Değerli Melike,
Güliz’e yazdıklarımı kendinize de iletilmiş olarak alabilirsiniz; bir tek şeyi özellikle size iletmek istedim: kurgulama daha da zor gözüksün, iyidir bence, hatta daha da zor gözükse belki de daha iyi olur, sonuçta: hemen hemen olanaksız hale gelirse, en iyisidir. Karakterler bizim kıt/plancı aklımızı tuz buz ederken, biz bir yana çekilip duyularımızın, etkisinde titreştiği devrimle yenilenmesinden hoşnut olmayı öğrenmeliyiz daha çok, -fakat ne diyorum ben yahu! Hep akıl verip ahkam kesiliyorum…”başarı” arıyorsanız (bu her ne ise!) nesnelerin yüzeysel parıltısında arayın onu, insanların arasında değil.
Sevgiyle
Suyel
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
Değerli Güliz,
Aslında ben, -sanırım ayın 25.inde- size ve Melike’ye (hanım demememi umarım olumsuz bulmazsınız) aynı anda konuyla bağıntılı olarak uzun bir ileti hazırlayıp yollamıştım, fakat, iletinin gönderilmediğine dair bir not aldım, aksilik, kayıt da etmemiştim… Tekrar yazmayı denedim, olmadı,- şimdi yeniden deneyeceğim:
Adını şimdilik “oyalanma” (analex) ve “ilerleme” (prolex) diye ayrıştırabileceğimiz iki temel anlatım boyutunun veya durumunun söz konusu olduğunda, sanırım, aşağı yukarı hemfikiriz, bence bu çok önemli ve yapıcı bir başlangıç olabilir. İlla da mutlak anlamda hemfikir de olmalıyız demiyorum, fakat, birbirini anlamaya dönük meyil bile inanılmaz derecede güzel bir şey sayılmalıdır. Hemfikir olup olamayacağımızı daha da samimi ve dayanaklı bir zeminde sınamak için, konuyla ilgili görüşlerimi biraz daha etraflıca açıklamaya çalışacağım, fakat sakın bir şey savunduğum, hatta bir şeye ikna etmeye çalıştığım izlenime kapılmayın lütfen, sadece fikirlerimi toparlamaya çalışacağım, -sonra bir şeyi, kanımca asıl konuya geleceğim hayırlısı ile…
Bu iki (dichotomik-çiftleme) durumun, edebiyatın gelişimi içinde veya dönemlerinde farklı farklı ağırlıklar gösterdiğine inanıyorum ben, somut bir örnekle söylemek gerekirse: Rönesans ve hemen sonrasında (özellikle Barok döneminde) oyalanma tekniği önplanda iken (bunun için en belirgin örnek Don Kişot romanıdır sanırım), daha sonraki dönemlerde (özellikle 18. ve 19. y.y.larda) “ilerleme” tekniği daha ağır basıyordu galiba. Bu “ilerleme” yönündeki anlatım tekniği daha çok “olay” odaklı bir yaklaşımdayken (dolayısıyla da “gerçekçi/realist” bir tutumu zorunlu kılarken), “oyalanma” tekniği “düşünce” veya “duygu” odaklı bir eğilimdir, dolayısıyla da “öznel” olmayı gerektiriyor. Çok daha kaba bir kavram çifti ile “iç” – “dış” bakışlı anlatım düzeyleri de diyebiliriz belki bu ‘dichotomi’ye (bunun türkçesini bilmiyorum kusuruma bakmayın, açımlaması aşağı yukarı şu: birbiriyle zıtlık ve yine de zorunlu beraberlik ilişkisi içinde olan bir çiftleme). Şimdi böyle bir durum söz konusu ise (ki, tam ve salt bu değil tabii ki anlatımsal gerçeklikte işleyen şey), o zaman sizin ve Melike’nin bahsettiği “tuhaf”lık son derece ilginç, hatta, çağcıl bir öneme ve ivediliğe sahip olmalı; öyle ki: “Modernite” dediğimiz dönemle beraber, anlatmanın çok çok fazlasıyla “bozulduğunu”, yani: “mantıksal olay akışının” kırıldığını görüyoruz (özellikle de James Joyce, Handke, Beckett gibi yazarlarda, hatta bu Gide’de bile var, Proust’da zaten söz konusu vs.), fakat sizin bahsettiğiniz durum –kanımca- yine ayrı bir şeye işaret ediyor: siz, kasıtlı olarak yapıyı bozmuyorsunuz, olay anlatımından uzak durmayı yine kendi başına bir “tekniğe” dönüştürmüyorsunuz (modern yazarlar gibi), sizdeki –bana öyle geliyor ki- “zorunlu” veya “doğal” bir durum, dolayısıyla da “kurgu-dışı” veya “kurgu-ötesi” bir anlatımsal hal, gerçeklik, yani: oluşturulmuş bir kılıf değil. Size konuyla ilk bakışta ilgisiz görünen –daha dün yaşadığım- bir rastlamadan bahsetmek istiyorum: bir ressam arkadaşım, son zamanlarda yaptığı kimi tabloları oturup aynı ölçümlü karelere kesip, bu karelerin kendilerini birer çerçeveye sokuyor, sonra (örneği 40 adet) çerçevelenmiş tablo birimlerini asıl tablonu bütünü (ve ilk-el mantığını) reddeden bir sıra ve düzenle yan yana getiriyor (bu arada çerçeveler somut anlamda görünüyor hala), -işte dün uzunca bu “teknik”le ilgili olarak ressam dostumla tartıştık, onun savunusu (pek sanat kuramı yapmayı sevmez tüm gerçek sanatçılar gibi) şöyleydi: bana tekil birimler bütününden daha çok samimi ve “doğal” geliyor, sadece akılcılığa karşı bir iç-güdüsel kuşkudan çıktı bu “teknik” (ve buna benzer sözlerle açıkladı). Şimdi sanat oluşturumu içinde aklımız, özellikle de “kaypak alılmayıcı” karşısında zorlandığı için, bir şey “kurgulamak”, yani: sunmak durumunda olduğumuz konusunda bizleri hep tongaya düşürüyor galiba. Bu çok büyük bir içtensizlik bence. Sanki, tablo bu durumda “fotografik dünya” ile yarışmak durumundaymış gibi, hani dışarıdaki insanları sözde hep üzerinde anlaştığı ve birbiriyle dalaştığı dünya var ya…sanki onu “taklit” etme ilkesi peşinen hükmedilmiş de, o dünyadan ayrışan “sanatsal/kurgusal” dünya olamazmış gibi, olsa bile, sadece o sözde tek dünyadaki sözde anlaşılırlık konusunda insanlara “mesaj” vermesi gerekirmiş gibi. –Genelde Edebiyat, özelde roman anlatımı da tıpkı resim sanatı gibi, elbette ki, TV veya Sinema sunumları ile “yarışmak” durumunda değildir, insanlara “yol” göstermeye veya onların ağlayış gülüşlerine illa da eşlik etmek gibi işlevi olmamalıdır,- kısacası: oyalanma özgürlüğüne sahiptir, ayrıntıda takılmayı kendine ilke edinebilir, ayrıntıdan gereksizliklere müthiş bir sarhoşluk ve coşkuyla kendini atabilir, -gerekli ve eğlendirici şeyler zaten TV’de buna gereksinim duyan “izleyicilerin tüketimine” zaten her an her saat sunuluyor,- kendini çok iyi bilen, iyi ezberle ortaya çıkan akıllı, anlaşılır, tek tümce içinde çözülür mesajlar iletmekte peşinen hazır, kısacası: “kasıtlı” bir sunum odaklanması değildir roman. İşte bu bağlamda sizdeki “doğal oyalanma” hevesi veya gerçekliği bence son derece anlamlı ve heyecan verici, -kanımca: çağımızın derinliklerinde böyle bir yönelim ve eğilim gizlice kuluçkada yatıyor zaten, -bence siz siz olun, bundan hiç işkillenme veya şaşırma durumu çıkarmayın kendi kendinize, -somut bir deyişle: kurgusuz bir güzellik içinde oyalanın durun, hiç sonu gelmesin oyalanmalarınızın. Okurlar sıkılır diye de kendi kendinize baskı da yapmamalısınız, heyecan arayan okurların canı TV’lere (yönelir).
Epey uzun ve öğüt verici gibi oldu, ama niyetimi anlıyorsunuzdur umarım, ben de biraz şaşkın halde, konuyu kavrayan sözcükleri henüz yeni yeni ayıklıyorum büyük bilinçaltının diplerinden.
Sevgiler, saygılar, iyi çalışmalar.
Suyel
Not: bana Suphi (veya Yakup) diyebilirsiniz, adım Yakup Suphi Yel, suyel sadece kısaltılmış imza gibi.
Burada yazılanlar gerçekten doğru; aklımdaki soruların nedenlerine ulaştım sayenizde. Ama bi romanda kurgulama yapabilmek, şimdi daha da zor gözüktü gözüme. Belki de karakterlere söz geçirebilmek için, düşüncemizdeki kurguda son derece kararlı olmalıyız. O zaman başarıya bir nebze daha yaklaşmış olabiliriz sanırım. Ama bunu başarabilmek gerçekten zor...
Burada yazılanlar gerçekten doğru; aklımdaki soruların nedenlerine ulaştım sayenizde. Ama bi romanda kurgulama yapabilmek, şimdi daha da zor gözüktü gözüme. Belki de karakterlere söz geçirebilmek için, düşüncemizdeki kurguda son derece kararlı olmalıyız. O zaman başarıya bir nebze daha yaklaşmış olabiliriz sanırım. Ama bunu başarabilmek gerçekten zor...
Sevgili Suyel;
Anlatmak istediğim; ister analex ister prolex olsun terimsel adı, bir zaman sonra yazdığınız metin içinde kaybolursunuz. Ve karakterlerinizin sizi dinlemeden kendi başına hareket ettiğini görürsünüz. Yazarın delirme safhasında, yazı canlanmaya başlar. Ruhunuzu ele geçirir. Sizi o satırları yazmaya mahkum eder. Herşey artık yazının elindedir, bu yüzden yolda isterse yeni karakterler ekler, isterse çıkarır. Sizi geriye döndürür yada olduğunuz yerde dolandırır.
Prolex yerine geçen analexlerimin sizi heyecanlandırmasına sevindim :) Bu şekilde açıklanınca beni de heyecanlandırdılar :)
DipNot: Ukalalık olarak almıyorum bu yüzden içtenlikle beni terimlere ve açıklamalara boğabilirsiniz.
Dünyanın anlaşılmaz gizemlerle dolu bir yer olduğunu ama hepsinin altında gizli gerçekler aradığımız için berbat bir hale getirdiğimizi söylüyor Umberto Eco, ne kadar hoş değil mi?
Edebi bir yazı yazmak için iki yöntemi kullananlar var. Birincisi: boş bir kağıt alırlar, bakarken birden ilk cümleyi yazarlar. Ne konuyu, ne karakterleri kısaca sahneyi önceden planlamadan yazmaya başlarlar. Yazarken oluşturulur, yönlendirilir öykü. İkincisi: yazmadan önce konuyu düşünenler vardır. Konu bulununca not edilir. Karakterler masa üstüne yatırılıp kesilir incelenir. Sonuna
kadar planlanarak, adım adım gidilir. (buzul denklem) Ben sözünü ettiğim ilk sınıflandırmaya giriyorum. Bu yüzden hesaplamalar yapmadan oturduğum o boş sayfanın önündeyken, esin perilerinin omuzlarımın üstünde kanat çırpışlarını duyuyorum. Bu da ilk doğaçlama cümlemi kağıda aktarmama yardımcı oluyor.
Beni terk edip uzun süre gelmedikleri de oluyor ama bu konuda olumlu düşünmeye çalışıyorum, geri geleceklerine inanıyorum. Yine de yazmaktan vazgeçmiyorum. İyi olsun olmasın.
Okumak, yazmanın bir başka, belki de daha zor biçimidir.
"Söz konusu olan, dil içinde kendini geliştirmek değil, kendi içindeki dili geliştirmektir." Hugo von Hofmannsthal (1874 - 1928)
Aşk şiirleri bağlamında -biraz kafa karıştırıcı olacak ilgilenecek olanlar için- Elizabeth Barret-Browning'den bir demet sone (portekizli rahibe) öneririm. Bunun dışında bir de Louize Labe adlı bir gizemli (bilinmez) kadının soneleri var, yine inanılmaz gerçek, yalansız aşkın şiire nasıl süzdürüleceğini yalın dille somutlaştıran örnekler...
iyi okumalar
suyel
İlgililere duyurulur:
Mikelanj (Michelangelo Buonarotti) heykel gibi düzgün soneler yazmıştır, tarifsiz bir haz ve doyumla dolu şiirler. Bunları okuyabilmek için bile İtalyanca öğrenmeye değerdir diye düşünüyorum.
suyel
Edebiyat edebiyattan doğar. Böyle bir sözü ilk duyduğumda bütün periler(im) bir daha dönmemek üzere kaçışmıştı. Sahiden de bende bir "şok" etkisi yaratmıştı bu söz. O gündür bu gündür, ilhamsızlıkla övünmek olmasa bile, huzurlu bir aşinalık ilişkisi içinde olmayı veya kalmayı, kendime ilke edinmeye özen gösterdim. Doğrudur veya yanlıştır, bilemem, ayrıca böyle bir ilhamsızlıkla ne düzeyde bir üretime kavuşabildim, hatta, herhangi bir üretim söz konusu oldu mu, bunu da bilemem, bilmek de bana düşmez diye düşünüyorum, ama; ilham perilerine kanarak düşeceğim yollarda bir olasılık heyecanla ve coşkuyla (kanımca narsist bir tutkuyla) üretebileceğim metinleri şu anda okusaydım, pişman olacağımı biliyorum.
Buna karşın, edebiyattan doğduğuna inandığım (bu tür) edebiyatın elbette ki, itki veya tetikleyenleri var, hep oldu, her an oluyor, -burada da herhangi bir sınırlama veya ayıklama yok: geceden kalma bir kül tablası içinde bir izmarit düzeneği bile kocaman (ve asla yazılmayacak) bir romanın tetikleyen "an"ı olabilir. İşte bu durumda, "ilham perilerini" kovmadan girişilen yazıma ("metinselleştirme işlemlerine" anlamında kullanıyorum) dürüstlük dışı etmenlerin katılması kaçınılmazlaşmaktadır. Ve asıl o zaman: yazı içinde sorumluluk ve özerklik gerçekliği, dahası: yetkin ve yetkili olma durumu öznel bir kılıfa bürünebiliyor; kanımca, yeni çağın en belirgin yanılgıların başında da bu "öznellik odaklanması" geliyor. Adorno çok haklı olarak "metin, yazarın istediğinden çok daha fazladır" derken herhalde bu yönde bir uyarıda bulunuyor. Eser, veya daha nesnel bir ifadeyle "metin", kendi başına, yazarın istemleri veya "hedef"lerinden bağımsızlaşan bir yapıdır demekle eşanlamlı bir yaklaşımdır kanımca Adorno'nunki.
Çağcıl (modern) metinlerde -çok isabetli olarak- ilham perilerinin ruh çağrıştırımını engelleyen veya ortadan kaldıran bir buzul (akıl/hesap) denklem kurma işi söz konusu -maalesef, evet maalesef, yani: modern düşünme, modern sanat üretimi yok ve hiç gerçekleşmemiş gibi davranma serbestisi büyük bir teselli kaynağı olarak -elden giden tüm değerler gibi- geliyor insana, keşke öyle bir "kendi duygumuza, kendi kişisel ilham perilerimize güvenme ve dayanma" serbestisi bugün de geçerli olsa...diye hayıflanmanın bir anlamı da yok buna karşın...
Metin nasıl olşuturulur veya oluşurr? şeklindeki soruya o halde en gerçekçi ve yalansız yanıt "kalem, kağıt ve sözcüklerle" diye olmalıdır. Bunlar en güvenilir "ilham" kaynağıdır kanımca.
Bunları kasten kışkırtmak niyetiyle belirtmediğimi belirtmek isterim, böyle bir etki yapacağını az çok öngörebiliyorsam da...
iyi çalışmalar dileği ile
suyel
Değerli İsa bey,
belki yanılıyor olabilirim, o zaman bu iletinin geçerliliği kalmadı demek, fakat yanılmıyorsam, o zaman iletiniz, benim yazdıklarıma bir yanıt niteliğinde de algılanabilir. Bu durumda öncelikle yanıt vermiş olmanızdan ötürü size teşekkür etmek isterim. Fakat, yanıtınızın içerğini tüm iyi gayretli okumama rağmen, yazdıklarımla herhangi bir bağ göremediğimi belirtmek isterim. Karşılıklı söylemlere (böyle bir platformda) kalkışmayı çok makul bulamıyorum, fakat, işin özünde [[U]]ayrı bakış açılarından [[/U]] [[B]]ayrı konuları [[/B]] ele aldığımız gerçeğini görüyorum (örneğin ben "okunmak"tan bahsediyorum, siz "satmak"tan bahsediyorsunuz, vb.). Fikirlerinize müdahale etme hakkını da kendimde görmediğim için ilgili bir kişiyle daha fazla tartışamamanın üzüntüsünü dile getirerek iyi çalışmalar diliyorum size.
suyel
Değerli M.Doğan,
"alımlamak"la ilgili üretken uyarınız için teşekkür ederim; ben bu sözcüğü "okumak"tan farkını vurgulamak için kullandım. Gariptir, "yeni" bir sözcük olarak bilmiyordum (gerçi benim için her bir sözcük, hangi dilde olursa olsun, hep yenidir ya...o ayrı bir konu...).
Sevgiler saygılar.
suyel
iyi bir roman "bir dolu gereksiz şeylerden" bahsetmez... ya roman iyi değil ya da sana gereksiz gelen şeyler aslında gerekli.
bunun formülü var mı?
öyle bir roman ki çok okunsun.
öyle romanların formülü var tabi.
bugünlerde balzac okuyorum.
goriot baba
bu romanı okuyanlar bilirler.
böyle bir roman yazsanız, çok satılır mı,
satılmaz,
çünkü çok satılır roman cinsinden değil balzakın yazdıkları.
zor.
imgelerle benzetmelerle dolu.
epey zor.
romandan bir dolu gereksiz şeylerden bahsediyor, sıkıcı,
ama iyi yazmış ama zor.
çok iyi şeylerin okuru azdır.
ben bu tarzda yazmam.
hani edebiyatı bilmesem, onun gibi yazmaya kalkışabilirdim.
jack london tarzı bana çok yakın, onun romanları su gibi okunur, sıkmaz, heyecanı düşmez,
senaristler bir senaryoyu tv izleyicisinin heyecanını ayakta tutmaya göre yazarlar. gereksiz her şeyden kaçınırlar.
bu yüzdendir fimler seyredilir, kitaplar okunmaz,