"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

?

???

July 2026 tarihinde katıldı

Son forum iletileri

?
Öneriler
Kitap Dünyası
Maren-Grisebach'ın "Methoden der Literaturwissenschaft" (Francke - UTB; 1985, dokuzuncu baskısı) adlı çalışmanın Arif Ünal tarafından Türkçe'ye çevirisini okumadım, ancak aslı ile karşımda duruyor şu an. Bir ileti aracılığı ile özeti sunulun bu çeviri kitabının çeşitli sorunları ve yanılgı payları söz konusudur. Bu noktalara değinmek epey uzun bir çalışmayı ve bulgulamalarla dolu dayanakları gerektirir elbette ki. Bunların en başında bu kitabın yayımından bu yana Batı edebiyat bilimi çevrelerince gördüğü "tepki" geliyor. Bu tepki, özetle şu temel düzlemde özetlenebilir: Maren-Grisebach (ağırlıklı olarak Fransız Edebiyatı uzmanıdır!), metne dışarıdan yorum taşıma ve metni dışarıdan ("Textexternitaet") "anlamak" yönünde bir anlayış sergiliyor, bu yolda da "çeşitli" kanallar (pozitivist, morfolojik, düşün-tarihsel -yani "manevi bilim" değil! Bu "manevi bilim" her ne ise...?,- olgusal vb. yollar ve kanallar söz konusu) esas kılınabilir diyor; şimdi bu yaklaşımda öncelikle metne dışarıdan bilgi sızdırarak metni anlamaya dair edebiyat-bilimsel çeşitli itirazlar ve yaklaşımlar söz konusudur; özellikle 2. Dünya savaşından sonra metni illa da bir "mesaj" gönderen bir yapı olarak algılamanın büyük tehlikeleri konusunda Adorno, Emil Staiger vb. yazar ve düşünürler fikirler ve somut bulgular sunmuştur, bunları burada tekrar tekrar belirtmek, gereksiz. Bu (karşı) anlayış diyor ki: Metin, kendisinin dışındaki verileri anlam bütünlüğüne kavuşmak için gerektirmez, anlam bütünlüğü kendisi içindedir (biçimsel ve içeriksel, daha doğrusu: "topiksel" anlamda). Bu karşı çıkış, bilimsel bazda daha betimleyici ve olgunun kendisine dönük olduğu için gerekçelendirilebilir ve "sağlamdır". Kısacası: metnin bütününe dair söylenecek ne varsa, metin içi verilerce doğrulanabilir; metnin dışından kendisine bir "mesaj boyutu" olarak yansıtılıp getirilen şeyler yine metin tarafından pekala yalanabilir, en azından doğrulanmayabilir bilimsel teknik açıdan. Bu tartışmanın sonu belli: metne dışarıdan müdahale eden anlayış, bilimsel değildir, "keyfi" yorumlamaya zemin hazırlar sadece. Bir başka itiraz da, "çeşitli" yollar bağlamında ortaya atılıyor; denebilir ki, Maren-Grisebach (aslında Fransız ekolündeki yerleşik "okuma yöntemleridir" bunlar) metne gelişi güzel farklı yollardan bilgi taşımanın savunusunu yaparken, metnin özgün yapısını ve tekil özelliğini dolaylandırıyor, her türlü (onu anlamaya yarayacağı savunulan) yola karşı açık çek sunuyor; buna karşın: bir yazınsal metnin tek ve sadece tek bir "anahtarı" vardır, onu da kendisi içinde saklı tutar, barındırır; o halde metni anlamanın çeşitli (ve birbirinden her seferinde farklı) yolları yok, aksine teki bir yolu var o da onun kendisi içindedir. Son bir uyarı noktası daha: Yüzüncü Yıl Üniversitesinde görevli Arif Ünal'ın bir alış veriş listesini bile denk ve uygun bir düzlemde çevirebileceğinden sadece kuşku duymuyorum, bu kuşkum için somut nedenlerim vardır. Suyel
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
[[B]]"var, lacivert. önerimin tek sebebi seval isimli bir şair var. gerisi, izmir çetesi"[[/B]] Nida Bey, bu satırlar size mi ait?
?
İlk Roman
Yaratıcı Yazarlık
Emmanuele Bernheim O’nun Karısı Çeviri roman. Can yayınları. 1995 yılında basılmış. Roman 1993 yılında Fransa’nın en saygın ödülü olan ‘Medicis Ödülü’nü kazanmış. otuz yaşında bir kadın, doktor, sevgilisi vardır, sevgilisi onun evine gidip gelmektedir… sonra doktor müteahhite âşık olur, adam kırk iki yaşındadır... romanın sonuna gelene kadar, müteahhitle ilgili hayaller kurar kadın, romanda bir aşkın detayları, satırları, patikaları anlatılıyor, çok yalın bir dili var romanın, su gibi, çok kısa bir roman, bunun ödül aldığına çok şaşırdım, nedenlerine az sonra geleceğim, roman öykü işçiliğiyle yazılmış, öyle parlak, şaşalı cümleleri yok romanın, ilk etapta, “yahu bu da roman mı?” demekten kendimi alamadım, bir roman, ev inşa etmektir, o evin önce temelleri atılır, sonra kaba inşaat, her şey böyle gider, yani evin bir odasını baraka düzenler gibi düzenleyemez yazar, boyasını iyi seçmeli, özen göstermeli, benim nitelik çizgime göre özensiz bir roman, büyü unsuru yok metnin, romanın kimi bölümleri yarım sayfa, pornografik şeyler çok romanda, sevişmeler, sevişmeler, sevişmeler, sevişmelerdeki detaylar da ilgi çekici, insanı gülümseten, saran sıcak bir yanı yok bu metnin, dilinde bir özgünlük yok, dozunda yazılmış her şey, hatta çok cimrice yazılmış, detayları güzel, sonuç, aşkı anlatmış yazar ama benim bildiğim aşk böyle değil, aşk insanı deli eden bir şeydir, insanı deli etmiyorsa o aşk değildir, aşkın büyülü parlak sonsuz kıyafetlerini giymiş bir hayvandır o, romandaki kadın ise onu bırakıp bunu alıyor, brezilya dizisi gibi, işte en başta burada kaybetti yazar, belki de ben aşk konusunda bağnaz düşüncelere sahibim, sonuçta amacım yazarı karalamak değil, ama yorumumu eklemekten de kaçmak değil, iyi yönleriyle kötü yönleriyle, kişisel yorumumla söyledim, isteyen romanı alıp okusun, bu arada, kurgusu da iyi bence, kısa film tadında bir roman,
?
Öneriler
Kitap Dünyası
‘’EDEBİYAT BİLİMİ’NİN YÖNTEMLERİ’’ MANON MAREN – GRİSEBACH GİRİŞ Almanca’dan Türkçe’ye tercümesi, Yrd. Doç. Dr. Arif Ünal tarafından yapılan ‘’Edebiyat Bilimi’nin Yöntemleri’’ adlı kitap, bir edebi esere ve bir bilim dalı olarak edebiyat’a nasıl yaklaşılması gerektiği ve hangi metotların kullanılması lazım geldiği konusundan hareketle, edebiyat ilminde kullanılan önemli metotları ana hatlarıyla okuyucunun gözü önüne sermesi ve okuyucuya bu metotlarla ilgili umumi bir fikir vermesi bakımından son derece gerekli ve önemli bir kitaptır. Bir edebi eserin tarih ve edebiyat içerisindeki yerinin neresi olduğunun tespit edilmesi, eserin tam olarak ne olduğu, onun nasıl meydana getirildiği ve ne söylemek istediği, hülasa bir edebi eserin içten kavranılması ve dıştan kuşatılması amacıyla yola çıkan biri için izlenecek olan metodun doğru tespit edilmiş olmasının ehemmiyeti malumdur. Çünkü edebiyat biliminde kullanılacak olan metot, bir metnin doğru kavranılması ve doğru yorumlanması neticesinde o metnin yerinin doğru tespit edilmesini sağlaması bakımından büyük önem arz etmektedir. Eserin ‘’giriş’’ bölümünde öncelikle kavram olarak ‘’yöntem’’in ne olduğunun bir tanımı yapılmakta ve yöntem ile varılması amaçlanan hedef arasında uygunluk bulunması gerektiği belirtilmektedir. Çünkü amaca giden yolda kullanılacak olan metot, kişinin amacının ne olduğuyla doğrudan bağlantılıdır. Bugüne kadar edebiyat biliminde birbirinden farklı bir çok yöntem kullanılmıştır. Bu kitapta ise bu yöntemlerden altı tanesi seçilerek açıklanmaya çalışılmıştır. Bunlar: Pozitivist Yöntem, Manevi Bilim Yöntemi, Fenomenoloji Yöntemi, Egzistansiyalist Yöntem, Morfoloji Yöntemi ve Sosyoloji Yöntemi’dir. Bu yöntemler açıklanırken onların ortaya çıkış ve tarihi gelişimleri üzerinde değil, daha çok ne oldukları ve ana hatlarıyla prensipleri üzerinde durulmuştur. Yukarıda zikredilen yöntemler haricinde ayrıca İstatistik Yöntem’den de bahsedilmektedir. Bu, bir yöntem olmaktan ziyade daha çok diğer yöntemler için bir yardımcı metot niteliğindedir. POZİTİVİST YÖNTEM Kitabın bu bölümünde Pozitivizm ile ilgili kısa bir malumat verildikten sonra, pozitivizmi oluşturan ilkelerin edebiyat bilimine nasıl yansıdığı ve bu bilimin uygulayıcılarının bir edebi eseri incelerken pozitivist ilkelerden nasıl yararlandığı üzerinde durulmuştur. ‘’Pozitivizm, sistematik – pozitivist felsefenin kurucusu Fransız August Comte’a (1798–1857) göre özellikle deneysel olarak belirlenebilen nesneler ve gerçekte var olanlar açısından, büyük önem taşır. Buna göre Pozitivizm , aynı zamanda kesin ve tartışmasız olandır. Pozitivizm’in bu tartışmasızlığı karşısında her felsefi şüphecilik, anlamsız kalacaktır. Yani Pozitivizm’de şüpheciliğe yer yoktur.’’ Deneysel olması, nedensellik ilkesi, her iddianın kanıtlanabilir olma zorunluluğu ve bundan dolayı da şüpheye yer kalmıyor olması gibi ilkeler, Pozitivizm’i metafiziğin karşısında bir yere oturtmaktadır. Metafiziği boş ve faydasız olarak gören bu görüşe göre metafizik alana ait olduğu söylenen ‘’mana’’ veya ‘’fikir’’ gibi kavramlar da aslında maddeden bağımsız veya ayrı olan kavramlar değildir. Buna göre, ‘’Madde ve mana arasında öz bakımından hiçbir fark yoktur.’’ Ayrıca, ‘’dünyanın aynı cinsten elementlere bölünebileceği ve bu elementlerin de kendi aralarında gruplar oluşturabileceği görüşü, pozitivist açıdan prensip olarak kabul edilebilir.’’ Elementlerin bir bütünün, bir birliğin parçaları olduğu görüşü bilimleri birbirine yaklaştırmış ve tek bir nesnenin, farklı bilim dallarının bilimsel imkanlarını kullanarak incelenmesi gereğini ortaya çıkarmıştır. Pozitivizm’in tabii bilimlerle ilgili getirmiş olduğu çeşitli kural, kanun ve prensipler, edebiyat incelemelerinde yöntem olarak kullanılmış, madde ve mananın eşitliğini savunan pozitivist yaklaşımlar, bazı edebiyat bilimcilerini derinden etkilemiştir. Bu da ‘’eser-hayat birliği’’ prensibini doğurmuştur. ‘’Buna göre yazar ve bu yazarın yetiştiği çevre iyice bilinmeden hiçbir eser anlaşılamaz. Bu görüş, yukarıda adı geçen eser-hayat birliğini, şairin veya yazarın hayatının iyice araştırılmasını gerektirmektedir.’’ Pozitivist edebiyat anlayışının en önemli kurucularından biri olan Hippolyte Taine (1828-1893)’ye göre bir eseri oluşturan şey, müessirin yalnızca bireysel halet-i ruhiyesi değil o bireyi oluşturan tüm tarihi ve toplumsal etkenlerdir. Ona göre, ‘’Manevi bilimlerle ilgili eserlerin babası sadece ruh değildir. Eserin ortaya çıkışına insan her şeyiyle katılabilir; karakteri, eğitimi ve hayatı, geçmişi ve yaşamakta olduğu anı, ihtirasları, kabiliyetleri ve meziyetleri, sıkıntıları, fikirlerinin ve tesirlerinin ifadesini bulduğu hemen her şey, düşündüğü ve yazdığı şeylerde iz bırakır.’’ Pozitivist edebiyatçılardan olan Gustav Carus’a göre de, ‘’bir yazarın yakınında olmak ve onun kişiliğini daha yakından tanımak, onun eserlerinin asıl ve gerçek anahtarıdır.’’ Dolayısıyla bir eserin doğru anlaşılması, o eserin yaratıcısının doğru anlaşılmasına bağlıdır. Buradan hareketle şair veya yazarla ilgili olarak gelişen üç kavram: ‘’üslup, eğitim ve yaşantı’’ kavramları, pozitivist edebiyat yönteminde bir edebi eserin anlaşılması için yol gösterecek olan önemli unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Pozitivizm’in temel ilkelerinden olan ‘’nedensellik’’ ilkesi, pozitivist edebiyat anlayışının ‘’hayat-eser birliği’’ ilkesini doğuran en önemli etkendir. Varlığı maddeye indirgeyen Pozitivizm anlayışının edebiyattaki karşılığı sonunda edebi eserlerin bir nesne olarak algılanmasına ve bu şekilde çözümlenmeye çalışılmasına sebep olmuştur. Buna göre nasıl ki pozitif bilimler her şeyi bilimsel olarak açıklayabiliyorsa (!) ve hiçbir şey sebepsiz değilse; bir edebi eserde de açıklanamayacak ve çözümlenemeyecek hiçbir parça bulunmaz. Ancak bazı pozitivist edebiyat araştırmacıları, bir edebi eserde çözümlenemeyen bazı parçaların bulunabileceğini kabul etmişlerdir. Bu da aslında estetik alanının kendine mahsus kaideleri olması ve bunun her görüş tarafından kabul edilmesi gereken bir zorunluluk oluşundan kaynaklanan bir yaklaşımdır. Edebi eserin nesne olarak algılanması onun Pozitif olarak var olduğu gerçeğini doğurmakta ve tabii bilimlerin varlık incelemelerinde kullandığı yöntemlerin sanat eserlerinde de kullanılması sonucunu doğurmaktadır. Edebiyat biliminde bu yöntem ‘’tahlil etme’’ olarak adlandırılmaktadır. ‘’Tahlil etme’’ sonucunda elde edilen veriler, tabii bilimlerin yöntemleri kullanılarak, ‘’benzerlik kurma’’ yoluyla karşılaştırılıp değerlendirilir. Karşılaştırma sonucunda benzerlikler ve farklılıklar tespit edilip gruplandırılır. Böylece edebi eserlerin benzer olan parçalarının oluşmasına neyin kaynaklık ettiği konusunda tutarlı bir açıklama yapılabilir. Bu şekilde incelenecek ve mukayesesi yapılacak olan eserlerin aynı zaman dilimi içerisine ait olması da gerekmez. Bu metot, pozitivizmin, ‘’aynı şey aynı şartlar altında aynı sonuçları verir’’ ilkesi ile birebir örtüşmektedir. ‘’Şayet bu benzerlik kurma, zamanları aşarsa, o zaman buna ‘tarihi benzerlik’ adı verilir. Yakında ve ulaşılabilecek olanı basit bir şekilde inceleme yöntemi olan benzerlik kurmanın, onu geçmişe aktarma ve geçmişteki olayların sonuçlarını anlamada kullanmanın önemi uzun süre anlaşılamamıştır.’’ Yazar bu noktada farklı zaman dilimlerindeki olayların, özel şartlar dikkate alınmadan mukayese edilemeyeceğini belirtmekte ve pozitivizmin yukarıda zikredilen ‘’aynı sebepler aynı sonuçları doğurur’’ ilkesi ile pozitivist edebiyat anlayışının ‘’benzerlik kurma yöntemi’’nin birbiriyle çeliştiğine dikkati çekmektedir. Bu cümleden olarak benzerlik kurma, gruplandırma ve karşılaştırma yöntemleri eleştiriye maruz kalmaktadır. Yazar’a göre, ‘’Gruplandırma veya karşılaştırma amacıyla yapılan tahliller, ‘ruhsuz bir değerlendirme şekli’ olarak tenkid edilir. Böyle bir tenkid, pozitivist olmayan bir görüşten kaynaklanır. Çünkü idealist görüşe göre dış görünüş, ruhtan tamamıyla ayrı bir şeydir. Temelde madde ve mana birliğine inanan pozitivist için ayrı bir şekil yoktur.’’ Parçaların benzer unsurlarından hareketle, ortak ve belli bir sonuca varma yöntemi, tabii bilimlerin ‘’tüme varım’’ yöntemi ile aynıdır. Böylelikle pozitivizmin ‘’tüme varım’’ yöntemi, pozitivist edebiyat anlayışının da bir metodu olarak karşımıza çıkmaktadır. Buna göre Richard Maria Werner, ‘’1890 yılında kaleme aldığı ve edebi türleri ihtiva eden ‘Şiir ve Şair’ adlı kitabında müsbetbilimsel anlamda bir estetik kurmayı ve gerçeklerin tam olarak incelenmesinden bazı kurallar çıkartmayı denemiştir.’’ Yazar’a göre, ‘’Pozitivist Edebiyat Bilimi Yöntemi’’ her zaman pozitivist filozofların ortaya koyduğu kaidelere bağlı olmayabilir. Çünkü eğer bunun tersi düşünülecek olursa, edebi eserlerde ‘’değerlendirici’’ bir tutumdan söz edilemez. Çünkü değer yargıları ve anlayışlar zamana göre değişiklik göstermektedir. Oysa tabii ilimlerin kanunları her zamanda geçerliliğini muhafaza etmektedir. Dolayısıyla bir edebi eserin, pozitif bilimlerin bütün kanunları tatbik edilerek değerlendirilmesi mümkün değildir. ‘’Pozitivist edebiyat uygulamalarında kabul edildiği gibi böyle bir değerlendirme şekli, değişken olarak o dönemin ideolojisine uygun olarak ortaya çıkan, ahlaki, estetik, siyasi ve toplumsal şartlardan oluşur.’’ Yazar’a göre, bütün bunlar, pozitivist edebiyat yönteminde idealist unsurların bulunmasını zorunlu hale getirmektedir. Bu durumun farkında olan Pozitivist edebiyatçılardan Taine ‘’İngiltere’deki dar görüşlü pozitivist bilim adamlarını kınamaktadır; çünkü onlar kendi yazılarını ‘fabrikatörlerin kongre haberleri gibi’ okutmaktadırlar.’’ Pozitivist yöntem içerisinde idealist unsurların bulunuyor olması, bazı teorisyenleri yeni arayışlara itmiş ve bunun neticesinde de pozitivist felsefede bulunan ‘’tasdik etme’’ anlayışına yöneltmiştir. ‘’Bir edebiyat bilimcisi yeni pozitivist görüşleri benimser ve oradaki tasdik etme prensibini ölçü olarak alırsa metafizik açıklamalar ve subjektif unsurlar da olmadan deneysel açıdan bir şeyler yapılabilir.’’ Bu şekilde yapılan bir eser incelemesinde subjektif görüşlere ve yorumlara yer verilmeyeceğinden dolayı, ortaya çıkacak olan sonuçlar herkesçe kabul edilip tasdiklenebilir nitelikte olacaktır. Aksi halde müessirin hayatıyla ve diğer konularla ilgili objektif tespitlerle beraber, eser ve müessir dışında kalan her türlü yorum ve değerlendirme, doğru sonuçlar vermeyebilecektir. MANEVİ BİLİM YÖNTEMİ Filozoflar tarafından ortaya atılan ‘’Manevi Bilim Yöntemi’’ edebiyat bilimi içerisinde kendine has bir biçimde yayılmış ve oradan da diğer bilim dallarına aktarılmıştır. Felsefede ‘’idealizm’’ olarak karşılığını bulan manevi bilim yönteminin iki önemli unsuru ‘’düşünce’’ ve ‘’tarih’’tir. Bu kavramlar edebiyat bilimcileri tarafından farklı biçimlerde algılanmış, tanımlanmış ve kullanılmıştır. Fakat bu yöntemi edebiyat bilimi için sistematik bir hale getiren en önemli isimlerden olan Herder’in ‘’Seyahatlerimin Güncesi’’ ve Dilthey’in ‘’Yaşantı ve Eser’’ adlı kitaplarında ‘’düşünce’’ kavramının ‘’ruh’’ kelimesi yerine kullanıldığını görmekteyiz. Buradan hareketle ‘’düşünce ve tarih’’ kavramlarının, insan düşüncesinin ve insan ruhunun ürünü olan beşeri ve sosyal bilimler için kullanıldığını söyleyebiliriz. Nitekim, ‘’Manevi Bilim Yöntemi’’ ile ilgili görüşlerini açıklayan ve bu yöntemi sistematize etmeye çalışan bilim adamları, manevi bilimleri, yani edebiyat, felsefe, sosyoloji, din, hukuk, güzel sanatlar gibi tabii bilimlerden ayrılan bilim dallarını, insan düşüncesinin, insan ruhunun birer ürünü olmaları sebebiyle birbirlerine yaklaştırmaya ve bu bilimleri bir birliğe götürmeye çabalamışlardır. ‘’1878’de buna benzer bir yaklaşım, Hermann Hettner’in, ’18. Yüzyıl Alman Edebiyatı Tarihi’ adlı eserinde görülür. Bu eserde edebiyatın ilgi alanları genişletilmeye çalışılmıştır. Hatta bu eserin 1928’deki yeni baskısında idealist bilim adamlarının, bu konuda bir senteze, bir birliğe doğru gittikleri görülür. Hettner, tarih bölümünün yanına edebiyatı,dini araştırmaların yanına felsefe ve devlet hukuku ile ilgili yazıları koymuştur.’’ Yazar’a göre farklı bilim dalları arasında bir birlik ve bütünlük kurmak, bilimlerin kurucuları olan bilim adamlarının işi değil, okuyucunun işi olmalıdır. Kurulacak olan bütünlük de eserlerin fikri üst düzeyiyle sınırlı olmalıdır. ‘’Farklı disiplinler arasındaki yakınlık sık sık okuyucu tarafından gerçekleştirilmelidir, fakat bu farklı bilim dallarının kurucuları için farklı bilim dallarını birbirine yaklaştırma, bilim dalının birleşik şekline bağlıdır. Burada asıl hedef sentez, bütünlük ve bilim dalları arasında ilişki kurmaktır. Bu son kavram Dilthey ve diğer bazılarında çok sık kullanılır. Bütünlük, yaratıcı eserlerin fikri üst düzeyiyle sınırlı olmalıdır.’’ Manevi Bilim Yöntemi’nde her eser kendi başına bir ‘’bütün’’ olarak anlaşılmalı ve esere ait münferit parçalar bütünün yansımaları olarak algılanmamalıdır. Bu yöntemde sanatçı üstün kabiliyetleri olan biri olarak görülmekle birlikte sanat eseri de kendine has bir yaratış alanının ürünü olarak görülmektedir. Eser bir bütün ve kendine özgü özelliklere sahiptir. Dolayısıyla hiçbir sanat eseri kendinden önce var olmuş olan herhangi bir nesnenin taklidi veya yansıması olamaz. Eser, kendine özgü varlık alanıyla taklit ve yansıma olmaktan uzaktır. ‘’Tamamen şahsi olan bu görüşte, bütün dış etkenleri bir tarafa bırakan bir görüş şeklinin ve her şeye tekil açıdan bakan bir yöntemin özü gizlidir. Böyle bir yöntem de bunu benimseyen düşünürler tarafından tasvip edilmektedir.’’ Yazar’ın, kitapta Licht’in, Pozitivizm’e dayalı pozitivist yöntem ile İdealizm’e dayalı manevi bilim yönteminin mukayesesini yapan bir şemasına yer vermesi, bu yöntemlerin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Pozitivist anlayışta esas olan hayat-eser birliği kavramı manevi bilim yönteminde geçerli değildir veya farklı anlaşılmaktadır. Manevi Bilim Yöntemindeki ‘’hayat eser’’ ilişkisi pozitivist anlayıştaki gibi kronolojik bir anlayışa bağlı değildir. Manevi Bilim Yöntemi’nde yazarın veya şairin eseri ile kronolojik hayatı arasında değil, düşünce hayatı arasında ilişki kurulur. ‘’Gerçeklerden uzaklaşmayı aratan meyil içerisinde hayat ilişkisi değişik yorumlanmıştır. Bu irtibat, düşünce hayatına indirgenmiştir. Bu durumda bir gerçek olarak biyografinin önemi yoktur.’’ Manevi Bilim Yöntemi’nin Pozitivist Yöntem’den farkı, düşüncenin tabiattan, idealin de maddeden farkı gibidir. Müsbet bilimlerde tanıma ve açıklama ön planda geliyorken manevi bilimlerde anlama ve nüfuz etme ön planda gelir. ‘’Dilthey, bu konuda şunları söyler: ‘Manevi bilimlerin, tabii bilimlerden çok farklı bir temeli ve yapısı vardır. Tabii bilimlerin nesneleri, ,içten anlaşılan birimlerden değil, mevcut olandan oluşur. Biz bir şeyi yavaş yavaş tanımak için önce anlarız ve biliriz.’ Veya: ‘Tabiatı açıklarız, ruh dünyasını ise anlarız(...)’’ Manevi Bilim Yöntemi içerisinde bir bütün olarak ele alınan edebi eser, akla dayalı olarak değil sezgiye dayalı olarak incelenebilir. Licht’in mukayesesinde pozitivist görüşte rasyonel analizin, idealist görüşte ise sezgiye dayalı sentezin hakim olduğu belirtilir. Dilin idealist görüş açısıyla ele alındığı ve şiir ile ilgili görüşlerin belirtildiği bölümde mısra ve şiirin, pozitivist tanımlarının yanlış olduğu belirtilir. Pozitivist görüşte mısra ve şiir ölçü ve sayı bakımından değerlendirilmekte ve tıpkı nesnelerin atomlara bölünmesi gibi şiir de münferit parçalara bölünüp incelenmekte, sanat eserindeki ahengin, düzenin, bu münferit parçalarda olduğu görüşü savunulmaktadır. Oysa ‘’Bir ahenk, düzen, ‘fikri bir bağ’ Vosler’a göre sadece düşüncede, Burdach’a göre de sadece stilistikte bulunabilir. Scherer’in iddia ettiği gibi hiçbir zaman münferit kısımlarda bulunmaz. İdealist yöntemin mısra kuralları da her ölçü ve sayıyı reddeder. (onlara göre) bu durum, çok aşırı detaya inmek ve atomar parçalara dayanmak demektir. Bilimsel olarak mısra ve şiir hakkındaki bütün pozitivist tanımlar yanlıştır.’’ ‘’İdealist yöntemde diğer yöntemlerdekinden daha kuvvetli ilişkiler, birbirleriyle bağlantılı yapılar aramak gayreti görülür; irade, yeni bir evrensel vasıtadır.’’ Bu anlamda bir kurgusal yapısalcılıktan söz edilebilir. İdealist yöntemde aranılan bağlantılardan biri coğrafyaya ve soya dayalı bağlantıdır. Bu, ‘’soy araştırması açısından strüktür incelemesi’’ bölümünde ele alınmıştır. Buna göre bir edebiyat tarihi, coğrafyalar göz önünde bulundurularak oluşturulabilir; veya bir edebi eserin yapı bakımından incelenmesinde soya ve coğrafyaya göre çeşitli kurallar koyulabilir. ‘’Soy araştırmasında miras, ülke, kök ve coğrafya ile edebiyat arasında bir bağ kurulmuştur. Bir yazarın bir bölgeye veya bir soya ait olması, yeni bir bağlantı unsuru olarak kabul edilmiştir.’’ Bu anlamda ‘’edebiyat coğrafyası’’ diye bir kavramdan söz edilmektedir. Coğrafya, yazar ve eser bağlantısı yukarıda söz edilen idealist yöntemin, diğer yöntemlerdekinden daha kuvvetli ilişkiler ve birbirleriyle bağlantılı yapılar arayışının bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. İkinci olarak ‘’bağ’’ arayışının sonucu, edebiyatın diğer sanatlarla olan bağlantısıdır. ‘’Sanat eseri, sanatları birbirine bağlayan araştırma nesnesidir, çünkü bu sanatlar arasında bir yakınlık mevcuttur. Şekil ve üslup ile ilgili anlama kategorileri, farklı sanat çalışmaları için sadece bir dereceye kadar farklıdır, o halde karşılıklı olarak birbirine aktarılabilirler.’’ Buradan hareketle bir edebi eserin incelenmesinde diğer sanatların da dikkate alınması gereği ortaya çıkmaktadır. Manevi Bilim Yöntemi’nde ifade edilen bir başka ilişki ve bağ, ruhsal olayların birbiri arasındaki ilişkilerdir. Bir şairin veya yazarın ya da eserlerinin anlaşılmasında bu ruhsal olaylar arasındaki ilişki belirleyici olmaktadır. ‘’Bir edebi eserin açıklanması, aynı zamanda ruh halinin de açıklanmasıdır. Bütün ruhların özü de her tarafta aynı olduğu için şair ruhunun anlaşılması, genel ruh halinin anlaşılmasında araç olarak kullanılabilir.’’ Edebi eser incelemesi yukarıda sözü edilen unsurların yanında ayrıca belirlenmiş olan bazı problemler ışığında da yapılmalıdır. Bu problemler, düşünce tarihinin ürünü olan evrensel problemlerdir. ‘’Bu birbiriyle bağlantılı yapıda kader, dindarlık, insan – tabiat ilişkisi, aşk, ölüm ve insan fikirleri, bağlayıcı irtibat unsuru olarak kabul edilmektedir. Unger, bunları hayatın önemli problemleri olarak ortaya koymuştur. Ona göre bunların yardımıyla edebi eserler incelenmelidir.’’ Ana hatlarıyla Manevi Bilim Yöntemi’nin önemli unsurları yukarıdaki gibidir. Bunlardan başka kitapta bu unsurların bazı çalışmalarda nasıl yansıdığı da belirtilmektedir. FENOMENOLOJİ YÖNTEMİ Fenomenoloji Yöntemi’nin ele alındığı bu bölümde öncelikle terimsel kavramlar üzerinde durulur; fenomen ve fenomenoloji kavramlarının açılamaları yapılır. Bu sözcüklerin felsefeye ait kavramlar olduğu belirtildikten sonra, bunların edebiyat alanında hangi anlamları yüklendikleri ifade edilir. Fenomen, ‘’görünüş’’ anlamına gelmektedir. Fakat Heidegger, fenomen kelimesinden türeyen fenomenoloji sözcüğünü ‘’yöntem’’ anlamında kullanmaktadır. Kelimenin edebiyat biliminde bir değerlendirme biçimi olarak kullanılıyor olması da sözcüğün ‘’metot’’ anlamıyla ilgilidir. Fenomenoloji, edebiyat biliminde şu anlama gelmektedir: ‘’Edebiyat bir fenomendir. Edebiyat nasıl görünüyorsa veya incelemecinin karşısına nasıl çıkıyorsa öyledir. Edebiyat fenomenolojisi olarak edebiyat, sadece bu fenomene, yani edebi esere yönelmelidir. Bir bilim olarak edebiyat, fenomenolojiye göre edebi konuların dışına çıkmamalıdır.’’ ‘’Mevcut olanın ötesinin ele alma, boşluğu dövmekten başka bir şey değildir. Aynanın gerisinde bilinen bir şey yoktur. Sanatsal değişimin ve güzelleşmenin yansımasında sadece ve sadece anlam bakımından bize edebiyatı (eseri) açıklayan şeyler bulunmaktadır.’’ Fenomenoloji Yöntemi’nin ana esası yalnızca esere bağlı olarak değerlendirme ve yorum yapmaktır. Önceki yöntemlerde sözü edilen eser incelemesinde yazarın veya şairin hayatıyla veya tabii ya da diğer bilimlerle ilişkilendirme yapma metotları, bu yöntemde geçerliliğini yitirmiştir. ‘’Heidegger’in bu konudaki önerisi ise şöyledir: ‘Nesnelerin bizzat kendisine yönelin!’. 1945’te İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra fenomenolojik çalışmalar yoğunlaşmıştır: Wolfang Kayser’in, ‘Dil Şaheseri’ (1948) ve Emil Staiger’in, ‘Yorum Yapma Sanatı’ (1955) adlı eserleri, fenomenolojik bakış açısına örnektirler.’’ Edebi eserlerin incelenmesinde yalnızca edebi esere yönelmek esasının bir sonucu olarak, önceki yöntemlerde görülen diğer unsurlar veya bilimlerle ilişkilendirme yapmak ilkesi de bu yöntemde karşı çıkılan konulardandır.‘’Bundan böyle edebi araştırmaların sonuçları ve bunların elementleri sadece kendine has nesnelerden alınmalıdır, başka hiçbir dala bağımlı kalmamalıdır.’’ Bir fenomen olarak edebi esere yönelinmesi ve eserden başka bir şeyle münasebet kurulmaması ilkeleri Fenomenoloji Yöntemi’nde ‘’Redüksiyon (İndirgeme)’’ kavramıyla karşılanmaktadır. Buna göre; ‘’Nesne çevresinden kurtarılmalı ve bu nesnenin ortaya çıkabilmesi için etrafındaki münferit faktörler uzaklaştırılmalıdır.’’ Fenomenoloji yönteminde esas vasıta olan ‘’İndirgeme’’nin bir edebi eser incelemesinde nasıl uygulanması gerektiği kitapta genişçe anlatılmaktadır. Buna göre indirgeme, iki açıdan olmalıdır; birincisi eserle (nesneyle) ilgili indirgeme, ikincisi gözlemciyle (özneyle) ilgili indirgemedir. Nesneyle ilgili indirgemede, eser, esas alınmalıdır. Edebi esere yaklaşırken onun, mekan ötesi ve zaman ötesi oluşu, hayat-eser birliği ilkesi ve manevi ilimlerle ilgili bağıntılar gibi özelliklerden tecrid edilmiş olması gerekmektedir. Öncelikle ‘’mekan ötesi’’ derken kastedilen şudur: ‘’İlk önce ‘nerede’ sorusundan, yani eserin ortaya çıktığı ya da eserin cereyan ettiği, eserin geçtiği yerin eserle olan ilişkisinden vazgeçilmelidir. Ayrıca sosyal bilimci Nadler’de çok önemli olan çevre özelliklerinden, Stifter ile Hamsun’da önemli görülen eserin dışındaki tabiat araştırmalarından vazgeçilmelidir.’’ Eserin ‘’Zaman ötesi’’ oluşu ise şöyledir: ‘’’Ne zaman sorusundan vazgeçilmelidir. Bir eserin ne zaman ortaya çıktığı araştırılmaz. Eserin dışındaki tarihin önemi yoktur.’’ ‘’Üçüncü olarak şairin ya da yazarın kendisi, biyografisi, yaşadığı hayat şartları ve eserin ortaya çıkışındaki bazı şartlar da, önemsiz addedilerek nazar-ı itibara alınmamalıdır.’’ ‘’Dördüncü olarak manevi bilimlerle ilgili verilerin, düşünce tarihi, bilim tarihi ve diğer sosyal bilim dallarının ortaya çıkışı da nazar-ı dikkate alınmamalıdır.’’ Özneyle yani gözlemciyle ilgili olan ‘’indirgeme’’de ise edebi eseri inceleyip değerlendirecek olan kişinin, önceden getirmiş olduğu subjektif yargıları bir kenara bırakarak, kendini önyargılarından soyutlaması kastedilmektedir. Ayrıca eserle ilgili önceden yapılmış yorum ve değerlendirmeler de bir kenara bırakılmalıdır. ‘’Eserin gözlemcisi, ilk olarak kendi bilgilerini bir tarafa bırakmalı, ikinci olarak da daha önce verilen bütün kararlardan kendini soyutlamalıdır. İncelemeci, Husserl’in öğrencisi Roman İngarden’in (doğumu 1893) da işaret ettiği gibi şimdiye kadar bu konu üzerinde yapılmış çalışmalara dayanmaktan vazgeçmelidir, çünkü böyle bir dayanak, okuyucunun daha önceden mevcut olan modele, şemaya uyma sonucunu ortaya çıkarabilir.’’ Esere bu şekilde indirgemeci yaklaşım, beraberinde de bazı sorunları getirmiştir. Yazar’a göre aşırı indirgemeci yaklaşım değerlendirmelerin birbirinin tekrarı olması sonucunu getirecektir. ‘’Eserin çevresinden ve incelemeciden yeni bir şey çıkmazsa, fakat yeni bir çevre de kabul edilmezse, bir eser hakkındaki çalışmada sürekli tekrarlar bulunabilir.’’ Bu yönteme yapılan eleştiriler de indirgemeci yaklaşımın bu yönüyle ilgilidir. Fakat ‘’Husserl, İntensiyonalite’ye (İntensiyonalite: Bütün psikolojik olayları gerçek veya ideal bir hedefe yönlendirmeyi savunan bir görüş) yakın görüşleri ile, Heidegger de yorumlarıyla tepki gösterir. Her ikisi de bir nesnenin, bir konunun tekrarlanmasını aşan imkanlar getirmişler ve böylece düşünce bakımından fenomenolojide ısrar edilmesi gerektiğini savunmuşlardır.’’ Husserl ve Heidegger, fenomenoloji yönteminin gerek geliştirilmesinde gerekse edebi esere uygulanışında çok büyük katkıları olmuş iki önemli şahsiyettir. Bu yöntemin uygulanışıyla ilgili olarak ‘’intensiyonalite’’ kavramını ilk ortaya atan Husserl’dir. Ayrıca bir edebi eserin fenomenolojik olarak yorumlanmasıyla ilgili Heidegger’in ‘’Hermeneutik’’ öğretisinin uygulanışı, konuya büyük katkıda bulunmuş ve konunun genişlemesini sağlamıştır. Fenomenoloji yönteminde, bir edebi eser yalnızca tasvir ve tarif edilmelidir. Bu ilkenin dayanağı farklı kültür ve coğrafyalardan olan insanların edebi esere olan yaklaşımlarında objektif olamayacaklarıdır. Bundan dolayıdır ki eseri, eserin dışında herhangi bir şeyle bağlantı kurarak yorumlamak, farklı sonuçlara yol açacak ve böylece özden, asıl anlamdan uzaklaşılacaktır. Onun içindir ki, eserin yalnızca tarif ve tasviri ile yetinilmeli, yalnızca eserdeki evrensel yönler bulunup ortaya çıkarılmaya çalışılmalıdır. ‘’O halde bu yöntem dahilinde ‘metnin kendi anlamından’ bahsedildiği zaman bu anlam, içe dönük (immanent) olarak uluslar arası özelliklerle ve gizli olanı gösterenle bütünleşmiş olur.’’ Bir edebi eser incelemesinde, eserin kendi tasvir ve tarifinin yanında bir de incelemecinin üzerinde bıraktığı etkinin tasviri vardır. ‘’İngarden buna ‘’Somutlaştırma’’ der. O zaman incelemecinin eser üzerindeki rolü daha fazladır. İncelenen eser, transendan ise bu durumda yapılan tasvirler ve izlenimler, eserin özünden uzaklaşabilir.’’ Bu, ‘’alımlama fenomenolojisi’’dir. ‘’Alımlama fenomenolojisinde şahsi vak’a ve izlenimler ağır basar. Burada ibre, fenomenolojik yöntem ile existansiyalist yöntem arasında gider gelir. Aynen subjektiflik ile tarafsızlık arasında olduğu gibi.’’ Fenomenoloji yönteminin ele alındığı bölümün sonunda yazar, bu yönteme yapılan eleştirilere değinir. Fenomenolojisin tecride olan meyli, filolojiyi tarihi bir bilim dalı olarak kabul etmesi, prensiplerini felsefeden alması, bu yüzden edebiyata yabancı oluşu, bağımsız bir yöntem izleme isteği ve fenomenolojik varlık anlayışı, bu yöntemin en çok tenkid edilen yönleridir. EGZİSTANSİYALİST YÖNTEM Kitabın bu bölümünde, Egzistansiyalist Yöntem’e şeklini veren ‘’egzistansiyalist felsefe’’nin ne olduğu veya nasıl ortaya çıktığı konusuna değinilmeyerek, bu felsefenin edebiyat bilimindeki yansımaları, bir edebi esere nasıl uygulanacağı ve yöntemin problemleri üzerinde durulmuştur. ‘’Egzistansiyalist filozof Gabriel Marcel’in (doğumu 1889) ifadesi: ‘Je ne suis pas au spectacle’ (Bu tartışma sahnesinde yokum). Bu ifade egzistansiyalist yöntemin düsturu olarak kabul edilmektedir.’’ Bütün diğer yöntemlerde mevcut olan eser ile hayat arasındaki münasebet sorunu egzistansiyalist yöntemde farklı bir bakış açısıyla karşımıza çıkmaktadır. Burada, eser-hayat ilişkisinde, bir ‘’varlık’’ olarak nesnenin ve hayatın, eserin veya araştırmacının hayatının temel problemleri esas alınmaktadır. ‘’Hem eser, hem de hayat, varlığın gerçek problemlerini açığa çıkaran şeyler olarak yorumlanabilir. ‘Hayatı ve eseri en sonunda birleştiren varoluşçu biyografi, varoluşçu bir özü şart koşar.’’ Bir edebi eserin gerçek varlığının ve temelinin ortaya çıkarılması varoluşçu yöntemin ana hedefidir. Bu hedef çerçevesinde, araştırmacı, inceleyeceği edebi eserle bütünleşmeli, onunla özdeşleşmelidir. Bu da subjektiviteyi kaçınılmaz kılmaktadır. ‘’Bu subjektif tutumda insanın her şeyi, hayat tecrübeleri ve somut varlığı ağır basmaktadır: ‘Herkes, bir insan olduğu cesaretini korkmadan göstermelidir’. Kişinin kendi hayatından sağladığı kriterler, gerçeğin de kriterleridir.’’ Bu yöntemde, inceleyici veya okur ile eser arasında, mümkün olduğunca derin bir özdeşleşim kurulmalı ve her iki unsur da birbirleriyle bütünleşerek iç içe girmelidir. Bu noktada subjektivite ile birlikte ‘’his’’ kavramı da ortaya çıkmakta ve ‘’hisler’’, edebi eser incelemesinde bir ölçüt durumuna gelmektedir. ‘’Staiger, ‘subjektif his, bilimsel çalışmaların temelini oluşturur’ sloganıyla bir takım tereddütleri ortadan kaldırmak için şüphecilerin safında yer almıştır: ‘Subjektif hissin, bilime – özellikle edebiyata – çok uygun olduğuna inanıyorum; bilim ancak böyle gerçek değerine ulaşır.’ Hatta bilim-his ilişkisinde Staiger, şunu iddia edecek kadar ileri gider: ‘Hislerdeki kriterler, bilimselliğin de kriteri olacaktır.’’ Varoluşçu yöntemin hissilik anlayışı ve edebi esere subjektif yaklaşımı, bu yöntemde akılcı bir analize yer olmadığını göstermektedir. Bu anlamda incelemecinin subjektif yaklaşımı, hisleri, ilgi ve ihtirasları işin içine karışacağından objektif ve bilimsel anlamda bir akılcılıktan söz edilemez. Zaten varoluşçu anlayışta esas olan sanat eserinin temelini ortaya koyma işi, akılcı bir yaklaşımla gerçekleştirilemez. Egzistansiyalist felsefenin ana teması ‘’varlık’’ kavramıdır. Bu itibarla bir edebi eserin özünü de onun ‘’varlık noktası’’ teşkil etmektedir. ‘’Edebiyat tarihçileri bunu, şu şekilde formüle ederler ve varoluşçuluk yöntemi paralelinde düşünürler: ‘Hayatın mevcudiyeti, onun özünde (Existenz) bulunur’ veya ‘yalnız insanın özü (substanz) ruh ve ceset anlamında değil, varlık (Existenz) anlamındadır.’ O halde bir edebi eserin varlığı kavranırsa bununla özü (substanz) ve önemli olan da anlaşılır.’’ Varoluşçu yönteme göre bir edebi eseri oluşturan, onun varlığının özü olan bazı ortak konular vardır. Bunlar; korku, tehdit, endişe, ölüm ve yalnızlık’tır. Bu konular bütün edebi eserlerin özünü teşkil etmektedir. Bundan dolayı da edebiyat tarihçisi veya araştırmacısı tarafından eser incelemesinde bu ‘’öz’’ aranmalı ve bulunup ortaya çıkarılmalıdır. ‘’Kierkegaard’ın, ‘Fikirsizlik korku değildir’ düşüncesi ve korku felsefesi ve yine Heidegger’in, ‘Ölüm’, ‘Varlığın endişesi’ ve ‘Varlığın korkusu’ düşüncesi, edebiyat tarihinde etkili olmuştur. O halde edebiyat tarihçisi bu özellikleri yüzeysel olarak bakıldığında bir özü (Substantielles) bünyesinde bulundurmayan eserlerde de açığa çıkarmalıdır. Bu özellikler, her yerde zorunlu olarak bulunacağından araştırılmalıdır.’’ Fakat bu noktada edebi eserde varoluşçu problemleri açığa çıkarmaya çalışan araştırmacının karşısına bir problem çıkmaktadır.‘’Hedefini varoluşçu problemlere çeviren bir araştırma, bütün hikayeleri bir tek gelişme çizgisine dizmeyi deneyecektir. Çünkü bu, derin irrasyonel ruh tabakalarının kötü bir açıklaması anlamına gelebilir. İçinde korku ve heyecanın bulunduğu ahenksiz eserlerle ahenkli eserler, bazen karışabilirler.’’ Varoluşçu yöntemde bir edebi eser değerlendirilirken subjektivizm, akıl dışılık, hissilik, özü ortaya çıkarma gibi bazı ilkeler araç olarak kullanılmaktadır. ‘’Kuralsızlık’’ ve ‘’tarihsizlik’’ de bunlardan ilkelerdendir. ‘’İnsanla edebiyatı birleştirici bir etki gösteren temel problemlere rağmen egzistansiyalist araştırmacılar, her münferit yazarın ve onun eserlerinin kuralsızlığında ısrar etmektedirler.’’ ‘’Tarihi olanı bilmek, sadece maddi olan şeyin saptırdığı bir duyu aldatması kazandırır. Maddi olanı tarihi olarak bilmiyorum’ veya ‘Tarihi doğrular, tarihi gerçekler gereksiz tafsilattır.’ Asıl acı, ‘insan varlığının özü, iç kısmı’dır. İnsan varlığının özü somut olarak var olan subjenin özüdür. Başka bir deyişle zamanda var olan tarihi bir nesnenin özüdür.’’ Bu itibarla, bir edebi eserin tarihi varlığı değil, ferdi varlığı önem kazanmaktadır. ‘’Tarihsizlik’’ kavramından söz ederken, tarihin içindeki eserin kendisinin değil, eserdeki ‘’varoluşçu problemlerin’’, zamanın ve tarihin dışında tutulması anlaşılmalıdır. Egzistansiyalist Yöntem’in ele alındığı bölümün son kısmında, yöntemin diğer yöntemler karşısındaki tavrından söz edilmektedir. ‘’Varoluşçu yöntem, pozitivist yöntem karşısında sınırlandırılabilir. Yine subjektivite içtenlik (manevi olan) ve tarihi olmayan şeyler de gerçek zıddı (anti-faktisch) tavırlardır. İlgi, ihtiras, halet-i ruhiye, irrasyonalite (akıl dışılık) ve kuralsızlık, pozitivizm karşısında tercih edilen özelliklerdir. Pozitivizme karşı müşterek bir şekilde karşı çıkmalarına rağmen varoluşçuluk yönteminde idealist yönteme karşı da kuvvetli bir antipati vardır.’’ MORFOLOJİ YÖNTEMİ Kelime anlamı olarak ‘’şekil bilgisi’’ manasına gelen ‘’morfoloji’’ sözcüğü, edebiyat biliminde bir yöntem olarak çok daha geniş ve farklı bir anlamda kullanılmaktadır. Kelimenin bir edebiyat bilimi yöntemi olarak kullanılmasını sağlayan ve bu yöntemi sistematize eden isim Goethe’dir. ‘’Edebiyatta morfolojik düşünce, ancak 1940 yılından sonra yerleşir. Fakat başlangıcı, 18. yüzyılın tabiat görüşüne kadar uzanır. Tarihi ve sistematik çıkış noktaları olarak bu kavramın tarihi ve bilimsel yönü Goethe’de görülebilir. Goethe, ‘Morfolojik Yazılar’ (1817-1824) adlı eserinde organik tabiatta yaptığı inceleme ve araştırmalarda karşılaştığı gözlemlerini, tecrübelerini ve sonuçları yazmıştır. Onun için şekil ve duyular yoluyla kavranılan şey önemlidir. Onun fark ettiği şekil, dışta ‘iç’i temsil edebilmekte, ‘iç’te hissedilebilen, gözle görülebilen ’dış’a dönebilmektedir.’’ Goethe’nin tabiat araştırmalarının morfoloji yönteminin ilkelerinin belirlenmesinde rol oynadığı söylenebilir. Bu, sanat ile tabiat arasında olan birebir uyum değil, bazı dinamiklerin müşterekliği şeklinde tarif edilebilir. ‘’Sanat ve tabiat arasında benzerlik, bir uyuşma iddia edilemez. Benzerlik, sadece her ikisinin temelinde yatan kurallarda bir benzerlik, bir uyuşma vardır. Yine ikisi arasında diğer faklı tezahürlere kapalı olmayan bir ilişki mevcuttur. Edebiyattaki morfolojik yöntem de bu ilişkiye dayanır.’’ Bir edebiyat bilimi yöntemi olarak ‘’morfoloji’’ kavramından eserin yalnızca dış özellikleri anlaşılmaz. Şekil anlamına gelen ‘’gestalt’’ kelimesinin eş anlamlısı olan ‘’form’’ arasındaki ayrım, bu noktada önem kazanmaktadır. Çünkü form kelimesi yalnız görünen şekli, yalnız görünen dış’ı karşılıyorken, gestalt kelimesi aynı zamanda içte olan dışı veya gizli aşikar’ı (görünmeyen şekil) da karşılamaktadır. O yüzden morfoloji kavramının şekilbilgisi karşılığındaki ‘’şekil’’ sözcüğünün karşılığı olarak form değil, gestalt kelimesi kullanılmalıdır. Bir edebi eseri, ‘’şekil (gestalt) yönünden inceleme, estetik dış şekli görmek değildir. Yani bu, dış şekil yönünden bir şeyi anlayabilmek veya sayılarla ifade edilebilen ritim ve kafiye şeması önemli değildir. Gestalt açısından inceleme, akılcılığa ters düşmek, mekanik bir dünya görüşüne ve sanat anlayışına muhalefet etmek demektir. Burada morfologlara düşen, şekli (Gestalt) hiçbir zaman ‘ölçülerle ifade edilebilen’ şeylerin yerine kullanmamalarıdır. Şekil (Gestalt) ile bir edebi eserin tamamı kastedilmektedir.’’ Goethe’nin şu mısraları yukarıdaki görüşlerin en güçlü dayanağıdır: ‘’Hiçbir şey iç, hiçbir şey dış değildir / Çünkü iç olan dıştır / O zaman herkesçe kutsal olan bir sır, tereddütsüz anlaşılmış olur.’’ Morfoloji Yöntemi içerisinde, ‘’başkalaşım (metamorphose)’’ kavramının önemli bir yeri vardır. Gestalt kelimesi, durağan bir şekli değil, sürekli hareketli ve değişken bir şekli ifade etmektedir. Bu anlamda bir edebi eserin gestalt’ı içten ve dıştan sürekli değişen, gelişen bir şeklin ifadesidir. Goethe’nin bu tezi, onun tabiat araştırmalarıyla yakından ilgilidir. Tabiattaki herhangi bir canlının hayatındaki canlılık, değişim ve gelişim gibi ilkeleri, edebiyat bilimine adapte etmeye çalışan Goethe, tabiat kanunlarına uygun bir şekilde, bunu Morfoloji Yöntemi içerisindeki ‘’Metamorphose’’ kavramıyla karşılamıştır. Goethe’nin, sanat eserini canlı bir organizmaya benzetmesi ve o şekilde algılaması gerçekten dikkate şayandır. ‘’Bir eserin oluşmasında morfolog, ‘gelişim’den bahseder. Carl Gustav Carus, Goethe’nin fikirlinin oluşmasında, tabiat ve özellikle de tarih özelliklerinin gelişmesinde şunu görmüştür: ‘Bütün tarihi araştırmaların en önemli görevi’, insanlık tarihini ‘devamlı büyüyen bir ağaçtaki çiçeklin ve tomurcukların gelişmesi’ olarak görmesidir. Böyle bir gelişim kuralı edebiyatta da görülmüştür.’’ Tabiat kanunlarının ilke olarak Morfoloji Yöntemi’nde yer bulması ve bu yöntemin kanunlarının belirleyici gücü olması mezkur örneklerle sınırlı değildir. ‘’1831 yılında Goethe’nin, bitki sahasındaki iki gelişme prensibi hakkındaki gözlemlerini topladığı, ‘Bitkilerin Spiral Tandansı’ adlı araştırması yayımlandı. Buradaki iki gelişme prensibi Spiral ve Vertikal prensipleridir. Bu iki prensip vasıtasıyla ‘bitkilerin yapısı ve oluşması, başkalaşım kanununa göre gerçekleşmektedir’. Günther Müller, bitkilerin gelişmesindeki bu özel formülleri edebi şekillere de aktarmayı denemiş ve bu arada başka isimler de koymuştur: Vertikal tandans yerine ‘itici güç’ , spiral tandans yerine de ‘gelişme gücü’ tabirlerini getirmiştir.’’ Edebi esere morfologlar bir ‘’bütün’’ olarak yaklaşır. Bu yaklaşım felsefedeki panteizm ile benzerlik taşımaktadır. Nasıl tabiatta bir bütünlük var ve münferit parçalar arasında bir bağlılık varsa edebi eserde de bir bütünlük ve bağlılık vardır. Dolayısıyla edebi eserlerin değerlendirilmesi de tabiat gözlemlerinden çıkan kanunlara göre yapılmaktadır. Bu değerlendirme kriterlerinden biri eserdeki bütünlükten kaynaklanan, edebi esere hiçbir şeyin sonradan katılamayacağı ve sonradan edebi eserden hiçbir şeyin çıkarılamayacağıdır. Diğer bir değerlendirme kriteri, yine tabiat olaylarından gözlemlenmiş olan, ‘’mükemmel bir bütünün parçalarının birbirine benzemezliği’’ kriteridir. ‘’Yaratık ne kadar eksik ise bu yaratığın kısımları da birbirine o kadar fazla benzemektedir veya aynıdır ve bütüne de o kadar fazla benzerler. Yaratık ne kadar mükemmel ise kısımlarının birbirine benzerliği de o kadar azdır.’’ SOSYOLOJİ YÖNTEMİ Sosyoloji Yöntemi’nin ele alındığı bu bölümde öncelikle yöntemin ortaya çıkış sebepleri üzerinde durulur. 19. yüzyıla kadar uzanan Sosyoloji Yöntemi’nin, ortaya çıkışında; ekonomik ve sosyal ilişkilerin giderek önem kazanması, marksizmle birlikte diyalektik materyalist düşünce şekillerinin edebiyatla olan ilişkisi, sosyal kriter temayülleri, gittikçe yoğunlaşmış bir şekilde sosyolojik olayların edebiyatta kullanılma çabaları gibi sebepler sayılabilir. Bu yöntemin dayandığı temel nokta ‘’tarihi ve diyalektik materyalizm’’dir. Bununla birlikte rasyonalist düşünceye verilen değer, her şeyi tek bir prensibe bağlayan materyalist monizm teorisi, Marks ve Engels’in ekonomik görüşleri ve onların izinden giden teorisyenlerin fikirleri, Sosyoloji Yöntemi’ni sistematik bir düzleme oturtmaktadır. Marks ve Engels’in ‘’Sanat ve Edebiyat’’ adlı eserlerinde toplanan düşünceler, Sosyoloji Yöntemi’nin esaslarını belirlemiştir. Yöntemin ana ilkelerinden biri, eserin ve yazarın tarihe ve zamana bağlı oluşudur. Her müessir ve eser, içinde bulunduğu devrin veya dönemin bir parçasıdır. Bu anlamda hayat-eser münasebetine Sosyoloji Yöntemi’nin bakışı, Pozitivist Yöntem ile paralellik göstermektedir. Fakat eserin ve müessirin, içinde bulunulan zamana ait oluşları, onların aynı zamanda aşkın bir karakter taşımayacakları anlamına gelmez. Aşkınlık zaten sanatın ve sanatçının tabiatının bir parçasıdır. Buradaki zamana bağlılık ifadesi içeriksel veya sanatsal anlamda değil rasyonel ve fiziki anlamdadır. ‘’Zamana ve mekana bağımlı olmayan hiçbir şey yoktur. Gerçi istidat ve kabiliyet vs. doğuştandır, fakat bunların nasıl geliştiği ve nasıl köreldiği, nasıl oluştuğu ve nasıl bozulduğu, yazarın hayatı, çevresi ve etrafındaki insanlarla karşılıklı ilişkilerine bağlıdır. Bu hayat, objektif olarak –yazarın bunu bilip bilmemesi önemsizdir- içinde bulunduğu devrin hayatının bir parçasıdır. Bu yüzden yaratılışına göre hayat, toplumsal ve tarihidir.’’ Sosyoloji Yöntemi’nde bir yazarın -bilse de veya bilmese de- eserine bir takım sosyolojik olaylar veya ilişkiler yansıyabilir, sanat eserinin görünen yüzünün arka planında bunlar bulunabilir. Bir eserdeki sosyolojik veya ekonomik ilişkilere dayalı münasebetler, eserin yazarının hiç aklından geçmemiş bile olsa, sosyoloji yönteminin uygulayıcıları tarafından tespit edilir. Kitapta bu duruma üç örnek verilmiştir: 1. ‘’Engels’in fikirlerine paralel olarak Georg Lukacs, Balzac’ın romanlarını Balzac, düşüncelerinde bilinçli olarak gerici aristokrat sınıfını temsil etmesine rağmen ilerici sosyal muhtevalı eserler olarak gösterir. Lukacs’a göre Balzac, ‘istek ve niyetlerinin aksine’ ‘toplumsal gelişmelerin itici gücünü’ açığa çıkarmıştır.’’ 2. ‘’Hans-Heinrich Reuter, Fontane’nin ‘Schach von Wuthenow’ adlı hikayesini 1806 (hikayenin geçtiği tarih) yılındaki sosyal ve toplumsal şartların ve 1880 (eserin yazıldığı tarih) yılındaki toplumsal şartların tasviri olarak yorumlamaktadır.’’ 3. ‘’Franz Kafka, Kapitalizm ve buna bağlı iş dağılım ve başka amaçla kullanma hakkında fazla fikir yürütmemektedir. ‘Amerika’ isimli romanında kendisince başka bir açıdan kabul edilen ve sosyolojik olarak kapitalizme dayalı ekonomik yapıyı korkunun bir sebebi olarak gösteren örneğe baplı kalmıştır. Kafka için insani korkular ortaktır. Buna karşılık 1965 yılında Prag’daki Kafka toplantısında bugün geçerli olan Kafka’nın eserlerindeki sosyolojik yorumlar, kapitalist tekniğin üstünlüğüyle insanın barbarlaştığını, insanın insanlar tarafından yadırgandığını, rekabet ekonomisinde iş ve iş dağılımında ferdin tecrit edildiğini kabul etmişlerdir. Bütün bunlar ise Kafka’nın niyetlerine ve onun isteklerine uymayan görüşlerdir ve onun görüşlerinin çarpıtılmasıdır.’’ Sosyoloji Yöntemi’nde bir edebi eserin değerlendirmesi, daha çok eserin muhtevasıyla ilişkilidir. İncelemecinin eserin muhtevasında aradığı şey , Marksist felsefenin toplumsal tezahürleridir. Dolayısıyla sosyolojik yaklaşımın bir sonucu olarak edebi eserlerde edebiyat ve toplum ilişkilerinin araştırılması ile yetinmeyen sosyolojist edebiyat bilimcileri, propagandacı bir tavır da takınarak, ‘’uyarıcı’’ bir görünüm de sergilerler. Sosyoloji Yöntemi, ilkelerini Marksist Felsefe’nin ilkelerinden alır. Bu, Marksist Felsefenin sanat anlayışındaki edebiyat araştırma yöntemidir. Marksist teoride üst yapı kurumları olarak ele alınan siyasi, hukuki, dini, felsefi, edebi ve sanat alanlarındaki gelişme ve değişmeler, ekonomik yapıyla doğrudan etkileşim halindedir. Marks’a göre, ‘’Bilinç, hayatı belirlemez, tam tersine hayat bilince yön verir.’’ Edebi eserlerin sosyal, ekonomik ve toplumsal şartlara bağlılığının yanında yazarın kendi şahsından kaynaklanan şartlara da bağlı olduğu sosyoloji yöntemi uygulayıcıları tarafından kabul edilen bir gerçektir. ‘’Subjektif Faktör’’ kavramıyla ifade edilen bu konuya Engels ve o dönemdekiler şartlar sebebiyle fazla değinememişlerdir. Ancak bu konu bugün için daha çok üzerinde durulan bir konudur. ‘’Subjektif faktörün anlamı şu olmalıdır: Kişideki şuurun, maddeyi şart koşan varlık karşısındaki faaliyetleri ve yine subjektif olarak bireyin, ortaklığı şart koşan toplum karşısındaki faaliyetleri. İdealist şuur felsefesi ve radikal ferdiyetçilik karşısındaki tarihi tartışmaların başlangıcında bu faktör, payını alamamaktadır. Bugün ise bu faktör, yeniden daha kuvvetli olarak vurgulanmaktadır.’’ İSTATİSTİK YÖNTEMLERİ İstatistik yöntemleri, edebiyat biliminde bir metot olmaktan çok, mevcut yöntemlere yardımcı olması bakımından önem kazanmaktadır. Bu, daha çok, edebi eserlerin dış yapı özellikleri ile ilgilidir. İstatistiğin edebiyat biliminde etkin olarak kullanılması henüz çok yenidir. ‘’İçinde bulunduğumuz asrın ancak atmışlı yıllarından beri bir eserin veya bir edebi türün şekil özellikleri ve vokabuler hakkındaki hipotezler, istatistik konulu metinler tarafından doğru olarak kontrol edilebilir veya karşı çıkılabilir.’’ İstatistik yöntemlerinin ele alındığı bu bölümde, ‘’metin karakteristiklerinin tesbiti’’ ve ‘’’’vokabuler istatistiği’’ başlıklarıyla, istatistiğin kullanıldığı iki örneğe yer verilmiştir. ‘’Edebi eserlerin metin karakteristiğinin tesbiti, ilk önce Achen’li fizikçi Wilhelm Fucks tarafından yapılmıştır. Fucks, harfle, heceler, cümleler, bunların özellikleri ve birbiriyle ilişkisi gibi şeylerden meydana gelen bir metnin unsurlarını tasvir etmektedir. İstatistiki bir metnin analizinin amacı, bir metnin dış görünüşü hakkındaki fikirlerdir.’’ Vokabuler istatistiği ise farklı yazarların eserlerindeki kelime hazinesinin karakteristik özelliklerinin tesbitinde önem kazanmaktadır. Bu kullanım alanının sonucu özellikle dil öğretimi sahasında kullanılmaktadır. İstatistiğin, yukarıda zikredilen iki alan dışında da kullanım alanları mevcuttur. Edebi eserlerin özellikle dış yapılarının birbiri ile mukayesesinde veya belli bir döneme ait eserin dış yapı özelliklerinin tesbit edilerek bazı tercüme kriterleri sonuçlarının belirlenmesinde kullanılabilmektedir. Kaynak: Manon MAREN – GRİSEBACH, ‘’Edebiyat Bilimi’nin Yöntemleri’’, Atatürk Kültür Merkezi Yay., Sayı 99, Ankara 1995, Çeviren Yrd. Doç. Dr. Arif ÜNAL, 144 S.
?
Dünya Edebiyatı
Edebiyat Tartışmaları
Pencereden dalgın bakış Şimdi telaşla gelen bu ilk bahar günlerinde ne yapacağız biz? Bu sabah gök griye boyanmıştı, ancak şu an pencereye gidince insan şaşırır ve pencere koluna yanağını usulca yaslar. Aşağıda elbette artık batan güneşin ışığını görmek mümkündür orada giderken etrafına bakınan kızın yüzünde, ve aynı anda onun arkasından gelen adamın gölgesi düşer bu yüze. Sonra adam geçip gitmiştir ve kızın yüzü yine büsbütün aydındır. Franz Kafka
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
İlginç ve bir o kadar da komik bir ülkede yaşadığım hissine kapılıyorum, gelişen bazı olaylar karşısında... Ağca'nın tahliye edilmesi de bunlardan birisi... Bir kişi çıkıp da, "Sık sık çıkarılan aflara artık bir son vermeliyiz" diyen Adalet Bakanı'na, "kaç tane af yasasının altında sizin imzanız var acaba?" diye sormuyor... İtalya, Ağca'yı adam(Papa'yı) öldürmeye teşebbüsten 20 yıl hapiste tutmuşken, biz, Ağca'yı, adam öldürmeye teşebbüsü, ölümle sonuçlandırdığı ülkemizde 6 yıl hapiste tutamamışız... Buradan, dünyadaki bütün katillere çağrı çıkartıyorum; kimi öldürecekseniz gelin burada öldürün... Sizlerin bu eylemi kesinlikle gözardı edilmeyecek, yasalarımızla korunacaktır... Sözü Montaigne'e bırakıyorum... Bakalım, 420 Yıl önce Montaigne neler demiş... [[B]]"Yargıçlarımızı kanunlar üzerinde fikir yürütmek ve karar vermek hususunda o kadar serbest bıraktık ki hiçbir hürriyet bundan daha keyifli, bundan daha geniş olamaz. Kanun adamlarımız bin bir çeşit hususi haller düşünüp her biri için ayrı kanun yapmakla ne kazandılar? Bunları ne kadar çoğaltsak insan işlerinin sayısız değişikliğini karşılayamayız. Durmadan değişen insan hallerinin değişmez kanunlarla ilgisi pek azdır. En iyi kanunlar en az ve öz, genel olanlardır. Bana sorarsanız kanunlar bizimkiler kadar çok olacağına hiç olmasa daha hayırlıdır."[[/B]]
?
İlk Roman
Yaratıcı Yazarlık
Hiç okumadığım bir metinle bağlantılı olarak bir yorumda bulunmak, aslında yapılabilecek en son girişimdir, ama İsa'nın Şebnem İşigüzel'in bir romanı ile ilgili yazdıkları, bana geçenlerde bir başka vesile ile düşündüklerimi hatırlattı; tartışmaya değer bir konu gibime geliyor, belki de tartışılması son derece gerekli bir konudur, -açımlamaya çalışayım: Özellikle yeni (son 10 - 15 yılı kastederek söylüyorum) romanların temel kurgulanışları ve konu düzenlemelerinde bir tür "Film" sanatı ile rakabet ortamı hissediliyor. Konu belirlenişi sırasında, belki de yazarlar doğal olarak "görsel dünya" ile sınırlı olmanın bir etkisiyle böyle bir yönelime giriyorlar, bilmiyorum, ama bu yönelimin çeşitli sakıncaları ve edebiyatın temek gerekirleri ve yasaları bağlamında da tehlikleri söz konusu olabilir, en azından ben böyle bir tehlike görüyorum (kendisinden başka bir "sanat dalı" ile rekabete girerek kendi öz yapısına aykırı ve yabancı biçimlenişlere doğru sürüklenmek şeklinde bir tehlike). Bu durumda şu soru sorulması gerekiyor: Yazınsal sanatın içinde nesir türünün anlatım ve sunum boyutu nedir, film sanatının anlatım ve sunum boyutu nedir? Benzeşme nerededir, farklılıklar nerededir? İki ayrı anlatım boyutu ve sunum şekli birbiriyle karşılaştırılarak kıyaslanabilir mi acaba? gibi sorular ön plana çıkıyor. Özellikle genç yazarlar için böyle bir tehlike söz konusu olmuyor, genelde bu tehlikenin ayrımında bile olunmadan bu rüzgar içinde seyrediliyor (gibi bir genel izlenim var kanımca). Bilinçlendirilmesi gereken noktalar çok sayıdadır. İsa'nın yazdıkları bana tekrar bu soruları hatırlattı; umarım tartışma ilgisi bulunur da, ben de kendi kendime henüz yanıt bulamadığım bu sorulara ortak akıl çerçevesinde yanıtlar bulabilirim... herkese sevgiler Suyel
?
İlk Roman
Yaratıcı Yazarlık
Şebnem İşigüzel Can Yayınları Eski Dostum Kertenkele 1996 yılında basılmış. Şebnem’in bu romanı on altı yaşında bir gencin yaşamını, dostlarını, aile çevresini anlatıyor, kendine çıkış arayan bir genç, onun film artistlerine özenen arkadaşı, Baş Parmak, çarşaf biriktiren evlenme saplantılı kız kardeşi, saçları örgülü annesi, ‘Kalemli’ lakaplı annesi, Teyzesinin kızı, aşkla kafayı bozmuş biri, kağıtları kesip bahçeler yapan biri, Minyatür ustası, Matrakçı Nasuh, kütüphaneci kız, gencin bir benzin istasyonun soyması Baş Parmak’la, yakalanması, hayatının öncesi ve sonrası, genel olarak bu karakterler arasında dönüyor metin. Şebnem’in söyleşilerini birçok yerde görmüş, zevkle okumuştum, romanını elime alınca heyecanlıydım, ne var ki, ilk otuz sayfa bir hüsran oldu benim için, romana girebilmem otuz sayfadan sonra oldu, önce itiştik kakıştık, kavga ettik sonra barıştık, neden mi öyle oldu, Şebnem özen göstermeden yazmış gibiydi, romanın kimi bölümleri de öyle, yani baştan savma, üstünde çok düşünülmemiş çok kafa yorulmamış, bu cümlelerden açıkça görülüyor, gel gelelim kimi yerde bunun tersi söz konusu, o cümleler sağlam, kısa değiller, virgüllerle güzelleşiyorlar, kedici diye bir karakter var romanda, bunun kedi yırtma olayı var, ben pek anlayamadım, bir adam tahsilat yapmaya gidiyor ve o sırada kedi yırtıyor, kedi kağıt olsa tamam da, Şebnem, ironiyi iyi kullanıyor, mizah sinmiş romana, sevgilisinin akıntılı donunu eline alıp, “hayatın kokusu” diyen biri. regl olan çarşaf takıntılı kızın kanlı bezlerini yıkadığı sırada, erkek kardeşinin bunu görüp bayılacak gibi olması: “adam mı kestin?” diye sorması, romanda kiminin “ulan bu da ne!” sayacağı birçok sözcük var, bu o çevre insanının dili tabiki, yoksa boşuna koymadı onları oraya, ama ben argo sözcükleri diğerlerinden çok severim. insanı gülümseten bölümler çok romanda, kimi yerde lafları çok güzel bağlıyor Şebnem, romanın kimi bölümleri insanın kalbine işliyor, bunlardan biri, askerliğini doğuda yapmış bir genç evine gelir, o sırada heyecandan kalbi durur, Şebnem, bu çok sık rastlanan durumu, insanın üstündeki etkisini basit ve vurucu, süssüz cümlelerle, derin ve güzel anlattı, romanın sonunu beğenmedim, bazı yerlerinde de on altı yaşındaki çocuğu aşan, anlamı kapalı ve anlaşılmaz yerler var. sonuç olarak, şebnem’in romanında iyi yönler vardır, kötü yönler de vardır, okumanızı tavsiye ederim, o ki yazar zaten hatalarını fark etmiştir ve iyisini yazmayı amaç edinmiştir, bu ilk kitaplarından biri, onun başka romanlarını da alıp okurum, sonuçta, ben bir roman okudum ve düşündürdüklerini yazdım, onun haberi bile olmaz bu yazıdan, ama o ki, ne yüceltmek ne de yerin dibine sokmak değildir iş.
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Tek doğru düzeni ve anlayışı egemen olabilseydi bile, kim hangi dayanaklarla bu tek doğrulara karar verecektir? Bazı konuların bizim istencimiz ve niyetlerimizden bağımsız olarak kendi içinde tartıldığı, ve her şeyin salt zaman tarafından aydınlığa kavuşturulacağı belli olsa gerek, deneyimsel dünya bize bunu salık veriyor her bir noktasında. Edebiyatla ilgi "tartışma" aslında yine tek doğru anlayışı içinde kısıtlı bir solukla sürdürülmektedir genellikle; bir an evvel insanlar kendi doğrularını sunup rahatlamak ve karşı taraftan da bir tür onay veya "tepki" görmekle tanımlıyor tartışma izlencesini; tek yönlü iletişim kısacası. Bunun her bir duyuyu verimsizleştirdiğini; tüm ilgi kanallarını tıkadığını aslında hepimiz gayet iyi biliyoruz. Buradan çıkış, kanımca, nesnelere dolaysız bir ilgiyle bakmaktan geçer. Örneğin edebiyat odaklı bir ilgi, tartışma niyetini şu noktada da somutlaştırabilirdi pekala: bir insan hücrede kalır; hayatı boyunca hücre içinde kendi kimliği ile yüzleşme içindedir. Bu inanılmaz bir "anlatım" hacimi içeren bir durumdur, bir anlatım konumudur. Dış dünya betiminden doğal olarak koparılmış bir "suçlu" (Kafka ve Dostojewski'yi anımsamak gerekir), kendi bağışlanabilirliğini nasıl tescil edecektir. İşte alın size "siyasal" bir tartışma, edebiyat çerçevesi içinde sınırlı kalmış olarak. Neden ilgimiz birilerinin şu konumda, diğerlerinin ise öbür konumda olduğuna yönelir sürekli? Acaba bunun nedeni insanın kendi kendisiyle henüz hesaplşamasını bitirmemiş olmasında mı aranacaktır? Bu hesaplaşma ise edebiyat olgusu ile acaba hangi seyir izler, -sağlıklı mıdır vs. vb. sorular çok daha bu forum kapsamı içinde ivedi değil midir? Herkese sevgiler Suyel
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Yanlış bir tartışma konusu olduğunu ve yerinin burası olmadığını ilk yazımda belirttim ama kelam edemeden de geçemiyorum işte... Ayrıştığımız noktalar elbette olacak bu edebiyat ile ilgli bile olsa... Herkes aynı pencereden bakamıyor ne şiire , ne romana , ne güncel olaylara... Tartışmak kişinin doğasında var... Ama kuru kuruya takıntılardan da sıyrılmalıyız... Kim neye hizmet ediyor , kim kimden emir alıyor , kim kimi seviyor , kim ne için kavga veriyor , kim nerden ne almış , kim nereye ne vermiş , kim kime sövmüş , kim kime kurşun atmış vs. vs. vs. bunlar tamamen aydınlanmadan , bu konularda bilgi sahibi olmadan , keyfe keder açıklamalarla bu işler olmaz... Zaman zaman bu tür tartışmalar yaşanıyor ve gelecek zamanlarda da yaşanacaktır... Önemli olan mevcut değerlere zarar vermeden paylaşımın ileri düzeyde yaşanması...
?
Şiir Atölyesi
Ruh Katılımı (Ortak Yaratıcılık)
Biz aşkımızı suya yazdık, Okumaya yürek ister. Kalbe işlemiş sevgiyi, Kazımaya bilek ister. Anlatma inanmazlar, Çünki onlar sevgi için; Kırk para ele geçtimi, Kör kuyudan dilek ister.
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Değerli arkadaşlarım, pekçoğunuzun bildiği gibi böyle bir şeye hakkım yok; ama bu politik tartışmaya bir son vermenizi rica edebilir miyim? Ararsak üzerinde anlaşamadığımız binlerce konu buluruz, alanı daraltıp edebiyata indirgememizin nedeni de bu; üzerinde anlaşabildiğimiz bir şeyler bulmak... Saygılar...
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
MEMLEKETİMİ SEVİYORUM Memleketimi seviyorum : Çınarlarında kolan vurdum, hapisanelerinde yattım. Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı memleketimin şarkıları ve tütünü gibi. Memleketim : Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve Sakarya, kurşun kubbeler ve fabrika bacaları benim o kendi kendinden bile gizleyerek sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir. Memleketim. Memleketim ne kadar geniş : dolaşmakla bitmez, tükenmez gibi geliyor insana. Edirne, İzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum. Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum ve güneye pamuk işleyenlere gitmek için Toroslardan bir kerre olsun geçemedim diye utanıyorum. Memleketim : develer, tren, Ford arabaları ve hasta eşekler, kavak söğüt ve kırmızı toprak. Memleketim. Çam ormanlarını, en tatlı suları ve dağ başı göllerini seven alabalık ve onun yarım kiloluğu pulsuz, gümüş derisinde kızıltılarla Bolu'nun Abant gölünde yüzer. Memleketim : Ankara ovasında keçiler : kumral, ipekli, uzun kürklerin pırıldaması. Yağlı, ağır fındığı Giresun'un. Al yanaklı mis gibi kokan Amasya elması, zeytin incir kavun ve renk renk salkım salkım üzümler ve sonra karasaban ve sonra kara sığır ve sonra : ileri, güzel, iyi her şeyi hayran bir çocuk sevinciyle kabule hazır çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım yarı aç, yarı tok yarı esir... Nazım HİKMET RAN
?
Genel Tartışma
Açık Büfe
Polemik doğurmakla suçlanan ben miyim ? Belirttiğiniz kaygıları benimsediğim yazımın hemen hemen tamamında aşikarken bana ortak olmamak yaftasını asmanız yanlış bir kanaat... Kaldı ki sizin de değindiğiniz malum şahsın tahliyesinde yapılan bayraklı gösterinin yanlış olduğunu dile getirdim... Ama sizinle ayrıldığımız nokta şu katil olmakla suçlanan bir şahsı topa tutarken terörist eylemlerde bulunmuş başka şahısları vatan kurtarıcısı gibi göstermeniz... O dediğiniz kişilerin eylemlerinde orak-çekiçli sovyet sembollerini kullandığını bilmiyor musunuz ? İşledikleri cinayetleri DEVRİM ile alakalandırıp Rus mandası bir ülke hayalinde olduklarını bilmiyor musunuz ? Emperyalizm dendiği zaman sadece ABD ile sınırlayıp rus - sovyet , çin vs emperyalizmini gözardı ettiklerini bilmiyor musunuz ? Bu ülkenin bayrağı için zırvasıyla , bu ülkenin insanının refahıiçin bu ülkenin kolluk kuvvetine kurşun - bomba atılmaz... Körü körüne savunmaya geçmeyin... Hiçbir zümre bu ülkeyi diğerinden daha çok sevdiğini iddia edemez... Değerleri şahıslara yüklemeyin , zarar görür... T.C. Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür... Bayrağı kızmızı zemin üzerine ay-yıldızdır... Milli marşı İstiklal Marşıdır... Bunlara kast edenler kimler önce onu araştırın...
?
Yayınevleri
Kitap Dünyası
Sevgili Feridun; İzedebiyat, benim vazgeçilmezim.Şu zor günlerimde bile, asla buraya uğramadan yapamıyorum.Seni, buradaki herkesi, İzedebiyat'ı çok seviyorum.Sevgiler.......Kâmuran Esen
Başa Dön