12 Ekim 2006.
Takvim yaprağı sıradan görünüyor ama bazı günler vardır,
aynı anda iki yarayı da kaşır.
Bir yanda bir Türk yazar,
tarihimizde ilk kez Nobel alıyor.
Diğer yanda Fransa Meclisi,
“Türkler soykırım yapmadı” demeyi suç sayan bir yasayı geçiriyor.
Tesadüf diyen olur.
Ben demiyorum.
Demek ki yol haritası netleşmiş.
Bu ülkeden ödül almak isteyenlere de bir reçete yazılmış.
Çok çalışmana gerek yok.
Biraz yetenek, biraz kalem…
Sonra bavulunu topla.
Gideceğin yer önemli değil,
söyleyeceklerin önemli.
Bu ülkeyi,
tarihini,
ölülerini,
dirilerini
bir güzel anlatacaksın.
Ama içeriden değil, dışarıya şikâyet eder gibi.
Sonra ne olur biliyor musun?
Birden bire kitapların çevrilir.
Röportajlar artar.
Fonlar açılır.
Kapılar kendiliğinden aralanır.
Kimliğin, cümlelerinden daha kıymetli olur.
Konuşmaya devam et.
Söv.
Aşağıla.
Karala.
Korkma.
Bu ülkede sana kimse gerçekten dokunmaz.
Dokunur gibi yaparlar,
sonra “ifade özgürlüğü” der geçerler.
Bir dava açılırsa üzülme.
O dava senin en iyi reklamındır.
Biraz daha meşhur olursun.
Biraz daha alkış alırsın.
Ve garip olan şu:
Sana en yüksek sesi çıkaranlar,
bu ülkenin yöneticileri bile olabilir.
Tarafsızlık adına,
seni korurlar.
Fransa alkışlar.
İsveç gülümser.
Tarihi kimin yazdığı önemli değildir,
kim anlattığı önemlidir çünkü.
Bu arada
Antep’te Fransızlara karşı verilen mücadeleyi unut.
Kurtuluş Savaşı’nı da.
Gerekirse her şeyin faili biz olalım.
Dünya rahatlasın.
Ama bilmediğin bir şey var.
Bu ülkede hâlâ
susarak direnen,
alkışsız yaşayan,
ödülsüz ama omurgalı
insanlar var.
Onlar konuşmaz.
Onlar davet edilmez.
Onlar kürsüye çıkmaz.
Ama şunu unutma:
Bazı insanlar ödül almaz…
Çünkü satacak cümlesi yoktur.