"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Bir Babanın İzi

yazı resim

Sabahın erken saatleriydi. Şehir henüz uyanmamıştı. Sokak lambaları hâlâ sarı bir titreşimle yanıyor, uzaktan bir ezan sesi geceyi nazikçe yırtıyordu. Hamid, yatağından kalktı. Sessizce abdest aldı. Suyun ellerine değdiği anda içindeki ağırlık biraz hafifledi. Namaza durdu. Secdeye gittiğinde fark etti; küçük Yusuf, kapı aralığından onu izliyordu. Pijamalarının paçası topuğuna inmişti. Gözleri uykulu ama meraklıydı. Hamid namazını bitirince döndü. Yusuf hâlâ orada duruyordu. — Baba, neden yere eğiliyorsun? Hamid gülümsedi. Onu yanına oturttu. Seccadenin yumuşak dokusunu birlikte hissettiler. — Sen hiç çok büyük birine minnettar oldun mu? Seni çok seven, sana her şeyi veren birine? Yusuf düşündü. Başını salladı. — Sana. Hamid'in gözleri doldu. Ama güldü. — Ben de Allah'a öyle hissediyorum. O bize gözlerimizi verdi, sesi verdi, seni verdi bana. Ben yere eğildiğimde aslında "Teşekkür ederim" diyorum. Ama o kadar büyük bir teşekkür ki, kelimeler yetmiyor. Yusuf biraz daha yaklaştı. — Ben de öğrenebilir miyim? O günden sonra her sabah Yusuf erken kalkmaya çalıştı. Bazen uyuyakalırdı, bazen gelirdi. Hamid hiçbir zaman zorlamadı. Hiçbir zaman "Gel, kalkman lazım" diye sertçe seslenmedi. Sadece kalkar, abdest alır, namaza dururdu. Ve Yusuf, çoğu zaman kendi kendine gelirdi. Bir gün Yusuf sordu: — Baba, Allah bizi görüyor mu? Hamid pencereyi açtı. Dışarıda sabahın ilk ışığı ağaç yapraklarının üzerinde parlıyordu. Her bir yaprağın damarları güneşe karşı sedef gibi görünüyordu. — Şu yaprağa bak, dedi. Kaç damarı var? Yusuf saymaya çalıştı. Sayamadı. Çok fazlaydı. — İşte o damarların hepsini çizen, onları oraya koyan Allah; seni görüyor mu sence? Yusuf uzun süre yaprağa baktı. — Görüyor, dedi sonunda. Hem de çok iyi görüyor. Hamid omzuna dokundu. — Allah, Kur'an'da diyor ki: "Ve O, her şeyi işitendir, her şeyi görendir." (Şura, 11). Yani sadece görmekle kalmıyor; sesini de duyuyor. Fısıldasan bile. Yıllar geçti. Yusuf büyüdü. Lise yıllarında soru sormaya devam etti; ama bu sefer sorular daha ağırdı. Bir akşam yemek sofrasında kaşıklarını bıraktı. — Baba, dindar olmak zorunda mıyım? Arkadaşlarım namaz kılmıyor, onlar da iyi insanlar. Hamid ekmek koparırken durdu. Yüzündeki ifade değişmedi. Ne sertleşti ne de üzgün göründü. Sadece düşündü. — Zorunda değilsin, dedi. Hamid devam etti. — Allah da diyor ki: "Dinde zorlama yoktur." (Bakara, 256). Beni dinle Yusuf; seni namaz kılmaya zorlamak elimden gelse bile zorlamazdım. Çünkü kalbin olmadan kılınan namaz, sana hiçbir şey vermez. Ben istiyorum ki sen Allah'ı gerçekten tanıyasın. Sevesin. Korku değil, sevgi. Yusuf babasına baktı. — Sen neden kılıyorsun? Uzun bir sessizlik oldu. — Çünkü namazda kendimi bulurum. Çünkü secdeye gittiğimde bütün yük omuzlarımdan düşüyor gibi oluyor. Çünkü o anda yalnız olmadığımı hissediyorum. Sana "kıl" demiyorum. Ama bir gün anlarsan, içeriden anlarsın. O yıl Yusuf imtihanlardan birinde büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Hazırlandığı üniversite sınavında istediği bölümü kazanamadı. Üç gün odasından çıkmadı. Yemedi. Konuşmadı. Hamid kapısını çaldı. Açmadı. İkinci gün yine çaldı. Yine sessizlik. Üçüncü gün sabahın karanlığında Hamid namaz seccadesini Yusuf'un kapısının önüne serdi ve orada namaz kıldı. Sonra kapının önüne oturdu. Bir şey söylemedi. Bir saat sonra kapı aralandı. Yusuf dışarı çıktı. Gözleri şişmişti. Babasını kapının önünde oturur buldu. — Ne yapıyorsun burada? — Seninle olmak istedim. Yusuf duvara yaslandı, yanına oturdu. İkisi de uzun süre konuşmadı. Sonra Hamid usulca şunu söyledi: — Kur'an diyor ki: "Allah hiç kimseye gücünün yettiği dışında yüklemez." (Bakara, 286). Bu sınav o yük değil Yusuf. Bir kapı kapandı. Ama Allah kapı kapattığında duvar örmez. Yusuf ağladı. Hamid de ağladı. O sabah ilk defa, oğluyla yan yana namaz kıldılar. Yusuf'un hareketleri acemiceydi. Secdede ne okuyacağını bilmiyordu. Ama oradaydı. Ve orada olmak yeterliydi. Yıllar geçti. Yusuf evlendi. Bir kızı oldu. Adını Meryem koydu. Bir sabah Hamid onları ziyarete gitti. Kapıyı açtığında küçük Meryem'i kucağında tutan Yusuf'u gördü. Çocuk uykudan yeni kalkmıştı, gözleri hâlâ yarı kapalıydı. Ve Yusuf, tıpkı Hamid'in yıllar önce yaptığı gibi, pencerenin önüne geçmişti. Dışarıdaki ağacı gösteriyordu. — Bak Meryem, şu yaprağa bak. Kaç damarı var? Hamid kapı aralığında dondu. Gözleri doldu. İçinden işte bu, kelimelerle değil, yaşayarak öğretilen şey diye geçirdi. Allah'ın rızası için dikilen bir tohum, nesiller boyunca filiz veriyordu. O akşam eve dönerken Hamid yavaşça yürüdü. Gökyüzüne baktı. Dudakları kıpırdadı: "Rabbimiz! Bizi ve soyumuzdan gelenleri salatı dosdoğru kılanlardan eyle." (İbrahim, 40) Dua eski bir duaydı. İbrahim'in duasıydı. Ve her baba, bu duanın içinde bir şekilde birleşiyordu.

KİTAP İZLERİ

Kapak Kızı

Ayfer Tunç

Ayfer Tunç’un "Kapak Kızı" Romanı: Çıplaklığın Katmanları ve Toplumsal Yüzleşme Ayfer Tunç’un ilk olarak 1992’de yayımlanan ve daha sonra "zemin aynı zemin, inşa aynı inşa"
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön