"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Şehit Ailelerinin Tepkisi Artarken...

Bir baba, şehit düşen oğlu için kalıplaşmış sözleri reddederek toplumsal bir gerçeği haykırıyor: "Neden hep garibanların çocukları ölüyor?" Bu samimi isyan, Türkiye'de terörle mücadelenin yükünü kimlerin omuzladığı sorusunu gündeme taşıyor. Yazar, bu adaletsizliğe dikkat çekerek, karar vericilerin de yakınlarının aynı tehlikelere maruz kalması gerektiğini savunuyor.

yazı resim

İki gün önce Mardin Dargeçit’te bir teğmen şehit edildi. Ardından babasının söylediği cümle, alıştığımız o kalıp cümleleri yerle bir etti:

“Oğlum vatana feda olsun demiyorum.”

Bu cümle bir isyan değildi. Bu cümle vatana karşı söylenmiş bir söz hiç değildi. Bu cümle, yıllardır üstü örtülen bir gerçeğin çıplak hâliydi.

Ve baba devam etti:

“Neden hep garibanların çocukları ölüyor? Neden şehit olanlardan biri bile milletvekili yakını değil?”

Bu soru yeni değil. Sadece ilk kez bu kadar yüksek sesle soruldu.

Benim cevabım da net: Evet, ben de aynı yerde duruyorum.

Eğer bu savaşın gerçekten bitmesini istiyorsak, eğer “terörle mücadele” laf olmaktan çıksın diyorsak, ilk yapılacak şey pozitif ayrımcılıktır.

Ama bu kez yoksula değil.

Milletvekillerinin, müsteşarların, generallerin; yani bu ülkenin kaderi hakkında karar verenlerin birinci derece yakınları…

Onlar da Güneydoğu’da askerlik yapacak. Onlar da cephede olacak.

İşte o zaman terörden beslenen sektör çöker. İşte o zaman Meclis, gerçekten çalışmaya başlar. Belki de o gün, Atatürk’ün kurduğu ilk Meclis’in o sert, kararlı, korkusuz duruşuna yeniden yaklaşırız.

Belki o gün, dış politikada yıllardır süren ezik, icazetçi, “aman bir şey demeyelim” hâli de sona erer.

Bugün PKK, açıkça görülüyor ki Büyük Kürdistan hayalinde Barzani’nin taşeronuna dönüşmüş durumda. Bu yüzden Türkiye’de akan kanın sorumluluğu sadece Kandil’de değil; Süleymaniye’de de, Erbil’dedir.

Orgeneral Başbuğ’un da söylediği gibi, PKK bizi Kerkük plebisitine kadar oyalıyor olabilir.

2007’de yapılacak referandumun sonucu belli. Son üç yıldır Kerkük ve çevresinde sistemli bir demografik müdahale var. Araplar sürüldü, tapular yakıldı, yargı işletilmedi. Türkmenler ise sessizce sindirildi.

Gerekçeler tartışılabilir ama uygulamalar açıkça savaş hukukuna aykırıydı.

Türkiye bugün çok ciddi bir tehdit altındadır. Ve ne acıdır ki hükümetten neredeyse tek bir net ses çıkmamaktadır.

Çünkü bu hükümet; özgüvenden, basiretten ve cesaretten yoksundur. Kırmızı çizgiler vardı, hatırlıyor musunuz? Artık telaffuz bile edilmiyor. Çünkü çizgi ihlal edilirse, hareket etmek gerekir.

Gündemi saptırmak ise çok kolaydır. Büyük Ortadoğu Projesi adım adım ilerlerken biz sadece izliyoruz.

Stratejimiz yok. Daha kötüsü, strateji üretme niyetimiz de yok.

Burnumuzun dibindeki Kandil’e asker gönderemiyoruz ama ABD istedi diye Lübnan’a asker gönderiyoruz.

Yarın oradan gelecek şehitleri hangi yüzle, hangi sözlerle ailelerine teslim edeceğiz?

Bunu anlayan ve onaylayan sadece hükümettir.

Artık vakit kaybetmeden Meclis’te gizli bir genel görüşme açılmalıdır. Genelkurmay’ın da katılımıyla ivedi bir strateji belirlenmeli ve uygulanmalıdır.

Ama bu strateji, Türkiye’nin gerçek gücüne yakışan, dik duran, dirayetli bir devlet aklıyla kurulmalıdır.

Aksi hâlde biz sadece şehit haberlerini izleyen, acıya alışmış bir toplum olmaya devam ederiz.

Ve hiçbir baba, “oğlum vatana feda olsun” demek zorunda kalmamalıdır.

Mehmet Salih Özsaraç

KİTAP İZLERİ

Esir Şehrin İnsanları

Kemal Tahir

Kemal Tahir’in İşgal İstanbul’unda Parçalanan Bir Ruhun Portresi Bir imparatorluk çökerken geride kalanların ruhunda açılan yaraları, bir ulusun en karanlık anlarında kendi kimliğini nasıl aradığını
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön