Yusuf, hayatı boyunca hiçbir şeye inanmamıştı. Ya da öyle sanıyordu. İstanbul'un en gözde mimarlık firmalarından birinin ortağıydı. Kırk iki yaşında, iki çocuk babası, üç ödüllü proje sahibi. Sabah altıda kalkıp geceyi ofiste bitiren, Tanrı'nın değil hesap makinasinin insanı olduğunu söyleyen biri. Karısı Leyla zaman zaman sorardı: "Hiç mi düşünmüyorsun. Bunca şeyin bir yaratıcısı olduğunu?" Yusuf gülerdi. "Leyla, gök gürleyince çocuklar korkar. Ben artık çocuk değilim." O yaz, iş ortağıyla birlikte Ege'ye açılmışlardı. Küçük bir tekne, temiz bir deniz, imzalanmayı bekleyen bir kontrat. Ortak, Yunanistan tarafındaki bir adada müşteriyle buluşmak istiyordu; Yusuf da "neden olmasın" demişti. Denizden hoşlanırdı zaten. Ama denizi kontrol altında, restoranın terasından, soğuk bir kadehle izlemeyi severdi. Sabah hava açıktı. Kaptan — yaşlı, sessiz, yanık tenli bir adam — ufka bakıp birkaç kez "geç kalalım mı" dedi. Ortak güldü: "Bugün kontrat var, fırtına yok." Kaptan bir şey demedi. Öğleden sonra gökyüzü değişti. Önce rüzgar geldi. Sonra dalgalar. Sonra her şey birbirine karıştı. Yusuf güvertede ayakta durmaya çalışırken bir dalga onu teknenin metalik kenarına çarptı. Sırtı yandı, dizleri kilitlendi. Kaptan bağırıyordu ama sesi rüzgara karışıyordu. Ortak bir yerde oturmuş, yüzü bembeyaz, dudakları kımıldıyordu; ne dediği anlaşılmıyordu. Yusuf tutunabilecek bir şey aradı. Buldu. Sıkıca sardı ellerini. Ve o an, aklında hiç planlamadığı bir şey oldu. "Allah'ım." Sadece o kadar. İki kelime. Hatta bir kelime bile değil — bir ses, bir çığlık, bir şeyden fırlamış ham bir ses. Yusuf şaşırdı. Kendine şaşırdı. Kafasının içinde biri "ne yapıyorsun, buna inanmıyorsun" dedi. Ama bir yandan da, o iki hecenin ardından gelen şeyi tarif edemedi. Bir boşalma değildi. Bir teslim olmaktı. Sanki hayatı boyunca sıkıca kavradığı bir şeyi, o metal korkuluğu bırakır gibi bırakmıştı; ama düşmemişti. Dalgalar büyüdü. Kaptan küçük bir radyoya bağırdı. Yusuf bu sefer dudaklarını kımıldattı: "Gemiye bindiklerinde dini yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarırlar..." Bu ayeti nereden biliyordu? Çocukluğunda annesinin okuduğu Kur'an'dan mı. Yıllarca dinlemediği, aklının bir köşesinde tozlanmış bir raftan mı düşmüştü? Bilmiyordu. Ama okuduğu şeyin tam olarak kendisi olduğunu biliyordu. O teknenin tam olarak içinde olduğunu. Nankör, diyordu ayet. İnsan çok nankördür. "Henüz kurtulmadım ki nankörlük edebileyim," diye düşündü. Ve ilk kez, aylar sonra, güldü. Kurtarıldılar. Sahil güvenlik botu iki saat sonra geldi. Kaptan yaralıydı; ortak şoka girmişti; Yusuf sırılsıklam, morluklu ve titrek olarak karaya çıktı. Kıyıda taşların üzerine oturdu. Deniz hâlâ köpürüyordu. Ama kıyıda rüzgar yoktu. Sırtını kapatmak için birinin verdiği battaniyeyi sardı üstüne. Ve ilk kez fark etti: Korkusu geçmişti. Sadece korkusu değil, içindeki o kronik, adı konulmamış gerginlik de. O "her şeyi ben tutuyorum" hissi. Ortak yanına geldi: "Kötü bir gündü." "Hayır," dedi Yusuf. "İyi bir gündü." Ortak ona garip baktı. İstanbul'a döndükten sonra, bir hafta boyunca Yusuf için hiçbir şey değişmedi. Ofis, toplantılar, kontratlar. Olanları Leyla'ya anlattı; Leyla ağladı, o ağlamadı. Çocuklar sarıldı; o sarıldı. Her şey normaldi. Ama her sabah, kahvesini yaparken, kafasında bir şey vardı artık. Küçük bir şey. Rahatsız edici değil, tam tersi — bir kıvılcım gibi bir şey. Denizde söylediği iki kelimenin yankısı. Bir akşam ofisten geç çıktı. Boğaz'ın kıyısından yürüdü. Deniz sakin ve karanlıktı. Durdu. "Fırtınada sana yöneldim," diye düşündü. "Şimdi hava açık. Sen burada değil misin?" Aklına o ayet geldi yine. Ama bu sefer devamı geldi aklına; annesinin sesinde, yıllar önce duyulmuş: "Kullarım sana benden sorduklarında, şüphesiz ben yakınım. Bana dua edenin duasına karşılık veririm." Aracısız. Doğrudan. Kapısız. Yusuf ömründe ilk kez, birinin gerçekten yakın olduğunu hissetti. Telefonu olmadan, asistanı olmadan, randevu almadan. Bir ay geçti. Sonra iki ay. Yusuf namaz kılmaya hemen başlamadı. Cami kapısından girmedi ilk hafta. Ama her sabah o kıvılcımı söndürmemeye özen gösterdi. Bazen sadece "buradayım" dedi. Bazen şükür dedi. Bazen hiçbir şey söylemeden baktı. Leyla fark etti. "Sen değiştin," dedi. "Hayır," dedi Yusuf. "Asıl halime döndüm sanırım." Bir gün Leyla sordu: "Denizde, o an gerçekten inandın mı, yoksa korktun mu?" Yusuf uzun süre düşündü. Sonunda "İkisi aynı anda oldu," dedi. "Ama korku geçti. Diğeri kalmadı." Leyla başka bir şey sormadı. Yusuf pencereden baktı. Dışarıda hava açıktı. Ve içinde, fırtınada yakalanan o ses hâlâ yankılanıyordu — artık çığlık olarak değil, nefes olarak. Karada da, denizde de. Bollukta da, darlıkta da. Pusula, artık yalnızca fırtınada değil; her anında aynı yönü gösteriyordu.
KİTAP İZLERİ
Kapak Kızı
Ayfer Tunç
Ayfer Tunç’un "Kapak Kızı" Romanı: Çıplaklığın Katmanları ve Toplumsal Yüzleşme Ayfer Tunç’un ilk olarak 1992’de yayımlanan ve daha sonra "zemin aynı zemin, inşa aynı inşa"
İncelemeyi Oku