"Yazmak, aslında hiçbir şey yapmadığınızı herkesten saklamanın en meşru yoludur." – Charles Bukowski (kurgusal)"

yazı resim

Ahmet Hoca, her gece aynı saatte gözlerini açardı. Saat kaçtı bilmiyordu ama kalbi biliyordu — seherin tam ortasıydı. Dışarıda şehir uyuyordu. Komşunun arabası park halinde, sokak lambası titriyordu hafifçe. Karısı yanında derin uykudaydı. Çocuklar odalarında. Dünya sanki nefesini tutmuştu. Yavaşça kalktı. Soğuk zemin ayaklarına değdiğinde içinden "Elhamdülillah" geçirdi — hâlâ ayakta durabiliyordu. Hâlâ ayağının altında bir zemin vardı. Hâlâ nefes alıyordu. Abdest alırken musluğun sesi ona her seferinde garip gelirdi. O sessizlikte su sesi bambaşka bir şeydi — sanki dünyanın tüm gürültüsünü hatırlatıyor, sonra siliyordu. Yüzüne su vurduğunda gözlerini kapattı. Dün ne yapmıştı? Öğle namazını işyerindeki toplantı yüzünden geç kılmıştı. Öfkelenmemesi gerekirken müdürüne sert çıkmıştı. Akşam çocuğunun sorusuna "Şimdi değil" demişti, çocuk susmuştu ama gözlerindeki o kırılmayı görmüştü. Bunlar büyük günahlar mıydı? Bilmiyordu. Ama kalbinde bıraktıkları ağırlığı hissediyordu işte. Tam olarak bu yüzden buradaydı. Seccadeye oturdu. Dua etmedi hemen. Sadece oturdu. Sessizliğin içinde sadece oturdu. Otuz yıldır aynı şeyi yapıyordu babası. Ahmet küçükken babasının seccadede oturduğunu, sadece oturduğunu görürdü bazen. "Baba ne yapıyorsun?" diye sormuştu bir kere. Babası dönmüştü, yüzünde garip bir huzur vardı: "Dinleniyorum oğlum." "Ama uyumuyorsun ki." "Ruh da dinlenir" demişti babası. "Bedenin dinlendiği gibi." O zamanlar anlamamıştı. Şimdi anlıyordu. "Estağfirullah..." Dudaklarından döküldü. Alışkanlıkla değil. İçeriden geliyordu bu sefer, kalpten. Dün öfkelendiği an aklına geldi. Müdürünün yüzü. Kendi yükselen sesi. Pişmanlık değil miydi bu? Pişmanlıktı. Ve bu pişmanlık, tuhaf biçimde onu yormuyordu — aksine içini boşaltıyordu sanki. Yıllardır taşınan bir yükü bırakmak gibi. Devam etti. "Estağfirullah..." Çocuğunun gözleri geldi. Yarın ona sarılacaktı. Yarın onun sorusunu dinleyecekti, ne sorarsa sorsun, ne kadar uzun sürer sürsün. -Biraz sonra pencereden dışarıya baktı. Henüz karanlıktı ama karanlığın içinde farklı bir renk vardı — gecenin siyahı değildi artık. Sabahın gelmekte olduğunu haber veren o koyu lacivert. Kuşlar henüz ötmüyordu ama sanki hazırlanıyorlardı. Aklına annesinin bir sözü geldi: "Bu saatte gökyüzü ile yer arasındaki perde incelir." Çocukken bunun ne anlama geldiğini düşünmüştü hep. Büyüdükçe anlamak yerine hissetmeye başlamıştı. Bu saatte dua etmek başkaydı. Gündüz de dua ediyordu, ama gündüzün duası bir binadan diğerine seslenmek gibiydi. Seher vaktinin duası ise kulağa fısıldamak gibiydi. Karısı Elif, bir gece sormuştu: "Sen neden hiç şikayet etmiyorsun? İşte bunca zorluk, ama sen hep aynısın." Ahmet Hoca düşünmüştü. "Ben şikayet etmesini bilmiyorum diye değil" demişti sonunda. "Her sabah kalkıp görüyorum ki nefes alıyorum, gözlerim açılıyor, ayaklarım beni taşıyor. Şikayet için söz bulmak giderek zorlaşıyor." Elif gülmüştü biraz. "Bu çok basit bir cevap." "En derin şeyler basit görünür" demişti. O sabah seccadeden kalkarken dışarıdan bir ses geldi — ilk kuş. Tek, titrek, karanlığa inat bir ses. Ahmet Hoca pencereye yürüdü. Ufukta pembe bir çizgi belirmeye başlamıştı. Güneş henüz gelmemişti ama geldiğini haber veriyordu. İçinden geçirdiklerini kimseye anlatamayacağını biliyordu. Kelimeler tutmazdı bu hissi. Ama hissin kendisi gerçekti — kalbinde bir ferahlık, bir temizlik, sanki geceyle birlikte bir şeyleri bırakmıştı ve sabah onu yeniden, biraz daha hafif buluyordu. Sabah namazının vakti geliyordu. Ahmet Hoca ayakkabılarını giydi ve kapıdan çıktı. Sokak hâlâ boştu. Sadece o ve sabah arasında hiçbir şey yoktu. Ve bu ona yetiyordu.

KİTAP İZLERİ

Küçük İşler Büyük Özgürlükler

Mert Başaran

Finansal Özgürlük Arayanlara Bir Dost Tavsiyesi Mert Başaran'ın "Küçük İşler Büyük Özgürlükler" adlı eseri, kişisel finansı karmaşık tablolardan ve anlaşılmaz jargonlardan arındırarak hayatın içinden bir
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön