Bu bir korona zamanı yazısı.
Takvimlerin durduğu,
aklın geri çekildiği,
korkunun yönetimi ele aldığı günlerden.
Bir tüccar yolda vebayla karşılaşır.
“Nereye gidiyorsun?” der.
“Bağdat’a.”
“Kaç kişiyi öldüreceksin?”
“Beş bin.”
Sonra tekrar karşılaşırlar.
Bağdat’ta altmış bin kişi ölmüştür.
Tüccar hesap sorar.
Veba sakindir:
“Ben beş binini öldürdüm.
Geri kalanını korku.”
Yüzyıllar geçti.
Hikâye değişmedi.
Korona bin kişiyi aldı.
Gerisini panik aldı.
Aç kalma korkusu aldı.
Alışkanlıklarımız aldı.
Bir de “bana bir şey olmaz” cümlesi aldı.
10 Nisan akşamı
virüsten değil,
akıldan uzaklaştık.
Ekmek kuyruğu değildi o.
Korkunun dışarı taşmasıydı.
Ne mesafe kaldı,
ne hastalık bilinci,
ne de başkasının hayatı.
Aylarca gece gündüz çalışan insanların emeği
birkaç saatlik telaşla silindi.
Bir karar değil,
bir panik anı her şeyi dağıttı.
Bizi asıl yoran korona olmadı.
Kurala direnen yanımız oldu.
Evde kalamayan sabırsızlığımız.
Konforsuzluğa tahammülsüzlüğümüz.
Çünkü insan
ölümden önce
alışkanlığını kaybetmekten korkuyor.
Bir de kimsenin konuşmak istemediği taraf var:
Korku bağışıklığı düşürür.
Sürekli gerilim bedeni içeriden çürütür.
Zihin çöktüğünde,
beden zaten savunmasız kalır.
Bazı zamanlar vardır,
mikrop sadece bahanedir.
Asıl yıkım
akıl askıya alındığında başlar.
Ve bu,
tam da öyle bir zamandı.