etmeyen kelimelerle homurdanıyordu. Parmaklarının ucunda koyu mor mendilin görünmesiyle gözlerinde denizler dalgalandı. (nida)
O kadar dalgalandı ki, tekne batmıştı, çoktan batmıştı; deliyse paltosundan bihaber, deli olduğunu unutmuştu, çoktan unutmuştu. Açık meydanda ama hala güvercinler sabahın peşinden savrularak sendeliyordu, sendeliyor sonsuza kadar...
(suphi)
İsimsiz Öykü
Açık liman meydanında sabah mağrurluğu içinde sersem sersem sendeliyordu güvercinler; bir kedi, bir duvarın ışık alan dibine oturmuş, umursamaz bir tavırla yalanıyordu; açık denizdense, henüz şekilsiz, henüz uzakta, bir tekne görünüyordu bir süredir; gitgide yakınlaşıyordu küçük, daracık tekne limanına… (suphi)
Köyün sarhoş delisi, tenekede midye pişirmekle meşguldü. Ateşe sövüyor, yemsiz iğnesini ıskalayan balıklara naralar atıyordu. Hastalıklı ciğerleri andıran motor sesi ile gözlerini ufka dikti. Teknenin peşinde yüzlerce martı… Midye ve istiridye kabukları ile süslü paltosunu bir hışımla omzuna attı, karides zamanıydı.
(nida)
Ancak, deli iskele yönünde birkaç adım atmıştı ki daha, belirsiz bir tebessümle sırıtır gibi duraksadı yine kısaca, meydanın ortasında, sabahın derinleşen sessizliğinde; derken bir şey anımsarcasına arkasına döndü usulca; gözlerinde ikilemli bakışlar, köyün ana sokağından liman meydanına açılan köşedeki evin cumbasına yöneldi, sanki sırıtışı bu sefer aleni ve gerçekti, gözleriyse gitgide ikilemden kurtularak buğulu buğulu parlıyordu, dün akşamdan mı kalma, sabahın ilk saatlerinden mi belli değildi. Cumbanın iki yana bakan dar ve yüksek pencerelerinde koyu mor perdeler asılıydı baştan aşağıya; evin içindeki dünyaya dair bir belirti yoktu hiç. Ansızın silkindi deli ve omzundaki kabuklu palto yere düşer düşmez, güvercinler yakın çevredeki çatılara uçuştu; ani kanat çırpışların uğultusu ince kabukların kıkırtılarıyla iç içe geçmiş, meydanın sessizliğine son vermişti artık.
(Suphi)
Beş yıl sonra, ilk defa cumbalı evin kapısı aralık, üç basamaklı sokak kapısının, ikinci basamağında bir sardunya, üçüncü basamağın sağ köşesinde bir fesleğen Karadeniz sabahına günaydın, diyordu.
Deli, yere düşen paltosunun ceplerini, gözlerini evin kapısından ayırmadan karıştırıyor, birbirini takip etmeyen kelimelerle homurdanıyordu. Parmaklarının ucunda koyu mor mendilin görünmesiyle gözlerinde denizler dalgalandı. (nida)
İsimsiz Öykü
Açık liman meydanında sabah mağrurluğu içinde sersem sersem sendeliyordu güvercinler; bir kedi, bir duvarın ışık alan dibine oturmuş, umursamaz bir tavırla yalanıyordu; açık denizdense, henüz şekilsiz, henüz uzakta, bir tekne görünüyordu bir süredir; gitgide yakınlaşıyordu küçük, daracık tekne limanına… (suphi)
Köyün sarhoş delisi, tenekede midye pişirmekle meşguldü. Ateşe sövüyor, yemsiz iğnesini ıskalayan balıklara naralar atıyordu. Hastalıklı ciğerleri andıran motor sesi ile gözlerini ufka dikti. Teknenin peşinde yüzlerce martı… Midye ve istiridye kabukları ile süslü paltosunu bir hışımla omzuna attı, karides zamanıydı.
(nida)
Ancak, deli iskele yönünde birkaç adım atmıştı ki daha, belirsiz bir tebessümle sırıtır gibi duraksadı yine kısaca, meydanın ortasında, sabahın derinleşen sessizliğinde; derken bir şey anımsarcasına arkasına döndü usulca; gözlerinde ikilemli bakışlar, köyün ana sokağından liman meydanına açılan köşedeki evin cumbasına yöneldi, sanki sırıtışı bu sefer aleni ve gerçekti, gözleriyse gitgide ikilemden kurtularak buğulu buğulu parlıyordu, dün akşamdan mı kalma, sabahın ilk saatlerinden mi belli değildi. Cumbanın iki yana bakan dar ve yüksek pencerelerinde koyu mor perdeler asılıydı baştan aşağıya; evin içindeki dünyaya dair bir belirti yoktu hiç. Ansızın silkindi deli ve omzundaki kabuklu palto yere düşer düşmez, güvercinler yakın çevredeki çatılara uçuştu; ani kanat çırpışların uğultusu ince kabukların kıkırtılarıyla iç içe geçmiş, meydanın sessizliğine son vermişti artık.
(Suphi)