Leyla, sabahın erken saatlerinde mutfakta çay demlerken kendini hep aynı soruyla baş başa bulurdu: Bu evlilik nereye gidiyor? Tarık ise o sabah da geç kalkmıştı. Yüzünde yorgunluk, sesinde mesafe vardı. Artık konuşmuyorlardı — gerçekten konuşmuyorlardı. Kelimeler havada asılı kalıyor, hiçbiri karşı tarafa ulaşmadan yere düşüyordu. İki yıl olmuştu. İki yıl önce bu mutfakta kahkaha atmışlardı. İki yıl önce bu masada birbirlerine gelecek planları yapmışlardı. Şimdi aynı masa, aralarındaki mesafeyi ölçen bir cetvel gibiydi. Tarık'ın annesi Hatice Hanım, o hafta sonu ziyarete geldiğinde durumu hemen sezdi. Mayını bir kenara bırakarak, "aranızda bir soğukluk var. Gözlerinizden belli." dedi. Leyla cevap vermedi. Tarık omuz silkti. Hatice Hanım emekli bir öğretmendi. Yıllar boyunca pek çok aile gördüğü için insan ilişkilerini okuma konusunda keskin bir gözü vardı. Masadan kalktı, kitaplığa yürüdü ve orada — Tarık'ın yıllardır açmadığı eski Kur'an mealinin yanında duran küçük bir kitabı aldı eline. Yavaşça oturarak "biliyor musunuz, yıllarca bana öğrettiler ki erkek evde hâkim olmalıdır. Karısı çıkış yaparsa, ona haddini bildirmek erkeğin hakkıdır. Bunu da dinden öğrendiklerini söylediler." dedi. Tarık başını kaldırdı. "Anne..." "Dur, dinle beni." Sesi yumuşaktı ama kararlıydı. "Senin baban bana bir kez el kaldırmıştı. Sadece bir kez. Ve ben o günden sonra ona hiç güvenemedim. Otuz yıl yan yana yaşadık ama aslında hiç birlikte olmadık. Çünkü güven gidince sevgi de gider. Sevgi gidince geriye sadece duvarlar kalır." Oda sessizliğe büründü. O gece Tarık uyuyamadı. Annesinin sözleri zihninde dönüp duruyordu. Ama daha derin bir şey de vardı — kendi içindeki o kırık his. Leyla'ya kızmıyordu artık. Ona kızamıyordu bile. Sadece ikisi arasındaki o görünmez duvarı bir türlü yıkamamanın çaresizliğini hissediyordu. Sabaha karşı kalktı. Mutfağa gitti, su içti. Leyla'nın kapıyı aralık bıraktığını gördü — her zaman böyle yapardı, çocukken alışmış bir alışkanlıktı bu. Küçük bir şeydi. Ama o an bu küçük şey Tarık'ı derinden sarstı. Bu kadını tanıyorum, diye düşündü. Her alışkanlığını, her korkusunu, her sessizliğinin ne anlama geldiğini biliyorum. Ve ben bu yıl ona kaç kez gerçekten baktım? Ertesi gün Tarık, bir hocayla konuşmak istedi. Mahalle camisinin imamı Hasan Efendi, genç kuşağın anlayışla karşılayabileceği biri değildi belki — ama dürüsttü. Ve Tarık o gün dürüstlüğe muhtaçtı. "Hocam," dedi, doğrudan girdi konuya, "Nisa 34'ü bilirsiniz. Bana hep şunu öğrettiler: erkek aile reisidir, karısını gerektiğinde terbiye edebilir. Şimdi sorguluyorum bunu." Hasan Efendi onu dikkatle süzdü. Genç adamın gözlerinde merak değil, acı vardı. Bu soruyu kitaptan değil, yüreğinden soruyordu. "Otur," dedi. Uzun bir sohbet oldu. Hasan Efendi önce "kavvam" kelimesini anlattı. "Bu kelime hâkimiyet değil, sorumluluk demektir," dedi. "Ayakta tutan, koruyan, gözeten demektir. Arapçada فَعَّال vezni süreklilik ve özen bildirir. Yani kavvam olan erkek, zaman zaman değil, her daim — yorulsa da, zor olsa da — bu sorumluluğu omuzlayan kişidir. Bu bir taç değil, bir yüktür." Tarık not almıyordu ama dinliyordu — gerçekten dinliyordu. "Peki ya 'darabe'?" diye sordu. Hasan Efendi derin bir nefes aldı. "Bu fiil Kur'an'da elli sekiz farklı bağlamda geçiyor. Yolculuk etmek, örnek vermek, örtmek, uzaklaşmak... Her yerde bulunduğu yapıya göre anlam kazanıyor. Nisa 34'te bu adım, öncesinde iletişimin denendiği, ardından bedensel mesafenin yaşandığı bir süreçte geliyor. Ve hemen arkasından ne diyor ayet? 'Eğer sizi dinlerlerse artık onlara karşı başka bir yol aramayın.' Yani beklenen sonuç gönüllü bir anlaşma. Şiddetle elde edilen itaatten gönüllü anlaşma doğar mı sence?" Tarık cevap vermedi. Ama sorunun içinde zaten cevap vardı. "Kur'an eşleri birbirinin 'libası' olarak tanımlıyor," diye devam etti hoca. "Elbise ne işe yarar? Örter, korur, sıcak tutar. Rûm Suresi sevgi ve merhametten bahseder. Hud Suresi ise açık açık uyarır: zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur. Kadına zulmeden Allah'ın bu uyarısından azade mi sanıyor kendini?" Tarık eve döndüğünde Leyla mutfaktaydı. Bu sefer çay demlemiyordu — sadece pencereye bakıyordu. Dışarıda çocuklar oynuyordu. Uzakta biri gülüyordu. "Leyla." Döndü. Yüzünde ne şaşkınlık ne de soğukluk vardı. Sadece yorgunluk — ikisinin de paylaştığı o aşina yorgunluk. "Konuşabilir miyiz?" diye sordu Tarık. "Gerçekten konuşmak istiyorum. Sadece konuşmak." Leyla bir süre baktı ona. Sonra sandalyeyi çekti, oturdu. "Anlat," dedi. O gece saatlerce konuştular. Leyla, kendini duyulmamış hissettiğini anlattı. Tarık, yük altında ezildiğini ve bunu hiç söyleyemediğini. İkisi de suçlamadı birbirini. İkisi de savunmaya geçmedi. Sadece konuştular — belki aylar sonra ilk kez. Bir noktada Leyla güldü. Küçük, kırık bir gülüştü ama gerçekti. "Farkında mısın," dedi, "biz bu evi bir savaş alanına çevirdik. Oysa ikimiz de savaşmak istemiyoruz." "Biliyorum," dedi Tarık. "Ben de biliyorum." Hatice Hanım bir hafta sonra yeniden geldiğinde mutfakta iki çay bardağı yan yana duruyordu. Leyla kahkaha atıyordu. Tarık da gülümsüyordu — gerçekten. Yaşlı kadın hiçbir şey söylemedi. Sadece içinden şükrüyle bir dua okudu. İşte bu, diye düşündü. İşte meveddet bu. İşte rahmet bu. Nisa 34, yıllarca bir erkeğin elindeki kırbaç olarak okundu. Oysa dikkatle bakıldığında o ayette ne bir kırbaç ne bir zincir vardı — sadece kırılmaya yüz tutmuş iki insana uzatılmış, titiz ve merhametli bir el. Bir el ki önce konuşmayı söylüyor. Sonra nefes almayı. Sonra çözümü birlikte aramayı. Ve her şeyden önce şunu söylüyor: Bu ilişkide sorumluluk var. Ve sorumluluk, sevgi olmadan taşınamaz.
KİTAP İZLERİ
Dert Dinleme Uzmanı
Adalet Ağaoğlu
Adalet Ağaoğlu’nun ‘Dert Dinleme Uzmanı’: Toplumsal Bir Stetoskop Türk edebiyatının büyük ustalarından Adalet Ağaoğlu, uzun bir aradan sonra, yankıları bugün dahi süren "Dar Zamanlar" serisine
İncelemeyi Oku