Şam'ın dar sokaklarında akşam ezanı yükselirken, Yakup bin Selim elindeki el yazmasını masanın üzerine bıraktı ve gözlerini ovuşturdu. Yıllardır Kur'an ayetleri üzerine çalışıyordu; ama bu akşam bir şey onu rahatsız ediyordu. Önündeki sayfada Nisa Suresi'nin 24. ayeti duruyordu. Eski bir meal. Üzerine bir önceki âlimin mürekkeple yazdığı notlar. "Ellerinizin altındaki cariyeler hariç..." Kalemini bıraktı. Bu sözcük. Bu tek sözcük. Öğrencisi Zeynep kapıyı hafifçe tıklattı. İçeri girdiğinde hocasının yüzündeki ifadeyi görünce durdu. "Hocam, rahatsız mı ettim?" "Gel," dedi Yakup. "Otur. Seninle konuşmam lazım." Zeynep, yıllardır onun yanında Arap dili ve İslam hukuku okuyan bir genç kadındı. Zekâsı keskin, soruları rahatsız ediciydi. Tam da Yakup'un aradığı türden bir öğrenciydi. "Şunu oku," dedi hoca, sayfayı ona uzatarak. Zeynep okudu. Duraksadı. Tekrar okudu. "Cariye," dedi sessizce. "Bu kelime burada neden var?" Yakup ayağa kalktı ve küçük odanın bir ucundan diğerine yürüdü. Yaşlı tahtalar gıcırdadı. "İşte tam olarak bu soruyu sormam yirmi yıl aldı." O gece Yakup ona her şeyi anlattı. "Eymân" kelimesinden başladı. Arapçada yemin anlamına geldiğini, ahit ve söz anlamı taşıdığını, "mâ meleket eymânukum" ifadesinin kelime kelime çevrildiğinde "yeminlerinizin sahip olduğu şey" yani nikâh akdi ve karşılıklı söz yoluyla kurulan meşru bağı ifade ettiğini anlattı. Zeynep dinledi. Not aldı. "Peki neden 'cariye' diye çevirmişler?" diye sordu. Hoca pencereye yöneldi. Dışarıda Şam uyuyordu. "Roma hukukunu duydun mu hiç?" "Evet. Concubina." "Tam olarak. Roma'da evlilik dışı, haklardan yoksun, ikincil konumdaki kadınları tanımlayan bir terim. İslam coğrafyası genişledikçe farklı hukuk gelenekleriyle temas kurdu. Ve bir kelime zamanla başka bir kavramın içine sürüklendi. 'Cariye' kelimesinin kökü 'c-r-y'dir. Akmak. Yürümek. Hareket etmek. Başlangıçta 'genç kız' ya da 'hızlı yürüyen kadın' anlamına geliyordu. Sonra..." Durdu. "Sonra anlam kaydı," dedi Zeynep sessizce. "Hem de çok derinden." Ertesi sabah Zeynep kütüphaneye gitti. Saatlerce eski tefsirler arasında dolaştı. Sayfalar çevirdi. Notlar aldı. 23. ayeti baştan okudu. Anneler, kızlar, kız kardeşler, halalar, teyzeler, süt anneler, üvey kızlar... Yasak üzerine yasak. Her birinin ardında bir hikmet. Kardeşler arasındaki bağı kıskançlıktan korumak. Nesilleri birbirine karıştırmamak. Aile soyağacının her katmanında bir düzen kurmak. Ve 24. ayet bunların hepsinin ardından geliyordu. "İffetli yaşamak, zina etmemek, mallarınızla istemeniz size helal kılındı. Onların kesilen ücretlerini farz olarak verin." Mehir. Farz. Sözleşme. Bu bir kölelik metni değil, diye düşündü. Bu bir özgürlük metni. O öğleden sonra hocasına döndü. Elinde sayfalar doluydu. "Hocam," dedi. "Kur'an'da cariye kelimesi hiç geçmiyor, değil mi?" Yakup başını kaldırıp baktı. Gözlerinde garip bir ışık vardı. "Hiç geçmiyor." "Yani meallerdeki her kullanım..." "Tarihsel bir sapmanın yansıması. Başka bir şey değil." Zeynep bir süre sessiz kaldı. "O zaman yüzyıllardır insanlar Kur'an'ın söylemediği bir şeyi Kur'an söylüyor sanarak okudu." "Evet." "Bu çok ağır bir şey." "En ağır şeylerden biri." Günler geçti. Yakup bir şeyler yazmaya başladı. Zeynep de. Birlikte çalıştılar. Sabah erkenden başlayıp akşam ezanına kadar süren uzun oturumlar. 22. ayetten başladılar. Babanın nikâhladığı kadınla evliliğin yasak olması. "Fâhişe. Makten. Sâe sebîlâ." Çirkin, nefret edilesi, kötü bir yol. Kuru bir hukuki kural değildi bu. Bir ahlaki sarsıntıydı. Toplumun dokusunu ayakta tutan bir çit. "Geçmişte olanlar hariç," diye okudu Zeynep. "Kur'an affediyor. Ama affetmek, meşrulaştırmak değil." "Hiçbir zaman değil," dedi Yakup. "Geçmişi affediyor, geleceği inşa ediyor. İki farklı şey." Bir akşam, çalışırken Zeynep kalemi bıraktı. "Hocam," dedi. "Siz bütün bu yıllar boyunca bu gerçeği bildiniz mi?" Yakup durakladı. "Hissettim. Ama kabul etmek cesaret ister." "Neden cesaret?" "Çünkü yüzyıllık yorumları sorgulamak, sadece bir akademik mesele değil. İnsanlar o yorumlarla büyüdü. O yorumlarla evlendi, boşandı, hüküm verdi, hüküm yedi. Bir şeyin yanlış olduğunu söylemek, o şeye göre yaşamış olanların tamamını rahatsız eder." Zeynep bunu düşündü. "Ama doğruyu söylememek daha mı kolay?" "Daha kolay," dedi Yakup. "Ama daha onurlu değil." Aylar sonra el yazması tamamlandı. Başlık sadeydi: Nisa Suresi 22-24. Ayetler Üzerine Bir Yeniden Okuma. İçinde dilbilimsel analizler vardı. Tarihsel karşılaştırmalar. Roma hukuku ile İslam hukukunun kesişme noktaları. "Eymân" kelimesinin kök anlamı. "Cariye" sözcüğünün anlam kayması. Mehrin farz oluşunun taşıdığı anlam. Ve en sonda, tek bir cümle: "Kur'an, kadın-erkek ilişkilerinin temelini sözleşme, mehir ve karşılıklı rıza üzerine kurar; kölelik üzerine değil." Yakup yazdıklarına uzun uzun baktı. Zeynep yanındaydı. "Kabul görür mü?" diye sordu. "Belki. Belki görmez. Ama bu soruyu sormak artık benim işim değil." "Peki kimin işi?" Hoca güldü. İlk kez o kadar rahat güldüğünü gören Zeynep de güldü. "Akıl sahibi, cesur, kelime köklerini öğrenmiş insanların," dedi. "Senin gibi." O gece Şam üzerine yağmur yağdı. Zeynep evine dönerken sokakta bir süre durdu. Yağmur saçlarına düştü. Ayakkabıları ıslak taşların üzerinde hafifçe kaydı. C-r-y, diye düşündü. Akmak. Yürümek. Hareket etmek. Ve yürüdü.
KİTAP İZLERİ
Ezbere Yaşayanlar: Vazgeçemediğimiz Alışkanlıklarımızın Kökenleri
Emrah Safa Gürkan
"Ezbere Yaşayanlar": Modern Bireyin Konforlu Yanılgılarına Zihinsel Bir Baskın Emrah Safa Gürkan'ın kaleminden, "biricik" olduğumuz yanılgısına neşter vuran, disiplinler arası bir entelektüel serüven. Herkesin kendini
İncelemeyi Oku