Medine çarşısının en kalabalık köşesinde, sabahın erken saatlerinde iki adam el sıkıştı. Biri Halid, kentin tanınmış kumaş tüccarıydı; diğeri ise uzaktan gelen genç bir tüccar olan Süleyman. Anlaşma basitti: Süleyman, Halid'den kırk top ipek kumaş alacak, bedelini altı ay içinde ödeyecekti. Halid, elini adamın omzuna koydu ve güldü. — Söz yeter, dedi. Aramızda yazı gerekmez. Ancak yanlarında duran yaşlı adam, çarşının en deneyimli yazıcısı Ebu Mansur, hafifçe öksürdü. — Affedersin kardeşim. Allah bize yazmayı emretti. Sözün uçtuğunu çok gördüm bu çarşıda. Kalemin izi kalır. Halid kaşlarını çattı ama itiraz etmedi. Çünkü Ebu Mansur haklıydı. Yazılı belge, iki tarafın da güvencesiydi; güçlünün değil, adaletin koruması altındaydı. — Peki, dedi Halid. Yazalım. Ama şahit lazım. Çarşıda o saat iki erkek bulmak zordu. Biri yolculuğa çıkmıştı, diğeri hasta yatıyordu. Halid etrafa bakındı. Sonra gözleri çarşının köşesine ilişti. Orada iki kadın oturuyordu. Kumaş satan Ümmü Selim ve onun komşusu, ticaret defterlerini tutan zeki bir kadın olan Zeynep. Her ikisi de bu çarşıyı yıllardır tanıyan, sözüne güvenilir insanlardı. Ebu Mansur, kadınlara döndü, nazikçe seslendi: — Sizden bir ricam olacak. Şahitlik eder misiniz? Zeynep ayağa kalktı, elbisesinin kenarını düzeltti. — Ederiz. Ama ikiniz de biliyorsunuz, böyle işlerde şahit olmak kolay değil. Altı ay sonra Halid borcunu istediğinde Süleyman inkâr ederse, biz ortada kalırız. Borcunu ödeyemezse, alacaklı bize baskı yapar. Bu şehirde böyle olduğunu gördük. Ümmü Selim de başını salladı: — Hatırlıyor musun Ebu Mansur, iki yıl önce Câbir'in davasını? Tek başına şahitlik eden adam ne çekti? Hem Câbir'in adamları kapısına dayandı, hem kadısı önünde tek başına kaldı. Sesi titredi, hafızası karıştı. Sonunda hakkı olanı haksız bıraktı. Ebu Mansur usulca gülümsedi. Yaşlı gözlerinde derin bir anlayış vardı. — İşte tam da bunun için ikinizi çağırdım. Yalnız değilsiniz. Birbirinize destek olursunuz. Biri unutursa diğeri hatırlatır. Biri baskı altında kalırsa diğeri yanında durur. Bu, sizin zayıflığınız değil... Sizin korunmanız. Zeynep bir an durdu. Bu sözleri daha önce farklı biçimlerde duymuştu ama şimdi, bu çarşının ortasında, somut bir gerçek olarak hissetti ağırlığını. Belgeyi yazdılar. Ebu Mansur, titiz ve adil bir elle her kelimeyi işledi. Tarih, miktar, süre, şartlar. Ardından iki kadın ve bir erkek imzaladı. Yanyana. Süleyman genç ve aceleciydi. Sormadan duramadı: — Neden iki kadın? Bir erkek yetmez miydi? Ebu Mansur kalemi bıraktı, adama döndü. — Bu işte para var, baskı var, tehdit var. Altı ay sonra bu anlaşmazlık kadıya giderse, şahidin yalnız kalmaması lazım. Erkek için de aynı endişe geçerli, ama bu toplumda kadın daha kolay hedef alınır, daha çok zorlanır böyle süreçlerde. İki olmaları, birbirlerinin kalkanıdır. Birinin sesi kısılırsa, diğeri konuşur. Birinin hafızası sarsılırsa, diğeri tazeler. Süleyman belgeye baktı, sonra iki kadına. — Demek... onları küçümsediğimiz için değil. — Tam tersi, dedi Ebu Mansur. Onlara değer verdiğimiz için. Altı ay geçti. Süleyman borcunu ödedi, sorun çıkmadı. Ama Zeynep o günü uzun süre aklında tuttu. Çünkü kadıya kadar giden başka davalar gördü sonraki yıllarda. Ve o davalarda, tek başına şahitlik eden kadınların nasıl susturulduğunu, nasıl köşeye sıkıştırıldığını gözlemledi. Yanında bir kadın arkadaşıyla gittiğinde ise tablo farklıydı. Sesleri birbirini tutuyordu. Hafızaları birbirini tamamlıyordu. Baskı ikiye bölünüyordu. Bir gün Zeynep'in kızı, annesine sordu: — Anne, duydum ki bazı yerlerde "kadının şahitliği yarımdır" diyorlar. Bu doğru mu? Zeynep kısa bir sessizliğin ardından kızına baktı. — Bunu kim söylüyorsa, o çarşıda hiç durmamış. Borcun, tehdidin, baskının ortasında hiç şahit olmamış. Kuran bize "yarım" demedi kızım. Bize "yalnız kalma" dedi. Bize "destek bul" dedi. Bize "bu yükü taşıyacaksan, yanında biri olsun" dedi. Kız düşündü. — Ama iffet meselesinde, zina iftirası davasında kadın tek başına yemin edebiliyor. Bunu hocamız anlattı. — Evet, dedi Zeynep. Ve bu da aynı adaletin farklı bir yüzü. O davada, bir kadının iffeti tehdit altındayken Kuran ona tek başına durma hakkı tanıdı. Erkeğin yeminine tam denk saydı onun yeminini. Çünkü o davada kadın zaten hedef, zaten savunmasız, zaten yalnız. Onu daha da zayıf bırakmak değil, güçlendirmek gerekiyordu. Kızı başını kaldırdı: — Yani bir yerde koruma, bir yerde güç... — Bir yerde koruma, bir yerde güç. Ve ikisi de aynı şeyden geliyor: değer. Kuran seni değersiz gördüğünde değil, seni değerli bulduğunda seni korur. Çarşı kapanırken Zeynep belge sandığını kapadı. Yıllar içinde pek çok anlaşmaya şahit olmuştu. Ve her seferinde anlamıştı ki adalet, sayıyla değil, niyetle kurulur. Ama niyet yetmez. Niyeti koruyacak bir düzen de gerekir. O düzeni kuran, ona göre, ne kadını küçümseyen ne de onu hayattan soyutlayan bir anlayıştı. Aksine... onu tam da hayatın ortasına yerleştiren, ama yanına bir dost veren bir anlayıştı.
KİTAP İZLERİ
Ezbere Yaşayanlar: Vazgeçemediğimiz Alışkanlıklarımızın Kökenleri
Emrah Safa Gürkan
"Ezbere Yaşayanlar": Modern Bireyin Konforlu Yanılgılarına Zihinsel Bir Baskın Emrah Safa Gürkan'ın kaleminden, "biricik" olduğumuz yanılgısına neşter vuran, disiplinler arası bir entelektüel serüven. Herkesin kendini
İncelemeyi Oku