"Bugün 6 Mayıs 2026, saat 03:00 mü? Demek ki insanlar hala uykuda, ve ben hala haklıyım." – Samuel Beckett"

Adalete Yolculuk

Otuz yedi yaşındaki Meryem, on dört yıllık eşi Tarık'la artık birbirini görmeden yaşar hale gelmiştir. İki çocuklarıyla kurdukları aile hayatında son altı aydır bir uzaklaşma yaşanmaktadır. Bir Pazar günü kaynanası Meryem'e beklenmedik bir haber vermek üzere gelir. Evlilikteki söylenmemiş sözler ve giderek derinleşen boşluk, Meryem'in hayatında yeni bir dönüm noktasının habercisidir.

yazı resim

Meryem, sabahın erken saatlerinde gözlerini açtığında odanın köşesindeki eski sehpada bir çay bardağı soğumuş duruyordu. Tarık yine gece geç gelmiş, onu uyandırmamak için sessizce yatağa girmiş, sabah da henüz ışık sökmeden çıkmıştı. Bu son aylarda hayatları böyle bir ritme oturmuştu; birbirinin varlığını hissetmek, ama birbirini gerçekten görmemek. Meryem otuz yedi yaşındaydı. İki çocuğu vardı; biri on iki, diğeri dokuz. Tarık ile on dört yıllık bir evlilikleri vardı. O evliliğin içinde güzel günler geçirmişlerdi, tartışmalar yaşamışlardı, ağlamışlardı, gülmüşlerdi. Bir aile inşa etmişlerdi. Ama son altı aydır bir şeyler sürükleniyordu aralarında; söylenmemiş cümleler gibi boşlukta asılı duran bir şey. Haberi Tarık'ın annesi verdi. Bir Pazar öğleden sonrasıydı. Çocuklar bahçedeydi. Kaynanası masanın karşısına geçti, elini tuttu ve doğrudan söyledi: "Tarık sana bir şey söylemeye cesaret edemiyor. Ama sen güçlü bir kadınsın, biliyorum. Sana haber vermem gerekiyor." Meryem, o cümleden sonra kaynanasının ağzından çıkan kelimeleri değil; kendi nefesinin nasıl donduğunu hatırlıyordu sonradan. Kelimeler ayrı ayrı geldi kulağına: ikinci evlilik... Suma... iş arkadaşı... dört aydır... Tarık, başka bir kadınla evlenmeyi düşünüyordu. O gece Meryem ağlamadı. Belki de ağlamak için önce inanmak gerekiyordu; o inanç henüz oturmamıştı içine. Sadece oturdu seccadesinin üzerinde ilk başta konuşmadı bile. Sadece oturdu. Öylece. Sonra içinden geçenler kelimeye dönüştü: Ya Rabbi, ben ne hissediyorum bilmiyorum. Kızgın mıyım, kırık mıyım, haksızlığa mı uğradım? Bilmiyorum. Ama Sen biliyorsun. Tarık'la yüzleşme üç gün sonra oldu. Sessiz, düz bir akşamdı. Çocuklar yatmıştı. Meryem çayı getirdi, masaya koydu, oturdu. Tarık hâlâ kelime arıyordu. "Neden?" dedi Meryem. Tek kelime. Ama o tek kelimede on dört yıl vardı. Tarık uzun süre sustu. Sonra konuştu; sessiz, kırık bir sesle. Suna ile tanışması iş üzerinden olmuştu. Yalnız bir kadındı, hayatında zorluklar vardı. Zamanla bir yakınlık oluşmuştu. "Haram bir şey yaşamadım" dedi. "Ama... duygular var. Ve bunun farkındayım. İslam bunu mümkün kılıyor, biliyorum ama—" "Mümkün kılıyor." Meryem sözünü kesti. Sesi ne yüksekti ne titrek. Düzdü. "Evet. Kur'an izin veriyor. Ben de biliyorum bunu. Ama Kur'an aynı zamanda şunu söylüyor: 'Ne kadar isteseniz de kadınlar arasında adalet yapamazsınız.' Bunu da biliyor musun?" Tarık başını kaldırdı. "Ben sana şunu sormak istiyorum Tarık. Sadece şunu: Bugün, şu an, ikimiz arasında gerçekten adil misin? Bana bak. Gözlerimin içine bak. Ve söyle bana." Tarık bakamadı. Meryem o geceyi babası Halil Bey'i düşünerek geçirdi. Babası onu en çok seven insandı. Küçüklüğünde dizine yaslanıp uyuduğu, sınavlarda elini tuttuğu, düğününde ağladığı adam. Şimdi, kızının ikinci eş olma ihtimali karşısında ne hissederdi? Cevabı biliyordu. Dünyada hangi baba, kızı için böyle bir hayata rıza gösterir? Hangi baba, "tamamdır, hakkın var" der bu duruma? Hiçbiri. Çünkü bu bir kültür meselesi değildi; bu, babalığın ta kendisiydi. Ve Tarık da bir gün kız babası olacaktı, ki oldu zaten, kızının bu durumda olmasını ister miydi? Bu soru Meryem'i rahatlatmadı. Ama bir yere oturttu içindeki karmaşayı. Günler geçti. Meryem, hocasına danışmak istedi. Mahalledeki camide ders veren, sözüne güvendiği bir hanım hoca vardı, Fatma Hanım. Fatma Hanım dinledi. Sonra masanın üzerindeki Kur'an'a dokundu. "Kız," dedi. "Çok eşlilik, İslam'da var. İnkâr edemeyiz. Ama bak, bu izin nasıl geliyor? Savaş sonrası, yetimler, sahipsiz kadınlar... Yani toplumsal bir yara varken, bir çözüm olarak. Ve hemen ardından ne diyor? 'Adalet edemeyecekseniz bir tane alın.' Demek ki asıl tavsiye tek eşlilik." "Peki hocam, bu adalet ne demek?" "Maddi adalet; nafaka, barınak, zaman. Bunlar sayılabilir şeyler. Ama duygusal adalet?" Fatma Hanım başını salladı. "Allah Teâlâ bizzat söylüyor: 'İsteyerek de olsa bunu sağlayamazsınız.' Yani Allah, kendi yarattığı insanın kalbinin bunu kaldıramayacağını söylüyor. Hem kadının kalbinin, hem erkeğin. Çünkü sevgi bölünmüyor, Meryem. Sevgi paylaşılmıyor." Meryem'in gözleri doldu. "Senin hakkın var," dedi Fatma Hanım. "Hem dinî hem insanî olarak hakkın var. Ağlamak için de, sormak için de, 'hayır' demek için de." Tarık o hafta sessiz bir adam gibiydi. Meryem onun ne hissettğini de anlamaya çalışıyordu; bu adil olmak istediği için değil, onu tanıdığı için. Bir akşam Tarık geldi ve oturdu. "Düşündüm" dedi. "Çok düşündüm." "Ve?" "Ve ben... bunu doğru yapamam. Sana adil olamam. Çocuklara adil olamam. Kendime bile adil olamam." Gözleri kızarmıştı. "Ben seni seviyorum Meryem. Bunu bilerek ama seni inciterek bir şeyin peşinden gittim. Bu benim hatam." Meryem bir şey söylemedi. Uzun süre sessiz kaldı. "Bu özür mü?" diye sordu sonunda. "Hayır. Özür bir kelime. Bu... kararım." Meryem affetmesi kolay değildi. Hemen olmadı. Haftalarca bir şeylerin içinde çalkalandı; kimi zaman öfke, kimi zaman üzüntü, kimi zaman garip bir boşluk. Ama seccadesine her döndüğünde bir şeyi hissetti: Bu mesele ondan büyüktü. Ve o, bu denklemin hem en güçlü hem en kırılgan parçasıydı. Bir gece Kur'an'ı eline aldı ve o ayeti okudu: "Ne kadar isteseniz de kadınlar arasında adalet yapamazsınız." Ve ilk kez o ayeti farklı bir gözle okudu. Allah bunu biliyordu. Hep biliyordu. Yasak koymamıştı; ama gerçeği söylemişti. Hem erkeklere, hem kadınlara, hem de bütün insanlığa: Bu çok ağır. Dikkatli olun. Bu bir teselli miydi? Tam değil. Ama bir hakikatti. Ve hakikat, teselliden daha derin bir şeydi. Bahar geldiğinde Meryem küçük bir değişim fark etti kendinde. Hâlâ incinmişti. Belki hep biraz öyle kalacaktı. Ama artık o incinmenin içinde kaybolmuyordu. Çocukları güldüğünde gülebiliyordu. Sabah çayını içerken pencereden dışarıya bakabiliyordu. Tarık'la hâlâ mesafeli konuşuyorlardı; ama o mesafe artık düşmanlık değildi; onarılmayı bekleyen bir aralıktı. Bir akşam kızı Zeynep geldi yanına. On iki yaşındaydı. "Anne," dedi, "biz iyiyiz değil mi?" Meryem ona baktı. Uzun bir süre. "İyiyiz," dedi. "Belki mükemmel değiliz. Ama iyiyiz." Ve belki de adalet buydu; mükemmel olmak değil, gerçek olmak. Hem Allah'a, hem kendine, hem sevdiğin insana karşı dürüst kalabilmek. Yaralı da olsa, yorgun da olsa, bütün o karmaşık insanlığınla birlikte... Ayakta durmak.

KİTAP İZLERİ

İnsan Olmak

Engin Geçtan

Türkiye'nin Ruhuna Tutulan Ayna: Engin Geçtan’ın Eskimeyen Klasiği Üzerine Her ülkenin edebiyatında, nesiller boyu elden ele dolaşan, altı çizilen cümleleriyle adeta kolektif bir yol arkadaşına
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön