Avrupa Bizi Neden Sevmez?
“Avrupa bizi neden sevmez?” Bu soru, bu topraklarda neredeyse nesilden nesile aktarılır. Kimi siyasete bağlar, kimi dine, kimi kıskançlığa… Ama yıllar önce, bu soruya en çarpıcı cevaplardan biri, Avrupa’dan gelip uzun süre bu ülkede yaşamış bir ağızdan çıkmıştır.
Anlatılan şudur:
İstanbul Üniversitesi’nde görev yapan Alman asıllı Prof. Naumark, bir grup öğrencisiyle Boğaziçi’nde geziye çıkar. Sohbet sırasında öğrencilerden biri dayanamayıp sorar:
— “Hocam, Avrupa bizi neden sevmez?”
Profesör durur, düşünür ve şu cümleyle başlar:
“Samimi olayım… Avrupalı, Türkleri sevmez. Ve sevmesi de mümkün değildir.”
Bu cümle serttir. Ama devamı daha da düşündürücüdür.
Naumark’a göre bunun ilk nedeni dindir. Müslüman olduğumuz için… Ama ekler: “Farz edelim Hristiyan oldunuz; yine değişmez. Çünkü mesele din değil, hafızadır.”
Sonra tarihe gelir sözü. “Tarihten Türk çıkarılırsa, geriye tarih kalmaz” der. Osmanlı arşivlerinin bütünüyle açılmasının, bugün anlatılan Avrupa tarihini baştan sona yeniden yazdıracağını söyler. Avrupa’nın bunu bildiğini, ama konuşmadığını ima eder.
Bir başka sebep daha vardır: “Bir zamanlar siz Avrupa’nın pazarıydınız. Şimdi Avrupa’yı pazar yapmaya başladınız.”
Ve en can alıcı cümlelerinden biri şudur: “En az dört yüz yıl, Avrupa’da at koşturdunuz. Bu kolay unutulmaz.”
Selçukluların Anadolu’yu, Osmanlı’nın Balkanlar’ı ve Orta Avrupa’yı Haçlı ordularına mezar ettiğini hatırlatır. Silahla yenemeyenlerin, kültürle ve benzeterek hâkimiyet kurmaya çalıştığını söyler. Önce ahlâkın aşındırıldığını, sonra toplumun kendi içinde bölündüğünü…
İslam coğrafyasına dair sözleri daha da çarpıcıdır. Osmanlı’nın, İslam’ı yalnızca toprakla değil, ilimle ve ahlakla taşıdığını; Asr-ı Saadet çizgisini sürdürdüğünü vurgular. Batı’nın ise birçok yerde İslam’ı sapkın kanallara yönlendirdiğini iddia eder.
Ve şu tespiti yapar: “Kilise size kin kusmaktadır. Bunun nedeni bugüne ait değil, yüzyıllara aittir.”
Konuşmasının sonunda bugüne döner: Türkiye’ye ilk geldiğinde yalnızca birkaç üniversite olduğunu, zamanla bu sayının arttığını söyler. Osmanlı döneminde ise neredeyse her medresede bilim eğitimi verildiğini hatırlatır. “Avrupa, sizin bilmediklerinizi biliyor” der. Mesela Osmanlı’da yapılan ilk denizaltı gibi…
Son cümlesi ise rahatsız edicidir: “Gerçek hüviyetinize döndüğünüz gün, Avrupa’nın refahı sarsılır. Ama bu şartlarda bu dönüş zor görünüyor.”
Bu anlatı, ister birebir yaşanmış kabul edilsin ister bir düşünce metni olarak okunsun… Bir gerçeği hatırlatıyor:
Avrupa ile mesele, bugünün politikası değil; yüzyılların hafızasıdır.
Ve belki de asıl soru şudur: Avrupa’nın bizi sevip sevmemesi mi önemli, yoksa bizim kendimizi ne kadar bildiğimiz mi?
Mehmet Salih Özsaraç İnsan kalabildiysek, gerisi yeniden kurulur.