orhan pamuk'un söyleşisini izledim.
çocuk olsam beni ikna derdi ama ben çocuk değilim.
neymiş, otuz bin şehit öldürülmüşse, karşıdan otuz bin kişi ölmüş.
teröristler de mi şehit yani?
bu ne saçma bir insan.
orhan pamuk düşüşte. onu okuyacak adam bulamayacak bir süre sonra bu ülkede.
zaten kendi de diyor, kitaplarım 33 dile çevrildi.
demek istiyor ki, bu ülkede kimse okumasa da olur beni. dünyayı fethettim.
idealist saçma bir insan orhan pamuk.
oysa o daha ünlü olmadan onun bir kitabını almıştım, hayran olmuştum kitaba.
şimdi sıfır gözümle, bir yazar nasıl saçma sapan konuşabiliyor? acaba o ağızla kaç kişiyi ikna eder burda?
geçelim bunu....
roman konusunda birkaç şey diyecektim...nerdeyse bütün ülke şiir yazıyor...öykü yazıyor...ikisi de kısalıktan alıyor gücünü çünkü...
peki roman? kaç kişi roman yazıyor?
uzun olduğu için ve büyük işçilik gerektirdiği için, bu işle ilgilenenlerin sayısı çok az,
çok çok az.
maddi olarak böyle bir yere gelmek de ömür alacağı için, insanlar başka işler yapıyorlar, bu işle gönülden ilgilenenler, işleriyle roman sevdalarını birlikte götürüyorlar.
bu işle geçinenler ise, tanınmış olanlar, sağda solda köşeleri var,
düşünün ki, ülkede dizi bolluğu var, senarist bolluğu,
bir diğer alanda da bu açlık var elbette, bunca yayınevi ne basacak?
tabiki iyi yazarlara ihtiyaçları var, kendini yetiştirmiş yazarlara.
ilerki yıllarda, işte bu büyüme, yeni yazarlar gerektirecek.
ben derim ki, bu bir meslek, bu işten para da kazanılıyor,
çokları diyor kitap okunmuyor vs.... onlar yalan elbette....
birçok yayınevi kuruluyor, bunlar bu işe para yatırıyor....
işte en zoru, bu alanda kendini yetiştirmiş yazar bulmak, işte buna ömür harcayanlar, gayret edenler, kesinlikle yükselecek, bir büyük yayınevine girmek zor değildir, sıkı çalışanlar elbbette, para da kazanırlar, çünkü kitaplar satılıyor, yenileri basılıyor, o ünlü yazarlar bile, birden bir yere gelmiyorlar, işin içinde büyük bir emek var, elbette çevreden yardım da alıyorlar, ama emeksiz olmuyor,
çilesini çekiyorlar, çekilir, benim bu yazma serüveninden çıkardığım en büyük ders: asla iyi olduğunu savunma, asla başardığını düşünme, yeni şeyler öğren...
bu düşünce bana inanılmaz yol aldırdı. bunu tavsiye ederim.
yazarlık, uzun vadeli bir iş, on sene yatırım yaparsınız, on beş sene sonra meyve toplarsınız, sabır, en büyük güçtür.
İlk kitabım: KARMA, öykü şiir kitabıdır...
benden alabilirsiniz....ya da gündüz yayınevinden..
beş ytl.
110 sayfa....
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
yazarların ilham kaynağının çoğu zaman bir başka yazar olduğunu düşünürüm. hem böylece tüm maddesel kaygılardan uzak geniş bir pencere açılır ilham perisine. genellikle okuduğumuz yazarın kişisel özellikleri ilgilendirmez bizi pek. yani önemli olan sanat ürünüdür öncelikle. ( elbette bu söylediklerim bilinçli okurlar için geçerli.)
nihayetinde bitmiş bir roman, henüz yazılmamış bir romanın ( belki de hiç yazılmayacak ) başlangıcıdır... ilham perisi sayfaların arasını mesken tutar çok zaman...
Sevdanın adı Elif , hüznün adı , hasretin adı Elif...Kekik kokulu sevdaları vardı , ayın şavkın da tutuklu gülmeleri , bir de o güzel " emmi" demeseydi...
Güzel Ne Güzel Olmuşsun
Güzel ne güzel olmuşsun
Görülmeyi görülmeyi
Siyah zülfün halkalanmış
Örülmeyi örülmeyi
Mendilim yudum arıttım
Gülün dalında kuruttum
Adın ne idi unuttum
Sorulmayı sorulmayı
Seğirttim ardından yettim
Eğildim yüzünden öptüm
Adın bilirdim unuttum
Çağırmayı çağırmayı
Benim yarim bana küsmüş
Zülfünü gerdana dökmüş
Muhabbeti benden kesmiş
Sevilmeyi sevilmeyi
Çağır Karac'oğlan çağır
Taş düştüğü yerde ağır
Yiğit sevdiğinden soğur
Sarılmayı sarılmayı
_______________________________________________________________
Elif
İncecikten bir kar yağar,
Tozar Elif, Elif deyi...
Deli gönül abdal olmuş,
Gezer Elif, Elif deyi...
Elif’in uğru nakışlı,
Yavrı balaban bakışlı,
Yayla çiçeği kokuşlu,
Kokar Elif, Elif deyi...
Elif kaşlarını çatar,
Gamzesi sineme batar.
Ak elleri kalem tutar,
Yazar Elif, Elif deyi...
Evlerinin önü çardak,
Elif'in elinde bardak,
Sanki yeşil başlı ördek
Yüzer Elif, Elif deyi...
Karac'oğlan eğmelerin,
Gönül sevmez değmelerin,
İliklemiş düğmelerin,
Çözer Elif, Elif deyi...
_______________________________________________________________
Bir Kız Bana Emmi Dedi
Değirmenden gelirim beygirim yüklü
Şu kızı görenin del olur aklı
On beş yaşında kırk beş belikli
Bir kız bana emmi dedi neyleyim
Bizim ilde üzüm olur alc olur
Sızılaşır bozkurtları aç olur
Bir yiğide emmi demek güç olur
Bir kız bana emmi dedi neyleyim
Birem birem toplayayım odunu
Bilem dedim bilemedim adını
Elbistan yanaklı Kürdler kadını
Bir kız bana emmi dedi neyleyim
Karacoğlan der ki noldum nolayım
Akar sularınan bende geleyim
Sakal seni makkabınan yolayım
Bir kız bana emmi dedi neyleyim
_______________________________________________________________
ELÂ GÖZLÜM BEN BU İLDEN GİDERSEM
Elâ gözlüm ben bu ilden gidersem
Zülfü perişanım kal melûl melûl
Kerem et aklından çıkarma beni
Ağla göz yaşını sil melûl melûl
Yiğit, ey sevdiğim sen seni gözet
Karayı bağla da beyazı çöz at
Doldur ver bâdeyi, bir dahi uzat
Ayrılık şerbetin ver melûl melûl
Elvan çiçeklerden sokma başına
Kudret kalemini çekme kaşına
Beni unutursan doyma yaşına
Gez benim aşkımla yâr melûl melûl
Karac'oğlan der ki, ölüp ölünce
Ben de güzel sevdim kendi halimce
Varıp gurbet ile vâsıl olunca
Dostlardan haberim al melûl melûl
Karacaoğlan
"PAKİSTAN DEPREMİ] İkbal’in torunları yardım bekliyor!
İslam dünyasının çilekeş coğrafyası Pakistan yine taze bir acıyla gündeme geldi. Öyle bir acı ki ne yürekler taşıyabilir ne de kelimeler ifade edebilir.
Bu acıyı ancak biz hissedebiliriz. Sözün bittiği yerdeyiz şimdi. Rahmet ve mağfiret ayında vefa sırası bizde. Nice milyonlar, viraneler arasında bir ses bekliyor. Nice yetimler, başlarını okşayacak bir şefkat eli. Şimdi hep birlikte her nefeste Pakistan’a “yalnız değilsiniz” demenin ve nice yıllar içinde birikmiş bir borcun ödenmesinin vaktidir. O Pakistan ki nice yüzyıllardır tarihi paylaştığımız, ecdadımızın dilini “Urduca” konuşan bir ülkedir. Ve halkı en sıkıntılı günlerimizde hep bizimle olmuş, gün gelmiş yürekleri kendi dertlerini unutup bizim için çarpmış, gün gelmiş kendilerini Türkiye’nin bir vilayeti olarak takdim edecek kadar bizimle olmuş, hatta belki de yeryüzünde eğer varsa bizi bizden çok sevebilmiş, dostluğun, kardeşliğin, kadirşinaslığın, vefanın, fedakarlığın dünya durdukça parlayacak en mümtaz misallerini sergilemiş çilekeş bir halktır.
En zor zamanlarında Osmanlı’nın imdadına yetiştiler...
Bir zamanlar (Hindistan ve Bangladeş ile beraber 1206’dan 1858’e kadar) değişik Türk hanedanlarına ev sahipliği yapmış olan bu ülke, sömürgecilik çağının vahşi piyasasında İngiliz hakimiyetine girince kendi çaresizliklerine karşı bir varlık ümidi olarak, insanlık onurlarını ve İslamlık şereflerini Türklerin ve Osmanlı Devleti’nin varlığına rabt ederek yaşaya gelmişlerdir. Henüz haberleşme vasıtalarının hiç yaygın bulunmadığı 1854 Kırım Savaşı’ndan itibaren dualarını ve varlıklarını bizim için paylaşmayı bir hayat tarzı olarak benimsemiş olan Güney Asyalılar gün gelmiş yalınayak nice yalçın kayalıklar, yüksek dağlar aşarak ulaştıkları Anadolu ve Balkanlarda bizimle aynı safta savaşa gönüllü olmuşlar, gün gelmiş oluşturdukları Kızılay ve tıp heyetleriyle yaralarımızı sarıp gözyaşlarımızı silmişler, dünyada savunmasız ve sahipsiz kaldığımızı düşündüğümüz zamanlarda her zaman yanı başımızda oluvermişlerdir. Tarihin hafızasında kayıtlı, sayısız misaller bulunmaktadır. Mesela 93 Harbi (1877-78)’nin en karanlık safhalarında “Türkler için yapabileceğimiz her şeyi yapmak bizim için farzdır; zira yeryüzünde Müslümanların taşıdıkları haysiyet Türkler yüzündendir.” (Urdu Ahbar, 17 Agustos 1876, Enverul-Ahbar, 1 Ağustos 1877) diyerek başlattıkları yardım kampanyaları ile o tarihler için muazzam sayılabilecek bir meblağı (125.000 Osmanlı Lirası) İstanbul’a ulaştırmışlardır (Osmanlı Arşivi, Defter-i İane-i Hindiyye, s. 108-109).
Bu rakamın ve fedakarlığın önemi, eğer aynı tarihlerde o ülkenin yaşadığı ve birkaç milyon insanını kaybettiği kuraklık ve açlık felaketi dikkate alınırsa daha net anlaşılacaktır. 1897 Osmanlı-Yunan savaşında Karaçi halkının İstanbul’a çektiği bir telgraf metninde yer alan şu ifadeler de kayıtlardadır: “Bütün servetimiz, evlerimiz, mülklerimiz, bedenimiz ve ruhumuz büyük İslam hükümetinin yoluna feda olsun.” (Malumat, 5 Haziran 1897). İşte 1911 Trablusgarb Savaşı sırasında zamanı donduran bir hemhal olma keyfiyeti. Osmanlı Devleti’ne haksız yere savaş açan İtalyan hükümetini ve mallarını boykot mitingi: “Bir kuruş bile düşman cebine gitmemelidir.” Sebilürreşad bu boykotun maliyetinin İtalyanlara yıllık en az 5 milyon sterlin olduğunu not etmiştir (19 Receb 1330).
Balkan savaşlarında oluk oluk Osmanlı kanı aktığı zamanlarda şimdi belki de yıkıntılar arasında kalmış bir meydanda, binlerce km uzaklıktaki kardeşlerinin acısını yüreklerinde hisseden çaresiz halk bir telaş içindedir. Osmanlı için yardım sandıkları açılmış, herkes ellerinde ne varsa buraya yetiştirmektedir. Genç kızlar çeyizliklerini, öğrenciler harçlıklarını velhasıl herkes ne imkanları varsa ‘tek Osmanlı yaşasın diyerek’ buraya taşımaktadır. O topraklar o zamanlar İngiliz hakimiyetindedir. Gelişmeleri takip eden bir İngiliz görevlinin kaleminden rapor edilen şu ifadeler kelimelerin anlam sınırlarını zorladığı bir vakayı da kaydetmiştir: “Herkes elindeki her şeyi Osmanlı’ya yardım için getirip bırakıyordu. Bir ara kalabalık telaşlandı, bir hareketlilik görüldü. Kucağında bebek bulunan fakir bir kadın can havliyle sağa sola koşuşturuyor, ‘Yok mudur bir hayırsever, Allah rızası için bu çocuğumu satın alsın, bedelini Osmanlı’ya göndereyim.’ diyordu. Herkes şaşkın, herkes perişandı. Yürekler parçalanmıştı sanki. Hemderd olmanın bu derecesi mümkün müydü? Neyse ki bir hayır sahibi kadın adına istediği meblağı yardım sandığına, çocuğu da annesine bıraktı.” (Hindistan Arşivi, H. Pol, Ekim 1913) Birinci Dünya Savaşı yılları tam bir kader imtihanı idi o insanlar için. Bir tarafta ülkenin hakimi İngilizler bir taraftan gönüllerin hakimi Osmanlılar vardı. Binlercesi hapsedildi, bütün aydınları sürgün. Gazeteleri kapatıldı. Yine de yürekleri Osmanlı için çarpmaya devam etmişti. Mevlana Muhammed Ali’nin Comrade gazetesinde yer alan “Türklerden bizim için de dua etmelerini bekliyoruz, zira sadece onlar bizim ızdırabımızı ve çilemizi tahayyül edebilirler.” ifadeleri belki de başka söze hacet bırakmayan netliktedir. Ve savaşın akabinde yaşanan sonu belirsiz bir fedakarlık imtihanı “hilafet ve hicret hareketleri”. İngiliz hükümetinin resmi tarihçisi Theodore Morison’un gözlemleri şöyle: “Peşaver’den Argot’a bütün Müslümanlar Türkiye üzerine yoğunlaşmışlar. Evlerine kapanmış kadınlar bunun için gözyaşı döküyorlar... Artık başka hiçbir şey konuşulmuyor ve düşünülmüyor.”
Vefa sırası Osmanlı’nın torunlarında!
Siz hiç Sevr’e karşı başka bir ülkede milyonlarca insanın bütün varlıklarını feda edip, evlerini, yurtlarını terk ederek, yalınayak yollara düşerek karşı çıktığını işitmiş miydiniz? Pakistan da onlardan biriydi. Milli Mücadele’mizde kendi çaresizliklerine rağmen yemeyip içmeyip gönderebildikleri ianelerle bizi hiç yalnız bırakmadıkları da hafızalarımızdadır. O günlerin halet-i ruhiyesini destansı bir şekilde bize aktaran bir başka kayıt sahibi de şair Muhammed İkbal’dir. Lahor’da binlerce kişinin katıldığı bir Osmanlı gündemli toplantıda dudaklarından şu sözler dökülür: “Bu dünyadan göçmüştüm. Melekler beni rahmet ayetinin sahibi Hz. Peygamber’in huzuruna çıkardılar. Hz. Peygamber buyurdu: ‘Ey Hicaz bahçesinin bülbülü, senin her goncan senin terennümünün ateşi ile ısındı, senin gönlün aşk şarabıyla coşkundur. Senin coşkunluğun Allah’a secde ve niyazda bulunmaktır. Dünyanın alçaklığından göklere doğru uçtuğun zaman melekler sana yüksekliğin sırrını öğrettiler. Cihan bahçesinden çıkıp bana bir koku gibi yaklaştın, söyle bana ne gibi bir hediye getirdin.’ dedi. ‘Ya Muhammed (sas) varlık aleminde binlerce gül, lale var; ama ne renk ne de koku hepsi vefasızdır. Yalnız bir şey getirdim; bir şişe kan ki eşi yoktur cennette bile. Bu senin ümmetinin namusu, vicdanıdır. Bu, şehid Mehmetçiğin kanıdır.’ dedim.”
O İkbal’in, o ‘fakir kadın’ın halkı şimdi bizden bekliyor aynı duyguyu. Tıpkı Mevlana Muhammed Ali’nin yazdığı gibi, bu acıyı en iyi biz hissederiz. Bu rahmet ve mağfiret ayında dualarımızda, iftar sofralarımızda onlarla beraber olmak vaktidir. Şimdi bizim de tarihe onlar gibi bir kardeşlik ve vefa sahifesi daha kaydetme zamanıdır. Şimdi Ramazan gibi Ramazan zamanıdır. "
....Attila İlhan'ı sadece şiirleriyle anmak vatana ve ona ihanettir.
....Attila İlhan'nın antiemperyalist yanını görmemek ajanlıktır, işbirlikçiliktir.
....Attilla İlhan'a sansür uygulayan TRT ve AKP'nin timsah gözyaşlarına kanmak hainliktir.
....Atilla İlhan ve antiemperyalist mücadele hakkında Mynet'e haber yorumu gönderdim yayınlanmadı. İşbirlikçiler her yerde. Umarım İzedebiyat'ta yokturlar-eminim-.
....Parola aynı: Vatan. İşaret aynı: Namus. Yöneten Attila İlhan'lar.
....Emin olun ki böyle giderse çocuklarımız yeni bir devlet kurmak zorunda kalacaklar.
....ŞİİR VATANDIR, NAMUSDUR, ATTİLA İLHAN'DIR, ÖLÜMDÜR, BAĞIMSIZLIKITIR....
Merhaba arkadaşlar yazılarıma hepinize sevgilerimi yollayarak başlıyorum. İstesekte istemesekte öleceğiz. madem öleceğiz sizlerden dileğim odur ki arkanızda kalıcı ve faydalı eser bırakmanızdır.
Türküler doğdu birden içime , türkü türkü filizlendi şuramda bir çığlık.Bir çift göz gördüm / aydınlık.Yürek gördüm , gören bir yürek...
Vurmuş saza mızrabını , vurmuş yüreğime mızrabını...
Gözü olupta göremeyenler utansın...
BENİ HOR GÖRME KARDEŞİM
Beni hor görme kardeşim
Sen altındın ben tunç muyum
Aynı vardan var olmuşuz
Sen gümüşsün ben saç mıyım
Ne varise sende bende
Aynı varlık her bedende
Yarın mezara girende
Sen toksun da be aç mıyım
Kimi molla kimi derviş
Allah bize neler vermiş
Kimi arı çiçek dermiş
Sen balsın da ben cec miyim
Topraktandır cümle beden
Nefsini öldür ölmeden
Böyle emretmiş yaradan
Sen kalemsin ben uç muyum
Tabiata Veysel aşık
Topraktan olduk kardaşık
Aynı yolcuyuz yoldaşık
Sen yolcusun ben bac mıyım
_______________________________________________________________
KARA TOPRAK
Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sadık yarim kara topraktır.
beyhude dolandım, boşa yoruldum
Benim sadık yarim kara topraktır.
Nice güzellere bağlandım kaldım
Ne bir vefa gördüm ne fayda buldum
Her türlü istediğim topraktan aldım
Benim sadık yarim kara topraktır
Koyun verdi, kuzu verdi, süt verdi
Yemek verdi, ekmek verdi, et verdi
Kazma ile dövmeyince kıt verdi
Benim sadık yarim kara topraktır
Adem'den bu deme neslim getirdi
Bana türlü türlü meyve bitirdi
Her gün beni tepesinde götürdü
Benim sadık yarim kara topraktır.
Karnın yardım kazmayınan, belinen
Yüzün yırttım tırnağınan, elinen
Yine beni karşıladı gülünen
Benim sadık yarim kara topraktır
İşkence yaptıkça bana gülerdi
bunda yalan yoktur herkes de gördü
Bir çekirdek verdim, dört bostan verdi
Benim sadık yarim kara topraktır.
Havaya bakarsam hava alırım
Toprağa bakarsam dua alırım
Topraktan ayrılsam nerde kalırım
Benim sadık yarim kara topraktır.
Bir dileğin varsa iste Allah'tan
Almak için uzak gitme topraktan
Cömertlik toprağa verilmiş Hak'tan
Benim sadık yarim kara topraktır.
Hakikat istersen açık bir nokta
Allah kula yakın, kul da Allah'a
Hakkın gizli hazinesi toprakta
Benim sadık yarim kara topraktır.
Bütün kusurumu toprak gizliyor
Melhem çalıp yaralarım düzlüyor
Kolun açmış yollarımı gözlüyor
Benim sadık yarim kara topraktır.
Her kim ki olursa bu sırra mazhar
Dünyaya bırakır ölmez bir eser
Gün gelir Veysel'i bağrına basar
Benim sadık yarim kara topraktır
_______________________________________________________________
TÜRKÜZ TÜRKÜ ÇAĞIRIRIZ (2205 Hit)
Dünya dolsa şarkıyılan
Türküz türkü çağırırız
Yola gitmek korkuyulan
Türküz türkü çağırırız
Türküz Türkler yoldaşımız
Hesaba gelmez yaşımız
Nerde olsa savaşırız
Türküz türkü çağırırız
Türklerdir bizim atamız
Halis Türküz kanı temiz
Şarkı gazeldir hatamız
Türküz türkü çağırırız
Bayramlarda düğünlerde
Toplantıda yığınlarda
Sıkılınca dar günlerde
Türküz türkü çağırırız
Yaylalarda yataklarda
Odalarda otaklarda
Koyun gibi koytaklarda
Türküz türkü çağırırız
Su başında sulaklarda
Türkün sesi kulaklarda
Beşiklerde beleklerde
Türküz türkü çağırırız
Hep beraber gelin kızlar
Bile coşar o yıldızlar
Koşulunca çifte sazlar
Türküz türkü çağırırız
İnler Veysel arı gibi
Bülbüllerin zarı gibi
Turnalar katarı gibi
Türküz türkü çağırırız
_______________________________________________________________
DOSTLAR BENİ HATIRLASIN (16008 Hit)
Ben giderim adım kalır,
Dostlar beni hatırlasın.
Düğün olur, bayram gelir,
Dostlar beni hatırlasın.
Can bedenden ayrılacak,
Tütmez baca, yanmaz ocak,
Selam olsun kucak kucak,
Dostlar beni hatırlasın.
Açar solar türlü çiçek
Kimler gülmüş, kim gülecek
Murat yalan, ölüm gerçek,
Dostlar beni hatırlasın.
Gün ikindi akşam olur,
Gör ki başa neler gelir,
Veysel gider, adı kalır
Dostlar beni hatırlasın
Aşık Veysel
İbibik kuşu nasıl olur
Hiç bilmem ben
Kaf dağının ardına da hiç geçmedim
Zümrüdü Anka kuşunu
Uçarken de görmedim
Ama seni gördüm
gözlerindeki hüznü
Saçının kumralını
endamını işveni gördüm
masal gibiydi
hiç bitmesini istemediğim
Şimdi seni gazetelerde gördüm
masal çok önceden bitmişti gerçi
büyümüştüm,çocuk değildim artık
bilmiyorum
hangimiz için üzüldüm
mavi ada sakinleri, kahraman tazeoğlunun az ama öz olan şiirlerini okuduğunuzda bi ömürlük hisler taşıycaksınız..seni içimden terk ediyorum, bunlardan bitanesi..
Merhaba Düşge,
sizin sorunuzu anladığımı varsayarak, fakat kendimi yine de "bu yolda uğraşan" biri olarak görmeden, kısaca şu (yine tuhaf) izlenimimi dile getirmek istiyorum:
Okuduğum romanların kahramanları, bana kimi zaman, roman dışında, yani "bizim görsel dünyamızdaki" kahramanlar kadar inatçı, bencil ve "kendine buyruk" gelir. Hatta, dışarıdaki kimlikler nasıl ki bölünmez birer bütün (in-dividuum = birey) ise, içeridekiler de büsbütün, tek, parçalanamaz, koku, ten, en dibi görülmezdir nasıl oluyorsa, -biz bunları konuşurken, acaba Don Kişot -yani şu an- ne gibi garabet içinde nerede neyi düşlüyor gibi bir içten soru sorasım var sanki...bu durumda: yazar ne yapsın ki zavallı, kahramanın peşi sıra tıpkı Sancho Pansa yolun nereye gittiğinden habersiz sürüklenir durur eşeğin üzerinde...garip, sahiden garip bir durum, ama kanımca, bunda bir yasallık var, bizim "kolaylaştırıcı ve düzleştirici" aklımızın pek alamadığı...
şimdilik bu telaşlı ve gelişi güzel izlenimle selamlıyorum sizi
suyel
Şair - yazar Attila İlhan
Hayatı
15 Haziran 1925'te Menemen'de doğdu. İlk ve orta eğitiminin büyük bir bölümünü İzmir ve babasının işi dolayısıyla gittikleri farklı bölgelerde tamamladı. İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza yazdığı Nazım Hikmet şiirleriyle yakalanmasıyla 1941 Şubat'ında, 16 yaşındayken tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Üç hafta gözetim altında kaldı. İki ay hapiste yattı. Türkiye'nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve İstanbul Işık Lisesi'ne yazıldı. Lise son sınıftayken amcasının kendisinden habersiz katıldığı CHP Şiir Armağanı'nda Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikincilik ödülünü pek çok ünlü şairi geride bırakarak aldı. 1946'ta mezun oldu. İstanbul Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu. Üniversite hayatının başarılı geçen yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayınlanmaya başladı. 1948'de ilk şiir kitabı Duvar'ı kendi imkanlarıyla yayınladı.
Paris Yılları
1949 yılında, üniversite ikinci sınıftayken Nazım Hikmet'i kurtarma hareketine katılmak üzere ilk kez Paris'e gitti. Bu harekette aktif rol oynadı. Fransız toplumu ve orada bulunduğu çevreye ilişkin gözlemleri daha sonraki eserlerinde yer alan bir çok karakter ve olaya temel oluşturmuştur. Türkiye'ye geri dönüşünde sıklıkla başı polisle derde girdi. Sansaryan Han'daki sorgulamalar ölüm, tehlike, gerilim temalarının işlendiği eserlerinde önemli rol oynamıştır. Bir kaç kez gözaltına alındı.
İstanbul - Paris - İzmir Üçgeni
1951 yılında Gerçek gazetesinde bir yazısından dolayı kovuşturmaya uğrayınca Paris'e tekrar gitti. Fransa'daki bu dönem Attilâ İlhan'ın Fransızca'yı ve Marksizmi öğrendiği yıllardır. 1950'li yılları İstanbul - İzmir - Paris üçgeni içerisinde geçiren Attilâ İlhan, bu dönemde ismini yavaş yavaş Türkiye çapında duyurmaya başladı. Yurda döndükten sonra, Hukuk Fakültesi'ne devam etti. Ancak son sınıfta gazeteciliğe başlamasıyla beraber öğrenimini yarıda bıraktı. Sinemayla olan ilişkisi, yine bu dönemde, 1953'te Vatan gazetesinde sinema eleştirileri yazmasıyla başlar.
Sanatta Çok Yönlülük
1957'de gittiği Erzincan'da askerliğini yaptıktan sonra, tekrar İstanbul'a dönüş yapan Attilâ İlhan sinema çalışmalarına ağırlık verdi. Onbeşe yakın senaryoya Ali Kaptanoğlu adıyla imza attı. Sinemada aradığını bulamayınca, 1960'ta Paris'e geri döndü. Sosyalizmin geldiği aşamaları ve televizyonculuğu incelediği bu dönem, babasının ölmesiyle birlikte yazarın İzmir dönemini başlattı. Sekiz yıl İzmir'de kaldığı dönemde, Demokrat İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Aynı yıllarda, şiir kitabı olarak Yasak Sevişmek ve Aynanın İçindekiler serisinden Bıçağın Ucu yayınlandı. 1968'te evlendi, 15 yıl evli kaldı.
İstanbul'a Dönüş
1973'te Bilgi Yayınevi'nin danışmanlığını üstlenerek Ankara'ya taşındı. Sırtlan Payı ve Yaraya Tuz Basmak 'ı Ankara'da yazdı. 81'e kadar Ankara'da kalan yazar Fena Halde Leman adlı romanını tamamladıktan sonra İstanbul'a yerleşti. İstanbul'da gazetecilik serüveni Milliyet ve Gelişim Yayınları ile devam etti. Bir süre Güneş gazetesinde yazan Attilâ İlhan, 1993-1996 yılları arasında Meydan gazetesinde yazmaya devam etti. 1996 yılından beri köşe yazılarını Cumhuriyet gazetesi'nde sürdürmektedir. 1970'lerde Türkiye'de televizyon yayınlarının başlaması ve geniş kitlelere ulaşmasıyla beraber Attilâ İlhan da senaryo yazmaya geri dönüş yaptı. Sekiz Sütuna Manşet, Kartallar Yüksek Uçar ve Yarın Artık Bugündür halk tarafından beğeniyle izlenilen diziler oldu.
Ali Kaptanoğlu adını kullandı
Senaryolarında Ali Kaptanoğlu adını kullandı. Belli başli filmleri: Yalnızlar Rıhtımı (Lütfi Akad), Ateşten Damlalar (Memduh Ün), Rıfat Diye Biri (Ertem Gönenç), Şoför Nebahat (Metin Erksan), Devlerin Öfkesi (Nevzat Pesen), Ver Elini Istanbul (Aydın Arakon).
Şiir kitapları:
Duvar(1948).
Sisler Bulvar(1954).
Yağmur Kaçağı(1955).
Ben Sana Mecburum(1960).
Bela Çiçeği(1961).
Yasak Sevişmek(1968).
Tutuklunun Günlüğü(1973).
Böyle Bir Sevmek(1977).
Elde Var Hüzün(1982).
Korkunun Krallığı(1987).
Ayrılık Sevdaya Dahil(1993).
Kimi Sevsem Sensin (2002).
Romanları:
Sokaktaki Adam (1953).
Zenciler Birbirine Benzemez (1957).
Kurtlar Sofrası (1963).
Bıçağın Ucu (1973).
Sırtlan Payı (1974)Yunus Nadi Roman Armağanı.
Yaraya Tuz Basmak (1978).
ersaadet'te Sabah Ezanları (1981).
'O Karanlıkta Biz' (1988).
Fena Halde Leman (1980).
Haco Hanim Vay (1984).
Ben Sana Mecburum
Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum
Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur?
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun
Sevmek kimi zaman rezilce korkudur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Birkaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
Fatihte yoksul bir gramafon çalıyor
Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun
Belki Haziranda mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışşın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telâş içindesin
Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin..
.
Attila İlhan
Söyleşir
Evvelce biz bu tenhalarda
Ziyade gülüşürdük
Pır pır yaldızlanırdı kanatları kahkaha Kuşlarının
Ne meseller söylerdi mercan köz nargileler
Zamanlar değişti
Ayrılık girdi araya
Hicrana düştük bugün
Ah nerde gençliğimiz
Sahilde savruluşları başıboş dalgaların
Yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller
Elde var hüzün
O şehrâyin fakat çıkar mı akıldan
Çarkıfeleklerin renk renk geceye dağılması
Sırılsıklam âşık incesaz
Kadehlerin mehtaba kaldırılması
Adeta düğün
Hayat zamanda iz bırakmaz
Bir boşluğa düşersin bir boşluktan
Birikip yeniden sıçramak için
Elde var hüzün
Attila İLHAN
aysel git başımdan ben sana göre değilim
olümüm birden olacak seziyorum
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan istemiyorum
benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
dağıtır gecelerim sarışınlığını
uykularımı uyusan nasıl korkarsın
hiçbir dakikamı yaşayamazsın
aysel git başımdan ben sana göre değilim
benim için kirletme aydınlığını
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
ıslığımı denesen hemen düşürürsün
gözlerim hızlandırır tenhalığını
yanlış şehirlere götürür trenlerim
ya ölmek ustalığını kazanırsın
ya korku biriktirmek yetisini
acılarım iyice bol gelir sana
sevincim bir türlü tutmaz sevincini
aysel git başımdan ben sana göre değilim
ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
sevindiğim anda sen üzülürsün
sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş
uzak yalnızlık limanlarına
aykırı bir yolcuyum dünya geniş
büyük bir kulak çınlıyor içimdeki
çetrefil yolculuğum kesinleşmiş
sakın başka bir şey getirme aklına
aysel git başımdan ben sana göre değilim
ölümüm birden olacak seziyorum
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan seni seviyorum
neden bu kadar gereksiz vakit harcanır ki..