Meryem, sabahın dördünde oturmuş hastane koridorunda bekliyordu. Plastik sandalyenin sertliği sırtına işlemiş, ellerindeki soğuk kahve bardağı çoktan ısısını yitirmişti. İçeride babası dokuz saattir ameliyattaydı. Yanındaki adam — tanımadığı biri, belki başka bir hastanın yakını — başını duvara yaslamış uyuyakalmıştı. Koridorun ucundaki flüoresan lamba aralıklı yanıp sönüyordu. Her sönüşte dünya biraz daha karardı gibi geliyordu Meryem'e. Telefona baktı. Bir mesaj. Abisi Tarık'tan: "Ne haber? Arayamıyorum, toplantıdayım." Toplantı. Sabahın dördünde toplantı. Kapatıp koydu telefonu. Meryem, kendini dua eden biri olarak tanımlamazdı. Yani namaz kılıyordu, tabii ki — çocukluğundan beri alışkanlık olmuş bir şekilde. Ama dua mı. Gerçekten, bütün benliğiyle, bir şey bekleyerek dua etmek mi? Bunu en son ne zaman yapmıştı, hatırlamıyordu. Yıllar içinde duayı bir alışkanlığa, sonra bir ritüele, sonra yalnızca zor anlara sıkıştırılmış acil bir çağrıya dönüştürmüştü. Araba park yeri bulamadığında, sınav öncesi, bir iş görüşmesine girerken. "Allah'ım, şunu ver. Allah'ım, bunu ver." Dilek listesi. Alışveriş ilişkisi. Talep ve beklenti. Ve her reddedilen talepten sonra — babasının kanseri için, geçen yıl bitip giden evliliği için, çocukluğundan beri taşıdığı o derin yalnızlık duygusu için — içinde bir şey biraz daha sertleşmişti. Kırılmak yerine taşlaşmak seçmişti sanki. Bir gün en yakın arkadaşı Zeynep'e "dua ediyorum ama ne işe yarıyor ki?" demişti. Zeynep cevap vermemişti. Sadece bakmıştı. Koridorun karanlık ucundan bir hemşire çıktı, hızlı adımlarla geçti, kayboldu. Meryem tekrar yalnız kaldı. Ellerini kucağına koydu. Parmak uçları titriyordu. Babasının yüzünü düşündü — o kahverengi gözler, o eller. Küçükken o ellerin içinde kaybolurdu kendi elleri. O kadar büyük görünürdü her şey. Şimdi ne kadar küçülmüştü her şey. Gözlerini kapattı. Ve ilk kez — belki hayatında ilk kez — ne isteyeceğini bilmeden dua etmeye başladı. "Allah'ım..." Kelimeler gelmedi. Sadece o kelime kaldı. Ve sessizlik. Ve o sessizliğin içinde, tuhaf biçimde, bir şeyler gevşedi içinde. Sanki yıllar içinde taşlaşan o tabaka çatlamaya başladı. "Allah'ım, ben... bilmiyorum. Ne isteyeceğimi bilmiyorum. Babamın iyileşmesini mi isteyeyim, bilmiyorum. Senin bildiklerini ben bilmiyorum. Ama şu an buradayım. Başka hiçbir yerim yok. Başka kimse yok. Ve ben... ben çok yoruldum kendi kendime güvenmeye." Durdu. Devam etti. "Senden başka tanrı yok. Sen her türlü eksiklikten uzaksın. Ve ben... ben zalimlerden oldum galiba." Bu cümle kendiliğinden çıkmıştı. Enbiyâ Suresi'nden — yutulmuş bir balığın karnında, karanlıkların içinde, Yunus elçinin sesi. Meryem ne zaman ezberlemişti bunu? Bilmiyordu. Ama o gece o cümle dilinden döküldü sanki yüzyıllardır orada bekliyormuş gibi. Ve sonra ağladı. Uzun zamandır ağlamamıştı. Yıllardır ağlamamıştı aslında. Taşlaşmak buna da izin vermemişti. Saat beşi geçiyordu ki cerrah çıktı. "Ameliyat başarılı geçti. Kritik değil artık." Meryem ayağa kalktı. Sonra oturdu. Sonra tekrar kalktı. "Görebilir miyim onu?" "Henüz değil. Birkaç saat daha." Cerrah gitti. Meryem yeniden sandalyeye oturdu. Ama bu kez farklı oturuyordu. Aynı plastik sandalye, aynı sert sırt, aynı sönüp yanan lamba. Ama içinde bir şey değişmişti. Düşündü. Babasının iyileşmesi için mi sevinmeli? Tabii ki. Ama içinde hissettiği şey yalnızca o değildi. O gece, karanlık koridorda, elleri titreyerek ve kelimesiz dua ederken — o anda bir şeyi anlamıştı: Değeri duasının kabul görmesinden gelmiyordu. Değeri, dua edebiliyor olmaktan geliyordu. Aciz olduğunu kabul etmekten. Bilmediğini bilmekten. Ve bütün o bilmemezliğin içinde yine de bir kapıya yönelmekten — tek bir kapıya, aracısız, şartsız, beklentisiz. Haftalar sonra, Zeynep'le oturmuşlardı kahve içerken. "O gece ne hissettin?" diye sordu Zeynep. Meryem düşündü. Düzgün bir cevap aradı. Bulamadı. Sonunda "hiçbir şey istemeden ilk kez dua ettim ilk kez," dedi. "Ve o an... Allah'ın bana değer verdiğini hissettim. Talep yüzünden değil. Yöneldiğim için." Zeynep yavaşça bardağını masaya koydu. "Furkân'da bir ayet var," dedi. "'Duanız olmasaydı Rabbim size değer vermezdi.' Hep sonuca odaklandım ben de. Kabul edilip edilmeyeceğine. Oysa ayet dua etmenin kendisinden bahsediyor." Meryem başını salladı. "Yunus balığın karnında ne istedi biliyor musun?" dedi. "Hiçbir şey. Sadece Allah'ı tenzih etti. Kendi hatasını kabul etti. Ve işte o an, karanlıkların en dibinde, kurtuldu." Dışarıda yağmur başlamıştı. İkisi de pencereye baktı. Meryem ellerini masanın üzerinde kavuşturdu. Dudakları sessizce kımıldadı. Bu kez bir liste yoktu elinde. Sadece yöneliş vardı.
KİTAP İZLERİ
Kapak Kızı
Ayfer Tunç
Ayfer Tunç’un "Kapak Kızı" Romanı: Çıplaklığın Katmanları ve Toplumsal Yüzleşme Ayfer Tunç’un ilk olarak 1992’de yayımlanan ve daha sonra "zemin aynı zemin, inşa aynı inşa"
İncelemeyi Oku