Şehrin üzerine sabah sisi çökmüştü. Asya, çalışma odasının penceresinden uzaklara bakıyordu. Elindeki dosyalar bitmek bilmiyordu; bütçe raporları, altyapı projeleri, eğitim reformu teklifleri... Ama onun aklını en çok meşgul eden şey, yarınki büyük meclis oturumuydu. Kırk yıllık bir erkek egemenliğinden sonra bu şehrin ilk kadın belediye başkanı olmuştu. Kimisi bunu bir devrim saymıştı, kimisi ise açıkça "bu iş kadın işi değil" demişti. O ise ne coşkuya kapılmıştı ne de öfkeye. Sadece çalışmıştı. Üç yıl öncesine gidecek olursak... Asya, o gün küçük bir ilçe müdürlüğünde görev yapıyordu. Üstleri onu "yetenekli ama fazla ilkeli" diye tanımlardı. Bu, aslında bir iltifat değildi onların dilinde; "yönetilemez" anlamına geliyordu. O sabah masasına kalan bir ihale dosyası düşmüştü. Rakamlar tutmuyordu. Bir köprü projesi için ayrılan ödenek, gerçek maliyetin neredeyse iki katıydı. Fark ise bir yerlerde kaybolup gitmişti. Yanına gelip oturan muhasebe şefi Hasan Bey, sesini kısık tutarak konuştu: — Asya hanım, bu dosyayı kapatın. Herkes böyle yapıyor. Sizi de korurlar, ben de devam ederim, kimse zarar görmez. Asya dosyaya baktı, sonra adama baktı. — Sakin bir sesle kimse zarar görmez mi? O köprüden geçecek çocuklar ne olacak? Eksik malzemeyle yapılan bir köprü kaç yıl dayanır? dedi. Hasan Bey güldü, biraz zoraki. — Abartıyorsunuz. — Hayır, abartmıyorum. Sorumluluk budur. O dosyayı kapatmadı. Üst makamlara iletti. Aylarca süren bir soruşturma başladı. İhale iptal edildi. Asya ise "huzur bozan" damgasıyla küçük bir kasabaya tayin edildi. Ödülü sürgündü. Ama kasabada da aynı Asya vardı. Kasaba, Doğu Anadolu'nun sarp dağlarına yaslanmış küçücük bir yerdi. Nüfusu azalmış, gençler göç etmiş, yaşlılar kalmıştı. Belediye binasının çatısı akıyordu, parkta çocuklar yoktu, çünkü park yoktu, sadece isim vardı. İlk haftasında köy köy dolaştı. Yaşlı Fatma nine, elinden tutup bahçesine götürdü. — Bak kızım, şu tarlaya yirmi yıldır su gelmiyor. Bir kanal için söyledik, duymadılar. Sen de duymazsın, gidersin. Asya not defterini çıkardı. — Söyleyin, dinliyorum. Fatma nine önce şüpheyle baktı, sonra anlatmaya başladı. Asya o gün beş farklı köyde beş farklı sorun dinledi. Hepsini not etti. Hiçbirine "bakacağız" demedi; her birine "ne zamana kadar" dedi. Altı ay içinde su kanalı açıldı. Küçük bir bütçeyle, büyük bir istişareyle. Köylüler kendi emeklerini de kattılar işe. Çünkü bu sefer birileri gerçekten sormuştu: "Ne istiyorsunuz?" İki yıl sonra belediye başkanlığı seçimi geldi. Parti, Asya'ya teklif götürdü. O güne kadar hiç büyük siyasetin içinde olmamıştı. Tereddüt etti. Eski hocası, emekli bir hâkim olan Selim Bey, onu ziyarete geldi. Çay içerken konuştular. — Kendine gitmeli misin yoksa kalmalı mısın diye soruyorsun kendine, dedi. — Evet. — Yanlış soru bu. Asya kaşlarını kaldırdı. — O zaman doğru soru nedir? Hoca bardağını bıraktı. — Doğru soru şu: Eğer sen gitmezsen, kim gidecek? Ve o kişi halkı adaletle yönetecek mi? Sessizlik oldu. — Yöneticilik bir hak değil, emanettir, diye devam etti hoca. Emaneti taşımaktan kaçmakta bir sorumluluktur. Asya o gece uyumadı. Sabaha karşı kararını verdi. Seçim kampanyası zordu. Rakipler çok şey söyledi. "Kadın bu işi taşıyamaz." "Duygusal olur, karar veremez." "Aile hayatı ne olacak?" Sorular hep aynıydı, hep cinsiyete çekiyordu ipleri. Asya bir mitingde, kalabalığın önünde sakin bir sesle şunu dedi: — Bana kadın olup olmadığımı sormayın. Bana şunu sorun: Dürüst mü? Çalışkan mı? Halkı dinliyor mu? Adaletten ödün veriyor mu? Bunların cevabı "evet, evet, evet ve hayır" ise, cinsiyet bu işin neresinde? Kalabalıkta bir sessizlik oldu. Sonra alkış. Fatma nine de oradaydı. Ön sırada, elinde küçük bir Türk bayrağıyla. Gözleri dolmuştu. Belediye başkanı oldu. İlk iş olarak danışma kurulu kurdu. İçinde mühendisler vardı, öğretmenler vardı, esnaf vardı, ama en önemlisi; emekliler ve gençler bir arada vardı. "Ben biliyorum" demedi. "Biz düşünelim" dedi. Şehrin su altyapısı çökmüştü. Büyük bir yatırım gerekiyordu. Bazı yükleniciler kapısına geldi, zarflar bıraktı. Zarfları iade etti, üstlerine tek bir not yazdı: "İhaleye katılmak istiyorsanız, kural kitabını okuyun." Bir müdürü, usulsüz harcama yaptığı için görevden aldı. O müdür, yakın bir partilinin kardeşiydi. Telefon yağmuruna tutuldu. Dinlemedi. — Liyakat yoksa makam da yok, dedi. Üç yılın sonunda o büyük meclis oturumu geldi. Muhalefet, aleyhinde gensoru açmıştı. İddia basitti: "Çok katı, esnek değil, uzlaşmıyor." Asya kürsüye çıktı. Uzun bir savunma yapmadı. Sadece birkaç cümle söyledi: — "Katılığım" denen şey, rüşvete hayır demekten kaynaklanıyorsa, evet katıyım. "Uzlaşmıyorum" denen şey, haksızlıkla uzlaşmıyorum anlamına geliyorsa, evet uzlaşmıyorum. Ama şu üç yılda bu şehirde bir çocuk bile içme suyuna hasret kalmadıysa, bir yaşlı bile kapısına geldiğinde geri çevrilmediyse, bir ihale bile kayıt dışı yapılmadıysa... Benim "katılığım" bu şehre ne kaybettirdi? Salon sessizleşti. Sonra, en arka sıradan biri ayağa kalktı. Yaşlı bir adam, eli değnekli. Tek başına alkışlamaya başladı. Birer birer diğerleri de kalktı. Asya o gece tekrar pencereye geçti. Şehir ışıkları parlıyordu. Yorgundu, ama içi doluydu. Telefonu çaldı. Ekranda "Fatma nine" yazıyordu. Açtı. — Sesi titreyerek televizyonda izledim kızım. Biliyor musun, ben ömrümde hiç oy kullanmadım. Hiçbirine güvenmedim. Sana verdim ilk oyumu. dedi. Asya'nın gözleri doldu. — Neden? diye sordu. — Çünkü ilk geldiğinde not defteri çıkardın. Başka hiçbiri çıkarmamıştı. Bir lideri lider yapan şey taht değildi, unvan değildi, cinsiyet hiç değildi. Bir not defteri ve dinleme cesaretiydi. Ve o cesaret, her insanın içinde vardı. Yeter ki emaneti hakkıyla taşıma niyeti olsun.
KİTAP İZLERİ
Tutunamayanlar
Oğuz Atay
Tutunamayanların Edebi Ayaklanışı Oğuz Atay'ın anıtsal eseri "Tutunamayanlar", 1972'de yayımlandığında Türk romanında bir deprem etkisi yaratmıştı. Yarım asır sonra bile, bu sarsıntının artçıları edebiyat dünyasında
İncelemeyi Oku