Şehrin en kalabalık çarşısında, eski bir kitapçının raflarında yıllar boyunca uyuyan bir el yazması vardı. Kimse onu açmamış, kimse okumamıştı. Ta ki Yusuf gelene kadar. Yusuf, otuz beş yaşında bir öğretmendi. Hayatını düzene koymuş, dinine bağlı, çevresinde saygın biri olarak bilinirdi. Her Cuma hocasının dersine gider, not alır, sorgulamadan kabul ederdi. Hocası Şeyh Hamza, onun için yalnızca bir din adamı değil, adeta bir rehberdi — hayatının her kararında ona danıştığı, sözünü ilahi bir hüküm gibi benimsediği biri. O gün çarşıya tesadüfen uğramıştı. El yazmasını alıp sayfaları çevirince gözlerine bir ayet takıldı: "Sakın tanrılarınızı bırakmayın; Vedd'i, Suva'ı, Yeğus'u, Yeuk'u ve Nesr'i bırakmayın." Yusuf duraksadı. Nuh kavminin putlarıydı bunlar. Bir zamanlar salih insanlar olup sonradan ilahlaştırılmıştı. Kitabı koyup çıktı ama o ayet kafasından bir türlü çıkmadı. O akşam, caminin avlusunda Şeyh Hamza'nın halka dersi vardı. Yusuf her zamanki yerine oturdu. Dersin ortasında şeyh, bir hadis metninden bahsetti. Yusuf o hadisi daha önce de duymuştu ama bu sefer içinde ufak bir ses yükseldi: Bu hadis Kur'an'la çelişmiyor mu? Eli titreyerek kalktı.
— Hocam, az önce bahsettiğiniz hadis... Kur'an'ın şu ayetiyle çelişkili değil mi?
Salonda derin bir sessizlik çöktü. Bazı başlar öne eğildi. Şeyh Hamza'nın kaşları çatıldı.
— Yusuf, o hadisin ravisi kimdir biliyor musun? İmam Buhari'nin kitabından. Sen mi daha iyi biliyorsun?
— Hayır hocam, ben sadece...
— Otur. Bu tür sorular fitne çıkarır.
Yusuf oturdu. Ama bu sefer içindeki ses susmadı. Haftalar geçti. Yusuf Kur'an'ı daha önce hiç yapmadığı bir dikkatle okumaya başladı. Sayfalar arasında bir şey fark etti: Allah insanları sürekli düşünmeye, sorgulamaya çağırıyordu. "Akıl etmez misiniz? Düşünmez misiniz? İbret almaz mısınız?" Bu sorular sanki doğrudan ona sesleniyordu. Bir gün eski bir arkadaşıyla, Tarık'la buluştu. Tarık yıllardır farklı bir cemaatte aktifti, liderini neredeyse nebi gibi görürdü.
— Tarık, sana bir şey soracağım, dedi Yusuf. Cemaatinin liderini hiç eleştirdin mi?
Tarık güldü ama gülüşü biraz zoraki çıktı.
— Neden eleştireyim? Adam yıllarca ilim tahsil etmiş. Benim haddim mi?
— Ama ya hata yaparsa?
— Yanılsa bile niyeti halistir.
— Niyeti doğruysa söyledikleri de doğru olur mu?
Tarık cevap vermedi. Yusuf devam etti:
— Firavun da halkına dedi ki: "Ben size izin vermeden önce mi O'na iman ettiniz?" Düşün bunu. Kendi onayını dinin önüne koymuştu. Biz farkında olmadan benzer bir şey mi yapıyoruz?
O günden sonra aralarına bir mesafe girdi. Tarık'ın cemaatinden bazıları Yusuf hakkında konuşmaya başladı. "Sapıttı" diyenler oldu, "hadis inkârcısı" diyenler. Şeyh Hamza'nın dersine artık çağrılmıyordu. Yusuf yalnız kalmıştı. Ama bu yalnızlık onu kırmadı, aksine daha derinden düşündürdü. Bir gece Kur'an'da İbrahim kıssasını okudu. İbrahim, babasına ve kavmine demişti ki: "Ellerinizle yonttuğunuz şeylere mi hizmet ediyorsunuz?" Kavmi ona düşman olmuştu. Onu ateşe atmışlardı. Yine de susmamıştı. Yusuf sayfaları kapattı ve pencereden dışarı baktı. Şehrin ışıkları uzakta titriyordu. Ben aslında neye tapıyor, hizmet ediyorum? diye kendine sordu. Allah'a mı, yoksa Allah adına konuşanlara mı? Birkaç ay sonra Yusuf bir okul kurdu. Büyük, görkemli bir kurum değildi bu — sadece mahallede küçük bir daire. Hafta sonları buraya gelen gençlere Kur'an'ı doğrudan okutuyordu. Tefsirleriyle değil — önce metnin tercümesiyle, sonra sorularla.
— Şu ayette Allah ne söylüyor? Siz ne anlıyorsunuz?
— Neden böyle demiş olabilir?
— Bu prensip hayatınızda nasıl karşılık buluyor?
Gençler başta şaşırıyordu. "Hoca yok mu, bize anlatan?" diyorlardı.
— Yusuf ben de sizinle birlikte öğreniyorum. Ben de beşerim. Yanılabilirim. Asıl ölçü Kur'an derdi.
Bir genç bir gün şunu sordu: — Peki ya hadisler, mezhep imamları, büyük alimler? Onları yok mu sayacağız?
— Yusuf. Onlar devirlerinin çocuklarıydı, bilim konusunda bilgileri yoktu. Günümüzdeki lise mezunları onlardan daha bilgilidir. Onlar beşerdir. Haşa Allah değiller hatasız olsunlar her insan mutlaka yapar. Hiçbirisi vahyin üstünde değildi. Kur'an'la çelişen görüşlerini alıp saklamamız yanlış olur. Kur'an'ı yeterli görmek onlara saygısızlık değil — aksine hakikate sadakattir. dedi.
Bir gün Tarık kapıya geldi. Gözleri yorgundu.
— Cemaatimizin lideri geçen ay bir fetva verdi. Çok rahatsız edici bir şey. Ama kimse itiraz edemedi. Ben de edemedim. dedi.
Yusuf sessizce dinledi.
— Sonra Tarık senin o sorun aklıma geldi. "Ben size izin vermeden önce mi O'na iman ettiniz?" Biz de farkında olmadan böyle bir şey içinde miydik?
Yusuf hemen cevap vermedi. Pencereden dışarıya baktı.
— Sonunda tevhid demek yalnızca Allah'a teslim olmaktır. Başka hiç kimseye değil. Ne geçmişin büyüklerine, ne bugünün liderlerine. Onları sevebiliriz, saygı duyabiliriz — ama teslim olacaksak yalnızca Allah'a oluruz. dedi.
Tarık uzun süre ona baktı.
— Bu zor.
— Yusuf hayır Allah insanları ve cinleri kendisine hizmet etmek için yaratmıştır kul için tevhid kolaydır. Şeytan tevhidi zor gösterir dedi.
O gece Yusuf günlüğüne şunları yazdı:
Nuh kavmi Vedd'i ve Suva'yı taştan yontmuştu. Biz ise putlarımızı kelimelerden, hadislerden, mezheplerden, unvanlardan, alışkanlıklardan yontuyor ve onlara dokunulmaz diyoruz. Taş put görünce onu tanırız. Ama içimizde kurduğumuz putları görmek daha zor — çünkü onlar bazen ilim kılığına, sevgi kılığına, sadakat kılığına bürünürler. Gerçek tevhid, o gizli putları da fark etmek ve yalnızca Allah'a dönmektir. Allah bizi şirkten ve doğruyu görmekten bizi alıkoyan her türlü perdeden korusun.