Halil, ömrünün kırk yılını küçük bir kasabada geçirmişti. Babası onu hep şöyle uyarırdı: "Oğlum, cebindeki paranın ağırlığını hissedersen bil ki o para seni taşıyor, sen onu değil." Halil gençken bu sözün anlamını kavrayamamıştı. Ama hayat, insana bazen çok sert dersler verir. Kasabanın en büyük tekstil fabrikasında muhasebe müdürüydü. Maaşı iyiydi, evi vardı, arabası vardı. Karısı Fatma ile iki çocuğu Elif ve Yusuf, kimsenin gıpta etmeyeceği bir rahatlık içinde yaşıyordu. Fakat Halil'in içinde yıllardır bir huzursuzluk vardı. Sanki kazandığı her lira, kalbinde açılan bir boşluğu daha da derinleştiriyordu. O yıl kışın sonu, kasabaya beklenmedik bir soğuk dalgası vurdu. Halil işe giderken mahalle pazarının kenarında bir adam fark etti. Yaşlı bir adamdı, sırtındaki ceket yırtık, ayakkabıları delik. Elinde birkaç kuru simit, gözlerinde derin bir yorgunluk vardı. Halil aradan geçti. Sonra durdu. Sonra tekrar yürüdü. Eve gidene kadar o adamın gözleri aklından çıkmadı. O gece Fatma, kocasının sofraya oturduğunu ama yemek yemediğini fark etti. — Ne düşünüyorsun? diye sordu. — Bugün pazarda bir adam gördüm. Çok yaşlıydı. Soğukta oturuyordu, dedi Halil. Fatma bir şey söylemedi. Kalkıp dolabın üstündeki eski Kur'an'ı getirdi. Yıllardır orada duruyordu, sayfaları sararmış, kapağı solmuş. — Babam ölmeden önce bunu okurdu, dedi. Tevbe Suresi'nin altmışıncı ayetini çok severdi. Hep derdi ki: "Allah kime vereceksin diye liste yapmış zaten. Ancak biz okumuyoruz." Halil o gece o ayeti okudu. "Şüphesiz sadakalar Allah'tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, onun üzerinde çalışanlar, kalpleri kazanılacak olanlar, boyunlar, borçlular, Allah yolu ve yol oğlu içindir. Ve Allah bilendir ve hikmet sahibidir." Ayet önünde uzun süre sessiz kaldı. Sonra fısıldadı: — Ben yıllarca zekât vermeli miyim, ne kadar vermeliyim diye düşündüm. Ama hiç kime vermeliyim diye bakmadım. Ertesi sabah Halil erken kalktı. Fatma'ya "işe gidiyorum" dedi ama önce pazara uğradı. Adam yine oradaydı. Adı Remzi'ydi. Yetmiş iki yaşındaydı, köyden çıkmış, şehirde tutunamayan oğlunun yanına gelmişti. Oğlu işsiz kalmış, aile dağılmış, Remzi ortada kalmıştı. Akrabası yoktu kasabada. Zekât toplayan bir vakfa gitmişti ama evrakı eksikmiş, bir daha geri dönememişti. Halil o sabah cebindeki paranın neredeyse tamamını Remzi'ye verdi. Adam gözlerini kırptı, utanarak aldı parayı. — Neden yapıyorsunuz bunu? diye sordu. Halil güldü. — Çünkü uzun süredir bir şeyin eksikliğini hissediyordum. Şimdi anlıyorum, siz benim için de buradasınız. Bu ilk adım, Halil'in hayatını kökten değiştirdi. Fabrikada muhasebe bölümünde çalıştığı için maaş günlerini iyi biliyordu. Kendi maaşını aldığı her ay, eline geçen paranın ilk dilimini kenara ayırmaya başladı. "Yılda bir kere yaparım" diye düşünmüyordu artık. Kur'an'ın anlayışı buydu zaten; kazandıkça ver, biriktirdikçe paylaş. Beklemek için bir neden yoktu. Ama asıl sarsıcı olan, bir gün annesinin onu arayışıydı. — Oğlum, bu ay kiraya biraz kaldım, dedi annesi. Sormak istemedim ama... Halil telefonu kapattıktan sonra uzun süre düşündü. Annesine zekât mı vermeli, yoksa bu ayrı bir şey miydi? Fatma ile konuştular. Uzun bir tartışma değildi bu; daha çok birlikte bir şeyi anlamaya çalışmaktı. — Bakara'da diyor ya, dedi Fatma. " Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De: Hayırdan ne sarf edebilirseniz anne, bana, öksüzler, yoksullar ve yolcular içindir. Ve hayırdan ne yaparsanız muhakkak Allah onu bilir." Anne-babaya zekât verilmesi konusunda, aile bireylerinin geçim kaynaklarının ayrılığı belirleyici bir unsurdur. Ama sen zaten onun geçimini karşılıyorsan, zekât ayrı bir şey — Annemle babam ayrı oturuyor, ayrı geliri vardı ama artık emekliliği yetmiyor. — O zaman hem evladın, hem de paylaşan birisin. İkisi de güzel. Halil ertesi gün annesinin hesabına para gönderdi. Ama onu asıl düşündüren şu oldu: Yıllarca annesine "yardım etmek" ile "zekât vermek" arasındaki farkı hiç sorgulamadan geçirmişti. Oysa ikisi de aynı nehrin kollarıydı. Önemli olan niyetti. Kasabada zamanla Halil'in değiştiğini fark edenler oldu. Fabrika arkadaşı Kemal, bir gün yanına geldi: — Sen son zamanlarda farklısın. Ne oldu sana? Halil güldü. — Cebimde para azaldı, içimde huzur arttı. Kemal kaşlarını çattı. — Hayır mı yapıyorsun çok? — Hayır yapmıyorum. Paylaşıyorum. Fark var. Bu ayrım Kemal'in aklına takıldı. Günler sonra Halil'e geldi. — O farkı anlatır mısın? Halil düşündü bir an. — Hayır yaparken kendini iyi hissediyorsun çünkü sen bir şey veriyorsun. Ama paylaşırken anlıyorsun ki o şey zaten sana emanetti. Senden önce de o ihtiyaç sahibine aitti aslında. Aylar geçti. Halil, kasabada küçük ama etkili bir ağ kurmuştu. Her ay maaşını alır almaz bir liste yapardı. Remzi amca vardı listede. Komşularının borçlu olduğunu öğrendiği genç bir çift vardı. Bir öğrenci vardı, üniversiteyi bırakmak üzereydi para yüzünden. Hepsine sessiz sedasız ulaşırdı. Gösteriş yoktu, tantana yoktu. Bir Cuma günü imamla yolda karşılaştı. — Halil Bey, sizi duydum. Hayırlı işler yapıyormuşsunuz. Halil rahatsız oldu. — Hoca efendi, umarım abartılmamıştır. Ben sadece... — Sadece ne? — Sadece bir şeyin farkına vardım. Zekât bir rakam meselesi değil. "Ne kadar vereyim?" sorusu yanlış soru. Doğrusu şu: "Bağış." İmam güldü. — Kur'an buna afv diyor. Bağış. Gönülden kopanı ver. — Evet, dedi Halil. Ama onu anlamak için önce kendi içini bilmek lazım. Ben yıllarca senede sadece bir kez olduğuna kırkta bir gibi basit bir şey olduğuna inanarak yaşadım. Yılın on bir ayında zekatı vermedim. O kışın sonunda Remzi amca hastalandı. Halil onu hastaneye götürdü, yanında bekledi. Taburcu olduğunda yaşlı adam elini tuttu. — Sen neden yapıyorsun bunları? Müslümanlık olsun diye mi? Halil bir süre cevap vermedi. — Kısmen evet. Ama asıl şunu öğrendim: Vermek, almaktan daha hafif. İnsanın içindeki yük, para biriktirdikçe değil, paylaştıkça azalıyor. Remzi güldü. Dişleri eksikti, gözleri doluydu. — Baban sana iyi bir şey öğretmiş. — Hayır, dedi Halil. Babam sözü öğretti. Siz bana anlamını öğrettiniz. Yıllar sonra Halil, çocuklarına bu hikayeyi anlattı. Elif büyümüş, kendisi de çalışmaya başlamıştı. Bir gün sordu babasına: — Baba, ben de zekât vermek istiyorum ama ne kadar vermem gerektiğini bilmiyorum. Halil gülümsedi. Yıllarca kendisinin de takıldığı soruydu bu. — Kur'an sabit bir rakam vermiyor, dedi. Çünkü herkesin elindeki farklı, herkesin ihtiyacı farklı. Sana şunu sorayım: Maaşını aldığında, senden sonra kimin aklına gelir? Elif düşündü. — Bilmiyorum. Belki önce faturalar... — İşte orada başlıyor. Eğer faturalardan sonra geriye bir şey kalıyorsa ve sen o geri kalanı sadece biriktiriyorsan, paylaşman gereken bir şey var demektir. Ama bunu bir yük gibi yapma. Bunu bir arınma gibi yap. Halil'in babası haklıymış. Para insanı taşımaya başladığında, ağırlaşır her şey. Ama Halil, yılların sonunda şunu öğrenmişti: Zekât sadece bir mali yükümlülük değildi. O, insanın kendi nefsiyle yaptığı dürüst bir hesaplaşmaydı. "Bende ne var?" sorusundan "Başkasının neye ihtiyacı var?" sorusuna geçiş; işte zekâtın özü buydu. Ve bu geçişi yapmak için, bazen pazarda bir yaşlı adamın gözlerine bakmak yetiyordu.
KİTAP İZLERİ
Engereğin Gözü
Zülfü Livaneli
İktidarın Göz Kamaştıran Işığı ve Bir Hadımın Gözünden Saray Zülfü Livaneli’nin, okurunu XVII. yüzyıl Topkapı Sarayı'nın loş ve entrika dolu koridorlarına davet eden romanı "Engereğin
İncelemeyi Oku