"Seniha" desem, Kiralık Konak'tan? Çok mu ödev gibi olur Yakup bey?
Ama belki bugünkü gazatelerin haberlerinden bir seçme yapabilirim, sırtında bir bıçakla yatan bir tiyatro oyuncusu ve sevgilisi gibi. Türk edebiyatından olmasa da, bu da bir örnek olurdu sanırım.
Sevgilerimle..
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
Zeynep,
öneriniz üzerinde düşündüm, bana bir macera romanının girişini andırıyor; sizin giriş önerinizin devamında "aşk" denilen (ama herkesce biraz farklı içeriklendirilen) girdabın içindeki baç dönmelerine dair bir macera gibi. Bundan bir roman çıkar mı belli değil, zor ama yine de usta bir anlatıcı sabrıyla olabilir(di) de...Madame Bovary bu türde bir girişim sanırım, o kitabın sonunda da zavallı iyi yürekli Charles Bovary koltuğunda ne acıklı bir sonla son nefesini verir: parfüm biraz ağır gelmiş olmalı...ah Madame Bovary yok mu...böyle iyi bir "koca"yı nasıl alt ediyor, ibret verici bir macera bu...
Türk Edebiyatında bir Bovary örneği var mı sizce? Yoksa, nasıl olmalıydı? Zor bir soru mu yoksa?
Şimdilik sevgiler ve iyi çalışmalar dilerim size.
Suyel
"son kadehte yüzelim"
Bakın bu da bir romanın giriş cümlesi olabilir. Ancak ne var ki, olası tüm bitişlere en uygun cümle gibi duruyor. Şiiri çok sevdim, takılmam bundan:)
İlk cümle “Bu parfüm sana aşkı getirecek!” olabilir..
Okuyanda çok bayat, çok sıradan bir izlenim bırakma olasılığı hayli yüksek olan bu giriş cümlesi, roman bittiğinde "Evet, o parfüm aşkı getirmiş gerçekten de" sonucuna götürebilir. Gelen aşk, yüz yıl öncesinden, sonrasından ya da hemen yanı başından olabilir. Sanırım yazıp, görmek gerek....
Teşekkürler Yakup bey:)
Ferhat Gülsün nereye gelmiş, Sevgili Olgun Onur?...Çok severek okurum kendisinin şiirlerini.....Sevgiler.
hoş geldin Ferhat
geç hadi
otur şöyle
yürek kıyısına
gel bi hele
söyle şurdan Hacı baba ya
ikişer köfte, az piyaz
dur be
balık, rakı yapalım bu gece
bir de çoban salata
tamam işte
hani
ha balık
ha köfte
fark etmez de
biz iç olmayalım sen ona bak
dalga geçme benimle
genç kız kokularının
sarhoş ettiği havaları unuttuysak
olgunluğa ver be
yoksa bu adam on yedisinde
yaş geçti bizden Ferhat
bak saçlar tarumar
ömür dediğimiz
tavşan misali önümüzden kaçmakta
ardın sıra bir göz at
neler yaptık
ne iz bıraktık
bir bak
ha!...
onları bırak
ada’da iki biraya
iki kız tavlamak
geç bunları dostum
hadi
sıkıysa şimdi yap
hadi kalk
mevzii değiştirelim
cilayı güvercin ada’da yapalım
birer bira kapak
açma şimdi Vildan muhabbetini
çoktan unutmuştur beni çoktan
iki de çocuğu olmuş
o uğursuzdan
ya sarhoş olduk be moruk
kalk!
bilirsin de mi
Muammer’de böyle derdi
rahmetli
erken gitti
hani dili sürçer
‘r’leri diyemezdi
kampus canavarını
dünyayı kazımazı
dini
milleti
vatanı
hiçe sayanı
önce insan ve insan olmalı diyeni
hey gidinin moruğu hey
toprak oldu
hiçe karıştı
hem bak
epey oldu
vakit tamam gibi
Abbas’da kafayı buldu
görmedin mi
ay erken indi
biliyor musun
geçen öğrendim
gecenin tün olduğunu
dedim ki kendime
gecelerin tünle ünlenmesinin
sebebi
hüzün
ama
doğru da değil mi
gecelerde hüzün
bir başka renk
koyu lacivert
tamam asma suratını
içelim
F e r h a t!
G ü l s ü n!
biraz yüzün
tamam dedik ya
öl de ölelim
ne geceymiş be
hadi kalk moruk
bir de
kadınlar denizi’ne gidelim
oldu olan
usta!...
bi dakka
gidiyoruz dedik ya…
hadi be moruk
içelim
güzelleşelim
hadi
ş e r e f e
son kadehte yüzelim
lacivert ocak şubat sayısı elimde orkun,
yanlış yazmışım,
e postana yanıt yazdım,
sağ ol.
Sevgili İsa, Lacivert'in Kasım-Aralık sayısı çok önceden eline ulaşmış olmalıydı... Ocak-Şubat sayısı mı demek istedin acaba?.. Eğer, Ocak-Şubat sayısı eline ulaşmadıysa beni bilgilendir, gereğini yaparım...
Bu arada, mailini de yanıtladığımı belirteyim dostum...
lacivert kasım aralık sayısı elime ulaştı.
orkun, sana bir mesaj attım, ona acilen bak ve bana bir yanıt yaz lütfen
Genel anlamda bir romanın ilk cümlesi ile ilgili söylenecek çok şey var; bu fikirler yorumsal açıdan birbirinden farklılaşsa da, özde bir noktada yine de buluşuyor kanımca; o nokta da, bir romanın ilk girişinin aslında romanın en önemli noktası olduğudur.
Kanımca, romancı bir anlatım boyutu, belli bir ruhsal konuma erişmiş olmayı öngörür. Bir yerde, şiir söyleminin büsbütün “kendinden geçmiş olmak”la ilintisine karşın roman anlatımının da büsbütün “kendine gelmiş” olmayı gerektirdiğini okuduğumu sanki anımsarım, belki de konuşmalar ve kendi kendime düşünmeler sırasına hazıfamda yer etmiş olabilir, -kaynağını hiç hatırlamıyorum, ama bu söz bana “aleni sırlar”dan biri gibi aşina ve ilk-el olarak yansıyor. İşte “kendine gelmiş” olan bir duyum ve bakışın ilk (anlatımsal) hamlesi de, son hamleyi biliyor olmalıdır. O yüzden şimdiki zaman kipi biçiminde anlatsa da romancı, aslında biliriz ki, bir “geçmiş” zaman durumu söz konusudur. Bir şeyi geride bırakmıştır romancı boyuttaki duyum. Dünya edebiyatında tüm büyük romanların ilk cümleleri itinayla okunsa, bu gerçeklik kolayca ortaya çıkacaktır.
Fakat, günümüz Türk edebiyatı bağlamında bu gerçekliği irdelediğimizde, bu gerçekliğin biçimselleşmesine daha yakından baktığımızda, çeşitli “sorunlar” görüyoruz. Bir romanın ilk cümlesi konumundaki ifade, kimi örneklerde aslında bir “arayışın” işareti gibi duruyor; ya da şiirsellik yönelimi gibi. Burada söz konusu olan bu gerçekliği yadsımak veya yargılamak değil elbette, daha çok anlamak ve kavramak yönünde bir girişimdir. Bu bağlamda (uzun bulgulama ve inceleme zahmetinden şimdilik uzak durarak) denilebilir ki, Türk edbiyatındaki anlatımsal yönelim ağırlıklı olarak “öykü”cülüğü içeriyor, kapsıyor; yani: olay odaklı hikaye ve öykülerin sunumu yönünde belirginleşen bir yazınsal güç söz konusu. Oysa roman ilk bakışta olay odaklı değil, iç-bakış oldaklı bir devinim ve ruhsal gelişim yönündedir.
Nesir türünde belirginleşen başlıca biçimler arasında (roman, öykü, nuvel, yani: dramatik nesir) sanırım Türk edebiyatında roman gerçekliğine yaklaşan çok az örnek var, -bir örnek vermek gerekirse: Yaşar Kemal bir romancı değil, bir nuvelisttir, yani: metinleri iç-biçimsel ve anlatım-teknisel boyutta incelenir, çözümlenirse, (bu arada Yaşar Kemal’deki giriş cümleleri de bunu destekliyor) çok kolyaca, bir “çizgisel” (linear) anlatım boyutunun egemenliği ortaya çıkar, kısacası: prolex (olay odaklı ilerleyiş) anlatım tutumu söz konusu. Çoğu durumda ise, roman diye (yazar tarafından) ilan edilen metnin, bir öykü olduğu ortay açıkıyor (metin isterse 500 sayfa da olabilir, metnin uzunluğunun onun bir roman olup olmadığı yönünde bir ölçüt olamayacağı herhalde savlanması gerekmeyen bir kendiliğinden anlaşılırlık içeriyordur).
Bu ve buna benzer daha birçok boyut ve açı göz önünde tutulması koşulu ile Duygu’nun sorusu ve yaklaşımına dair şu söylenebilir: bu bir romanın ilk cümlesi değil. Bir nuvel girişini de andırmıyor. Aslında öykü de söz konusu olamaz; daha çok (özellikle 20. y.yın ilk yarısında) Amerikan edebiyatında ilk olarak ortaya çıkan ve sonraları da yaygınlaşan “short story” biçimindeki “kısa hikaye”yi andırıyor.
Zeynep Gün’ün önerisi ise biraz daha romana doğru yol alış gibi duruyor, ama o kadar belirgin değil, zaten belirginlik bu durumda (yani öncel bir öneriye yanıt olması durumunda) pek olanaklı değil.
Kanımca, ilk cümlede belirginleşen duyum ve anlatım aşaması, romanın çok sonralarında bir “ara-sahne” olarak ancak ortaya çıkabilir.
Konu açılmışken, belirtmeden edemeyeceğim; Moby Dick (Melville) romanının girişi mükemmeldir: "Benim adım İsmail." Kısa, net ve öz.
Bir de Dostoyevski’nin girişleri çok şaşırtıcıdır, karmaşıklığına rağmen, belki de en saydam girişler arasında sayılabilir.
Türk Edebiyatında Benim Adım Kırmızı romanının girişi de (tümel imgelem ve anlatım boyutu olarak bir yerden –Max Frisch’in “Mein Name sei Gantenbein” yani: “benim adım Gantenbein” (!!!)inden - “araklama” olsa dahi, ki tüm büyük eserler bir “çalıntıdır” aslında; dikkat: tırnak içinde kullanılmıştır “çalıntı”!!) olağanüstü teknik bir cinlik içeriyor: anlatıcı ölü olduğunu belirtiyor.
Roman girişleri ile ilgili bir tartışmanın ivediliği ve gerekliliği ortada, önemli olan tartışma düzleminin nerede ve nasıl syrediliceği konusundadır.
Suyel
Not: Kafka'nın bitmemiş "Şato" adlı romanının ilk cümlesi ile birlikte ilk girişi (ilk parafraf) çok ender bir değere sahip...
“Öldürecem o iti!”
Öldürmeye karar vermek yeterli olsaydı, "...." çoktan ölmüş olurdu.
......
Olabilir mi?
haftalık dergisi bir yarışma başlattı tahmin ediyorum ki duymuşsunuzdur bir roman yazsanız, ilk cümlesi ne olurdu?
"neden kaçtığımı ya da neyi kovaladığımı bilmeden koşuyordum sadece.Beynim bomboştu koşmalıyım diyordum kendimce.Bir ışık çarptı gözüme, sanki biri dur diyordu sessizce. Evet, bu bir oyundu neye kavuşmak istersin belirsizce? Ben sana kavuşmak istedim ama yanlış yol diyorudu sinsice."
sanırım bir paragraf oldu ama benim hoşuma gitti siz ne dersiniz?
NEDEN KAÇTIGIMI YA DA NEYİ KOVALADIĞIMI BİLMEDEN KOŞUYORDUM SADECE!BEYNİM BOMBOŞTU KOŞMALIYIM DİYORDUM KENDİMCE!BİR IŞIK ÇARPTI GÖZÜME SANKİ BİRİ DUR DİYORDU SESSİZCE!EVET BU BİR OYUNDU NEYE KAVUŞMAK İSTERSİN BELİRSİZCE?BEN ONA KAVUŞMAK İSTEDİM AMA YANLIŞ YOL DİYORDU SİNSİCE!!
IŞIĞA DOĞRU GİDECEK HERKES GÜNÜN BİRİNDE!ŞU AN ŞU SATIRLARI YAZDIGIM TÜKENMEZ KALEM BİLE BİTECEK,HİÇ GÜVENME TÜKENMEZ DİYE!FAKAT ÖNEMLİ OLAN,BU DÜNYADA BİR İZ BIRAKABİLMEK,IŞIK BİZİ ÇAĞIRMADAN ÖNCE!BU SAYFADA BIRAKTIGIM İZLER HALA BENİMLEDİR,KALEM TÜKENSE BİLE!
BOŞ YERE KULLANILIP ATILMIŞ BİR KALEMİN YANINDA,BİR ŞAİRİN YA DA BİR YAZARIN KULLANDIGI O DEGERLİ YAZILARIN KAGIDA AKTARILMASINA YARDIMCI OLAN KALEMİ DÜŞÜNÜN!HANGİSİ OLMAK İSTERDİNİZ?BU DÜNYADA ÖNEMLİ İŞLER YAPAN BİR İNSAN HEP ANILACAGINI BİLEREK GÖZÜ ARKADA KALMADAN IŞIGA GİDEBİLİR!BİR DE HİÇ BİR İŞE YARAMAYAN,BU DÜNYAYA GÜZELLİKLER SAÇMAMIŞ BİRİNİ DÜŞÜNÜN!O DA IŞIGI GÖRÜR FAKAT ONUN İÇİN HENÜZ YANLIŞ YOLDUR!O, BU DÜNYADA YAPMASI GEREKENLERİ BİTİRMEDEN IŞIGA GİDERSE BU DÜNYADA HİÇ ANILMAYACAK!!BOŞ YERE BU HAYATI YAŞAMIŞ OLACAKTIR VE IŞIGA DOGRU GİTTİĞİ AN KENDİNİ ÇOK YALNIZ HİSSEDECEKTİR!!!
İŞTE SON SÖZLERİ;
"BİR ÇOCUK AGLIYORDU YÜREĞİMDE!HİÇ SUSMAYACAKMIŞ GİBİ ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA BAĞIRIYORDU BENLİĞİNDE!DAYANAMADIM, BİR SİHİR SAKLIYDI SANKİ TENİNDE! N’OLUR BENİ YALNIZ BIRAKMA BİR KORKU GİZLİ İÇİMDE!!"
begenir misiniz bilmem ama bu yazımı sizinle paylaşmak istedim
Vaz geç!
Sabahın çok erken vakitleriydi, caddelerse temiz ve boş, istasyona gidiyordum ben. Bir kilise kulesindeki saat ile kendi saatimi karşılaştırınca, sandığımdan çok daha geç olduğunu gördüm, acele etmeliydim, bu keşfin ani korkusu yolumda çok daha güvensiz olmamı sağladı, bu şehirde henüz çok fazla aşina değildim, çok şükür ki, yakınlarda bir koruma memuru vardı, ona doğru gittim ve nefessiz bir halde yolu sordum ona. Gülümsedi ve dedi ki: “Benden mi yolu öğrenmek istiyorsun?” “Evet” dedim, “kendim bulamadığıma göre.” “Vaz geç, vaz geç!” dedi ve gülmeleriyle yalnız kalmak isteyen insanlara özgü büyük bir kavisle arkasını dönüp ayrıldı oradan.
Franz Kafka
Kafka’nın “güzel çaresizlikleri” (günceler) hırslı insanları hoşnut kılmıyor. Belli bir hedefe doğru yol alan kimselerin, böyle hedeflerin olmayacağını, yeryüzü saatleri ile başka boyutların saatlerinin birbirini asla tutmayacağını düşünememeleri ne gariptir, bir gençlik durumudur kuşkusuz, bir düş durumu adeta (Kafka’nın romanlarındaki baş kahramanların hep bir düşten uyanarak tutuklu veya değişmiş hale düşmeleri de herhalde tesadüf değildir, -hani Gregor Samsa, ya da Bay K.). Kafka kendi dogmatik kristaline dönüştürdüğü bu çaresizliği ile ilgili en kestirme yoldan şu tanımı yapıyor: Bütün mesele toz zerreciğine dönüşebilmektir. Keşke bir toz zerreciği olsam da birileri gelip beni kürekle şu odanın köşesinde süpürüp atsa artık, ne muhteşem olurdu. Kafka’da eller, çaresiz değildir, hele hele kavgaya tutuşmuş eller (gerçi o metin kesitinde iki el birbiriyle kavga ediyor, dünyayı değiştirmek veya dönüştürmek için ortak kavgaya girişmiyor; yani: biri çaresizliği ve eylemsizliği diğer ise yaşamsal “savaşı” ve arayışı temsil ediyor). Kafka’nın kendisi için bu kavga halindeki elleri, deruni ve asla görünmez ironisi ve alaycılığının sadece birer hedefi haline gelebilir. Üstelik kendi hakem rolüne de incecik bir tebessümle bakabilmektedir. “Vaz geç”te “koruma memuru” vardır; genelde bu metinle ilgili yorum ve analizlerde bu koruma memuru hep “Polis” olarak algılanır; yani Devleti temsil eden kimse olarak; oysa Kafka yine kendine özgü sessiz ima yoluyla bunun hiç de öyle olmadığını vurguluyor: “Schutzmann” diyor, yani: koruma memuru; korumak ne demek? “Yolu aramak” ne demek? Hem de “istasyon”a giden yolu, yani “kalkış” ve hareketin ilk noktasının başladığı yere giden yolu aramak. Koruma memuru haklıdır: vaz geç bu sevdadan! Kendi gülmesini ise kendisine saklamak istemesi de doğal değil midir bu durumda?
Suyel
Not: Almanca’da “Turmuhr” ifadesi geçiyor, ama Avurpa’daki “kule saatleri”nin (Turmuhr) Big Ben hariç, genelde kilise kulelerinin saatleri olduğunu, şehrin içinde de her yerden görülebilecek şekilde en yüksekte bulunduğunu Kafka ve onun okurları için kendiliğinden anlaşılır bir durum olduğu için “Kirchenturmuhr” (Kilise kulesinin saati) denmemiştir; Türkçe’de ise bu gizli ifadenin açığa çıkarılması kaçınılmazlaşıyor, zira kastedilen “çelişme” (beşeri – kendi saati ile metafiziki – sonsuzluğu imgeleyen saat arasındaki çelişme) vurgulanmış olmazdı. Kafka’nın işte bizzat vurgulamak istediği nokta ise buradadır: yeryüzü içinde sonsuzluğun arayışına kalkışmak, yani: hareket ve eylemsellik içinde (sonluluk çerçevesinde) bulunmak ile hareketsizlik ve durağanlık içinde (sonsuzluk boyutunda) korumak arasındaki çelişme durumu.
İstanbul’da 1999 yılında yapılan bir Çeviri Sempozyumunda (1. Gökşit Aktürk’ü Anma Sempozyumu) bir katılımcı bu nedenle biraz kışkırtıcı bir amaçla “Kule saati” ifadesinin aslında Türkçe’ye kültürel aktarımı bakımından “ezan” olarak çevrilmesi gerektiğini savlamıştır.
3 gündür Milliyet gazetesinde sevgili Can DÜNDAR'ın yazısını takip ediyorum 5 kanlı anahtar diye 3 bölümlük bir yazı dizisiydi , bildiklerimizi biraz daha yaymış ortalığa... Can DÜNDAR ruhumu okşarken yaşanmış olanlar bir kez daha midemi hareketlendirdi, eğer okumamışsanız bulup okumanızı öneririm...